Showing posts with label Aziz Sancar. Show all posts
Showing posts with label Aziz Sancar. Show all posts

Monday, March 7, 2016

Kıbrıs, Che, istemek

KIBRIS gazetesi, 2016-03-07, pazartesi, sayfa: 34



Maalesef bu coğrafyadaki hemen herkesin gündeminde derece farklılıklarıyla da olsa yer alan siyaset; nerede ise her hafta Yakından Sanat köşesinde istenmeyen misafirim olarak kendine “bir” yer buluyor.  Son yıllarda soluksuz yaşanan gerilime; bir Türk olarak Prof.Dr. Aziz Sancar’ın Nobel ödülü alması bile ara verdiremedi. Hatırlayınız, onu bile siyasete alet ettiler. Hangi ırktan olduğu, ödülünü nereye emanet edeceği ve daha pek çok soruyu sorup istedikleri cevabın peşine koştular birileri. Elde edemedikleri her cevap için de çirkinleştiler…

Geldik bugüne; gerilimin içinde artık savaş tamtamları çalıyor…

Dışarıda yalnızlaşan, içeride ayrışan güzel ülkemde; diğerleri için, başkalarının çocuklarını feda etmeye hazır siyaset!  Bu durum, ülkemin evlatları için olmasın felaket…

Deyip, ara vermek lazım…

Diyerek esas konuya geçtiğim bir yazı yazdım dün.  Hani bana sorulsa fena da olmamıştı. Fotoğraflarla desteklenmiş Yakından Sanat’taki klasik yazılarımdan biriydi.  Tamam biliyorum elbette biraz uzun oluyordu yazılar, okunması güçleşiyordu punto da küçük olunca. Ama bu işe kendimi bayağı da kaptırmadım değil-di!.. Ancak, içeriği nedeniyle -ki biz buna kurumsal nedenler diyelim- yazdığım yazının yerine, nazik bir telefon, başka bir yazı yazmam gerektiği sonucuna döndürdü işi.  Saygı göstererek devam edelim…

Durumla sakın yakın uğraşırken bir fıkra geldi aklıma:

Babası, okuldan dönen küçük Temel`in defterine bakar ki ne görsün, tek bir satır bile yazı yoktur.  Aslında notları iyi ve çok çalışkan olduğuna inandığı oğluna büyük bir merak içinde sorar:
-Ula uşağum neden ha bu defterun sayfaları boştur?

Küçük Temel’in cevabı:
-Babacuğum sen benum tembel olmaduğumu bileyisun, öğretmenun tahtaya yazdıklarınun aynısını ben da her zaman defterume yazayirum.

Baba atlar hemen:
-Haçan, ha bu kirlenmiş defterde yazılmış bir şey yoktur da!

Temel:
-Ama babacuğum; öğretmen tahtayı silince, ben da defteri silmek zorunda kaliyirum!


Merakınızı gidereyim; Temel’in sildiği, ama benim değiştirdiğim yazımın konusunda işlediğim büyük bir hayal vardı, ulaşılmak istenen bir hedef!

Türkiye’de henüz televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz olduğu dönemlerden hatırlıyorum, yayın kesilince ekrana hemen ve genellikle bir maşrapa ya da çeşme resmi gelirdi… İşte o maşrapa örneğini daha önce bir yazımda kullanmıştım. Bugüne çeşme kaldı demek istemediğim için öyle bir resim de paylaşmayacağım sizinle…

Ama, şöyle derinliği olan bir Kıbrıs manzarasına yok demezsiniz diye düşünüyorum…

Kıbrıs hakkında açık bilgi kaynaklarında araştırma yapınca ortaya çıkan ilk yorumsuz ve siyasetsiz verileri olduğu gibi aktarmanın bir zararı olmayacağını düşündüm. Çünkü bu bilgiler o hayalin, Che Guevara’nın  “gerçekçi ol, imkânsızı iste…” deyişi ile örtüştüğünü gösteriyordu.

Özellikle gençlerin giydiği tişortlerde, yıldızlı şapkalarda  karşımıza sıkça çıkan bu ikon adam Che Guevara kimdi?

Gelin bugün sanatı tatile gönderelim, içinde seyahat olan egzotik bir yere gönderelim onu ki, dönerken de oradan öyle gelsin!..

Açık bilgi kaynaklarına göre, Ernesto Che Guevara, kısaca Che Guevara ya da el Che, Arjantinli bir doktordur.  Ünlü yazar ve 1968 hareketlerinin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Sartre, Guevara’yı  “çağımızın en olgun insanı” olarak tanımlamıştır. Ancak onu ikonlaştıran doktorluğu değildir!

Che Guevara’nın İspanyolcadan İngilizceye, İngilizceden Türkçeye çevrilmiş “Günlük” kitabını okumuştum…

Hakkında Türkçe yazılmış en kısa, en sıradan özgeçmişini paylaşayım:

“Dünyaca tanınırlığı Marksist politikacı, Küba gerillaları ile Enternasyonalist gerillaların lideri oluşu ve devrimciliğinden gelir. 

Doktorluk eğitimi alırken Latin Amerika’yı boydan boya gezer ve böylece toplumun karşı karşıya kaldığı fakirliği doğrudan görür.. Bu gözlemleri sonucunda bölgedeki ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmanın tek yolunun devrim olduğuna karar vererek Marksizm’i incelemeye başlar. Başkan Jacobo Arbenz Guzmán’ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katılır. Bir süre sonra Küba yönetimini ele geçiren Fidel Castro’nun askeri nitelikli 26 Temmuz Hareketi’nin bir üyesi olur. 

Gerilla savaşı teorisi ve uygulamaları üzerine makaleler ve kitaplar yazdıktan sonra diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere katılmak üzere 1965 yılında Küba’dan ayrılır. 

İlk önce Kongo-Kinşasa’ya (sonraları Kongo Demokratik Cumhuriyeti) daha sonra da CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin ortak operasyonu sonrası yakalanacağı Bolivya’ya gider.  

Guevara, 9 Ekim 1967’de Vallegrande yakınlarındaki La Higuera’da Bolivya Ordusu’nun elindeyken öldürülür. Son saatlerinde yanında bulunanlar ve onu öldürenler, yargısız infaz edildiğine tanıklık etmişlerdir. 

Che Guevara ölümünden sonra sosyalist, devrimci hareketlerin bir sembolü, hatta bir kahraman haline gelmiştir.” 

Bugün, -herkesin kabul ettiği üzere- dünya çapında en çok tanınan ikonlardan biridir Che Guevara.  Kimi kaynaklara göre de açık ara birinci.

Özet olarak ve tekrardan; “gerçekçi ol, imkânsızı iste”… diyen bir kahraman Che Guevara.

Makale gereği; Che Guevara’yı Kıbrıs ile alakalandırmamız lazım!

Madem öyle, önce Kıbrıs hakkında biraz bilgi vererek başlayalım alakalandırmaya.

Kıbrıs, bazı ülkelerle sadece coğrafi alan olarak bile kıyaslandığında ortaya elbette pek de iç açıcı sonuçlar çıkmıyor. Aşağıda kıyaslama yapılabilmesi için bazı ülkeleri ve onların rakamsal büyüklüklerini verdim… İşte bu rakamlar; okuyabilenler için, o hayalin büyüklüğünün, kültürel ve teknolojik farklılıkların dışındaki “açıklığın” da göstergeleridir. Eğitim zaten başlı başına bir konudur.

Çin Halk Cumhuriyeti: 9.706.961 km²
Japonya: 377.930 km²
Almanya: 357.114 km²
İtalya: 301.336 km²
Güney Kore: 100.210 km²
Kıbrıs: 9.251 km²
KKTC: 3.355 km²

Kaynaklardan özetleyerek okumaya devam edelim:

“Kıbrıs, Türkiye’nin güneyinde bulunan, Akdeniz’in üçüncü büyük adası. Türkiye’ye olan uzaklığı Anamur Burnundan 65 km’dir. Toroslar'ın çevrelediği Çukurova bölgesi ile Amanoslar'ın kuşattığı bugünkü Hatay bölgesi arasında bir ada olması dolayısıyla bu kara parçaları ile bir bütünlük arz eder. Aynı zamanda Hatay ile Anadolu kıyılarının teşkil ettiği İskenderun Körfezi'ne hakim bir noktada bulunduğundan bu toprakları kontrol eder durumdadır.

Kıbrıs; Türkiye sahillerinden 70, Suriye'den 100, Mısır'dan 370, Rodos'tan 400 ve Yunanistan sahillerinden 800 km. uzaklıktadır.  Girintili çıkıntılı bir özelliğe sahip olan 782 km. uzunluğundaki sahilleriyle, 35° kuzey paraleli ve 35° doğu meridyeni üzerinde yer alır. Ada; kuzeyinde Kormacit Yarımadası'ndan başlayarak Karpaz Yarımadası'na doğru uzanan ve en yüksek zirveleri 1.000 metreyi nadiren aşan Girne-Karpaz Dağları, güneyinde Trodos Dağları ve bunların arasında 100 km. uzunluğunda, 10-15 km. genişliğinde bir alçak sahadan meydana gelir. Adanın doğuda ve batıda uç noktalarını teşkil eden Andreas ve Drepena burunları arası 227 km. ve güney ve kuzey istikametindeki uç noktalar olan Gata ve Kormacit burunları arası ise 97 km.'dir. 

Kıbrıs; yapı ve yeryüzü şekilleri itibariyle Anadolu'nun güneyindeki Toros sistemi içinde mütalaa edilir. Hatay'daki dağ ve ovalar 130 km. güneybatıda, Kıbrıs'ta deniz seviyesi üzerine çıkarak aynı vasıflarla devam etmektedir. Derinliği birkaç yüz metrelik bir denizaltı platformu ile Anadolu'ya bağlı olan adanın temeli, batıda ve güneyde 2.000 metreden daha derin denizaltı çukurları tarafından çevrilmiştir. 

Yeryüzü şekilleri ve yapısı hakkında verilen kısa bilgiler Kıbrıs Adası'nın, Anadolu Yarımadası'na akraba, hatta onun küçük bir örneği olduğunu göstermektedir. İklim bakımından da aynı paralelliği görmek mümkündür. Bitki örtüsü bakımından da Toroslarla benzerlik arz etmektedir.” 

Böyle özellikleri olan bir “adada kıtalı gibi yaşamak” sloganıyla yola çıkılıp, bir hayalin peşine koşulunca bakalım nerelere varılıyor deyip; gelinen bir sonucun basına yansıyan kısmına tanıklık ettim bu hafta!


Kıbrıs’ta, KKTC’de günün tanığı olarak, üstelik siyasi konuların çekiciliğine ve de suyun girdabına kapılmadan; yazımı noktalayayım.

Sekiz Mart Dünya Kadınlar Günü; geçen yıl hem bir makale yazmış, hem de sunum koşulları iyi olmayan bir ortamda konferans vermiştim, “Kadın ve Sanat” üzerine.

Dün; sohbet ederken bir arkadaşım: “her gün onların günü, ancak yılda bir kere de kutluyorlar” dedi…

Hayallerinize, teknolojiye ve sanata yakın kalın…

Saturday, December 26, 2015

Reis, Sancar, sanat

KIBRIS gazetesi, sayfa:28



Güneşli bir Haziran günün akşamına doğru; yaşlı kızıldereli reisi otağının önünde, henüz lise diploması almış torunuyla oturmuş sohbet ediyorlarmış.  Otağın az ötesindeki düzlükte iki kurt köpeği birbiriyle boğuşup duruyorlarmış... Köpeklerden biri beyaz, diğeri siyahmış.  Torun kendini bildi bileli o köpekler dedesinin çadırının etrafında öyle boğuşup duruyorlarmış... Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiymiş bunlar.  Torun, kulübeyi korumak için aslında bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyormuş. Ancak dedesinin neden ikinci bir köpeğe ihtiyacı olduğunu da bir türlü anlayamıyormuş. Hatta bu köpeklerin renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu da çok merak ediyormuş... Kafasındaki meraklı sorularla dedesinin sohbetini dinleyip köpeklerin boğuşmasını izlerken dayanamaz sabırsızlığına yenik düşer ve biraz da tedirginlikle sorar dedesine:

- Bu köpekler neyin simgesidir, dede?

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle bir taraftan torununun sırtını sıvazlarn diğer taraftan da onu yanıtlar.

- Onlar der, benim için iki simgedir evlat.

- Neyin simgesi, diye sorar torun bu sefer heyecanla.

- İyilik ile kötülüğün simgesi, diye yanıtlar dede... Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları. 

Torun, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşünür.  Her akıllı ve meraklı genç gibi o da, bitmeyen sorularına bir yenisini daha ekler:

- Peki dede, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle bakar torununa, elbet biraz da gururla.  Çünkü; torunu tam da beklediği soruyu sormuştur kendisine.

- Hangisi mi evlat?  Elbette ben, sahibi olarak hangisini daha iyi beslersem o kazanır!

Geçen hafta Kıbrıs sayfalarında seyis ile profesör dersini paylaşmıştım.   Güneşli bir Aralık akşamında Lefkoşa'ya doğru, aradaki “yeşil hattı” fark edebilecek kadar yukarıdan bakarken bu hafta "ders" olarak paylaşmak için yukarıdaki reis ile torununun sohbeti geldi aklıma.

Öyleyse bugünkü dersi ve nedenlerini biraz açalım:

Bu dersi yerelle ilişkilendirirsek: Annan planı çerçevesinde yapılan referandum süreci..  Bunun öncesinde verilen sözler...  Sonrasında ise karşı çıkan ile kabul edenin elde ettikleri ve bugünkü durum...  Kandırılan bir daha kandırılmaya hazırlanıyor…

Kalkar çözüm derler bunun adına, biri arsız biri kör, iki gözüm!

Onur ve gurur duyduğumuz bir evrensel başarı ile dersimize devam edersek:

Moleküler tamir mekanizmaları üzerinde yaptığı araştırmalarla 2015 Nobel Kimya Ödülünü alan Profesör Aziz Sancar açıkladı: “Ödülü 19 Mayıs’ta Türkiye’ye gelerek Anıtkabir’de Atatürk’e bırakacağım.”  Sancar, kendisini yetiştiren, okutan Cumhuriyet’e çok şeyler borçlu olduğunu belirterek “bu ödül Ata’mız sayesinde alınmıştır” dedi.  Sancar’ı ‘büyük’ yapan özellikleri düşününce tablo şu: Kendisini okutan Cumhuriyet’i hiç unutmamış.

Yakasına “Atatürk rozeti” takan Profesör Aziz Sancar’ın “Nobel ödülümü Atatürk’e ithaf ediyorum” dediği gün… Atatürk’ün kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2016 takvimi bastırdı, padişahların, Abdülmecid’in filan fotoğrafı var, bi tek Atatürk’ün fotoğrafı yok.

Önce biliminsanları göçtü yavaş yavaş, birilerinin içine tükürdüğü sanat hep dışlanmıştı zaten... Oysa
Darwin ne demişti: “Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir...”  

Kanatları kırılan kuşun durumunu şu gerçek anlatmaya yeter de artar bile:

Profesör Aziz Sancar’ın Nobel ödülünü aldığı gün… Adana’da bir öğretmen ilkokul öğrencilerini mezarlığa götürüp, ahiret, kıyamet ve yeniden dirilme konulu ders verdi, mezarlık adabını anlattı.

Bir konsere, resim/heykel atölyesine, ya da bir kimya laboratuarına götürecek değil ya!

Herbert Read “estetik duyarlılığın eğitilmesi, eğitimin en önemli ve temel görevlerinden biridir” der. Bu görevde öğrenciye yaklaşım biçimi önemlidir. İnsandaki enerjiyi, yaratma isteğini bir yere doğru yönlendirmek eğitimle olur.  Burada önemli olan bu enerjinin doğru alana yönlendirilmesidir.  İşte genelleme yapacak olursak bilim eğitiminin yanında sanat eğitimi de bu nedenle gereklidir.  Herbert Read “iyi sanat eseri yaratılması değil, daha iyi insanlar ve toplumlar yaratılması amaç edinilmelidir” der.

Sonuç: Kızılderili reisi ne demişti torununa “…hangisini daha iyi beslersem o kazanır!”

Sanata yakın kalın…

Sunday, October 18, 2015

Bomba, Albayrak, izdüşüm

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:102



Son yedi gün içinde gündeme düşen, hatta bomba olup patlayan konular arasına dalmadan; yaşama nasıl güzellik katabilirim endişesi ile yazmak, çok da keyifli bir durum değil. Sosyal sorunlara dokunuşlarıma gelen yorumlar, beni daha çok o konuları yazmaya teşvik etse de dikkatle uzak durmaya çalışmaya devam edeceğim… Çünkü bu topraklardaki gündemin özeti; kin ve kan!

Toplum mühendislerinin yönlendirmesiyle, ulusal kanallara pompalanan ilk elektrikli araba spekülasyonlarında bile ne kadar ucuz çözümler üretildiğini sosyal medyadan duymak iç acıtıcı bir durum. Sosyal medyadan bihaberlerin izlediği TV’lerde hala arabalar tur atıyor…

Televizyonda izlediği; burnunun dibindeki bombalama olaylarını veya az ötedeki savaş görüntülerini, televizyonunu kapattığında bitti sanan bireylerden oluşmuş toplumun refleksleri, körelmiş demektir.  O nedenle daha dün olduğu gibi bugün, bugün olduğu gibi yarın “tepkisizlik” devam edecektir. Ta ki, bireyin kendisine değneğin ucu dokununcaya kadar devam edecektir… Ama bu “sıkıntıyla” sözünü ettiğim kişiler kim, kimdir bunlar, nerede yaşıyorlar, nasıl görünüyorlar, neye göre karar veriyorlar?

Herkes, kendine göre her şeyi biliyor aslında…

Yukarıda yazdıklarımla bağlantı oluşturur diye; sıkça karşılaştığım bir örneği, Martin Niemöller’in şu anekdotunu, bu köşeye de taşımak istedim: “Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım; çünkü komünist değildim. Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim. Sonra sendikacılar için geldiler, bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim. Benim için geldiklerinde, sesini çıkartacak kimse kalmamıştı.”

Geçen pazartesi Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde CTP Gazimağusa Milletvekili Dr. Arif Albayrak’ın 1. Kişisel Resim Sergisi “Sevdanın Renkleri” açıldı. Açılışa gelenler arasında eski ve yeni pek çok siyasetçi de vardı. Açılışta konuşanların hemen hepsi Ankara’daki bombalama olayına da değindiler. Barış için duyarlılıklarını ifade ettiler... Sergiye tekrar döneceğim ama araştırmalara göre toplumsal hafızamızın her geçen gün daha da kısaldığı söyleniyor. Ankara’da bomba patlatılmasından önceki hafta bir Türk bilim insanı Prof.Dr. Aziz Sancar Nobel ödülü almıştı... Görünen o ki; bu bir hafta içinde; çakma ve toplama arabaların magazinsel haberlerine, bilim yenildi maalesef!

O nedenle biz sanattan devam edelim:

“Sevdanın Renkleri” ve Arif Albayrak’ın sergi katalogunda yayınlanan dostum Mustafa Hastürk’ün yazısını, iznine teşekkürlerimle ve zorunlulukla biraz kısaltarak paylaşıyorum:

“İnsanoğlu var olduğu zamandan beridir yaşamsal nedenlerle bir şekilde sanatla ilgilenmiştir. Bu eylemi de gerçekleştirirken sanat eseri yaratma  gibi bir derdi olduğu pek de söylenemez. İlk çağlardaki mağara resimlerinden tutun da Rönesans döneminin başyapıtlarına kadar insanoğlunun ortaya koyduğu eserlerin sanat yapıtı olarak olağanüstü olduklarında bütün sanat tarihçiler hemfikirdirler.  Ancak aynı uzmanlar, bu başyapıtları üretenlerin sanat yapma ya da sanatçı olma gibi bir gailelerinin de olmadığını söylemekte bir sakınca görmüyorlar. Buna rağmen günümüzde sanat eseri üretme noktasında yanılgı içerisinde olduğu halde kendini katıksız bir sanatçı olarak görenler de olacaktır elbette. 

“Sanat yaşamdır” ilkesinden hareket ederek insanoğlunun yaşamı gereği sanat edimiyle kendi varlığının bir ifadesi olarak ilgilendiğini söyleyebiliriz. Yani sanatçıyım demek için değil  yaşamın gereği olarak ve varlıksal nedenlerle sanatla ilgilenenlerden birisidir yazı kahramanımız Arif Albayrak. O, salt bu amaçla sanatla ilgilenmiş, kendini ve bu evrendeki varlığını  sorgulamış veya ifade etmeye çalışmıştır.  “Sanat, ruhlarımızdan günlük hayatın tozunu alıp götürüverir” diyen Picasso da bu sözüyle adeta Albayrak’a destek çıkmaktadır.  

Albayrak tıp alanında kitap yazacak ve bazı ilkleri  icra edecek kadar doktorluk görevinde iddialı ve başarılı olsa da sanat eylemi varoluşsal bir nedenle hep onunla olacaktır. Ve böylece karikatür, müzik, resim yapmaktan ve bunları toplumuyla paylaşmaktan geri durmayacaktır. 

Albayrak ‘ın ilk dönem resimleri arasında gördüğümüz P.Cezanne ile Van Gogh’u anımsatan natürmortları izleyende o yaşlarda bunları yapan birisinin zaten sıra dışı bir  yetenek olduğu  izlenimi bırakırlar.  Tıpkı aynı dönemde yaptığı kübist çalışmalar gibi. Evet,  o lisans düzeyinde akademik sanat eğitimi almamıştır. Üstelik yaşam kavgasının arasında  kopuk, kopuk ve sanatın farklı dallarıyla birden meşgul olmuştur. Ancak bu onun sanat alanında söz söyleme hakkını elinden alamaz. Tıpkı hukuk profesörlüğünden sonra ünlü bir sanatçı olan W.Kandinsky gibi.

Albayrak’ın  son dönem yaptığı çalışmalarından oluşan bu katalogdaki resimler daha çok soyut dışavurumcu tarzda. Erken dönem çalışmalarındaki karikatürün etkisinden sıyrılmış ve yüzeyde uyguladığı jestüel  tavırla daha özgün bir üslup geliştirmiştir diyebiliriz. Onun bu çalışmaları şiirin sözsüz, müziğin sessiz ve sadece renklerle hayat bulması gibidir. Zaman zaman bu sessiz melodinin içine sakladığı karikatürden kalma figürleri gizemli bir görsellikle  bizi sarar ve şaşırtır. Ancak betimleme kaygısı taşıdıkları ölçüde de bizi rahatsız etme eğilimi taşırlar. 

Ruhsal bir boşalmayı mümkün kılan renklerin yüzey üzerine adeta savrulur gibi uygulanması ve bu aksiyon içerisinde boyanın dışında başka malzemelere de yer verilmesi oldukça deneysel bir çabanın ürünü olarak karşımızda durur. Bu deneysel çaba içerisinde uygulayıcı, kendi içsel sezgi ve belki de müzik ve şiirlerinin de renge dönüşmesi biçiminde bir sentezi de tıpkı bir doğum hali gibi yaşamaktadır.  Ancak soyut dışavurumculuğun genel karakteri olan bu durum Albayrak’ta zaman zaman geçmişten kalan figürlerin bu atmosfer içerisinde eritilerek kullanılmasıyla yarı soyut bir hal alır. Bu serüven nereye ve nasıl şekillenerek gider diye bir soruyu kendimize sormuş olursak şunu söyleyebiliriz; Renkler tıpkı öğrencilik yıllarında yaptığı monokrom kübist resimlerde olduğu gibi soyut ama giderek daha az rengin kullanılması ve bir denge hakimiyetiyle daha ağırbaşlı ve rafine olacaktır diye bir öngörüde bulunabiliriz belki de. Ancak bu sadece bizi bağlayan bir beklenti olur. Albayrak’ın resim serüveni hayattan süzülen güçlü pınarlarla beslenmeye ve coşkulu akmaya devam ederken zaman zaman müzik ve şiirle beslenecek zaman zaman da farklı teknik arayışlara fırsat verecektir. 

O, bunu yaparken sanatçı olmak derdiyle değil, yaşamın doğallığıyla birlikte sanatla hep iç içe olarak kendi varlığını anlamlandıracak şekilde sanat alanlarında yaşam yolculuğunu sürdürecektir. Yaşamın kendisiyle olan ilişkisinin sorgulanması eyleminde bu çoklu ifade biçimi her ne kadar parçalanmış bir çıktı veya yansıma olarak karşımıza çıksa da bir dilin diğer bir dili zenginleştirdiğini de göz ardı edemeyiz. “Tüm sanatlar kardeştir, hepsi de ötekilerin ışığı altında ilerler” diyerek F.Voltaire tam da bu noktada söze girer.

Deneyci anlayışı ve aşırı öğrenme tutkusu, onu her zaman sanatın macera dolu yolculuğunda  besleyecek en önemli kaynaklar olacaktır.”


Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-16 Akademik yılında açacağı, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamındaki sergilerinin ilki İZDÜŞÜM-A, Ankara, Galeri Çankaya’da açıldı!  Sergi, 30 Ekim’e kadar süreceği için; önümüzdeki hafta köşeme taşımayı daha uygun buldum!

Sanata yakın kalın…


Sunday, October 11, 2015

Nobel, köken, izdüşüm

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:101



Geçen hafta yüzüncü makalemi yayınlamanın heyecanını epey keyifle yaşadım.  Gelen mesajlar ve bana ulaşan eleştirilerden gerçekten güzel bir şey yapmış olduğumun gururunu, gözlerim sözcüklerin arasında dolanırken belleğimde defalarca yaşadım.  Teşekkür ederim!

Sanat ile uğraşanların toplumsal sorunlara duyarlılık göstermeleri doğaldır. Ben de ister istemez gördüğüm, duyduğum sosyal olayların etkisini makalelerime çok kısa dokunuşlarla da olsa yansıtmanın burukluğunu, hep kalbimde taşıdım. Ama kalem hep direndi; güzellikler için, sanat için, barış için, insan için direndi. Elbette kendim için de direndi.

Yüzüncü makalemin yayınlanmasıyla gidişatı, istikrarlı bir emeğin sonunda keyfe dönüştürmeyi başardım. Geçen haftaki makalemde bunu aleni bir şekilde de yazıp paylaştım. Özet olarak; çok hafifledim, o nedenle de yeni yazmalar için okumaya devam ettim, derken…

Bu hafta Nobel geldi çattı!

İyi bir haber ile, bir müjde ile değişti gündem: “Türk kökenli, Savur Mardin doğumlu Prof.Dr. Aziz Sancar Kimya dalında NOBEL ödülü aldı.” 

TV’lerin uyanıp özellikle sorguladığı ve servis yapmak için mücadele ettiği magazinel nitelikli ucuz ve hatta etnik köken kazımalı ayrıştırmacı beklentilerini açık edinceye kadar; Nobel başarısının haberi sosyal medyada çoktan paylaşılmıştı bile…

Köken kazıması pek yapamayanlar ise; başarının arkasındaki “öyküye” takıldılar, ağlamaklı ve güya utanarak kendilerince hazin bir haber yapmaya çalıştılar.

Ama izlediğim kadarı ile TV’ler; sosyal medyada paylaşılan onlarca fotoğraftan hiç birini yayınlamadılar. Neden biliyor musunuz; çünkü o fotoğrafları yayınlamış olsalardı tartışacakları bir konu kalmayacaktı Nobel ile ilgili…

Hedef kitlelerine: Nobel ödülü alan buluşun insan doğasının sırlarını çözmekte büyük ve çok önemli bir adım olduğunu; insan vücudunun, kendisini oluşturan yapı taşlarını, DNA’ları, hasar gördükleri zaman nasıl onardığını ve genetik bilgisini koruduğunu haritalandıran ve açıklayan araştırmaları kime anlatacaklardı?  Bilim ne kadar reyting alırdı ki?. .

Öyle ya; bilime ne kadar değer verildiğine ilişkin birkaç soru soralım: Kaç bilim insanının adı meydanlarda, caddelere var? Ankara’da Belediye meclis üyesinin adı bir caddede var! Ankara’da çaydanlık, Rize’de bardak varken... Heykelini dikmeleri beklenmez zaten bilim insanlarının... Söze ve ezbere dayalı çalışmalar yapanlara verilen değerin ne kadarı Temel Bilimler olarak adlandırılan Fizik, Kimya, Biyoloji alanında çalışanlara veriliyor?  Hatta birkaç üniversite dışında Temel Bilimler bölümlerinin neden öğrenci almadığını kimse sorgulamıyor! Hangi TV sorgulayacak bunu?

Ama Nobel üzerinden herkes bir nemalanma yarışı içinde. Kiminin derdi de oy’a tahvil mi acaba?  Önümüzdeki ay “Rektörlük eğilim yoklaması” yapılacak olan güzide bir üniversitemizin Rektör Yardımcısı hemen yazdı “misafir profesörümüzdür!” Bugünden iki-üç ay önce elektrikle çalışan arabaları da trafikte olacaktı bunların...

Bilimin ve bilim insanlarının aşağılandığı, bilimsel çalışmaya doğru düzgün kaynak ayrılmayan, akademinin partizanlık üzerinden şekillendiği bir ortamdan kaç beyin göç etmiştir?
Bilim ve sanatın; bazı kesimlerce içine tükürülen, ucube “şeyler” olarak görülen nesneler olduğu talihsizliğini yaşamak pek de tercih edilecek bir durum değildir diye düşünüyorum en azından bu göçenler için.

Erkin kontrolündeki ve yönlendirmesindeki sanatın nereye varabileceği, “ölü yıkama” hedefli eğitim anlayışının ve bunlara karşı Mars’ta su bulunması bilgilerinin kuru, sıkıcı, kısır tartışmalarına; Suriye sınırındaki koskocaman angajmanlara karşı Rus uçaklarının bombardıman uçuşları sadece bu bölgede yaşayanları değil, dünyayı şoka sokmuştur.

Hava sahası tecavüzünün bu seferki tezahürü “Rusya’ya ne oluyor ki?” alt makamında kendini cılız bir ses ile “yandaşlarına” duyurabilmiştir ancak. Kimilerinin üçüncü dünya savaşı çığırtkanlığına bile soyunduğu bu dönemde, orta doğunun dengeleri darmadağın olmuş Batının emperyalist ortakları Rusya, İran ve Çin’e karşı gardlarını düşürmüşlerdir. Türkiye’nin durumu ise her zamankinden daha da vahim bir hal almıştır.

Özellikle son onüç yılda oluşturulan bu yedi kocalı Hürmüz çıkmazından kurtuluşun, iktidarda olan için tek yolu vardır: felaketin faturasını bir başkasına havale etmek.  Seçimler de bunun fırsatı aslında… Ortalık durulunca, tekrar sahneye çıkması çok daha kolay olacaktır. Üstelik bir daha gitmemek üzere…

“Bu hafta Nobel geldi çattı!” dedim yukarıda da, galiba ona gelemeden barut kokularının kesifliği arttı. Buna sebep olanlar da hesap vermeden gidecektir. Hafızası balıktan daha iyi olan toplum, her şeyi yutacak Nobel’i de unutacaktır.

Nobel geldi hoş geldi!  Nobel’le beraber daha neler neler geldi…

Mesela: “Biri çıkar ülkesini soykırımla suçlar, ona Nobel’i verirler, biri de çıkar ülkesini onurlandırır Nobel’i alır.” 

Mesela; kavgacı, ayrıştırmacı, düşmanlıktan beslenen zihniyetlere karşı söylemişçesine; o Nobel’i alan bilim insanı bakın ne diyor:  “En çok memleketim için sevindim. Çünkü Türkiye için bence bilim lazım, Türkiye’nin kalkınması için, bu güç durumdan çıkıp Avrupa düzeyine varması için bilim gerekli. O yönden katkı sunduğum için de çok sevinçliyim.” 

Karısını doğurtsun diye kadın doktor arayan ancak kızının eline baba beni okula gönderme pankartı tutuşturanlara şamar gibi bir tavsiye: “Kars’a, Edirne’ye kadar bütün çocuklarımıza bilim alanında eğitim öğretim vermemiz lazım. Özellikle kızlarımızı okutmak lazım. Kızlarımızı okutmazsak insan gücümüzün yarısını kaybetmiş oluyoruz. Özellikle Doğu ve Güneydoğu’daki kardeşlerimizden kız çocuklarını okula göndermelerini tekrar tekrar rica ediyorum.”

Kim söylüyor bunları: "BBC’nin bana sorduğu ilk soru, ‘siz Arap mısınız?’ oldu. Ben Türküm, o kadar. Mardin’de doğmuşsam, Cizre’de de doğmuşsam, Kars’ta da doğmuşsam ben Türküm”  http://www. internethaber.com/ bbcden-nobelli- sancara-arap-misiniz-sorusu- 818245h.htm açıklamasını yapan Nobel ödüllü bilim insani Prof.Dr. Aziz Sancar söylüyor.

Prof.Dr. Aziz Sancar’ın önünde saygı ile eğiliyorum!


Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-2016 Akademik yılında açacağı, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamındaki sergilerinin ilki İZDÜŞÜM, 16 Ekim 2015 Cuma günü 18:00’de Galeri Çankaya’da açılacak!  İZDÜŞÜM sergisinde; resim, heykel, seramik, grafik (kısa filim, fotografik, illüstrasyon, stencil grafitti, baskıresim) teknikleri ile yapılmış çalışmalar yer alacak. Bekleriz!

“Bilim ve sanat, bir kuşun iki kanadı gibidir” demiş Darwin!

Sanata yakın kalın…