Showing posts with label Mehmet Naci Dedeal. Show all posts
Showing posts with label Mehmet Naci Dedeal. Show all posts

Saturday, May 7, 2016

Durum, kırık cam

KIBRIS gazetesi, 2016-05-07, Cumartesi, sayfa:40



Misafirlerine, oğlu Temel'in büyüyüp akıllandığını kanıtlamak isteyen babası:
-“Uşağum Temel, gel haburaya pakayim” demiş.

Temel utangaç, babasına doğru yanaşmış. Bu sırada hava atmaya meraklı babası konuşmaya devam etmiş, misafirlere bakıp kasılarak:

-“Hadi emicelerune püyük bi laf et da, senin ne kadar akillanduğuni cörsunler.”

O da ne, küçük Temel’in cevabı tek kelime:
-“Fil.”
...

Önümde yazmam gerekli üç yazı olmakla beraber, yukarıdaki fıkrayı saymazsak bu hafta iki farklı konu paylaşacağım.

Birinci konu; KIBRIS gazetesinde;  2016/02/27 cumartesi günü, sayfa 29’da “Kapatmak, yapmak, okumak” başlıklı yazımda sözünü ettiğim “Endüstri Ürünleri Tasarımında Biçime Ulaşmak” adlı kitabın yazarı Mehmet Naci Dedeal’ın sayfasından: http://mnaci.blogspot.com.tr/

Arkadaşımın verdiği izne teşekkürlerimle, virgülüne dokunmadan aktarıyorum:

Sanatın içine etmek mümkündür..)

Sanatı ve sanatçıyı yok etmek mi istiyorsunuz? Yok edilmiş kadar değersizleştirmek yada görünmez hale getirmek mi istiyorsunuz? Size uygulanan yöntemi anlatayım..

Bir güç değeriniz varsa onu tanımladığınız birimin sayısını çoğaltırsınız.
Değer aynı iken birim sayısı çoğalınca doğal olarak gücü temsil eden birim gücü değersizleştirir..
Konu sanatsa bu nasıl olacak.?

çok kolay
Sanatı güç ve değer olarak görüyorsak sanatçı sayısını çoğaltırız..

olmuyor mu?
Zor tabi.. Çünkü sanat, yoğun ve denetimsiz akan kocaman bir ırmakta doğru yerde toplaşan mineraller gibidir.

Kısa ömürlü insanoğlu bu evrimde genlerini o kadar kolay bir şekilde bir vücutta toplayamıyor.
Toplansa da farkına varılamıyor.
Farkına varılsa da eğitilemiyor.
Eğitilse de zaman denen boşlukta yolunu bulamıyor.
Yolunu bulsa da sonuca menzile gitmeye gücü yetmiyor.
Gücü yetse de kendini anlatamayabiliyor.
Kendini anlatsa da sağır kalabalıkların içinde sesini duyan çıkmayabiliyor.

Kalabalıklar ah o kalabalıklar..
işte sanat düşmanlarının elindeki koz, sayısal çokluk.. yani kalabalık.
Madem sanatçının sayısı çoğaltılamıyoruz zaten çok olanların yapabileceklerini sanat olarak tanımlayalım diyor bu sanat katilleri.

Hazır kalabalıklara ulaşma teknolojimiz ve bu kalabalıkları yönetme-yöneltme için elde "sosyal " medyamız da var.

Sanat dili zor geliyorsa kolay olanı dil, yapılanı da sanat gibi tarif ederek kurbağayı soğuktan başlayarak sonra yavaşça ısıtarak pişirmek gibi yapalım dediler ve yaptılar.

Sanatta asıl olana "geleneksel sanat" diyerek ötekileştirme uzaklaştırma ile kenara itelemeye başladılar. Yerine koymaya çalıştıklarına da "çağdaş modern" süslemesi ile "yerleştirme ya da enstalasyon " dedikleri bir ilkel homurtu uydurdular.

ilkel mi? evet öyle olmak zorunda.
Çünkü kalabalıklar yapabilmeli. Ortak payda da basit ritim ve ilkellik maalesef.

Malzemesi de bol. Adına çoklu ortam yani multimedya diyoruz.. Ses, müzik, resim, illüstrasyon, yazı, film, animasyon, fotoğraf ve yeni teknoloji ürünü bir çok iletişim öğesini bir kazana atıyorsunuz. İyice karıştırıp bir süre ılık ateşte pişiriyor sonra demlensin diye bekletiyorsunuz. Tüm medya öğeleri renklerinden biraz diğerine ekliyor. Az biraz da siz entel dantel söyleşmelerle süsleyip bienallerde, çalıştaylarda basının bol olduğu sunum alanlarında anlamını kendinizin de bilmediği bir kaç sözcüğü arkasına art yada sanat ekleyerek yediriyorsunuz.

Çevrenizde çocuğunuz, eşiniz, arkadaşınız, dostunuz yani ulaşabildiğiniz akıl verebildiğiniz birileri bu modern süslemeli güya "sanat" ile uğraşıyorsa uyarın, uzak dursun, kendine doğru dürüst bir iş bulsun ya da hobi falan edinsin. Özellikle de yakın zamanlarda iyice zengin eğlencesine dönen bu aktiviteler üniversitelere de girmiş halde ve çoğu da görsel iletişim olarak pazarlanıyor.

Cüzdanı kabarık olanın sorunu olmaz tabi. Ama bu işi geleceğe yatırım diye yapacak hataya düşen orta hallinin geleceği sadece açlık. Zamana eziyetten başka bir şey değil.

Aman efendim batı bunu taaa 80 ler den bu yana yapıyor falan demeyin. Sanatın düşmanları zaten batıda.

Durum böyleyken böyle..

Kırık cam teorisi!

Bu durumdan ikinci yazıya geçiş yapmak için başka bir “aracı” kullanmadan, kısa bir nottan sonra, doğrudan başlayalım aktarmaya!

“Kırık cam teorisi” diye açık bilgi kaynaklarına sordum.. 0.43 saniye içinde yaklaşık 120,000 sonuç bulundu. Ancak ilk sayfadaki dokuz bağlantıyı açtığımda hepsinin de aynı bilgiyi sanal dünyalarında tuttuğunu gördüm.  Aralarında çok az farklılık vardı. Yalnızca biri, diğerini “kaynak gösterme gereği duydum” diyerek ismiyle anmıştı.  Ben de o kaynağa gittim ve incelediğimde sayfada oldukça küçük puntolarla yazılmış şu not ile karşılaştım: “… alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.”

2012/04/26/ tarihli bu yazıya tam “link” verecektim ki ondan önce konunun Jandarma Dergisi sayı:111, eylül 2006, sayfa: 26’da yayınlanmış olduğuna ulaştım… Oradan devam edelim konumuza.
Suçlarla mücadeleyi nasıl başardın" sorusuna New York'un efsane Belediye Başkanı Giuliani'nin cevabı şöyle olmuş..

"Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim.

Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir.

Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."

Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş.

Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.

Polis bu kararlılığıyla "küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin suç üreten bir bölge olmasına izin vermeyeceğiz" demiş.

Bu teoriye dayanarak, en küçük sorunlara ve kural ihlallerine öncelik vererek çok daha büyük sorunların çözülebileceğini öngören yetkililer, sonraki 20 yılda New York gibi kimi büyük şehirlerde suç oranının sıfıra yakın bir seviyeye inmesini sağlarlar.

'Kırık Cam Teorisi' ABD'li suç psikologu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alan James Q. Wilson ve George Kelling  adlı teorisyenler tarafından 1980’lerin başında geliştirilmiştir.

Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model Oldsmobile bırakır.

Araçların plakası yoktur ve kaputları aralıktır. Ekip, olup bitenleri gizli kamerayla izler.
Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalanır...
Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmaz.

Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırar. Daha ilk darbe indirilmiştir ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil olur.
Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmiştir.

"Demek ki " der Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidiş engellenemez."

Kırık Camlar Teorisi, iş yaşamımızda da bir çok büyük soruna çözüm oluşturabilir. "Kırık Camlar, Başarısız İşler" kitabının yazarı Michael Levine, iş dünyasında kırık camları "güzel bir mağazanın boyası çıkmış duvarı, ya da bir müşteri hizmetleri telefon görüşmesinde yirmi dakika boyunca tekrarlayan bir müzikle bekletildikten sonra hattın kesilmesidir" diye özetler.

Kendi işinizde ya da çalıştığınız şirkette, “bildiğiniz” ancak görmezden geldiğiniz sorunları hızla çözmezseniz, benzeri hataların tekrarlanmasını ve daha büyük sorunların oluşmasını önleyemezsiniz.
Şimdi; sanata “hakkını” veren ilk yazıdan sonra bu konuyu niye paylaştım?

“Park Yapılmaz” trafik tabelası yanında sıra sıra arabaların park etmiş olması örneği; belki bu paylaşımın nedenine bir açıklama olabilir...

Hayatın içinde olun, sanata yakın kalın…

Sunday, February 28, 2016

Kapatmak, yapmak, okumak

KIBRIS gazetesi, 2016-02-27, cumartesi, sayfa:29



Sosyal algı yönetimi için en yaygın kullanılan araçların başında televizyon gelmeye başladığından beri onu kontrol etme yol ve yöntemleri de gittikçe ve daha çok acımasız olarak varlıklarını sürdürüyorlar.  Epeydir televizyon seyretmiyorum diye daha önce yazmıştım. Bu hafta özellikle bir zamanların nerede ise tek özel haber kanalını akşam haberleri kuşağında açtım. Belli ki son teknoloji ile donanmış lüks yayın odasından, üç tane şık bey tiyatro oynuyorlar aslında. Üçünün de kafasında erki eleştirmek gibi, hatalarını tartışmak gibi, gerçekleri paylaşmak gibi bir sorun yok.

O koltuklarında oturanlar için sorun aslında erke dokunmadan, çok uluslu şirketlerin mezhepçilik ile Müslümanları yaktığı coğrafyayı görmeden, uluslararası yalnızlığı nasıl kahramanlığa dönüştürebilirim kapsamlı bir tuluat gösterisi.  (Yazarı olmayan, genelde bir iskelet senaryo üzerinde, her oyuncunun kendi yetenek ve kapasitesine göre, sözler ve konuşmalar uydurduğu tiyatral gösteridir, burada sözünü ettiğim!)  Üçlüden biri diğer ikisini yönetiyor gibi yapıyor, onlar da sanki yönetiliyormuşçasına, birbirlerine muhalifmiş gibi yaparak güllük gülistanlık bir tablo çiziyorlar gösterilerinde.  Aynı anda altyazılar geçiyor… Tutarsız, çelişki dolu ve yalan olduğu aleni belli olan, ekranı alttan yalayarak geçen yazılar…

İbretlik olsun diye birkaç görüntü aldım o yazılarla birlikte..  “Dışarıda yalnızlaşma, içeride kutuplaşma!”  “Ankara’daki olayı hemen hemen çözmüş durumdayız!”  “Terör örgütlerine karşı işbirliği artacak!”

Seyredeni aptal sanıp, daha da aptallaştırmak için kurgulanmış bir tuluat gösterisi.

Çıkmalı oradan! Ne vardı peki başka, geçen haftadan kalan:
Direnen Artvin; boğa ve doğa kazandı!
Kıbrıs’ta suya yazı yazan, oyunu bozandı!
Su kazandı!

KIBRIS gazetesinin, 16 Ocak 2016, cumartesi günü, sayfa:28’de yayınlanan yazımda:  “Çözüm radikal oluyor elbet: benim belleğim kararıp yüreğim sıkışacağına televizyonun ekranı kararsın daha iyi!  Çünkü bu benim kontrolümdeki bir karartma…” demiştim.

Yine öyle dedim.
Televizyonu kapattım.
Onların gündeminden kaçtım.
Elime bir kitap aldım!
Hızlıca sayfaları karıştırdım
sonra çizimlere baktım…
okumaya başlayınca günü kapattım…
ve buradan buyurun, bazı sayfaları yazarın izniyle size açtım:

YAPMAK YA DA YAPMAMAK:
Yapmak, sonuç almaktır.  

Yapamamak, yanlış bir ifadedir. Bu sözcüğü, Endüstri Ürünleri Tasarımında kullanabileceğiniz bir alan bulamazsınız. Eksik, yanlış, kötü, iyi, çok iyi, gibi değerlendirmeler “yapmak” eyleminin adlandırılmış göstergeleridir… Birime bağlı ölçerek ya da kişisel tercihlerimizle yapmak eylemine yükleme yaparız. Sonuçtan memnun olmak ya da olmamak hali, sonuca giderken geçilen süreçte yetkinliğimiz ve uygunluğumuzun yoğunluğudur. Bu yoğunluğun her yüzdesi, yapmak eyleminin parçasıdır.

Değerlendirilmesinde standart olarak kabul edilmiş birime dayalı ölçütler, biçime ulaşmada yürümeyi tercih ettiğim yoldaki başvuru kaynaklarıdır. Bu nedenledir ki “bence” ile başlayan cümlelerin tasarım değerlendirmesindeki yeri her zaman tartışmaya açık bir alan oluşturacaktır.  Birimin ne olduğu ise her zaman tartışılabilir olduğu için olabildiğince en az hata için malzemeyi sözden değil çizgiden edinmeyi tercih edenlerdenim.  Çizerek anlamaya, anlatmaya çalıştığım bir dünyayı yazarak anlatırken yaptığım hatalardan henüz kitabın başında sizlerden af dilerim.  

Bu kitap, Endüstri Ürünleri Tasarımı mesleğinde “tasarlamak” için yola çıkmış olanlara kapılar açmak, hedefler göstermek ve hedeflere ulaşmak için farklı yollar önermek için yapılmıştır.   Bu farklı ya da başka yollar bir ozanın türkü yakması gibidir. Ezgiler akademik ortamlarda eğitim öğretim ve öğrenim iletisi şekillerine dönüştürülerek sunulmuş, sonuçları usta çırak ilişkisi içerisinde deneyimlenerek güncellenmiş ve hala sürmektedir. 

Çağımızda üretim ve oluşturma süreci son kullanıcı için neredeyse denetlenemez hale gelmiştir. Teknolojik gelişmeler ve hız, ürün tasarımında eğitim dışı oluşturma halini duraksamadan ilerleyen büyük ve ağır bir çark olarak tarif edebileceğimiz yapının içerisine asıl güç olarak artık almayacaktır.  Başkası için ve başkalarıyla birlikte yapılan bu sonuç alma işinde akademik eğitim disiplininden geçilmemiş bir yolla çarka yön vermek, tasarım eğitimi, öğretimi ve öğreniminin planlanması adına anlamlı değildir. Tümüyle reddedebilir miyiz? Hayır. Yaratıcılığın sınırlarının çizilmesi mümkün değildir. Unutulmaması gereken bu yaratıcı insanların çarkın dönüşünden çok yeni çarkların oluşmasını tetikleyeceği ya da oluşturacağı gerçeğidir. Bu aşamada yaratıcılığın varlığı süreci hızlandıracaktır. Bilinmezi bilinir hale getirmeye çalışmak, bu yolda atılan adımları, aşamaları ve sonuçlarını gelecek nesillere aktarmak, sınırlı ömrü olan insanoğlu için tasarım Mesihleri beklemekten daha akıllıca bir yaklaşım olur.

Tasarım iletişimine ait yöntemler; daha önce yayınladığım İletişim Tasarımı ve Çokluortam kitabımın, iletişim tasarımında mesleki temel eğitim, iletişim tasarımı projelendirme, canlandırma sineması teknikleri, gibi derslerde uygulama alanı bulduğu İstanbul’daki bazı üniversitelerde ve Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Grafik Tasarım ve Plastik Sanatlar Bölümlerindeki ders süreçlerinde uygulanmıştır.  

Yukarıda yedinci sayfasını aktardığım kitap hakkında yazmaya devam etmeden önce küçük bir ara verip; kitabı Mehmet Naci Dedeal’ın yazdığını, Endüstri Ürünleri Tasarımında Biçime Ulaşmak adı ile Epsilon yayınları tarafından Ekim 2015’de yayınlandığını merak edenler için belirteyim!

Otuzbir ve otuzikinci sayfalardan devam edelim:

Bilinmeyen bir yolda yürümek veya koşmak için adımların atılması gerekiyorsa, ayaklar tek tek ve sırayla atılır. Çünkü insanoğlu her alanda ilerleyişini kendi doğasıyla yapar. Doğasında da algı sınırları vardır. Sınırlarının ölçülerini de birimleri ile belirler. Bu sayede evrim sürer ve hayatta kalma mücadelesi kazanılır.
Ta 
Tas
Tasa
Tasar
Tasarı
Tasarım
asarım
sarım
arım
rım
ım...

Anlamsızlaştırmaya çalışıyorum. Çünkü bu sadece harflerden oluşan bir kelime, ona anlam katan ve bu anlamın ardında, önünde, yanında, üstünde, içinde yer almaya çalışan önemi ile güç bulan tek ya da kalabalıklarız… "Tabi ama" diye başlıyoruz sözlerimize, "mutlaka" diye destek verip onaylıyor, "ben aslında başka bir şey söylemeye çalışıyorum" diye cümleleri kesip işimize gelmediğinde de cümleye "hayır!" ile başlayıp tek başımıza sürdürüyoruz sohbetleri. Bir de “normalde” diye başlayan cümleler var ki, akıl sır ermiyor. :)

Böyle yapınca hiç bir yere varılmıyor...)

Tasarımı konuşmak kolay. Sonuca ulaşmak için düşünmeyi, çizmeyi, ölçüp, oranlayıp modellemeyi, kısacası yapmayı hedeflemeliyiz. 

"Nasıl yapılır" adımlarını atabiliriz. Sonra yürümeye devam edince mutlaka ayak seslerimiz duyulacaktır.

Kitabın yetmişsekizinci sayfasında; yılların eğitimcisinin kendi tecrübeleri ile ele almış olduğu ÇİZGİYLE ANLAMAK kısmını da; görselleriyle birlikte bu haftaki yazımda “ders” niteliğinde kullanmak yerinde olur diye düşündüm:

Biçim zenginliğinin yakalandığı bir tasarımın ardında, tasarım kavramları ve tasarım girdilerinin gerektirdiği nedenlerin gücü yatar. Az çizerek doğru çözümleme yapmanın hazır bir ilacı yoktur. Kavramların çizgide biçimi bulması, insanoğlunun milyonlarca yıllık evrimi ile gerçekleşmiştir. Bu genetik aktarımı, yetenek olarak yüzeye çıkarmanın çalışmak, çok çalışmak ve iş disiplinine sahip olmanın dışında sihirli bir yolu yoktur. 

Endüstri ürünleri tasarımcısının en büyük destekçisi sosyalliğidir. Kapanmış, dünyadan soyutlanmış bir çalışma süreci sonucunda, arama, çözümleme disiplininden koparak emeği sömürülen resimleyiciye dönüşmek ihtimali çok yüksektir...  

Özellikle var olan bir tasarımın analizi sırasında bu yönlerin titizlikle araştırılması, oran ve ölçeklerin dikkatle çözümlenmesi ürünün tasarımcısının ana kavramları çizgiye nasıl yansıttığı hakkında araştırmacıya çok değerli bilgiler aktaracaktır. 

Doğru bir tasarımdaki kavramın çizgiye yansıtılışını çözümlemede, akademik düzeyde alınmış temel sanat eğitimi ve üzerine yüklenen mesleki temel eğitim, gerçek yolu oluşturur. Çünkü bu dil bilinmeden bu dille oluşturulmuş bir yapı çözülemez. Anlamlar ayrıştırılamaz. 

Bu eğitimin süresinin 4 yılı içermesinin nedeni, çözümleme deneyimi için gerekli süreyi yakalamak, çizim ve projelendirmelerin sayısının çokluğunu sağlamaktır. Danışman denetiminde yöntemler öğrenilerek ve her geçen yılla ortaya çıkan olgunluğa yeni zorlukların yaratılması, bu eğitim öğrenimin gereğidir. Bu yıllar diğer destek alanlarıyla zenginleştirilmeli fakat benzer eğitimmiş gibi önerilen yan dallarla yoğunluğu sulandırılmamalıdır.

Tasarımcılar, özellikle de mimarların kitapları rafları doldururken; sanat alanında bizzat uygulayıcıların kitap yazmaları çok karşılaşılan bir durum değildir. Bu çerçeveden bakıldığında, çok önemli bir eksikliği gideren; adıma imzalı, bu kitabın ağırlığını çantamda taşımaktan keyif aldım!

Eyy dünya; Suriye’de ateşkes yapmışlar!

Okuduğum bir kitabın adıydı “Yalnızlık Paylaşılmaz”… Yine okuma zamanı!

Dünyaya, barışa ve de sanata yakın kalın…

Sunday, July 20, 2014

Tercih, üniversite, gelecek

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:36
20 Temmuz 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!


Sanat ve tasarım alanının dayanılmazlığı; yörüngesi olmayanlara yörünge olacak kadar çekicidir. Defalarca yazdığım gibi üzerinde en çok konuşulan, herkesin görüş bildirebildiği bir alan.  Ellisinden sonra kimse; ben matematikçi olacağım, ben mühendis olacağım, ben elektronikçi, fizikçi, dişçi, doktor olacağım demez.  Ancak ellisinden sonra bir kısım insanlar; eğitimsizlerden eğitim alanların atölyelerinde fırça, palet, tuval veya kamera ile tanıştıktan kısa bir süre sonra ben sanatçıyım demeye başlarlar..  Hele de bir sergi açınca, film çekince tescilli sanatçı olurlar ki artık alanın uzmanlarının bile esemesi okunmaz!

Dışarıda olan bitene ilişkin pek müdahil hamleler yapmadan; akademiye durumun yansımalarına ilişkin ise fikir beyan etme zorunluluğu bugün tekrar ortaya çıkmıştır.  Çünkü üniversitelerin öğrenci çekmek için uyguladıkları yol ve yöntemler ile sanat ve tasarımın çekiciliği arasında benzerlikler gözle görülür bir hal almıştır.  Sosyal medyaya yansıyan bazı reklamlarda; öğrencinin eğilimine göre kampanyasına yön veren kimi üniversiteler; gezip eğlenmeyi, oynamayı ön plana çıkarmaktadırlar.  Geçen hafta izlediğim bir televizyon programında, zamanında kendine üniformalı bir meslek seçmiş şimdinin üniversite patronu, açık açık “para kazanacağınız bir bölüm seçin” dedi! Bilgi değil “para”!

Tercih konusunda bana göre en güçlü anekdot; Hacettepe Üniversitesinde kendisiyle birlikte çalışmaktan onur duyduğum eski Rektör Prof.Dr. Uğur Erdener’e ait. Öğrenci adaylarından biri görüşmelerinde; A-üniversitesi kayıt yaptırdığımda bana şunları vaat ediyor, B-üniversitesi bunları vaat ediyor, C-üniversitesi… diye sıraladıktan sonra sorar: siz ne vereceksiniz? Rektör Erdener’in yanıtı kurumsal güvenin doruk noktasındandır: “Başarılı olursanız bizden Hacettepe Üniversitesinin diplomasını alırsınız.”  Bugün için o kadar çok şey okuyorum ki, ben yazmayacağım.

YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi öğretim görevlisi Mehmet Naci Dedeal’ın görüşü alana ilişkin ipuçlarını veriyor gençlere... Yetenek sınavı mı, merkezi sınav mı tartışmalarının arasında “sınava ilişkin” güncel bir yorum ve öneri, o nedenle de aynen aktarıyorum: “Yetenek sınavları dönemi başlıyor... Merak etmeyin jürideki hocalar çocuğunuzun el yazısından bile hangi tür yeteneğe sahip olduğunuzu anlarlar. Kurslarda oluşturulan basit biçimlendirmeler o kadar çoğaldı ki gerçekten yetenekli olanlar bu şablonun içinde başarılı olamayıp sınavları kazanamıyorlar. Standart görsellerle okula girmeyi başaranlar da maalesef sıradan olmanın ötesine geçemiyorlar. Okula giriliyor ama eğitim eziyete dönüşüyor. Gençler, sanat eğitimi ortamları, ailelerinizden yada arkadaşlarınızdan alkış aldığınız ayrıcalıklı ortamlar değildir...” Değerli dostumun yıllarla harmanlanmış “deneyimlerine” dayalı görüşü, elbette ve öncelikle “sınavla girilen” sanat ve/veya tasarım fakültesi öğrenci adaylarına... “Özel okulların kendine has yaklaşımları olması doğal. Tek tip bir eğitim zaten düşünülemez.  Tercih eden gider ve yaşayarak öğrenir.”

YDÜ ile aynı statüde diğer Üniversiteler arasında kaç tanesinde Resim, Heykel ve Seramik birimleri var? Kaç tanesinde Sahne Sanatları, kaç tanesinde Tiyatro, kaç tanesinde Oyun Yazarlığı bölümleri var?  Bu sorunun cevabı sanırım “yok denecek kadar az” olur...  Bu ayrıcalıklı üniversite ile ilgili internette şöyle bir bilgi mevcut: “Yakın Doğu Üniversitesi’nin, 16 Fakülte, 98 bölüm, 187 mastır ve doktora programıyla eğitim veren 4 enstitüsü, 2 okul, 4 yüksekokul ve 24 araştırma merkezi”  var.  Ancak, benzer ya da eşdeğer statüdeki eğitim kurumları ile kıyaslandığında bu rakamların; bir marka değer gibi, her alanda yörüngesi olmayanlara yörünge olacak kadar çok şey anlattığını görebilirsiniz.