Showing posts with label tasarım. Show all posts
Showing posts with label tasarım. Show all posts

Sunday, February 28, 2016

Kapatmak, yapmak, okumak

KIBRIS gazetesi, 2016-02-27, cumartesi, sayfa:29



Sosyal algı yönetimi için en yaygın kullanılan araçların başında televizyon gelmeye başladığından beri onu kontrol etme yol ve yöntemleri de gittikçe ve daha çok acımasız olarak varlıklarını sürdürüyorlar.  Epeydir televizyon seyretmiyorum diye daha önce yazmıştım. Bu hafta özellikle bir zamanların nerede ise tek özel haber kanalını akşam haberleri kuşağında açtım. Belli ki son teknoloji ile donanmış lüks yayın odasından, üç tane şık bey tiyatro oynuyorlar aslında. Üçünün de kafasında erki eleştirmek gibi, hatalarını tartışmak gibi, gerçekleri paylaşmak gibi bir sorun yok.

O koltuklarında oturanlar için sorun aslında erke dokunmadan, çok uluslu şirketlerin mezhepçilik ile Müslümanları yaktığı coğrafyayı görmeden, uluslararası yalnızlığı nasıl kahramanlığa dönüştürebilirim kapsamlı bir tuluat gösterisi.  (Yazarı olmayan, genelde bir iskelet senaryo üzerinde, her oyuncunun kendi yetenek ve kapasitesine göre, sözler ve konuşmalar uydurduğu tiyatral gösteridir, burada sözünü ettiğim!)  Üçlüden biri diğer ikisini yönetiyor gibi yapıyor, onlar da sanki yönetiliyormuşçasına, birbirlerine muhalifmiş gibi yaparak güllük gülistanlık bir tablo çiziyorlar gösterilerinde.  Aynı anda altyazılar geçiyor… Tutarsız, çelişki dolu ve yalan olduğu aleni belli olan, ekranı alttan yalayarak geçen yazılar…

İbretlik olsun diye birkaç görüntü aldım o yazılarla birlikte..  “Dışarıda yalnızlaşma, içeride kutuplaşma!”  “Ankara’daki olayı hemen hemen çözmüş durumdayız!”  “Terör örgütlerine karşı işbirliği artacak!”

Seyredeni aptal sanıp, daha da aptallaştırmak için kurgulanmış bir tuluat gösterisi.

Çıkmalı oradan! Ne vardı peki başka, geçen haftadan kalan:
Direnen Artvin; boğa ve doğa kazandı!
Kıbrıs’ta suya yazı yazan, oyunu bozandı!
Su kazandı!

KIBRIS gazetesinin, 16 Ocak 2016, cumartesi günü, sayfa:28’de yayınlanan yazımda:  “Çözüm radikal oluyor elbet: benim belleğim kararıp yüreğim sıkışacağına televizyonun ekranı kararsın daha iyi!  Çünkü bu benim kontrolümdeki bir karartma…” demiştim.

Yine öyle dedim.
Televizyonu kapattım.
Onların gündeminden kaçtım.
Elime bir kitap aldım!
Hızlıca sayfaları karıştırdım
sonra çizimlere baktım…
okumaya başlayınca günü kapattım…
ve buradan buyurun, bazı sayfaları yazarın izniyle size açtım:

YAPMAK YA DA YAPMAMAK:
Yapmak, sonuç almaktır.  

Yapamamak, yanlış bir ifadedir. Bu sözcüğü, Endüstri Ürünleri Tasarımında kullanabileceğiniz bir alan bulamazsınız. Eksik, yanlış, kötü, iyi, çok iyi, gibi değerlendirmeler “yapmak” eyleminin adlandırılmış göstergeleridir… Birime bağlı ölçerek ya da kişisel tercihlerimizle yapmak eylemine yükleme yaparız. Sonuçtan memnun olmak ya da olmamak hali, sonuca giderken geçilen süreçte yetkinliğimiz ve uygunluğumuzun yoğunluğudur. Bu yoğunluğun her yüzdesi, yapmak eyleminin parçasıdır.

Değerlendirilmesinde standart olarak kabul edilmiş birime dayalı ölçütler, biçime ulaşmada yürümeyi tercih ettiğim yoldaki başvuru kaynaklarıdır. Bu nedenledir ki “bence” ile başlayan cümlelerin tasarım değerlendirmesindeki yeri her zaman tartışmaya açık bir alan oluşturacaktır.  Birimin ne olduğu ise her zaman tartışılabilir olduğu için olabildiğince en az hata için malzemeyi sözden değil çizgiden edinmeyi tercih edenlerdenim.  Çizerek anlamaya, anlatmaya çalıştığım bir dünyayı yazarak anlatırken yaptığım hatalardan henüz kitabın başında sizlerden af dilerim.  

Bu kitap, Endüstri Ürünleri Tasarımı mesleğinde “tasarlamak” için yola çıkmış olanlara kapılar açmak, hedefler göstermek ve hedeflere ulaşmak için farklı yollar önermek için yapılmıştır.   Bu farklı ya da başka yollar bir ozanın türkü yakması gibidir. Ezgiler akademik ortamlarda eğitim öğretim ve öğrenim iletisi şekillerine dönüştürülerek sunulmuş, sonuçları usta çırak ilişkisi içerisinde deneyimlenerek güncellenmiş ve hala sürmektedir. 

Çağımızda üretim ve oluşturma süreci son kullanıcı için neredeyse denetlenemez hale gelmiştir. Teknolojik gelişmeler ve hız, ürün tasarımında eğitim dışı oluşturma halini duraksamadan ilerleyen büyük ve ağır bir çark olarak tarif edebileceğimiz yapının içerisine asıl güç olarak artık almayacaktır.  Başkası için ve başkalarıyla birlikte yapılan bu sonuç alma işinde akademik eğitim disiplininden geçilmemiş bir yolla çarka yön vermek, tasarım eğitimi, öğretimi ve öğreniminin planlanması adına anlamlı değildir. Tümüyle reddedebilir miyiz? Hayır. Yaratıcılığın sınırlarının çizilmesi mümkün değildir. Unutulmaması gereken bu yaratıcı insanların çarkın dönüşünden çok yeni çarkların oluşmasını tetikleyeceği ya da oluşturacağı gerçeğidir. Bu aşamada yaratıcılığın varlığı süreci hızlandıracaktır. Bilinmezi bilinir hale getirmeye çalışmak, bu yolda atılan adımları, aşamaları ve sonuçlarını gelecek nesillere aktarmak, sınırlı ömrü olan insanoğlu için tasarım Mesihleri beklemekten daha akıllıca bir yaklaşım olur.

Tasarım iletişimine ait yöntemler; daha önce yayınladığım İletişim Tasarımı ve Çokluortam kitabımın, iletişim tasarımında mesleki temel eğitim, iletişim tasarımı projelendirme, canlandırma sineması teknikleri, gibi derslerde uygulama alanı bulduğu İstanbul’daki bazı üniversitelerde ve Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Grafik Tasarım ve Plastik Sanatlar Bölümlerindeki ders süreçlerinde uygulanmıştır.  

Yukarıda yedinci sayfasını aktardığım kitap hakkında yazmaya devam etmeden önce küçük bir ara verip; kitabı Mehmet Naci Dedeal’ın yazdığını, Endüstri Ürünleri Tasarımında Biçime Ulaşmak adı ile Epsilon yayınları tarafından Ekim 2015’de yayınlandığını merak edenler için belirteyim!

Otuzbir ve otuzikinci sayfalardan devam edelim:

Bilinmeyen bir yolda yürümek veya koşmak için adımların atılması gerekiyorsa, ayaklar tek tek ve sırayla atılır. Çünkü insanoğlu her alanda ilerleyişini kendi doğasıyla yapar. Doğasında da algı sınırları vardır. Sınırlarının ölçülerini de birimleri ile belirler. Bu sayede evrim sürer ve hayatta kalma mücadelesi kazanılır.
Ta 
Tas
Tasa
Tasar
Tasarı
Tasarım
asarım
sarım
arım
rım
ım...

Anlamsızlaştırmaya çalışıyorum. Çünkü bu sadece harflerden oluşan bir kelime, ona anlam katan ve bu anlamın ardında, önünde, yanında, üstünde, içinde yer almaya çalışan önemi ile güç bulan tek ya da kalabalıklarız… "Tabi ama" diye başlıyoruz sözlerimize, "mutlaka" diye destek verip onaylıyor, "ben aslında başka bir şey söylemeye çalışıyorum" diye cümleleri kesip işimize gelmediğinde de cümleye "hayır!" ile başlayıp tek başımıza sürdürüyoruz sohbetleri. Bir de “normalde” diye başlayan cümleler var ki, akıl sır ermiyor. :)

Böyle yapınca hiç bir yere varılmıyor...)

Tasarımı konuşmak kolay. Sonuca ulaşmak için düşünmeyi, çizmeyi, ölçüp, oranlayıp modellemeyi, kısacası yapmayı hedeflemeliyiz. 

"Nasıl yapılır" adımlarını atabiliriz. Sonra yürümeye devam edince mutlaka ayak seslerimiz duyulacaktır.

Kitabın yetmişsekizinci sayfasında; yılların eğitimcisinin kendi tecrübeleri ile ele almış olduğu ÇİZGİYLE ANLAMAK kısmını da; görselleriyle birlikte bu haftaki yazımda “ders” niteliğinde kullanmak yerinde olur diye düşündüm:

Biçim zenginliğinin yakalandığı bir tasarımın ardında, tasarım kavramları ve tasarım girdilerinin gerektirdiği nedenlerin gücü yatar. Az çizerek doğru çözümleme yapmanın hazır bir ilacı yoktur. Kavramların çizgide biçimi bulması, insanoğlunun milyonlarca yıllık evrimi ile gerçekleşmiştir. Bu genetik aktarımı, yetenek olarak yüzeye çıkarmanın çalışmak, çok çalışmak ve iş disiplinine sahip olmanın dışında sihirli bir yolu yoktur. 

Endüstri ürünleri tasarımcısının en büyük destekçisi sosyalliğidir. Kapanmış, dünyadan soyutlanmış bir çalışma süreci sonucunda, arama, çözümleme disiplininden koparak emeği sömürülen resimleyiciye dönüşmek ihtimali çok yüksektir...  

Özellikle var olan bir tasarımın analizi sırasında bu yönlerin titizlikle araştırılması, oran ve ölçeklerin dikkatle çözümlenmesi ürünün tasarımcısının ana kavramları çizgiye nasıl yansıttığı hakkında araştırmacıya çok değerli bilgiler aktaracaktır. 

Doğru bir tasarımdaki kavramın çizgiye yansıtılışını çözümlemede, akademik düzeyde alınmış temel sanat eğitimi ve üzerine yüklenen mesleki temel eğitim, gerçek yolu oluşturur. Çünkü bu dil bilinmeden bu dille oluşturulmuş bir yapı çözülemez. Anlamlar ayrıştırılamaz. 

Bu eğitimin süresinin 4 yılı içermesinin nedeni, çözümleme deneyimi için gerekli süreyi yakalamak, çizim ve projelendirmelerin sayısının çokluğunu sağlamaktır. Danışman denetiminde yöntemler öğrenilerek ve her geçen yılla ortaya çıkan olgunluğa yeni zorlukların yaratılması, bu eğitim öğrenimin gereğidir. Bu yıllar diğer destek alanlarıyla zenginleştirilmeli fakat benzer eğitimmiş gibi önerilen yan dallarla yoğunluğu sulandırılmamalıdır.

Tasarımcılar, özellikle de mimarların kitapları rafları doldururken; sanat alanında bizzat uygulayıcıların kitap yazmaları çok karşılaşılan bir durum değildir. Bu çerçeveden bakıldığında, çok önemli bir eksikliği gideren; adıma imzalı, bu kitabın ağırlığını çantamda taşımaktan keyif aldım!

Eyy dünya; Suriye’de ateşkes yapmışlar!

Okuduğum bir kitabın adıydı “Yalnızlık Paylaşılmaz”… Yine okuma zamanı!

Dünyaya, barışa ve de sanata yakın kalın…

Sunday, August 10, 2014

Propaganda, seçim, grafik

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:39
10 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Geçen hafta bu sayfada yayınlanan “yerleştirme, kontenjan, yetenek” başlıklı yazım; -katılımcılar nezdinde- zamanlama ve içerik açısından “tam zamanında ve yerinde” karşılığını bularak, benim de keyif aldığım bir “taltif” ile tarihe not olarak düşüldü.

Biz bu satırları gazetede basılmış haliyle, bu Pazar gününün sabahında okumaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmakta…  Bu seçim de diğerleri gibi  günlük yaşamımızda ve aklımızı kurcalayan baskın “gündem” olarak önem sıralarının üstündeki yerini almış durumda… Sosyolojik sınıflama ya da mesleki tercih yapmadan; “tekrar edin mutlaka inanan çıkacaktır” stratejisi ile yönetilmeye çalışılan medyanın; batı ülkelerinde, siyaseti bu kadar  güncelleştirdiğini örneklemek çok zor.  Bu durumun bireyin “entellik” düzeyi ve yaşam kalitesi ile doğrudan ilgili olduğu düşünülebilir.

Goebbels’in kuram ve uygulamalarını, ya da Franco’nun üç “F” formulünü buralara taşıyıp köşeyi hoplatma amacında değilim.  Yine de “teşbihte hata olmaz” diyerek; Filistinliler keder, acı ve gözyaşı ile uğraşırken aynı günlerde Sayın Başbakanın futbol maçına çıkarılması büyük bir tezatın talihsiz tezahürü olarak değerlendirilebilir. Hele de ve özellikle televizyon haberlerinde (haber birliği etmişçesine) Başbakanın futbol maçındaki gol sevincini gösterip ardından da İsrail bombalarıyla yıkılmakta olan Gazze ve perişan çocuk haberlerini vermek; Sayın Başbakan için de, medya için de “propaganda” açısından iyi bir “iş” değildi kanısındayım.

Türkiye’de ve ardından KKTC’de yapılan yerel seçimlerin henüz ateşi düşmeden; tek kale “futbol” oynar gibi yürütülen Cumhurbaşkanlığı secim propagandaları ile, daha önce hamura çevrilmiş belleklerin istenildiği gibi biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesine tanık olmak; pek yaşanası bir durum değil.  Uygar ülkeler kendi süreçlerini yüzyıl önce tamamlamışken; bu topraklarda 21.yüzyılda tarım toplumundan sanayi toplumuna henüz geçişin olmadığını görmek de pek yaşanası bir durum değil.  İzlenen tarım politikaları nedeni ile, köylerden kentlere göç ettirilenlerle, yeni bir “toplayıcı” toplumun neden oluşturulduğunu, sonuçtan geriye doğru tahlil etmek zor olmasa gerek.

Seçim arifesindeki genel duruma bakıldığında, medyada yer alan taraflı siyasi değerlendirmeler ile “izinle” asılabilecek her yere asılan görsellerin analizinden “dengeli” sonuçların çıkmayacağını söylemek mümkün.  Toplayıcılaştırılmış toplum için yazılanların analizini uzmanlarına bırakarak; açık ve net olarak şu söylenebilir ki, üç adaydan bir tanesini mutlaka Çankaya’ya çıkaracak çalışmaların, sadece tasarım ve rethorik açısından bile ne kadar sorunlu oldukları açıktır.  Konuya ilişkin eleştiriler, şimdilik kısık ve ancak cılız seslerle dile getirilebiliyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun; seçim kampanyalarının kalitesi ne kadar değişiklik gösterirse göstersin; kesinlikle “bir kazanan” ve ardından bakakalan diğerleri var olmuştur.  “Güçlüye demokrasinin” bu gerçeği seçimler var olduğu sürece var olmaya devam edecektir.  Yine o bir başka gerçektir ki, yürütülen propaganda kampanyalarından kazananın kampanyası, en az eleştiriyi, dolayısı ile, en çok övgüyü alacaktır!  Ama her durumda; daha önceki seçim kampanyalarında olduğu gibi; bu kampanyalar da Grafik Tarihi’ndeki yerini alacaktır...

Tarihine tanık olduğum; 12 Eylül darbesinin ardından yapılan ilk seçimler için kurulan, logosu horoz olan bir parti; yürüttüğü kampanya ile açık ara önde görünürken; bir gecede her şeyin değiştiğini ve seçimi kaybettiğini o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır!  Ne o parti, ne de o dönem ve sonrasında kazanıp da, uzun yıllar iktidar olmuş bir diğer partinin bugün esemesi dahi okunmuyor.  O günlere ve o dönemin partilerine ilişkin bugün; Grafik tarihinin ve elbette sosyolojinin tozlu rafları arasında yerini almış “malzemelerdir” okunanlar.  Bundan hareketle; kapitalizmin “fastfood” yöntemiyle “design” ettiği toplumlarda ideolojiden boşaltılan yeri, artık hızlı bir şekilde “çıkaroloji” doldurduğu için, tarihin tekerrürü olasılığı da şimdilik göz ardı edilmektedir denilebilir.

Bu sayfada yayınlanan, nerede ise her yazımda özellikle Sanat, Grafik ve/veya Grafik Tasarım kavramlarını kullanmaya çalıştığım malumunuzdur.  Bu kavramları yukarıdaki tartışmalar ile ilintilendirdiğimizde, büyük bir çark olarak “propagandanın aracı” statüsünde ancak ele alınabileceklerini kabullenmek gerekiyor.  Diğer türlü bağlantı kurmak veya buraya kadar gelebilmek kuşkusuz güç olurdu.  Öyleyse; bugünkü yazının içinde geçen “propagandanın” ne olduğuna bir bakalım!   Kaynaklar; propaganda teriminin, Katolik Kilisesi tarafından 1622 yılında oluşturulan “Congragatio de Propaganda Fide”den geldiğini, Türkçe “İtikadı Yayma Cemiyeti” anlam karşılığına geldiğini de söyler.  İlk zamanlar bu cemiyet, kuruluş amacı doğrultusunda, dinsel anlamda görüşleri yaymak ve fikirleri değiştirmek hedefli kullanılmış olmakla beraber, yine kaynaklara göre, gizli ajandasında “düşünsel denetimi sağlamak” olduğu ifade edilmektedir.

Terence Qualter’in; bir zamanlar Yakın Doğu Üniversitesinde de görev yapmış olan değerli bilim insanı Ünsal Oskay’ın çevirisi ile “Propaganda Teorisi ve Propagandanın Gelişimi” kitabında dediği gibi:  “Propaganda; bir bireyin ve grubun başka bireylerin veya grupların tutumlarını belirleyip biçimlendirmek, kontrol altına almak veya değiştirmek için, haberleşme araçlarından yararlanarak ve bu bireylerin veya grupların belirli bir durum veya konumdaki tepkilerinin kendi amaçlarına uygun tepkiler şeklinde olacağını umarak giriştikleri bilinçli bir faaliyettir.”

Bu kadar güncel ve etkin bir silahın kendini ifade edebilmesi için özellikle grafik tasarım ve yan dallarına  ihtiyaç duyacağı açıktır.

Bugünkü seçim sandığını bir yanda tutarak; çok oportünist bir çıkarımla, medyada propagandalarını yapmaları ve insanları ikna etmeleri için “onların” grafik tasarımcılara hep gereksinimi olacak ve mutlaka “tasarlanacak” bir işleri için yolları sizin “oraya” düşecektir!

Çünkü; gerçek başarı inanıyorum ki, grafik tasarımı Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinde okumuş, öğrenmiş ve yetkinleşmiş olanlarla elde edilebilir...  Ancak bugünlerde, entelektüel düzeylerine göre “mesleki” tercih etme hakkını kullanmada, üniversite kapılarında bekleyenlere ayrıcalık tanınmalı!

Dünyada barış olsun, seçim de olsun, sanat da olsun…

Sunday, June 29, 2014

Kuruluş, sanat, sonuç

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:33
22 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!






Seçim tartışmalarının arasından ısrarla “sanat” demek; vatanseverlik sorununu göz ardı edip evrensel bir değeri bencilce tartışmaktan başka bir şey değildir diye yorumlanabilir.  Akıntıyla kürek çekmekle, akıntıya karşı kürek çekmek arasındaki kocaman fark; aslında anlayan bellekler için “fıtrat” ile, birazdan tırnak işareti içinde okuyacağınız sorular arasındaki fark kadar belirgindir.  İklimsel olarak yıllık ortalamaların üstünde bir sıcak zamanında; o ilk sorunun dışında “niçin” sanat diye farklılaştırarak yeniden sorgulama yapmanın gerekliliğine inanıyorum.  Çünkü¸ sanat için her tür bilgiye ihtiyaç vardır!  Bu ihtiyacın temelinde, farklı disiplin ve farklı deneyimlerden kazanılan bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi beklentisi vardır.  Burada “niye” sorusuna; kendi orijinalliğinden oluşan farklılığın farkında olan, kendisinden farklı olanı daha kolay kabul edecektir cevabı uygun olacaktır...  Sanat eğitiminin “nasıl” yürütüleceğinin temel dayanaklarından ve gerçeklerinden biri de işte tam da budur.

Yukarıdaki üç soruya ilaveten; “nerede” sorusuna cevap olarak Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde, YÖK sisteminde yürütülen zorunlu bölüm derslerinin dışında her yıl gerçekleştirilen uluslararası sempozyum düzeyinde AKADEMİADA, farklı disiplinlerden ustaların katılımıyla yapılan İKİDE BİR, diğer workshoplar ve seminerler ile; interdisipliner eğitim alamayan sanat öğrencisi için çok önemli ve her tür bilgi Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde (YÖK onaylı olarak) sunulmaktadır.  Sanat ve tasarım alanında pek çok yetkinliği bünyesinde taşıyan bu fakülte; uygulamalarıyla da imrenilen, örnek alınan bir eğitim kurumu niteliği taşımaktadır. Mesela; özel ya da vakıf üniversiteleri arasında Plastik Sanatlar Bölümü olan üniversite sayısı yok denecek kadar azdır. YDÜ GSTF Plastik Sanatlar Bölümünde heykel, resim ve seramik ana sanat dallarının var olduğunu hatırlatmakta yarar vardır!

Bu bilgileri verdikten sonra örnek alınmak değil de, emek hırsızlığı veya alan tacizi durumlarıyla karşı karşıya kalmak pek hoş bir tepkiye neden olmayacaktır elbette.  Pek çok reklamda kullanılan “imitasyonlarından sakınınız” retoriğini maalesef burada paylaşmak zarureti doğdu!  Seçim ve evet-hayır kampanyalarının tek düzeliğinden uzaklaşırken paletin renkleri arasından bugün siyah olanı kullanmayı –izninizle- tercih edeceğim!

Otonomi adına çizilmiş sınırlar içerisinde akademik birimler kendi otoritelerini oluşturmak için kimi anabilim ya da anasanat dalları stratejik plansız genişlemiş, bu genişlemeden de yeni sorunlar doğmuştur.  Sorunları oluşturanların çözüm arama yerine yeni sorunlar yaratması “sistemi” daha da karmaşık hale getirip çıkmaza sürüklemiş, bu durum asıl işleri orijinal olanı  aramak olan başka bölümleri de rahatsız eder hal almıştır.  Yukarıda sözünü ettiğim “bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi” sorunu, otonomi algılamasında trajikomik durumlarla kurumları karmaşanın içine sürüklemektedir.  Deneyimli öğretim elemanlarından yoksun fakülte, ya da bölümlerin “olağanüstü vatansever” davranarak gençleri sanat/tasarım öğrencisi yapmak adına piyasaya ara eleman yetiştiren meslek yüksek okulu formatında eğitim verdikleri görülmektedir.

Sanatın ve tasarımın popüler kısımlarından fırsatçılık yaparak yararlanmak isteyen bu kurumların; yetersiz yönetici ve öğretim elemanlarının elinde öğrenciler, ancak müfredatla çatışarak ve kopyalama yöntemli derslerde işlenen veya gösterilen bilginin “çorba” formatı ile yarınlarına ne taşıyabilir?  Bu, sanatın akademik cümbüşünü bir tarafa bırakmak için yaptığım araştırmalarda karşılaştığım sonuçlar; bölümlerinin kuruluş gerekçeleri ile ders içeriklerinin çeliştiğini göstermektedir.  “Öğrenme” sürecinin meyvesi olan diplomanın, değeri yozlaştırılmış bir kağıt parçasına indirgemesinden –en azından kurumsal olarak- uzak durmak gerekir.  Hatırlamakta yarar var; değişik “ranking” listelerinde, yayınların yanı sıra, mezunların ne iş yaptıkları ve başarıları önemli kriterlerdir! Akademik kriterlerden muaf ve bölümlerinin kuruluş gerekçelerinden bihaber, ya da gecekondu zihniyetli uygulamalar yapanların, mezunlarından ne beklenir ki?

Duyumlar; YÖK’ün yakın bir zamanda sanat ve tasarım alan-lar-ında yenileşme/değişme çalışmaları yapacağı yönünde, acaba gerekçeler arasında bu mutasyonlar da var mi?

Değişimin adı ve gerekçesi ne olursa olsun umudumuz sanatın/tasarımın lehine olmasıdır. Siyasi otoritenin esiri olmayan Üniversitelerin yeni olandan, orijinal olandan, bilimden ve sanattan  yana olmak zorunluluğu evrensel bir ilkedir. Küresel güçlerin “design” etmekte olduğu coğrafyalarda koşullar ne olursa olsun aydınlanmacı ruhun ölmemesi için gerekli ve belki de tek akademik ilke budur.

Ancak, her çalışma alanında kolaylıkla rastlanabilecek “teknikte öykünmeci, çözümde beceriksiz, siyaseten hain ve kimlikte kaypak” oportünist tiplerin amip yöntemiyle çoğalmış olması, everensel ve akademik ilkelerin önündeki en büyük tehlikedir.

Başka bir yazının konusu olacak küratörler ve onlar aracılığıyla sermayenin biçimlendirdiği sanatın yeni kuralları artık akademiden yana değil. Fransız devrimiyle tanım bulan, ulusal devlet yapısının yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde sanat eğitimi; güncellenmiş programlar, yeterli ve yetkin akademik kadro, mekan ve donamıma sahip üniversitelerde yürütülebilir. YDÜ GSTF tüm zorluklara rağmen bunun bayraktarlığını yapmaktadır.

Ranking listelerinde önde olan üniversitelerin çoğunda laboratuarlar yanı sıra; sanat ve kültürel etkinliklerin gerçekleştiği mekanlara sahip olmak da “hayati” bir ölçüt sayılır.  Müzeler ve galeriler üniversitelerin aynı zamanda dışa açılan pencereleri, vitrinleridir. Niye, nasıl, niçin, nerede sorularının sanatsal dille yanıtlanmaya çalışıldığı “doğru” mekanlardan mezuniyet sergilerini izlemek -en yalın sözle- emeğin ödüllendirilmesi olur!

Yukarıda sözünü ettiğim tüm sıkıntılara rağmen; Güzel Sanatlar Fakültelerinin “kuruluş gerekçelerine uygun olarak” her akademik yıl sonu düzenledikleri mezuniyet sergileri; sanat yoluyla toplumu eğitme, yol gösterme, yaşanılandan haberdar etme misyonunu yansıtmakla birlikte, sanatın topluma yayılmasında öncülük de etmektedirler.  Bu yıl davetle katıldığım farklı üniversitelerin mezuniyet sergilerinde karşılaştığım “sonuçlar” her şeye rağmen ümit vaat ediyordu!

Akademik birimlerin kuruluş gerekçelerini hatırlatarak, sanata yakın kalmanız dileğimle.