Thursday, August 11, 2016

Atila Türk, sergi


Gecikmeli bir yazı :(

Bu hafta yazıma konu düşünürken fazla zorlanmadım. Mezuniyet döneminde olmamıza rağmen; anlamlı, güzel, önemli ve farklı bir sergi vardı gündemde.. Sergi süreci açısından değerlendirildiğinde dışarıdan gelen ile burada olan arasındaki çözüm ve yöntem farklılıklarını bir kere daha gördüm. Sonuç, kendi yaşadıklarım açısından “öğrenmişliğime” tescilleme oldu.

1949 yılında başlayan hayatının 2000 yılına kadar olan kısmı üzerine Yakından Sanat TV programımda “biraz” konuşmuştuk kendisi ile...  Geçmişine takılı bir insan değildi.  Özellikle “kültür tarihi” üzerine çok araştırma ve çalışma yapmıştı. Bir de onun bakış açısından görmek gerekirdi.  Ben zaman zaman yaptım.
Son onaltı yıldır akademide çalışan, on yıldır da benim tanıdığım; öğrencisinden Rektörüne kadar çalıştığı kuruma renk katan bir insana ait sergi ve hakkında konuşulanlardan bir kısmını paylaşacağım bu hafta.

Atila Türk’tür yazı konum!

15 Temmuz 2016’ya kadar YDÜ Hastanesi sergi salonunda izlenmesi gerekli bir “sergi açtık” bu haftabaşında. Açtık derken kimsenin yardımını esirgemediği, üniversitemizin olanaklarıyla ve yardım eden herkesin katkılarıyla açtık o sergiyi. Herkes gibi ben de sergiye katkım olduğu orandan daha çok mutlu oldum. Mutluluğumun nedenlerinden biri de Atila Türk’ün şu konuşması idi:

"Bir çoklarınızın bildiği gibi iki ayı aşkın bir zamandır Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’nde kelimelerle ifade edilmesi imkansız bir özen ve şefkatle tedavi görmekteyim. Burada üniversite yönetimine doktorlarıma tüm hemşire ve hastabakıcı arkadaşlarıma şükranlarımı sunarım. 

Hastalığım nedeniyle uzaktan yakından ziyaretime gelen can dostlarım, meslektaşlarım, arkadaşlarım, öğrencilerim beni göremeden ziyaretçi defterime yazdıkları güzel dileklerle yetinerek geri dönmek zorunda kaldılar. Hepsine, hepinize gösterdiğiniz yakınlık,dayanışma ve dualarınız için minnettarım. Sağolun. 

Bu sergi birazda bir araya gözge gelmemize vesile olsun görüşme hasretimizi bir parçada olsa dindirsin diye düşünüldü. Burada gördüğünüz eskizler,çiziktirmeler, vinyet ve minyatürler benim yüzlerce defterimden arkadaşlarımın ulaşa bildiği sadece bir kaçından örneklerdir. 

Akademik çalışmalarımın soluklanmalarında uzun seyahatlerimde günlük gezilerde, kahve aralarındaki zamanlarda resim tutkumu dindirecek bu tür çalışmalar yaptım.Bunların bir kısmı kitap çalışmalarında kullanırım diyordum. Kısmet böyleymiş burada bizi buluşturma işlemiyle karşımıza çıktılar. 

Bu buluşmaya katkıda bulunan serginin baskı ve sunumunu sağlayan üniversiteme,tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim. Sizlerde geldiğiniz bu mutluluğu benimle paylaştığınız için sağolun, varolun."

Bunun ardından ben de kısa bir konuşma yaptım;

"Üniversiteleri Üniversite yapan değerlerden biride öğretim elemanlarıdır.  Atilla Türk gibi gerektiğinde abi, gerektiğinde kardeş, gerektiğinde büyük, gerektiğinde küçük olabilen; şakalarımıza hoş görüyle bakan, bizim yanımızda olduğu için, aynı çatı altında olduğumuz için keyf aldığımız çok önemli bir figur, değerdir Atilla Türk hocamız.  

Kendilerinin tanışıklıkları uzun yıllar öncesine giden, alanında duayen bir başka akademisyen Erdal Yavuz’un sayfasından paylaştığı gibi:

“O ki Atila Türktür
Üşüyene bir kürktür
Elli yıldır tanırım
Sevgide en büyüktür”

Kültür Tarihi üstadı, bilim adamı ve akademisyen kimliği ile pek çok öğrenciye ve akademisyene örneklik eden hocamız aynı zamanda hepimizin motivasyonuna artı katan, bize destek veren deneyimli bir insandır.  Üretkenliğinin önemli göstergelerinden biri olan bu sergi, onun sanata da hizmet etmek yaklaşımının, farklı disiplinlerde kendini ifade edebilmesinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Umarım kısa bir zaman sonra bu sergi ve hocamızın diğer çalışmalarını Girne Üniversitesi Sanat Müzesinde kendine ait bir köşede sergiler oluruz. Kendisini de en kısa zamanda sağlıkla aramızda görmek isteriz” dedim.

Yakın Doğu Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ümit Hassan ise;

“Atilla Türk ile arkadaşlığımda 45 yılı devirdik, 50 ye doğru yol alıyoruz. Şimdi bu ne sergisi, bu şiir sergisi mi, minyatür sergisi mi, çizgi ustası sergisi mi, renk sergisi mi, çizgi sergisi mi, hayatın yansıtılışı sergisi mi, ne sergisi bu bilmiyorum.  O bakışıyla söylüyor zaten ne sergisi olduğunu. Hayat sergisi minyatür sıfatı üzerinde hayat sergisi. Atilla Türk çocukluğundan beri 17-18 yaşlarında bilimsel kitap yazdı ki çok kaliteli, hala kendisinden istifade ediliyor. Atilla Türk, iyi Türkçe sahibi olarak, mükemmelliyetçi, çok titiz; yazdığına, baktığına, çizdiğine çok titiz. Atilla Türk. Bu kadar şair bir adam, bu kadar ressam bir adam, bu kadar çizgi ustası bir adam, bu kadar minyatürcü bir adam, bu kadar hassas bir adam, bu kadar değişik bir adam, bu kadar karizmanın her unsurunu kendinde barındıran bir adam. 

Tam bir estettir Atilla Türk. Mesela bir çoklarımız yakından tanıma fırsatı oldu fakat yine bir çoklarımızın kaçırdığı bir durum olabilir. Hattattır, ciddi maanada hattattır, tabi bu kadar meselelere, konulara dalınca belki  onu ön plana çıkarma fırsatı bulmadı. Onun yansımaları burada var ama hakiki hattattan bahsediyorum. Dolayısıyla o hattatlığı geçti zaten bilimsel dergiye, isteyen arar bulur. Koleksiyoner, onu hepiniz biliyorsunuz yada duymuşsunuzdur onunki koleksiyonerliği biyofillik. Yalnız kitap alanında değil bir çok alandadır. Atilla Türk, "Atilla Türk’çe" demeyi hakedecek adamdır. Çünkü genel olarak lisan bilgisinin genişliği, dil kültürünün enginliği, dil kültürünün sadece yabancı diller ve Türkçe bağlamında değil Türkçenin kendi sevdiği tabirle “hası insane” ve “olayı has” dır.

Atilla Türk dünyayı gezerek hayatının önemli bir bölümünü doldurmuştur. Çevresini ve arkadaşlarını çok mutlu etmiştir.”

Prof.Hassan, Atilla Türk'ün kaleminden şu dizelerle konuşmasını sonlandırdı:

"ölmek isterim kimileyim,
ölülerim utanmasın diye,
Selim şavku/türkü ölü olurum,
Selim şavkum/yeşilim/yaşamayı ciddiye alırdı,
beni yanına aldır(a)madı”

Sergi açılışındaki konuşmalarla devam edersem sırada Atila Türk ile 1969’da Ankara’da başlayan sonra Frankfurt’ta devam eden bir arkadaşlığın tarafı Tayfun Demir’in konuşmasına yer vermem gerekecek ancak, ben tercihimi, sergi için hazırlanmış ve soğuk mühür ile özelleştirilmiş katalogdaki yazısını paylaşmaktan yana kullanıyorum:

ATİLA TÜRK’TEN MİNYATÜRLER

“Borges için evren bir kitapsa, cennet de kütüphanedir. Francesco Petrarca 14. Yüzyılda kütüphanelerin, arşivlerin ardında bir ömür tüketirken, yaşadığı günün geçmişten beslendiği düşüncesiyle hakikatin peşindedir. Marcel Proust “Kayıp Zamanın İzinde” üç bin sayfa yazar…

Atila Türk, dünyaya, ama en çok da kaderi olmuş hafıza özürlü coğrafyaya, kurtarıcı bir akıl kazandırmanın peşi sıra kütüphanelerden, arşivlerden, beşik baskılardan, el yazmalarından topladığı bilgileri, belgeleri bir araya getirirken aynı zamanda ulaştığı kaynaklarla bir “kültür ve medeniyet” tartışması başlatır.

Derkenar notlarla donatılmış binlerce kitabın, defterin, klasik kart sistemlerinin, fotokopi tomarlarının; tarih, sosyoloji, sanat, felsefe projelerinin, kitap tasarımlarının, nadide koleksiyon parçalarının sıkış tıkış yer aldığı raflar, dolaplar içinde kaybolup gittiğini görmesine; sonu gelmeyen biriktirme, adlandırma, tarihleme ve not düşme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanacağını bilmesine rağmen, şaşırtıcı bir iyimserlikle yoluna devam eder.

Atila Türk‘ün Kütüphane/Müze/Arşiv mekanını dolduran kitaplar akşam karanlığıyla başlayan bir hareketlilik içinde onu birbirlerine çağırır, konuk ederler. Usta iz sürücümüz derin bir merak ve kuşkuyla peşine düştüğü bilgileri tararken yüzyılları, kültür ve medeniyetleri birbiriyle tartar, birbirine katar. Tamamlamayı sürekli erteleyerek mükemmelleştirmek istediği çalışmalarına ekleyeceği yeni notların, açacağı yeni tartışmaların heyecanıyla soluklanırken, tıpkı küçük büyük yolculuklarda, kısa dinlenmelerde, okuma–yazmaların ara soluklanmalarında yaptığı gibi başka bir tutkusu öne çıkar: türlü kağıt parçacıkları, pul koleksiyonları, kumaş artıkları, boş şişeler, yüzük mühürler, tahta kalıplar, kaşeler, camdan, kamıştan divitler Atila Türk’ün ellerinde kendi yazgılarından koparılmış bir yolculuğa, yeni adlandırmalara ve buluşmalara hazırlanır, beklenmedik limanlara demir atarlar…

Atila Türk, farklı boyut, teknik ve materyallerle kendi kitap çalışmaları içinde kullanmayı tasarlayarak çiziktirdiği, düzenlediği bu binlerce vinyeti, kendi tanımıyla minyatürü sergilemeyi elbette düşünmemişti. Ama onları basıma hazırladığı kitaplarına koymayı da unutmuştu.

Atila Türk’ün minyatür çalımalarından örnekler içeren ve sınırlı sayıda çoğaltılarak numaralanmış elinizde tuttuğunuz dosya sizi onunla ortak bir yolculuğa davet ediyor.”

Mezuniyet mevsimi, diplomaya ulaşanları, ulaşılmasına katkı koyanları, emek verenleri kutluyorum. Bu dönem yaklaşık üçyüzelli diploma imzaladım! İki mezuniyet törenimiz vardı, ayrıca iki de mezunum! Bir karga “gak” demiş, duydum!

Anılarınız olsun zamanı gelince paylaşacağınız, dostlarınız olsun sizin için uğraşan, hele de vefa duygusundan yoksun olmayınız.

Hayatınızda, muhakkak sanata da olsun…

Saturday, July 23, 2016

Darbe, Ortadoğu, bahar

KIBRIS gazetesi, 2016-07-23, Cumartesi, sayfa:35



Eğer hayat normal seyri içinde akıp gelseydi bu haftaya; yüzbinlerce gencin ve ailelerinin üniversite tercihleri ve gelecek planları yaptığı bir dönemde, akademisyen olarak irdelemem gerekli bir konu olarak şimdi okuyacağınız köşemde KKTC ve üniversitelerinde eğitim içerikli bir yazı bulacaktınız.
Ama olmadı.

Geçen hafta ilk defa “memleketim” kapsamlı, seyahat yazısı tadında bir yazı kaleme almıştım. Güzel bir fotoğrafla beraber yazı Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştı.  Okuyanlardan birinin “oraya gitmiş kadar oldum” demesi ayrı güzeldi!  Ancak; yazıyı, sosyal medya hesaplarımda (facebook, blogspot) paylaşmaya “içim” izin vermedi.  Belki daha sonra…

Çünkü, güzel Türkiye’mde yine bir şeyler ters gidiyordu. Sadece yüzbinleri değil, tüm Türkiyeyi ilgilendiren bir şeyler oluyordu. Tanklar halkın üstüne sürülüyor, uçaklar TBMM’yi bombalıyordu!
Şu söz; bu haftaki yazı için kelimeleri toplayıp yola çıkmak adına farklı bir başlangıç olabilir diye düşündüm: “İki şekilde yaşanır hayat; ya yaşadığın her kötü olaya oturup üzülür kendine yazık edersin, ya da yaşadıklarından dersini alır yoluna devam edersin!” 

Yalnızca benim değil, elbet herkesin kişisel tarihi derslerle doludur.

Ders deyince kuşkusuz eğitim akla geliyor, eğitim deyince de Türkiye’deki en üst düzey resmi kuruluş olarak YÖK.  Yayınlanan diğer kınama mesajları arasından önceliği, YÖK’ün mesajına vererek; lanet darbe girişiminin ardından yapılan ilk açıklamalarını paylaşıyorum:

"Yükseköğretim Kurulu, Üniversitelerimiz ve akademi camiası olarak; Yüce milletimizin iradesine karşı düzenlenen, demokrasi tarihimize kara bir leke olarak geçecek bu girişimi şiddet ve nefretle kınıyoruz. Demokrasinin en önemli savunucularından olan üniversitelerimiz için gün, demokrasiye sahip çıkma günüdür.  Bütün akademik camiamız milletin iradesine saygı ve demokrasiye sahip çıkma noktasında tek vücut halindedir." 

Her dakika darbeyi lanetleyen yeni bir kınama mesajı yayınlanıyor.  Her dakika yeni bir bilgi…
Bugün için sonuç: “Türkiye Cumhuriyetine karşı bir ihanet girişimi halk tarafından akamete uğratılmıştır.”

Darbeye karşı meydanları dolduranlar, nöbet tutanlar; demokrasiye inanıp onu koruyanlardır.  Türkiye Cumhuriyetini koruyanlardır. Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi olarak demokrasiyi koruyanlardır.

Neden, bu coğrafyada demokrasiyi “korumaya” bu kadar çok ihtiyaç duyuluyor?  Nedir, bu coğrafyanın, bu coğrafyadaki demokrasinin kaderi diye yazılanların peşine düşünce, “bir kadın, bir cetvel, 30 ülke” diye bir gerçeklik çıktı karşıma.

Ortadoğu’nun ne olduğunu, dünyadaki yerini, önemini daha bir farklı gözle okurken buldum kendimi. Tarihi ve bugünü arasında ekonomik gerekçeli, inanç maskeli ve süren sorunların bölge insanı için rutine dönüştürüldüğünü gördüm.  Bu coğrafya için “insan olan” herkesin siyasi, sosyal ve diğer tüm farklılıklara karşın sıklıkla kullandığı “barış” sözcüğünün aslında mikrofonlar veya kameralar için söylendiğini duydum.  Anlamının da tarihin önünde kaydedilmiş lügatlarda saklı kaldığını!  Üstü her daim toz, toprak, acı ve gözyaşı ile örtülmüş evrensel bir hasreti, insani bir duyguyu yansıttığını gördüm.

Tarihsel ve hatta sosyal genlerinde hep sorun olan bu coğrafyanın dünyadaki yeri neresidir, sorusuna açık bilgi kaynaklarından cevap verelim:

Orta Doğu ya da Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika'nın birbirlerine en çok yaklaştıkları yerleri kapsayan ve birbirine komşu ülkelerin oluşturduğu bölgeyi tanımlar.  Akdeniz'den Pakistan'a kadar uzanır ve Arap Yarımadası'nı içine alır. Orta doğu kavramı, coğrafi olarak Avrupa’yı merkez alır.  Bu tanımlamadan hareketle, İngiltere ve Avrupa ülkeleri merkez kabul edilmiş; Doğu, Uzak Doğu, Yakın Doğu, Orta Doğu gibi kavramlar buna göre tayin edilmiştir.

Ortadoğu kavramının öncülü Fransızların, Osmanlı Devleti’nin toprakları için kullandığı “Yakın Doğu” tanımlamasıdır. İngilizlerin 19. yüzyıla kullanmaya başladıkları, 20. yüzyılın başlarına kadar da sık sık kullandıkları bir kavramdır.

İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren Hindistan ve Çin’in zenginliklerine yayılması da “Uzak Doğu” kavramının kullanılmasına neden olmuştur. Bu iki kavram batılı devletler için yeni bir bölgesel tanımlama ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.  Yine; İngilizler, Yakın Doğu terimine karşılık, Osmanlı Devleti toprakları içerisinde kalan ve Uzak Doğu’ya geçişte önemli bir atlama taşı olan bu coğrafi bölge için “Ortadoğu” terimini kullanmışlardır.

İngilizlerin  Orta Doğu ülkeleri tanımına; nerede ise tümü Osmanlı Devleti sınırları içerisinde olmuş: Suriye, Irak, Katar, Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Afganistan, Pakistan, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan, Fas girmektedirler...

Bölge; genellikle nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan devletleri kapsar. Özellikle Arap devletleri; “bir kadın, bir cetvel, 30 ülke” gerçeğinin biçimlendirilmiş halidirler.

Balkanlar; tanımın dışında tutulur. Bazı kaynaklar Somali ile birlikte kimi Kafkas ve hatta Orta Asya Cumhuriyetlerini de bu listeye dâhil etmektedirler.

Ne yazık ki son yıllarda uygulamaya konulan bir projenin Arap baharı, bu coğrafyada demokrasi değil ölümler getirmiştir, özellikle Suriye ve Irak hala ölmektedirler.

Gelelim batılı ülkeler veya egemen güçler neden bu coğrafyaya zorla ve özellikle demokrasi getirmek istemektedirler sorusunun cevabına:

Ortadoğu, Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu, Rusya ile sıcak denizleri birbirine bağlayan, aynı zamanda Doğu ile Batı arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bir bölgedir. Yeryüzünün en önemli kara ve suyollarını kumanda etmesinin kendisine kazandırdığı eşsiz jeopolitik değer, Ortadoğu’yu tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya egemenliği peşinde koşan güçlerin birincil hedefi haline getirmiştir. “Kara altın” olarak tanımlanan petrolün 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren değer kazanmasıyla Ortadoğu’nun, dolayısıyla buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede önemlidir. 

İşte bu aleni gerekçeler ve jeopolitik önem; bölge devletlerinin demokrasiyi zorla hak etmelerinin nedenleridir!  Örneklerde olduğu gibi küresel güçler; bunu kabul etmeyenlere bahar getiriyorlar!
KKTC ve üniversitelerinde eğitim konusu bir başka bahara kaldı diyecekken; DİSİ eski Milletvekili Hristos Rotsas: “Atilla’ya saldırabilirdik, büyük ‘fırsat’ kaçırdık…” demiş!

Demiş de, cevap da yine o taraftan gelmiş: “vurgulamamız gerekir ki darbe gecesi Türk ordusu kışlalarda alarm durumundaydı, bunun gibi maceraperest bir argümana olanak tanıyacak bir rehavet içinde olması söz konusu değildi!”

Türkiye’mdeki yazın ortasına dönerek; herkesin soyut resimmiş gibi “kafasına göre” yorumladığı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığına ve milletin iradesine kasteden başarısız, hain darbeyi ve terörü lanetleyerek kapatıyorum bu haftayı…

Darbeler olmasın; demokrasi olsun, eğitim olsun, sanat olsun!

Saturday, July 16, 2016

Hopa, Artvin, biyosfer

KIBRIS gazetesi, 2016-07-16, Cumartesi, sayfa:33



Uzak coğrafyaların reklam kokan, iştah açıcı turizm yazılarını gazetelerden okudukça; yakında ama ırak kalmış yerlerin gündeme getirilmesinin, hatta bu sayfaya da taşınmasının gerekliliğine inancım heyecana dönüştü. Sanatla nasıl bir bağlantı kurabileceğimi pek düşünmeden öylece gittiğim gezdiğim gördüğüm yerlerden çektiğim fotoğrafları bu nedenle taramaya başladım. Çünkü yazmakta olduğum gazetenin hafta sonu ekinde değil de, yazım ana gazetede bir sayfada yayınlanacağı için kolaj yapmadığım sürece taş çatlasın üç fotoğraf yayınlama şansım vardır. En iyi olasılık: yayınlanacak bir fotoğraftır! Eleme bu nedenle gerekli idi!

Bu arada memleket nedir diye sordum sözlüğe: “Bir kimsenin doğup büyüdüğü yer, şehir, yurt” cevabı aradığıma en uygun olandı! Türkiye’nin okuma yazma oranı en yüksek, göç verme oranı da yine en yüksek illerinden bir tanesi olan Artvin’dir, kast ettiğim.  Benim için, memleket diye coğrafi sınırları çizilmiş yer orasıdır!

Artvin, Türkiye'nin coğrafi olarak Doğu Karadeniz bölgesinde yer alan ve kıyıda iki ilçesi bulunan ilidir. İl, aynı zamandaTürkiye'nin Gürcistan'la olan sınırında yer alan kuzeydoğu köşesidir. Doğusunda Ardahan, güneyinde Erzurum ve batısında Rize illeri vardır.

Elbette turist olarak orayı görmek isteyecekler için daha çekici bilgilerin de verilmesi gerekir biliyorum.  Bunun için de bir iki hikayeyi; dağların rüzgarını, derelerin sesini, yamaçta ağlayan kayayı, ıslık çalan ağacı, ya da konuşan kuşu, belki de bunların hepsini birlikte takaya doldurup çıkarmalı sahile Hopa’dan.  İskelede bekleyenler arasında omzunda gitarı ile Kazım Koyuncu da olacaktır demeyeceğim. Ama onu hatırlayanların Çernobil faciasında oluşan radyasyon bulutlarının Kafkaslara çarpıp kıyı şeridine çöktüğünü çıplak gözle görenler, televizyon ekranlarındaki animasyonda bulutların daha kıyıya varmadan “hikmetli” bir şekilde yok olduğunu hatırlayacaklardır. Ekranlarda “bakın çayı ben içiyorum bir şey olmuyor” diyen muhteremin adını büyük bir olasılıkla hatırlamayacaklardır.

Nazım’ın yattığı maphushane, bahçesinde incir ağacı...

Hopa’ya 35 km uzaklıkta bulunan Batum Havalimanı; Gürcistan’la yapılan anlaşma gereği pasaport olmadan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından kullanılabilmektedir.  Buradan İstanbul ve Ankara'ya uçuşlar vardır. Trabzon Havalimanı ise kente 150 km uzaklıktadır.

Hopa'nın ana karayolu bağlantısı Karadeniz sahil yoludur. Sarp Sınır Kapısı'na 20 km, Arhavi'ye 11 km, Borçka'ya 36 km, Artvin’e 70 km ve Rize'ye 92 km uzaklıktadır.

Hopa’ya varmadan Artvin’e varılmaz bilgisi ve biraz da torpil ile yazılan bu satırların sahibi; işte tam da oralı!

Bölge; coğrafi ve kültürel yapısıyla Anadolu'nun diğer bölgelerinden keskin çizgilerle ayrılır. Yüzey şekilleri çok engebelidir. İklimde çeşitlilik, demografik yapıda zenginlik vardır. Bir gün “iklim ve coğrafi koşulların insan davranışları üzerindeki etkisi” konulu bir yazı da kaleme almak isterim.

Artvin, boğalarıyla meşhur bir il olduğu için kentin simgesi de boğadır. Her yıl Geleneksel Boğa Güreşleri Festivali yapılır, Kafkasör festivali bunların içinde en ünlüsüdür.  Boğa gibi dirençli Artvin halkı “şiçturma madenuna” diyerek doğayı korumaya devam ediyor olduğu için, henüz il topraklarının %55’inin ormanlık alanlarla kaplı kalabildiğini de belirtmekte yarar var.

Oraya gidecekler için bir Kızılderili atasözü daha albenili olabilirdi belki ama, ben doğrudan söyleyeyim: Ormanlar giderse insanlar da gider!

Önemli bir ziyaret nedeni olarak şu da gösterilebilinir; Artvin doğal parklarıyla ünlüdür. Şavşat ilçesindeki Sahara Millî Parkı içerisinde bulunan Şavşat-Karagöl ve Borçka-Karagöl fazlasıyla görülmeye değerdir.

Yeşilin insan gözüyle algılanabilen her tonunun öylece dağın yamaçlarına yayıldığı bir ortamda, anlatılacak hikayelere fotolar getirmek için sisten önce, ya da sisten hızlı hareket etmek gerekir. (Borçka-Karagöl’de, ilk defa gitmeme rağmen, biraz da şansla bunu başardım!)

Borçka-Karagöl, orman denizi içerisinde kapkara görünümlü, alabalığı, buz gibi soğuk suyu ve eşsiz manzarası ile önemli bir kamp yeridir. Bölge; alabalık, ayı, domuz, çakal, tilki, kurt, dağ keçisi, vaşak vb. açısından da zengin bir potansiyele sahiptir.

Benzer potansiyel, dağcılar için de sözkonusudur: Karçal dağları (3400 m), eşsiz güzellikteki manzaraları, buzulları, buzul devrinden kalma irili ufaklı gölleri, buzulların erimesinden doğan dereleri, tarihi kemer köprüleri ve yaylaları ile bölge, onlar için de cennet sayılabilir!

Şöylesi bir bilgi de; uzak coğrafyalardaki “uniqe” meraklısı olanlara gelsin: Borçka’nın Camili yöresi Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü tarafından “biyosfer rezerv alanı” olarak belirlenen Türkiye'deki tek bölgedir ve bir dünya mirası olarak görülmektedir.

Gidecekleri ne kadar ilgilendirir bilemem ama şunu da ayrıca belirteyim: Artvin yöresi halk oyunlarında Artvin Barı’nın adı; Atatürk'e ithafen Atabarı olarak değiştirilmiştir. Atabarı ise kuşkusuz Artvin ile özdeşleşmiştir.

Memleketim benim!

Haydi kalkın Hopa’ya Artvin’e gidelim demeden önce bölgedeki dağların yamaçlarında; kışın yapraklarını döken, kızılağaç, kestane, gürgen, kayın ve meşe ağaçlarından oluşan özellikle sonbaharda usta bir ressamın paletindeki tüm renkleri barındıran bir bitki örtüsü olduğunu da paylaşalım!..

İyi, burada ressam ve palet sözcükleri geçtiğine göre “köşe” ile bağlantıyı kurduk demektir. Yöresel çalgılar, kemençe, tulum, akordiyon, davul ve zurna ile de bunu kutlarız olur biter!  Üstüne de mevsimine gore hamsi veya karalahanadan yapılan en az beş çeşit yemek...

Sözlük demedi ama; “insanın doğduğu yer” derler!

Bir de “en büyük sanat eseri doğadır”, ben de “memleketim” dedim!