Sunday, September 28, 2014

Uluslararasılaşma, ICOGRADA, taklit

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:47



İngiltere, De Montfort Üniversitesi’nde doktora çalışmalarım için bulunduğum yıllarda yoğun bir şekilde “Overseas Students” aktivitelerinin içinde idim.  “Executive member” statüsünde iken, tezime geçince onlardan uzaklaşmak zorunda kalmıştım.  Ancak ve yine de fırsat buldukça onlara destek vermeye devam etmiştim, ta ki Ph.D derecemi alıp da Türkiye’ye dönünceye kadar.

Doksanlı yılların ilk yarısı, jetonlu telefonların kullanıldığı dönemler ve fax uluslararası iletişim için en hızlı araçların henüz önünde, mumlu kağıt üzerinde seyrine devam ediyor.  Öbür taraftan da bilgisayarların yaygın kullanımı için herkes elinden geleni yapıyor.  Polaroid fotoğraf makinelerinden henüz dijitale geçiş olmamış. Printerler A3 basarken bile renklerin bir tuhaf olduğu dönem bahsettiğim.  Cep telefonu için yoğun şekilde iştah açıcı kampanyalar henüz ajanslarda bile kurgulanmıyordu.  Kendi tarihimde ilk olarak bir arabada mobil telefona temas etmiştim! Doksanlı yılların en başları!

İngiltere, üzerinde güneş batmayan ülke!  Değişik ülkelerden ve oldukça farklı ekonomik profillerden binlerce yabancı öğrenci nasıl geliyordu İngiltere’ye? Önemli olarak epey kafamı kurcaladı bu soru. İzledim, araştırdım. Kendimin oraya nasıl gittiğine de baktım elbet!

Yaygın olarak katalogları kullanıyordu pazarlama elemanları veya ekipleri! Onların başarısı da ülke ekonomisine, genel bütçeye yaklaşık %25 katkı olarak geri dönüyordu elbet. Bilimin öncülüğünde uluslararasılaşmanın ne demek olduğunu bilen bir toplumda idim!

24 Eylül 1990’da e-mail adresim vardı, okuldan aldığım!  Aradan nerede ise çeyrek asır geçmiş, orada görev yapmakta olan arkadaşlarım hala aynı mail adreslerini kullanıyorlar!

Buralarda ise durum oldukça farklıydı!  En büyük ağızlardan bile dışarıya “beyin göçü” vermenin olumsuzluğu konuşulurken, farkında olmadan göçmeyip de kalanların işe yaramaz olduğu empoze ediliyordu topluma.  Bir eziklik!  Orada ise öyle bir sıkıntı yoktu.

O yıllarda, kimisi ile hala ilişkim sürmekte olan yüzlerce öğrenci ile tanışma şansım oldu.  Kimisini ise artık fotoğraflardan hatırladığım bu öğrencilerin; aklıma gelen ülkelerini şöyle sıralayabilirim: Kanada, USA, Şili, Kolombiya, Brezilya, Arjantin, Taiwan, Thailand, Kore, Singapur, Çin, Japonya, Romanya, Almanya, Yunanistan, Belçika, Norveç, Danimarka, Hollanda, İtalyan, İsrail, Kenya, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya…

Bugüne geldiğimizde ise; halen görev yapmakta olduğum Yakın Doğu Üniversitesi’nde; öğrencileri temsilen yaklaşık yüze yakın ülkenin bayrağı dalgalanıyor!  Gerek Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde gerekse Mimarlık Fakültesi’nin toplamında yirmiye yakın farklı ülkeden artık kendi öğrencilerim olduğunun gururunu yaşadığımı da belirteyim!

Uluslararasılaşma, o “önemli olarak kafamı kurcalayan” sorunun cevabı bu işte!

Başka bir gurur ve uluslararasılaşma süresi için Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesine geçelim yeniden!   Arkadaşlarım, üç ay gibi kısa bir sürede hedefledikleri sonuca ulaşarak çabalarının karşılığını aldılar.  Uluslararası bir örgüte üye olarak kabul edildiler!  Bunun için elbette ki tüm ekibi içtenlikle kutlarım.  Resim, heykel, seramik veya grafik tasarım gibi alan ayrımı yapmadan yürütülen etkinliklerle oluşan sinerji; güçlü bir fakülte örneği çıkarıyor karşımıza.  Pek çok ilke imza atmış ve bunu kendine misyon edinmiş başarılı ve başarıları ile gurur duyulacak bir fakülte.

Affınıza sığınarak şunu da yazmam gerekiyor: iki hafta önce sosyolojik bir sorun ya da hastalık olarak eleştiri ve hatta çekememenin kronolojik bir zaafa dönüştüğüne ilişkin fikir beyan etmiştim. Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin ilerlerken yükselen başarı grafiğinin dışında kalanlar da aynı hataya düşüyorlar.  Fakültenin kuruluşundan beri o kabul etmeme, öteleme, kıskanma  mekanizmasını ısrarla kullanıyorlar. Bunu yaparken komik durumlara düştükleri halde “taklit” etmeyi sürdürüyorlar!

“Taklitlerinden sakınınız” diyerek biz tekrar, başarı öyküsü yazanlara dönelim.  Artık yalnızca Akdeniz’in doğu çanağında değil, globalleşen dünyada emin adımlarla kendine edindiği yeri akademik başarılar ve etkinliklerle pekiştirmekte olan YDÜ’nün ilerleme stratejisine uygun bir başarı sözünü ettiğim.  Bu strateji çerçevesinde uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini geliştirme çabalarını yoğunlaştıran YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, ICOGRADA’ya kabul edildi!
Konuyla ilgili Fakülte Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç şunları söyledi:

“Fakültemiz, kuruluşundan beri gerçekleştirdiği pek çok etkinlikle sanat ve tasarım alanında yetkinliğini defalarca kanıtlamıştır.  Beşincisini düzenlediğimiz AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi, Rauf Denktaş konulu Uluslararası Exlibris Yarışması gibi büyük yankı bulan ve etkisi ada sınırlarını aşan bir çok etkinliği gerçekleştirmiş bulunuyoruz.  Yalnızca workshop, atölye çalışması gibi uygulamalı etkinliklerle değil, aynı zamanda sanat ve tasarım alanı için gerekli olan kuramsal desteği de sağlıyoruz.  Bunun için; alanında söz sahibi tasarımcı, sanatçı ve teorisyenleri yurtdışından konuk ediyoruz.  Ulusal ve uluslararası etkinliklerde yer alıyoruz.

Fakültemiz, geçtiğimiz aylarda Grafik Tasarım ve iletişim alanlarında önemi ve saygınlığı bilinen, merkezi Kanada’da olan ICOGRADA’ya (International Council of Comunation Design) üyelik için başvurmuştu.  Titiz bir değerlendirme sonucunda, üyelik koşullarını yerine getirdiği saptanan Fakültemizin üyeliği genel kurul üyelerinin oybirliği ile kabul edilmiştir. Böylesi güçlü ve köklü bir örgüte kabul edilmekten oldukça mutlu olduk.

Eğitim-öğretim yılının henüz başında aldığımız bu haber kuşkusuz bizleri sevindirmiştir.  1963 yılından beri çalışmalarını sürdüren uluslararası bir örgüt tarafından kabul görmemiz, bir eğitim kurumu olarak bölgedeki ve dünyadaki yerimizin belirlenmesi açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilebilir.

Kurulduğundan bu yana adada ilkleri gerçekleştiren Fakültemiz, sanat, tasarım ve kültür dünyasına koyduğu değerli katkılarla taktir toplamaktadır. Grafik tasarım, resim, heykel, seramik alanlarında YOK onaylı lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde akademik eğitim veren adadaki tek kurum olarak hızını kesmeden çalışmalarına devam etmektedir.

ICOGRADA’ya kabul edilmemizde desteğini esirgemeyen Üniversitemiz yönetimine ve tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim.”

İşte bu durum yazılmakta olan bir başarı öyküsünde şimdilik ve sadece bir paragraf olsun.

Uluslararası olsun, başarı olsun, taklit olmasın, sanat olsun…

Sunday, September 21, 2014

Hafifleme, aranma, yarış!

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:46
21 Eylül 2014, Pazartesi, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Bu hafta kırkbeş yayından sonra ilk defa yarın gazeteye göndermem gerekli yazıya ilişkin tek bir hazırlık olmadan oturdum bilgisayarın başına.  Öğrenci kayıtları, ders programları, hocalar, yolculuklar ve toplantılar… Haftanın yoğunluğu yorgunluğa dönüşmüş olarak bu akşam yazabileceğim konuların üzerine bir bulut gibi çöküyor…  Kelimeler dağınık, cümleler bulanık ve yazmam gerek.  Hadi bakalım!

Böylesi insani bir giriş yapmayı hep erteledim. Daha çok merak uyandırdığını bildiğim halde erteledim. Çünkü bugüne kadar yazarken amacımı, seçtiğim konuda söyleyeceklerimi “gerektiği kadar” söylemek üzerine kurdum hep.  Bu nedenle de; sorunlarla mücadele ve akademik değerlendirmeler; güncel insani sorunlarımı veya durumlarımı yazmamı, bilinçli olarak ertelememi gerektirdi.  Neydi bu kişisel ertelemeler?  Bu yaz tatilinden arta kalanlar örneğin!  Belki de ilk defa gerçek anlamda tatil yaptım!  Sanatsal açıdan üretken, seyahatler açısından renkli, herkesle uyumlu ve zaman kullanımı açısından rahat bir tatil, sözünü ettiğim...

İşte, yazmaya buradan başladım bile…  Çok uzağa değil, dünün akşamına, Perşembe akşamına dönmek isterim.

Dün akşam Lübnanlı sanatçı Nada Itani’nin sergi açılışı nedeniyle Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde epeydir görmediğim, sohbetleşemediğim Heidi Trautmann ile karşılaştım. Yeni bir fotoğraf makinesi almış!  Yaklaşık altıyüzelli sayfalık bir kitap hazırlamış. Tiyatro, müzik ve edebiyatla dolu bir kitap sözünü ettiği. Kitabın basılabilmesi için destek aradığını söyledi.

Ben hatırladım: topluma hizmet amacı güden yayını için, bir dernek aracılığıyla yapılan destek başvurusu kabul görmemiş, yerine birinin kataloğu basılmıştı! Daha önce bir yazımda değinmiştim bu konuya, o nedenle ayrıntıya girmeyeceğim. Umarım bu sefer her şey daha iyi olur!

-“Sen kaç kilo verdin bu yaz” diye sordu Heidi…

-“İki ay öncesine göre aynı kilodayım, ancak bu yaz ruhen hafifledim, senin fark ettiğin belki de odur” dedim.  “Yıllardır ceplerimde taşıdığım sorunları adaya dönerken denize döktüm.”

Bu “hafiflemeye” olan inancım da yüzüme yansıyor sanırım… “Bir insanın yüzünde taşıdığı ifade sırtında taşıdığı ceketten önemlidir” sözünü, ifade önceliğiyle, burada değerlendirmeli!

Bu yaz yürüdüm, bol bol yürüdüm.  Anılarla geçmişe, hayallerle geleceğe doğru yürüdüm.  Yüreğimde bir sakinlik… Kelimeler yastık, cümleler yorgan; bu akşam yorgunluğun üstüne yürüyorum!

Alışık olmadığım bir girizgahtan sonra, hadi bakalım!

Geçen Pazartesi günü Ankara için havaalanına doğru yolda iken 09:56’da telefonum çaldı. Uygundum ve hemen bir parka çektim arabayı. Kendi cep telefonundan bizzat beni arayan Yakın Doğu Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’di!  (Hacettepe Üniversitesinin eski Rektörleri Prof.Dr. Tunçalp Özgen ve Prof.Dr. Uğur Erdener hocalarımı da saygıyla anayım izninizle!) Suat hoca ile, elbette ki bu ilk telefon görüşmemiz değildi. Kurduğum fakülte, yaptığımız etkinlikler ve yürüttüğüm dekanlık görevleri için; zaman zaman duyduklarımdan elbette mutlu oluyordum.  Ancak, içeriği açısından “yeni” çabalamalarımın ilk teşekkürünü aldığım bir konuşma oldu bu!  İşte, bu nedenle o aranma önemliydi.

Önemliydi çünkü, buradaki teşekkürün gerekçesi Kıbrıs Postası gazetesine yazdığım düzenli yazılardı!

Yazdıklarımdan keyif aldığıma ilişkin itiraflarımı kırkbirinci makalemde paylaşmıştım.  Bir yıl öncesinde böylesi düzenli yazmıyordum.  Akademik çalışmalarımı zedelemeden; beklentisiz ve özgür irademle; yazılarım aracılığıyla, bireysel bir hareket alanı, dans pisti oluşturdum.  Gerek Türkiye Cumhuriyeti, gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde; akademiye, sanata ve sanatçıya, tasarım ve tasarımcıya, siyasi ve sosyal olaylara karşı duyarlılığımı kendimce yazıya döktüm.

Kızdım, üzüldüm, kahroldum ama mesajlarımı da yerine oturttum! İşte yeni bir örnek: kendisini seçmeyen üniversitenin öğretim elemanları karşısında, rektörlük cübbesini giymeyen bir zat-i muhterem, basın tribünlerine futbolcu pozu vermiş! Ceketinin üstüne giydiği elbette ki kispet değil!

Bu arada ve elbette, gül ile dikenini ayırarak diplomalı sanat cahillerini de eleştirdim! Evrensel değerleri çıkarsal değerlere ipotek etmiş, kafatasını başkasına kiraya vermiş olanlara dokunmadım! Türü için yine de insan dedim.

Bir yıl öncesine kadar davulun sesi uzaktan hoş geliyordu.  Şimdi ve kırkbeş haftadır kelimeler kemençe eşliğinde horon tepiyor yazdıklarımda! Evet, bu da başarılarımdan biridir!

Bana en az on dakika gibi gelen o görüşmeyi, (uçağa geç kalma endişesini de üstüne eklersek) sonradan kontrol ettim toplamda üç dakika konuşmuşuz!

Akademiyi, inançlarımı, çalıştığım kurumları hep korudum, kolladım.  İşte bunun için aranmış olmak onurlandırdı beni..

Ankara’dan dönüşümle akademik takvimde yeni bir dönemin başlaması denk geldi.  Büyük bir üniversite, güzel bir fakülte ile büyük bir fakülte… Yedi farklı profilden gelen öğrenci… Derslikler, hocaların ofisleri, akademik hiyerarşi…  İnsan; aklındakilerle gündüzleri, yüreğindekilerle geceleri uğraşırmış…  Bu akşam aklımdakiler bir bulut gibi çöküyor göz kapaklarıma…

Hareketlenmeli!

Lefkoşa’da dün, kapıları açan, etrafı toza dumana katan bir hareketlilik vardı!

Avrupa Ralli Şampiyonası’nın (ERC) 9’uncu ve Ortadoğu Ralli Şampiyonası’nın (MERC) 5’inci ayağı olan Kıbrıs Rallisi vardı.

Avrupa’dan birçok önemli yarışçının yanı sıra Güney Kıbrıs’tan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden onaltı yarışçının katıldığı ralliyi, dün akşam ben de bir arkadaşımın davetiyle izledim.

Ralli; Kıbrıs Otomobil Derneğinin çatısı altında ve Kuzey Kıbrıs Turing Otomobil Kurumu’nun işbirliğiyle organize edilmişti. Tüm sorumluluğu ve ev sahipliğini Lefkoşa Türk Belediyesi ile Lefkoşa Rum Belediyesinin üstlendiği rallide;  Kuzey ve Güney Lefkoşa’da 2,9’ar kilometrelik olmak üzere toplam 5,8 kilometre parkur koşuldu.  Halkın oldukça yoğun katılım gösterdiği etkinlikte; izleyicilerin neredeyse hepsinin elinde fotoğraf makineleri olması ilgimi çekti. Cep telefonlarının kullanılması da teknolojik bir destek sağlıyordu kuşkusuz görüntü avcılarına…

Otomobil demişken; YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, RA25’e;  Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona erecek 2000 km’lik rallide tekrar başarılar dileyelim.

Hafifleyin, arının, aranın, yarışın, sanatla kalın…

Not: Sayfanın üs tkısmındaki ralli fotolarından soldaki Mehmet Gökyiğit'e, sağdaki Azmi Öge'ye aittir. Kendilerine teşekkür ederim.

Monday, September 15, 2014

RA25, otomobil, alkış!-2

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:45
15 Eylül 2014, Pazartesi, Lefkoşa

ikinci kısmı bugün yayınlanan YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Tekerleğin, bütün çağların en önemli mekanik icadı olduğu söylenebilir.  Çünkü, makinelerin çoğunda, otomobil gibi taşıtlarda tekerlekler ve tekerlek prensibine dayanan mekanizmalar vardır. Bu mekanizmalar sayesinde; uzun yıllar ve ödenen bedellerden sonra; insanların hayatı hız kazanır. Bundan da; yeryüzündeki hareket dengesi, dört tekerli arabanın hayatlarına girmesi ile, doğadan insana geçmiş olur.

Tarih boyunca her zaman ihtiyaçlar, yeni buluşları ortaya koymuştur.

Binek hayvanlarının kullanımını kolaylaştıran at arabaları zamanla ihtiyaçları gidermede yetersiz kalır ve daha iyiye ulaşma çabasıyla ilk bisiklet yapılır. İki tekerlekli bisikletten sonra, hızla üç tekerliye geçilir. Sanayi Devrimi ile her alanda makine kullanımı yaygınlaşınca, yeni buluşlar yapılır. Buhar gücü ve ilk olarak buhar gücüyle kullanılan makineler yapılır. Buhar gücüyle kullanılan makineler, tekerli arabalara uygulanır. İlk buharlı araba, 1770 yılında yapılır. Böylece otomobilin icadında ilk adım atılmış olur. Ardından da hızla motorlu taşıtlara geçilir. Böylece hız kazanan teknoloji, insanları da beraberinde hızlandırır!

Hızlanan çalışmalar sonucu ilk motorlu taşıt 1885 yılında yapılır. Yapılan taşıt, sadece iki kişilik bir bisiklet biçimindedir. Yaklaşık bir yıl sonra motor atlı arabalara monte edilir.

Ulaşılan bu sonuçlardan sonra çalışmalar hızlanır ve klasik tip arabanın icadı fazla gecikmez. 1891 yılında, bilinen ilk klasik tip araba icat edilir.

2014 yılı Eylül ayında da KKTC’de ilk defa, güneş enerjisi ile çalışan RA25 tanıtılır!

Yeniden o tarihi basın toplantısına dönecek olursak; açılış konuşmasını yapan Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, RA25’in Ekim ayından gerçekleştirilecek olan South African Solar Challenge’da KKTC adına yarışacağını kaydederek, aracın ismini güneş tanrısı RA ile Yakın Doğu Üniversitesi’nin kuruluşunun 25. yılından almış olduğunu belirtir.

Doç.Dr. Günsel’in RA25 hakkında verdiği teknik bilgiler ise şöyle: tamamen güneş enerjisi ile çalışıyor, 1800 W. doğru akımlı bir motora sahip ve 135 km. hıza ulaşabiliyor.  Üç tekerlekli olan RA25, modern araçlarda kullanılan disk fren sistemi, direksiyon ve süspansiyon yapısı ile Formula-1 araçlarında olduğu şekilde dizayn edilmiş, teknoloji harikası bir araç.   5 metre uzunluğunda, 1,8 metre genişliğinde olan bu gelecek nesil aracın yalnızca ileri ve geri olmak üzere iki vitesli kontrol paneli bulunuyor.

Doç.Dr. Günsel, konuşmasında; “biz her adımımızı ülkemiz, insanımız ve en önemlisi insanlığın bütünü için atıyoruz.  RA25’in; Mercedes, Audi gibi dev araba üreticisi firmaların araçları ile birlikte, dünyanın önde gelen üniversitelerinin araçlarının yarışacağı Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona erecek 2000 km’lik rallide ülkemizi temsil edecek olmasından gurur duyuyoruz.  RA25’in ülkemizi başarılı bir şekilde temsil edeceğine, bayrağımızı gururla dalgalandıracağına ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nden iyi bir sonuçla döneceğine inanıyorum” dedi.

Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in ardından konuşan KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Ahmet Kaşif, konuşmasına RA25 için “azmin zaferi” ifadesini kullandıktan sonra; “dünya teknolojisi ilerliyor, adamız üniversiteleri ile artık dünyanın her yerinde biliniyor.  Elbette Yakın Doğu’nun yeri de her zaman yaptığı atılımlar ile fark ediliyor. YDÜ yine önemli bir ilki başardı Yakın Doğu ailesini kutluyorum.  Bugün, dünya enerji ihtiyacını güneşten ve doğadan tedarik etmeye çalışıyor.  Bu tamamen tanrının bize sunduğu ve tabiatın bize sunduğu bir lütuftur.  Bundan ne kadar faydalanabilirsek ve halkımıza da bu konuda ne kadar hizmet verebilirsek o denli faydalı oluruz.  Ülkemizde enerji açığı vardır, işte bu enerji açığını kapatmak için de alternatif enerjiden faydalanmalıyız. RA25’in en önemli özelliğinin ilk defa bir uluslararası yarışmada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla ve plakasıyla yarışacak olmasıdır. KKTC’nin 70 ülke içinde ismi anılacaktır. Yakın Doğu Üniversitesi’nin bu aracı üretmesi, sadece ülkemizde teknolojinin hangi noktalara ulaştığını göstermesi bakımından değil, KKTC’nin ismini, bayrağını ve plakasını dünya liginde temsil etmesiyle de çok önemli bir dönüm noktasıdır” dedi.

Konuşmasının sonunda emeği geçen herkesi kutlayan Bakan Ahmet Kaşif “tabi ki bu işin üstadı Yakın Doğu’nun başındaki isimdir.  Onu da kutlamadan geçmek mümkün değildir.  Suat hoca azimli ve inatçı.  Bir şeyi kafasına koydu mu onu gerçekleştirmek için tüm enerjisini ortaya koyar ve başarıya ulaşır.  Onu da kutlarım. İnşallah ondan sonra gelecek nesiller de aynı şekilde, aynı azimle devam ederler ve Yakın Doğu başarılarına başarı katar” dedi.

Toplantıya ilişkin bir-iki gözlemimi kısaca yazmak isterim: Suat hoca’nın, tüm heyecanına rağmen geride durmaya çalışması; başta Doç.Dr. İrfan S. Günsel olmak üzere, Cemre Günsel Haskasap, Aziz Günsel ve Enver Haskasap için yeni bir dönemin çoktan başladığının işaretiydi!  Öyleyse bugünkü alkışlar, bu genç ekip ve RA25 için!

Burada, köşemde gelenekselleştiği üzere, sanatı da yazıya dahil etmek isterim: YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, RA25’yı oluşturan ekipte; YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğretim Görevlisi Dr. Gökhan Okur’un yer almasından ve ayrıca RA25’in üzerinde fakültemiz adının olmasından gurur duydum!

Dünü hatırlayın, başarıyı takdir edin, sanatla kalın…

Sunday, September 14, 2014

RA25, otomobil, alkış!-1

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:44
14 Eylül 2014, Pazar, Lefkoşa

yarın ikinci kısmı yayınlanacak YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



KKTC’de, geçtiğimiz hafta bir ilk daha yaşandı!  Yakın Doğu Üniversitesi AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli ve tescilli otomobili, RA25, YDÜ Hastanesi sergi salonunda dünyaya tanıtıldı!

Tanıtımı yapılan bir otomobildi.  YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in gerek sohbetlerinde sözünü ettiği, gerekse röportajlarında zaman zaman dillendirdiği, çocukluk düşlerinden biri olan “araba üretmenin” zorluklarını da şifreleyen “adada kıtalı gibi yaşamak” ülküsünün gerçekleşmesine bir adım daha yaklaşılıyor olmasının güzel bir göstergesiydi bu otomobil.  Şık bir tasarım ve başarılı bir gösterge.

Eskiden merakla kurcaladığım ansiklopediler ile, bugünün teknolojik olanaklarıyla ulaştığım kaynaklar, hala aynı şeyi söylüyor: “Teker, ateşin keşfinden sonra insanlık tarihinin en önemli buluşlarından biridir.”

Kaynaklar, otomobil sözcüğünün; Yunanca αὐτός (autós:kendi) ve Latince  mobilis:hareket eden  sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ve başka bir hayvan ya da araç tarafından itilmeden, ya da çekilmeden kendi kendine hareket eden araç anlamına gelen Fransızca automobile  sözcüğünden Türkçeye geçmiş olduğunu yazar.  Etimolojik olarak bunun doğruluğuna inanmakla beraber, bu basit konuda bile yaptığım araştırmada, yazanların tarihi iki yönlü tarifi dikkatimi yeniden çekti.

Teker üzerinden bile yan tutmanın dayanılmaz gücüne teslim olmuşluğu görmek evet, can sıkıcı.  Bilimsel verilere rağmen; “diğerini” görmezden gelmek, yok saymak, dışlamak ve değersizleştirmek yazılı tarih kadar eski sayılır.  Düz bir mantıkla; tarihi yazan, “kendi” tarihini yazmıştır.  Çok da uzak olmayan bir tarihten örneklemek gerekirse, bu çarpıtmaların yansıması; Moskova Olimpiyatlarında siyasi, Pekin Olimpiyatlarında ise kültürel olarak yürütülen “öteleme” kampanyaları ile doruğa ulaşmıştır.  Batı ve inanç sisteminin, hemen her şeyde “kendini” referanslaması; artık satırarası bilgilerden dahi deşifre olmaktadır denilebilir.  Tarihi yazanların, kendilerini yüceltmek ve haklı çıkarmak için oluşturmaya çalıştığı yapay gerçeğin karanlığı, çarpıklığını da beraberinde taşıdığı için, karşılaştırmalı bilgi edinimi ile, “esas gerçeği” asla örtemeyecektir ümidini taşıyanlardanım.

Bu küresel bir sorun ve ona dokunmam gerekti, çünkü:

Geçtiğimiz hafta yapılan RA25 tanıtımından sonra; gazetelerdeki köşe yazarlarının çoğu, büyüyen kurumlara veya başarılı bireylere karşı eleştirilerde daha dikkatli olunması gerektiği yönünde fikir beyan ediyorlardı. Salgın bir şekilde yaşanan “çekememezlik hastalığının” uzun yıllardan beri gelen, belki de ada psikolojisinden beslenen, toplumsal bir sorun olduğuna işaret ediyorlardı.  Oysa bu hastalık sadece coğrafi ayrışmada değil, inanç sistemleri ile küresel güç kazanmış bir “kendinden olmayanı” reddetme hastalığının mikro düzeyde, adada görülmesinden başka bir şey değildir.  Çoğu siyasi parti ve genellikle iktidar tarafı beyan oluşturma gayretleri içindeki sosyologların, bu tür konulara merak uyandırmaları elbette beklenemez.  Ancak, son yıllarda tarihin, gazetelerde tefrika halinde yayınlanmasının bir nebze, bu merakın oluşmasında yararı olduğuna inanmaktayım.

Böylesi bir toplumda; kendine inanarak, ötelenme veya reddedilme çabalarını ciddiye almadan, düşleme, tasarlama ve üretme yöntemlerini başarıyla kullanarak, sonuca gidip RA25 gibi bir ilki yaratmak, fazlasıyla takdiri hak ediyor diye düşünüyorum.

Tekrar, tekere dönecek olursak: İnsanoğlu otomobili icat edene kadar pek çok yol, yöntem dener.  Örneğin; ağır nesneleri yuvarlak kütükler ve taşlar üzerinde kaydırmanın daha kolay olduğunu görürler. Taşınacak nesnelerin yerle teması kesildiği için daha kolay taşınabilir, ipler aracılığıyla istenen yöne daha kolay götürülebilir.

Doğunun gerçeklerine sırt çevirmemiş kaynaklara göre; tekerleğin Orta Asya’da M.Ö.3000’lerde kullanılmaya başlandığı sanılmaktadır. Daha bugünkü anlamıyla, teknoloji diye bir olgunun varolmadığı, insanların doğayla mücadele içinde oldukları dönemde, hayat şartlarını kolaylaştırmak için binek hayvanları kullanılıyordu. Hayvanların evcilleştirilmesi de ilk kez buralarda olmuş, bu iki olaya bağlı olarak ilk hayvanlı arabalar yine bu topraklarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Çünkü; arkeolojik araştırmalarda M.Ö.3000 -2500 yıllarına ait dört tekerli araba figürlerine rastlanmaktadır.  Dolayısı ile; eldeki bilgilere göre ilk arabanın Orta Asya’da yapıldığı varsayılmaktadır.

Tekerlek ilk önce binek hayvanlarıyla kullanılır. Daha sonra ise tekerlek yardımı ile at arabaları, kızaklar ve tarımda kullanılabilecek çeşitli araçlar elde edilir. Böylece, insanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli olan; tarım, taşımacılık, göç gibi ihtiyaçlarını gerçekleştirmek daha kolay hale gelir.

Tekerlek, daha sonra insanların kara taşımacılığı ve diyarlararası ticaret yapmalarını kolaylaştırır. Zenginlik ve birikim yönü doğudan batıya doğru olan bu ticaretle beraber, inanç sistemi dahil büyük bir kültürel “evşirme” yaşanır. Bunu gizlemek için olsa gerek, bugünkü Batı, tarihini antik Yunana kadar getirip, orada muğlaklaştırmakta, belirginsizleştirmektedir. Yukarıda bahsettiğim reddetme stratejisinin temelinde işte bu vardır.

İlk kullanımı yük ve yolcu taşıma amacı güttüğü düşünülen arabanın, Avrupa’da ortaçağda kullanılmaya başlandığı sanılmaktadır.  Tekerlikli ulaşımın 1500 sonlarına kadar Amerika’da bilinmemiş olması günümüzden geriye doğru bakıldığında ilginç olsa gerek!

Dünü hatırlayın, başarıyı takdir edin, sanatla kalın…

(devamı yarın)


Sunday, September 7, 2014

Sen, gördüğün kadarsın!

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:43
07 Eylül 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



KKTC’de, geçtiğimiz hafta bir “fotoğraf” üzerinden koparılan yaygara, basında ve sosyal medyada son dönemlerin en popüler konularından biri oldu.  Duygusallık, fotoğraf okuma, siyaset, sanat ve insan kapsamlı bir konu olması nedeniyle; benim için de müdahil olma gereği hasıl oldu.

Bundan hareketle ve hızlı bir çıkarımla; siyaset ateşinin bir türlü düşmediği şu coğrafyada, gündeme bakınca, nisana kadar daha çok canların yanacağını söylemek kehanet olmasa gerek.  Duygusal tarafım düşüncelerimi ya da tespitlerimi yazmaktan yana.  Ancak; mantığımın burada zorlandığını görmekle beraber, duygusal tarafıma yan tutacağım!

Elbette benim de bir dünya görüşüm var.  Bununla beraber; bugünlerde dinmekte olan toz duman arasından ucuz kahramanlıklar için fırsat kollayan kalemşorların, çoğunlukla da karşı tarafa yüklenmek için sosyal sığınak olarak kullandığı, moda eyleyip sıklıkla dillendirdikleri, argüman olarak ise artık sahipsiz kalan, değmesin yağlıboya misali ortalıkta gezen, bizim kuşağın ise üniversite yıllarında maalesef yaşadığı bir darbe tecrübemiz dahi var.

Bitmedi; 2003’den beri, farklı kurum ve düzeylerde yürüttüğüm idarecilim sırasında yaşanmışlıklardan edindiğim ve halen edinmekte olduğum tecrübelerim de var.  O nedenle öğrenmeyi seven birisi olarak, o fotoğrafın peşinden yeni tecrübeler için koşmayacağım!

Ancak ve şimdilik biraz yürüyeceğim!

Türkiye’de bir çalıştayda olmama rağmen; sosyal medyadan ve basından olanları merakla izledim.  Olumlu veya olumsuz eleştiriler arasından gerçekten dürüst ve samimi yorum yapanları, herkes gibi ben de takdirle karşıladım.  Sağduyulu olduklarına inandığım bu insanların yaklaşımları önemsenmelidir. Konunun meraklılarına kimsenin ruhunu şad etmeden de yol gösterebilecek sosyolojik derinliğe sahip, eleştirel yorumlar olarak örneklenebilir bu yazılar.  Siyaset sahnesinde nüfus açısından hele böylesi küçük ölçekli bir toplumda, kalemin sivriliğinin yaratacağı tehlike, bedeli ağır sonuçlara dönüşebilir.

O fotoğrafta olup da, tartışmalara konu olan KKTC Meclis Başkanı Sayın Sibel Siber; Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin beşincisini geçtiğimiz Mayıs ayında düzenlediği, AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisini; öncelikle çalışmalar sırasında ve ardından da sergiyi gezerek bizleri onurlandırmıştı.  Sayın Siber; ayrıca katılımcı sanatçıları da ağırlamıştı.

Yine sayın Siber; KKTC Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası yasasının meclisten çıkması ve Meclis Koleksiyonunun ilk defa kataloglu bir sergi ile kamuoyuna açılması nedeni ile de “sanata hizmet” açısından, en azından yanında olmayı hak ediyor diye düşünüyorum.  Yine düşünüyorum ki; sanatın yanında olan bir bireyin, “insani” bir durumunda yanında olmak, sadece vefa gereği bile dikkate alınarak, bir duygusal taraf olmaktır aleniyeti ile hadi bakalım, yazalım:

Bir görüşme sürecindeki muhataplardan birinin, tam da kendini deşifre eden bir anını; değil estetik, kompozisyon açısından dahi hayli sorunlu, sadece belgesel niteliği olan bir fotoğrafla yakalamak ve yayınlamak; gazetecilik açısından belki başarı olarak değerlendirilebilir.

Oldukça renkli figürlerin doldurduğu fotoğrafta, statü ve o anki pozisyonlarına dokunmadan; fotoğraftaki yalnızca birinin vücut dili ile yüz ifadesine odaklanarak okumalar yapmak, çok da sağlıklı değildir diye düşünüyorum.  Çünkü; boyama resim yapan sanat öğrencilerine öğretildiği üzere; her cisim yanındakinin rengini alır!

O karelerdeki sıkıntı ve ortamdan kaynaklanan kasavetin ağırlığını yaşayanlar bilir.  O nedenle de yüz ifadelerindeki gerginliği veya doğal olmama durumunu teslim etmek gerekir.  Hele de sorumluluklar beklentilere dolanıyorsa, sadece o fotoğraf değil, daha nice o fotoğraflar basında karşımıza çıkabilir.

Eğer muhatap insansa ve istiyorsa; karşısına düşenlere, varoluşundan beri neler yaptığı, (hep kazananların yazdığı!) tarih sayfalarında görülebilir… Bugünün teknolojik olanakları, iletişim araçları, sosyolojik durumu ve siyasi heyecan içinde o fotoğraf da tarihteki yerini almıştır artık.   Yine de;  toplumsal hafızanın, nerede ise üç haftada bir formatlandığı bir toplumda yarına neler kalacağı ve kalanların sonuçları nasıl etkileyeceği soruları, anketlerde bile yer almayacaktır.

O fotoğraf üzerinden yapılanın, bugünkü siyasi durum veya hareketlilik içinde, fırsata dönüştürülmeye çalışılan bir saldırı malzemesine devşirilme çabasının bir parçası olduğu dahi söylenebilir. Elbette bu gayretlerin doğrudan hedefleri veya davranışların yan anlamları da olacaktır.

Evet, Nisan ayına daha epey zaman var, daha neler göreceğiz, ne senaryolar dinleyeceğiz, ne öyküler okuyacağız…  Kendi içinde böylesi hoşgörülü bir toplumda, olumsuz tepkileri için zemin arayanların, özellikle de kadınların insafsız tutumu; geçen süre içinde ısrarla yıpratılmaya, mağdur edilmeye çalışıldığını tahmin ettiğimiz muhatabın lehine rüzgarların esmesine yol açmıştır diye düşünüyorum.

Her tür seksist ayrışmadan uzak durarak, ancak kadınların tavrının Freud veya bilinçaltına kadar inmeye gerek kalmadan yorumlanması da “yüklenme” kadar kolay bir durum.  Yine de ve sanırım, hatırlatma olarak, Freud ve bilinçaltı, sadece olayın muhatapları açısından, okuyanlarda yeterli çağrışımı uyandıracaktır!

Yine başka bir çağrışım için; eskiden TRT’de yayın kesintileri sırasında ekrana maşrapa slaytları gösterilirdi, ben de o fotoğraf yerine böyle bir görseli, bugünkü konuya daha farklı bir yaklaşım getireceği beklentisi ile yazıya eklemeyi tercih ettim...  Tekraren; nostaljik bir çağrışımla öyle bir görüntü, konuyu okurken oluşabilecek stresi daha aza indirecektir diye ümit ediyorum!

Yerel ağızla; “günün sonunda” kazanan rüzgarları arkasına alan olacaktır!  Yakın tarih, bunların örnekleriyle doludur. Nisan ayı da çok uzak bir tarih değil!

Yazının başlığı ile konuyu bağdaştırıp kapatayım:  Ne gördüğün; neye inandığına ve neye baktığına bağlıdır.  Sen, gördüğün kadarsın!

Görün, saldırmayın, seçin, sanatla kalın…

Sunday, August 31, 2014

Tespitler, küratörler ve piyasa

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:42
31 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Geçen hafta, okuma rekorumun kırıldığı yazımdan sonra, bu hafta yeniden akademiye dönmek içim parmaklarım beni sürüklüyor.  Diğer yandan da, yaz aylarında yoğun olarak gerçekleştirilen uluslararası sanat etkinliklerinin, çalıştayların değişik kurumlarda yankı bulan kanat sesleri bu sayfada ilk defa irdelenmek için sabırsızlanıyor…

Akademi dedim, çünkü ve ısrarla diplomalı cahillerin profesyonel uğraşı alanları dışında ispati vücut yapmak için, basın toplantılarında masaya ilişme çabaları, traji-komik bir oyunun perde önünde cereyan eden sonucu olarak karşımıza çıktı bu sefer.   İşine gelen herşeyi “–mış gibi” diye tanımlayıp eleştirdikten sonra,  -mış gibi olmanın arkasına saklanarak böyle bir tiyatro oynamak, ancak da hırsı, diplomasının önüne geçen cahillere yakışır…  Başkasını kandırmaya çalışan aslında kendini kandırmaz mı?

Bu tür, cehalet örnekli konulardan epeydir uzak durmaya çalışıyordum, iyi de yapıyormuşum.   Öyleyse; gidişattan ortaya çıkan taleple, zaman ve enerjimi daha çok keyif alacağım, daha yararlı olabileceğim konularda değerlendirmeye devam etmeliyim diye umuyorum!  Bu plan çerçevesinde bir fıkrayla anlatayım meramımı:

“Komutan; tatbikat sırasında cephede dolaşırken siperde bekleyen bir askerin yanına gelir ve ona sorar.”
-Asker! Düşman ön taraftan gelirse ne yaparsın?
-Silahımı ona doğrultur vururum komutanım.
-Düşman sağ taraftan gelirse ne yaparsın?
-Sağ tarafa döner düşmanı vururum komutanım.
-Düşman sol taraftan gelirse ne yaparsın?
-Sol tarafa döner düşmanı vururum komutanım.
-Düşman arka taraftan gelirse ne yaparsın?
-Arka tarafa döner düşmanı vururum komutanım.
-Düşman gökyüzünden gelirse ne yaparsın?
-Yeter be komutanım, Mustafa Kemal’in askeri bir tek ben miyim!

Sanat diyelim tekrar ve biraz da tespit! Kronolojik bir dokümana rastlamamakla beraber; inanıyorum ki, KKTC’de uzun yıllardan beri uluslararası sanat etkinlikleri yapıla gelmektedir. 2005’den beri gerçekleştirilenlerin en azından bir kısmından haberdarım.  Ancak, bir kısmının içinde bizzat organizatör veya katılımcı olarak yer almaktan da onur duyduğumu belirtmek isterim.

Akademisyenlerin, çalışma alanı sanat olan akademisyenlerin belki de en çok keyif aldıkları sosyal ortam, karma sergilerdir denilebilir. Paylaşım pek çok boyutuyla aktiftir karma sergilerde... Örneğin birbirine hasret insanlar görüşür, kim ne yapıyormuş görülür, kim kimle beraber vb. gibi durumlar izlenir.  Ayrıca bir de; birkaç yıl önce “not” verdikleri çalışmaların kendi çalışmalarıyla aynı galeride sergilenmesi ile karşılaşabilir bu akademisyenler…  Bir çelişki (conflict) gibi görünse de, mikro bir sosyal gerçeğe ayna tutmak ayarındadır aslında bu durum.

Bir de isminin ağırlığı değil de, yabancı bir dille yazılmış olması önemi nedeniyle uluslararası etkinliklere, birileriyle “beraber” katılıp, eziklikten kurtulma sendromunu ile çabalayanlar var elbette… Sergide resimlerinden çok; isminin yabancılarla “aynı” listede olmasından beklentili nemalanma ucuzluğunu sergileyenler!

Bugünlük son tespit yine akademik dünyadan olsun; “dosyalarına” koymak için, küçük tüccar-minik küratörlerin organizasyonlarına para ödeyerek katılıp, katılımı bienal diye kamufle ederek, yalnızca takvimi paralel sergilerine ne demeli bu artistlerin?

“Bir tek ben miyim”, bunu soran?

Yukarıdaki fıkra ile bağlayıcı olsun diye sorulmuş bu sorudan sonra; oradan koparak, sosyolojik bir tespitte bulunmanın zamanı geldi düşüncesindeyim! Öyleyse esas konumuza geçip oradan devam edelim:

Siyaseten, Fransız devrimiyle birlikte sosyoloji sahnesinde yerini alan ulusalcılık kavramı, son otuz yılda uluslarüstü güçlerin elinde değişik “fonlarla” biçim değiştirirken; doğal kabul ile sanat da en kolay enstrümanlardan biri olarak, ulusal medyadan beslenen maşalar aracılığıyla kullanılır.  Bu dönemde; ulusal hedefler gözeterek ve estetik değerleri önemseyerek sanata yön veren kurum, kuruluş veya akademiler, tamamen sistemin dışında tutulur.  Darbelere karşıymış gibi görünerek onun nimetlerinden tepe tepe yararlananlar, darbelerle apolitize edilen insanlar gibi, sanatı da bir nevi sahipsizleştirirler.

Öte taraftan aynı dönemde finans sektöründeki açıklardan yararlanarak, hızla zenginleşenlere yönelik yürütülen çalışmalarda; batı hedef gösterilerek, özünde oryantal tercihlerle ve kısa sürede sanat piyasası değiştirilir. Başka bir deyişle; toplumun erozyona uğrayan değer katmanlarıyla beraber sanat da arabeskleştirilir.

Sanatçıların; dünya görüşü ya da, siyasi parti tercihindeki farklılıkları bile; organizatörler ve katılımcılar kapsamında, bütünleştirici değerler olarak lanse edilmeye çalışılır. Buna karşın; bir kısım sanat çalışanı, doğum yerlerine göre sahiplenilerek piyasaya sürülür.  Bu yeni yetmelere, özellikle milli değerler ve tabulara sataşmaları için pirim verilir.  Batılı finansörlerin kanatları altında ciddi bir medya desteği de sağlanır bunlara.

Şimdilerde, siyasi parti isimleriyle birlikte yok olan o dönemin yönlendirilmiş arabesk zenginlerinin yeri; son on yılda, yeniden ve artık mantar gibi biten ve gerçek anlamıyla sanattan anlamayan ve hatta sanattan hoşlanmayan başka bir kitle ile doldurulmakta.  Ancak, sınıf atlama mücadelesinde onların enstrüman olarak kullanmaya çalıştıkları estetikten yoksun değerleri; parayla ters orantılı yeni bir sosyolojik biçimlendirmeyi daha zorunlu kılar...  Sanat, piyasa ve yönetim arasında, kimilerine göre gittikçe ucuzlaşan bir ilişki, kimilerine göre ise ilginç bir döngü ortaya çıkar.  Çok derinlerine bile girmeden analiz edildiğinde durumun; Osmanlı’dan beri gelen ve devam eden “Batı’ya özenmenin” hiç değişmediği görülecektir.

Gerektiği üzere konuyu biraz daha açalım:

Geçen otuz yıllık süreç içinde küratörlerin, sosyo-design açısından yerine getirdikleri görevler, ortak medyada yeterince kullanılıp eskidiği için, artık aynı hareket alanlarında yeni yol veya yöntemlerin denenme zamanı gelir.  Yorulan belleklerin tazelenip, yeniden planlanmış amaçlara doğru harekete geçirilmesi için başka motivasyon araçlarına gerek vardır.  Daha kolay ve daha yaygın bir sanat çalışanı kitlesi ile temasa geçilerek değişik periyotlarda onlar bir araya getirilir. Profesyonel ve amatör ayrımı yapmaksızın, ya da sanatsal uğraşı alanı, insanlar bir araya getirilir.  “Büyük” küratörler aracılığı ile elitleştirilen sanatın o yapay, o ticari mal ederi, o kalite sorunu geri plana itilir.  Basın desteğiyle yaratılmış olan kağıttan kaplan sanat piyasasının, aslında hangi oyunlarla, borsa vari spekülasyonlar aracılığıyla, nasıl canlı tutulduğu; o pazar sistemine “ihanet edenler” tarafından özellikle müzayedelerde ve basılı yayınlarla deşifre edilir.  Bu durum da, yeni yöntem arayışlarının başka bir etkeni olur…

Açıklamayı kapatacak olursak; son otuz yıla kadar sürdürülen sanatta evrensellik çabalarının sonucuna ulaşılmaya çalışılırken, toplum mühendisleri aracılığıyla “hedef” değiştirilir. Yeni hedef ve anti-ulusal hareketin güdümlü başarısı ile oluşturulmuş kaosundan kurtulmak için uğraşan sanat; kendini farklı bir rotada bulur…

Eldeki verilerle bu yazının son tespitini yapacak olursak: şimdilik rota olarak görülen o ki; sosyo-design açısından temel amaç aynı olmakla beraber, bu seferki biçimlendirmenin daha umursamaz olduğunu görüyoruz.  Ulusal medyayı fazla önemsemeden, daha küçük ölçekli davranılıyor.  Yerel medya araçları tercih ediliyor.  Yerel yönetimlerin veya üniversitelerin desteğine başvuruluyor.  Böylece, “yeni etkinlikler” ile sanat yeniden hareketlendiriliyor.  Etkinlik sonunda iş teslim edildiği için, organizatör veya katılımcılar açısından piyasa sorunu da yaşanmıyor.  Sanat simsarları veya herkes memnun mu durumdan, göreceğiz.

Bu rotanın farklı sıkıntıları da yok değil elbet.  Örneğin; sanatta arz ve talebin, hizmet edilen sınıfa göre yeniden ayarlanıp biçimlendirilmesi sırasında, estetik ve kalite sorunlarının bypass edilmesi, bu sıkıntıların en belirgin göstergeleri olarak kabul edilebilir kanısındayım?

Siyaset ateşinin hala düşmediği şu günlerde ve yaşadığımız bu karanlık coğrafi bölgede, farklı bir bakış açısıyla ve özellikle, toplumsal boyutu ve sanatsal anlamıyla otuz yıl sonra gelinen nokta; işte o sosyo-design planlarının ve izlenen rotanın “yeni” sonucudur denilebilir.

Nasıl bugüne dünden geldik ise, yarına da bugünden gideceğiz kuşkusuz. Bu bağlamda, tarihsel sorumlulukları açısından akademisyenlere çok iş düşmektedir…

“Bir tek ben miyim”, bunu fark eden?

Sonsöz: eğitim alın, rotanız olsun, sanatla kalın…


Sunday, August 24, 2014

Kırkbir, yazmak ve mutluluk

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:41



Değerli okuyucular, size bu hafta kırkbirinci makalem ile merhaba diyeceğim!  Hani kırkbir kere maşallah derler ya, işte öyle üstüme alınacağım bir durum!  Aynı zamanda kendi dünyamda hoş bir aksiseda bulacak selama dönüşür ümidini de taşıyorum bu merhabanın.  Yakından Sanat’ı yazmaya başladığım günden beri kesintisiz, ısrarla ve kararlılıkla bugüne geldim.  Nedir rakam diye sorduğumda üstatlara “eh kırk tamamdır” diye güldüler…  Buna ayak uydurarak; çok sıkıntı da yaşamadan, özveriler cebimde, öyle keyifle yazdım...

Bir baktım; “bu haftaki makale de bitmeli, işer yolunda gitmeli; derken kırk bir hafta olmuş... Tam iki yıl önce Ankara’dan gelirken kendime uzun ve kısa vadeli hedefler koymuştum.  Günlüğümden analiz ettiğimde; “yazmak” bu hedefler arasında gerçekleştirilebilecek nerede ise en zor olanı.  Diğerlerinin gerçekleşme olasılığı daha “mümkün” görünüyor.  Elbette benim kontrolümde olan hedeflerden söz ediyorum.  Başkası, ya da başkalarıyla ilintili hedeflerde olasılık hesapları, dâhil olan kadar çarpanlı sonuç vereceği için, oraları fazla kurcalamadan yoluma devam edeyim.  Bu bağlamda; pek çok konudaki düşüncemi, tarihe not düşecek “formata” getirip, Yakından Sanat sayfasında yazarak var kıldım!

Bu haftaki yazı için hazırlık çalışmaları yaparken bir gazetede yayınlanmış “sanat mutlu ediyor” haberi ilgimi çekti.  Yaşamıma renk katan, çevremdeki eş dost ile sohbetlerimde; gazete yazılarım gündeme geldiğinde “yazdıkça mutlu oluyorum” diye ifade ederim duygularımı.  Bugün de bir hekim arkadaşımla, sıcaktan şikayet etmeden kahve içip sohbetlerken, benzer bir konuşma geçti aramızda.  O da bana sağolsun tıbbi bilgilerini anlayabileceğim bir dile dönüştürüp açıklamalar yaptı.  Hem arkadaşım, hem uzman!  Yazılarımdan da hatırlanacağı üzere, profesyonel alan ayrışmalarına duyduğum saygı nedeniyle uzman görüşü benim için “ayrıca” değerlidir.  Bu yüzden de dikkatle dinledim arkadaşımı:  Melatonin, serotonin ve endorfin adı verilen bazı hormonlar insanın mutlu olmasını sağlıyor ya da, mutlu olmalarına zemin hazırlıyormuş.  Vücutta bu hormonların salgılanmasını artıracak yiyecek, içecek tüketimi yanı sıra, bazı sosyal başarılar da kimyasal olarak bu peptit yapıdaki hormonların salgılanmasını tetiklermiş.  Çikolata, keyif kahvesi, cinsel aktivite vb. gibi tetikleyicilere ben, bunlara yazılarımı da ekliyorum!  Çünkü yazılarımı yayınlanmış halde gördüğümde benzer ve artı bir etkiyle karşılaştığımı itiraf edebilirim. Birikimleri bir yana bırakırsak, bir haftalık üretim sürecinin, çabanın sonundaki heyecan!  Tevekkeli değil! Melatonin, serotonin ve endorfin; “mutluluk hormonları” olarak da anılırlarmış. Bilgiyi uzmanından pekiştirmek ne güzel!  Kestirme bir çıkarımla evet, yazmak beni “mutlu” ediyor.

Bir sütunluk köşe ile başlayıp, uzun bir zamandır tam sayfa ile devam eden haftalık yayın olanağını edinmemde katkısı olan ve bu nedenle teşekkür etmem gereken insanlara buradan, mutluluk arayışlarını sonlandırıp vefa duygularımı iletmek isterim.  Kültüründe vefa duygusu var olan bir toplumun bireyi olarak “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözünün boşa kullanıldığını sanmam!

Kıbrıs Postası yeniden basılı hayata geçme aşamasında iken; Polat Alper ve Rasih Reşat ile gazetenin tasarımı için YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğr.Gör. Gökhan Okur’un kapısını çaldıklarında tanıştım.  Yanlarında YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan vardı.  Daha öncesinden gazete ve dergilere yazma deneyimim olduğu için yeniden ve neden olmasın diye düşündüm… YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in desteğini de alarak Yakından Sanat köşesine can verdim.

Dün sosyal medyada gezerken İrfan Suat Günsel profilinde;  “Dünya aya çıktı bizim ayağımızda prangalar” paylaşımı; bu kültür ya da, coğrafya insanının sıklıkla karşılaşabileceği durumun, yeniden ve güzel bir tespitiydi aslında.  Net, kısa ve öz bir ifade!

YDÜ adına ise; konuyla ilgili basınla ilişkileri yürüten ve basın toplantısını da yöneten Ahmet Savaşan’ın; üstlendiği görev ve sorumluluğu, hakkıyla ve kendine yakıştığı şekliyle yerine getirdiği kanaatindeyim.  YDÜ Hastanesi Başhekimi Dr. Sevim Erkmen’in gayretleri de takdire şayan.  Umarım; insan için yola çıkılan; küçük bir emek ve küçük bir ümit dahi heba olmaz.

Geçen kırkbir hafta içinde zaman zaman “siyasi” dokunmalarım da olmuştur. Ancak yukarıdaki konu kapsamında soruna müdahil beyanlar arasından basına yansıyan “Özel Bir Kurum Devletin Üstünde Olamaz” başlığının; söyleyen ve retoriği açısından özellikle ilgimi çektiğini yazmak isterim!

Yine de “ilgimi çeken” beyanatla bağlantılandırmayacağım ancak; sorunların kaynağı olarak, tüm elemanlarıyla “kültürü” işaret etmek çözüm olmayacaktır. Hele de, fırsat buldukça sisteme yüklenmek, kaderci toplumlarda yetişmiş bireylerin farkında olmadan sığındıkları limandır. Bu, özellikle olumsuzlukta, işin esasından kaçmanın veya aklanmaya çalışmanın da en kestirme yoludur!  Yakın tarih bunun ve sorumluluğu paylaşmayıp “gidenlerin” örnekleriyle doludur.  Yeni bir ivme için; toplum bilimcilerin yapacakları araştırmalar; durum tespitinden öteye geçtiğinde ancak yarar sağlayabilir.  Bilimsel çözüm önerilerinin ortaya çıkarılmasında ve bunların toplumla paylaşılıp uygulanmasında; seçilmiş ya da atanmışlara çok farklı sorumluluklar düşecektir. Geleceği kurmak günlük ya da kısa dönemlik bir sorun değildir.  Devlet ve kurumları; kamusal hizmet sunmaları açısından hele de eğitim kurumları, geleceğin ta kendisidir!

Yazıyı bağlamak için; bilim insanlarının tespit ettiği gerçeğe yeniden dönersek: Sanat mutlu ediyor! Bilim insanları tarafından; 2004 ile 2012 arasında, yedi ülkede yürütülen çalışmalara göre; insanların sanat eserlerini izlerken ve onlar hakkında yorum yaparken, beynin performansının arttığı ve yine beyin tarafından bireyin zevk aldığını gösteren hormonlar salgıladığı saptanır.  Başka bir kaynakta ise; beynin görsel, hafıza, duygu ve zevk alma kısımlarını etkin hâle getiren sanat için uzmanlar şu ifadeyi kullanıyor: “İnsan beyni sanatı takdir etmek için çok uygun.  Bu doğal ve biyolojik bir süreç.”

Keyifle yazdığım bu nedenleymiş!

Kırkbirinci yazıya sonuç: kendinizi takdir edin, sağlıklı, huzurlu ve  kaliteli yaşamı seçin, eğitim alın, sanatla kalın…