Showing posts with label sanat eğitimi. Show all posts
Showing posts with label sanat eğitimi. Show all posts

Sunday, August 10, 2014

Propaganda, seçim, grafik

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:39
10 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Geçen hafta bu sayfada yayınlanan “yerleştirme, kontenjan, yetenek” başlıklı yazım; -katılımcılar nezdinde- zamanlama ve içerik açısından “tam zamanında ve yerinde” karşılığını bularak, benim de keyif aldığım bir “taltif” ile tarihe not olarak düşüldü.

Biz bu satırları gazetede basılmış haliyle, bu Pazar gününün sabahında okumaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmakta…  Bu seçim de diğerleri gibi  günlük yaşamımızda ve aklımızı kurcalayan baskın “gündem” olarak önem sıralarının üstündeki yerini almış durumda… Sosyolojik sınıflama ya da mesleki tercih yapmadan; “tekrar edin mutlaka inanan çıkacaktır” stratejisi ile yönetilmeye çalışılan medyanın; batı ülkelerinde, siyaseti bu kadar  güncelleştirdiğini örneklemek çok zor.  Bu durumun bireyin “entellik” düzeyi ve yaşam kalitesi ile doğrudan ilgili olduğu düşünülebilir.

Goebbels’in kuram ve uygulamalarını, ya da Franco’nun üç “F” formulünü buralara taşıyıp köşeyi hoplatma amacında değilim.  Yine de “teşbihte hata olmaz” diyerek; Filistinliler keder, acı ve gözyaşı ile uğraşırken aynı günlerde Sayın Başbakanın futbol maçına çıkarılması büyük bir tezatın talihsiz tezahürü olarak değerlendirilebilir. Hele de ve özellikle televizyon haberlerinde (haber birliği etmişçesine) Başbakanın futbol maçındaki gol sevincini gösterip ardından da İsrail bombalarıyla yıkılmakta olan Gazze ve perişan çocuk haberlerini vermek; Sayın Başbakan için de, medya için de “propaganda” açısından iyi bir “iş” değildi kanısındayım.

Türkiye’de ve ardından KKTC’de yapılan yerel seçimlerin henüz ateşi düşmeden; tek kale “futbol” oynar gibi yürütülen Cumhurbaşkanlığı secim propagandaları ile, daha önce hamura çevrilmiş belleklerin istenildiği gibi biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesine tanık olmak; pek yaşanası bir durum değil.  Uygar ülkeler kendi süreçlerini yüzyıl önce tamamlamışken; bu topraklarda 21.yüzyılda tarım toplumundan sanayi toplumuna henüz geçişin olmadığını görmek de pek yaşanası bir durum değil.  İzlenen tarım politikaları nedeni ile, köylerden kentlere göç ettirilenlerle, yeni bir “toplayıcı” toplumun neden oluşturulduğunu, sonuçtan geriye doğru tahlil etmek zor olmasa gerek.

Seçim arifesindeki genel duruma bakıldığında, medyada yer alan taraflı siyasi değerlendirmeler ile “izinle” asılabilecek her yere asılan görsellerin analizinden “dengeli” sonuçların çıkmayacağını söylemek mümkün.  Toplayıcılaştırılmış toplum için yazılanların analizini uzmanlarına bırakarak; açık ve net olarak şu söylenebilir ki, üç adaydan bir tanesini mutlaka Çankaya’ya çıkaracak çalışmaların, sadece tasarım ve rethorik açısından bile ne kadar sorunlu oldukları açıktır.  Konuya ilişkin eleştiriler, şimdilik kısık ve ancak cılız seslerle dile getirilebiliyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun; seçim kampanyalarının kalitesi ne kadar değişiklik gösterirse göstersin; kesinlikle “bir kazanan” ve ardından bakakalan diğerleri var olmuştur.  “Güçlüye demokrasinin” bu gerçeği seçimler var olduğu sürece var olmaya devam edecektir.  Yine o bir başka gerçektir ki, yürütülen propaganda kampanyalarından kazananın kampanyası, en az eleştiriyi, dolayısı ile, en çok övgüyü alacaktır!  Ama her durumda; daha önceki seçim kampanyalarında olduğu gibi; bu kampanyalar da Grafik Tarihi’ndeki yerini alacaktır...

Tarihine tanık olduğum; 12 Eylül darbesinin ardından yapılan ilk seçimler için kurulan, logosu horoz olan bir parti; yürüttüğü kampanya ile açık ara önde görünürken; bir gecede her şeyin değiştiğini ve seçimi kaybettiğini o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır!  Ne o parti, ne de o dönem ve sonrasında kazanıp da, uzun yıllar iktidar olmuş bir diğer partinin bugün esemesi dahi okunmuyor.  O günlere ve o dönemin partilerine ilişkin bugün; Grafik tarihinin ve elbette sosyolojinin tozlu rafları arasında yerini almış “malzemelerdir” okunanlar.  Bundan hareketle; kapitalizmin “fastfood” yöntemiyle “design” ettiği toplumlarda ideolojiden boşaltılan yeri, artık hızlı bir şekilde “çıkaroloji” doldurduğu için, tarihin tekerrürü olasılığı da şimdilik göz ardı edilmektedir denilebilir.

Bu sayfada yayınlanan, nerede ise her yazımda özellikle Sanat, Grafik ve/veya Grafik Tasarım kavramlarını kullanmaya çalıştığım malumunuzdur.  Bu kavramları yukarıdaki tartışmalar ile ilintilendirdiğimizde, büyük bir çark olarak “propagandanın aracı” statüsünde ancak ele alınabileceklerini kabullenmek gerekiyor.  Diğer türlü bağlantı kurmak veya buraya kadar gelebilmek kuşkusuz güç olurdu.  Öyleyse; bugünkü yazının içinde geçen “propagandanın” ne olduğuna bir bakalım!   Kaynaklar; propaganda teriminin, Katolik Kilisesi tarafından 1622 yılında oluşturulan “Congragatio de Propaganda Fide”den geldiğini, Türkçe “İtikadı Yayma Cemiyeti” anlam karşılığına geldiğini de söyler.  İlk zamanlar bu cemiyet, kuruluş amacı doğrultusunda, dinsel anlamda görüşleri yaymak ve fikirleri değiştirmek hedefli kullanılmış olmakla beraber, yine kaynaklara göre, gizli ajandasında “düşünsel denetimi sağlamak” olduğu ifade edilmektedir.

Terence Qualter’in; bir zamanlar Yakın Doğu Üniversitesinde de görev yapmış olan değerli bilim insanı Ünsal Oskay’ın çevirisi ile “Propaganda Teorisi ve Propagandanın Gelişimi” kitabında dediği gibi:  “Propaganda; bir bireyin ve grubun başka bireylerin veya grupların tutumlarını belirleyip biçimlendirmek, kontrol altına almak veya değiştirmek için, haberleşme araçlarından yararlanarak ve bu bireylerin veya grupların belirli bir durum veya konumdaki tepkilerinin kendi amaçlarına uygun tepkiler şeklinde olacağını umarak giriştikleri bilinçli bir faaliyettir.”

Bu kadar güncel ve etkin bir silahın kendini ifade edebilmesi için özellikle grafik tasarım ve yan dallarına  ihtiyaç duyacağı açıktır.

Bugünkü seçim sandığını bir yanda tutarak; çok oportünist bir çıkarımla, medyada propagandalarını yapmaları ve insanları ikna etmeleri için “onların” grafik tasarımcılara hep gereksinimi olacak ve mutlaka “tasarlanacak” bir işleri için yolları sizin “oraya” düşecektir!

Çünkü; gerçek başarı inanıyorum ki, grafik tasarımı Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinde okumuş, öğrenmiş ve yetkinleşmiş olanlarla elde edilebilir...  Ancak bugünlerde, entelektüel düzeylerine göre “mesleki” tercih etme hakkını kullanmada, üniversite kapılarında bekleyenlere ayrıcalık tanınmalı!

Dünyada barış olsun, seçim de olsun, sanat da olsun…

Sunday, June 29, 2014

Kuruluş, sanat, sonuç

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:33
22 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!






Seçim tartışmalarının arasından ısrarla “sanat” demek; vatanseverlik sorununu göz ardı edip evrensel bir değeri bencilce tartışmaktan başka bir şey değildir diye yorumlanabilir.  Akıntıyla kürek çekmekle, akıntıya karşı kürek çekmek arasındaki kocaman fark; aslında anlayan bellekler için “fıtrat” ile, birazdan tırnak işareti içinde okuyacağınız sorular arasındaki fark kadar belirgindir.  İklimsel olarak yıllık ortalamaların üstünde bir sıcak zamanında; o ilk sorunun dışında “niçin” sanat diye farklılaştırarak yeniden sorgulama yapmanın gerekliliğine inanıyorum.  Çünkü¸ sanat için her tür bilgiye ihtiyaç vardır!  Bu ihtiyacın temelinde, farklı disiplin ve farklı deneyimlerden kazanılan bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi beklentisi vardır.  Burada “niye” sorusuna; kendi orijinalliğinden oluşan farklılığın farkında olan, kendisinden farklı olanı daha kolay kabul edecektir cevabı uygun olacaktır...  Sanat eğitiminin “nasıl” yürütüleceğinin temel dayanaklarından ve gerçeklerinden biri de işte tam da budur.

Yukarıdaki üç soruya ilaveten; “nerede” sorusuna cevap olarak Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde, YÖK sisteminde yürütülen zorunlu bölüm derslerinin dışında her yıl gerçekleştirilen uluslararası sempozyum düzeyinde AKADEMİADA, farklı disiplinlerden ustaların katılımıyla yapılan İKİDE BİR, diğer workshoplar ve seminerler ile; interdisipliner eğitim alamayan sanat öğrencisi için çok önemli ve her tür bilgi Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde (YÖK onaylı olarak) sunulmaktadır.  Sanat ve tasarım alanında pek çok yetkinliği bünyesinde taşıyan bu fakülte; uygulamalarıyla da imrenilen, örnek alınan bir eğitim kurumu niteliği taşımaktadır. Mesela; özel ya da vakıf üniversiteleri arasında Plastik Sanatlar Bölümü olan üniversite sayısı yok denecek kadar azdır. YDÜ GSTF Plastik Sanatlar Bölümünde heykel, resim ve seramik ana sanat dallarının var olduğunu hatırlatmakta yarar vardır!

Bu bilgileri verdikten sonra örnek alınmak değil de, emek hırsızlığı veya alan tacizi durumlarıyla karşı karşıya kalmak pek hoş bir tepkiye neden olmayacaktır elbette.  Pek çok reklamda kullanılan “imitasyonlarından sakınınız” retoriğini maalesef burada paylaşmak zarureti doğdu!  Seçim ve evet-hayır kampanyalarının tek düzeliğinden uzaklaşırken paletin renkleri arasından bugün siyah olanı kullanmayı –izninizle- tercih edeceğim!

Otonomi adına çizilmiş sınırlar içerisinde akademik birimler kendi otoritelerini oluşturmak için kimi anabilim ya da anasanat dalları stratejik plansız genişlemiş, bu genişlemeden de yeni sorunlar doğmuştur.  Sorunları oluşturanların çözüm arama yerine yeni sorunlar yaratması “sistemi” daha da karmaşık hale getirip çıkmaza sürüklemiş, bu durum asıl işleri orijinal olanı  aramak olan başka bölümleri de rahatsız eder hal almıştır.  Yukarıda sözünü ettiğim “bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi” sorunu, otonomi algılamasında trajikomik durumlarla kurumları karmaşanın içine sürüklemektedir.  Deneyimli öğretim elemanlarından yoksun fakülte, ya da bölümlerin “olağanüstü vatansever” davranarak gençleri sanat/tasarım öğrencisi yapmak adına piyasaya ara eleman yetiştiren meslek yüksek okulu formatında eğitim verdikleri görülmektedir.

Sanatın ve tasarımın popüler kısımlarından fırsatçılık yaparak yararlanmak isteyen bu kurumların; yetersiz yönetici ve öğretim elemanlarının elinde öğrenciler, ancak müfredatla çatışarak ve kopyalama yöntemli derslerde işlenen veya gösterilen bilginin “çorba” formatı ile yarınlarına ne taşıyabilir?  Bu, sanatın akademik cümbüşünü bir tarafa bırakmak için yaptığım araştırmalarda karşılaştığım sonuçlar; bölümlerinin kuruluş gerekçeleri ile ders içeriklerinin çeliştiğini göstermektedir.  “Öğrenme” sürecinin meyvesi olan diplomanın, değeri yozlaştırılmış bir kağıt parçasına indirgemesinden –en azından kurumsal olarak- uzak durmak gerekir.  Hatırlamakta yarar var; değişik “ranking” listelerinde, yayınların yanı sıra, mezunların ne iş yaptıkları ve başarıları önemli kriterlerdir! Akademik kriterlerden muaf ve bölümlerinin kuruluş gerekçelerinden bihaber, ya da gecekondu zihniyetli uygulamalar yapanların, mezunlarından ne beklenir ki?

Duyumlar; YÖK’ün yakın bir zamanda sanat ve tasarım alan-lar-ında yenileşme/değişme çalışmaları yapacağı yönünde, acaba gerekçeler arasında bu mutasyonlar da var mi?

Değişimin adı ve gerekçesi ne olursa olsun umudumuz sanatın/tasarımın lehine olmasıdır. Siyasi otoritenin esiri olmayan Üniversitelerin yeni olandan, orijinal olandan, bilimden ve sanattan  yana olmak zorunluluğu evrensel bir ilkedir. Küresel güçlerin “design” etmekte olduğu coğrafyalarda koşullar ne olursa olsun aydınlanmacı ruhun ölmemesi için gerekli ve belki de tek akademik ilke budur.

Ancak, her çalışma alanında kolaylıkla rastlanabilecek “teknikte öykünmeci, çözümde beceriksiz, siyaseten hain ve kimlikte kaypak” oportünist tiplerin amip yöntemiyle çoğalmış olması, everensel ve akademik ilkelerin önündeki en büyük tehlikedir.

Başka bir yazının konusu olacak küratörler ve onlar aracılığıyla sermayenin biçimlendirdiği sanatın yeni kuralları artık akademiden yana değil. Fransız devrimiyle tanım bulan, ulusal devlet yapısının yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde sanat eğitimi; güncellenmiş programlar, yeterli ve yetkin akademik kadro, mekan ve donamıma sahip üniversitelerde yürütülebilir. YDÜ GSTF tüm zorluklara rağmen bunun bayraktarlığını yapmaktadır.

Ranking listelerinde önde olan üniversitelerin çoğunda laboratuarlar yanı sıra; sanat ve kültürel etkinliklerin gerçekleştiği mekanlara sahip olmak da “hayati” bir ölçüt sayılır.  Müzeler ve galeriler üniversitelerin aynı zamanda dışa açılan pencereleri, vitrinleridir. Niye, nasıl, niçin, nerede sorularının sanatsal dille yanıtlanmaya çalışıldığı “doğru” mekanlardan mezuniyet sergilerini izlemek -en yalın sözle- emeğin ödüllendirilmesi olur!

Yukarıda sözünü ettiğim tüm sıkıntılara rağmen; Güzel Sanatlar Fakültelerinin “kuruluş gerekçelerine uygun olarak” her akademik yıl sonu düzenledikleri mezuniyet sergileri; sanat yoluyla toplumu eğitme, yol gösterme, yaşanılandan haberdar etme misyonunu yansıtmakla birlikte, sanatın topluma yayılmasında öncülük de etmektedirler.  Bu yıl davetle katıldığım farklı üniversitelerin mezuniyet sergilerinde karşılaştığım “sonuçlar” her şeye rağmen ümit vaat ediyordu!

Akademik birimlerin kuruluş gerekçelerini hatırlatarak, sanata yakın kalmanız dileğimle.

Friday, April 18, 2014

Yakından Sanat-TV: Dünya Sanat Günü

KONUKLAR: Şevket Öznur (Edebiyat), Hasan Zeybek (Resim), Kuzey-Tarık (Müzik), 18.04.2014, YDÜ-TV stüdyoları-Lefkoşa

Tuesday, March 11, 2014

Mekan, görünmek, sanat

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:17
09 Mart 2014, Pazar, Lefkoşa

'Görme Biçimleri' adlı kitabının hemen ilk satırında Berger'in belirttiği gibi, “görme konuşmadan önce gelir”.  Uzmanlara göre; insanoğlu konuşmaya başlamadan önce bakmayı, baktıktan sonra da görmeyi öğrenmiştir.  Görünenin önceliği, kabul edilen bir durumdur.  Görmeye verdiğimiz önem ve ortaya çıkan “değer” insanı taraflı kılar ve eğilimleri nedeniyle de zaaflar oluşturur.  Belki de bu nedenledir ki insanın zaaflarını bilen “toplum mühendisleri” onu her türlü görüntü ile esir alarak yönlendirir ve yönetir.

Bu yönetim için gerekli olan; zaman ve farklı toplumsal katmanlara bakmadan mekan kategorizasyonu yaptığımızda karşımıza; sokak, ev, oda, ofis ayrışması ile dört farklı tür çıkmaktadır.  Bu dört mekanın sahipleri açısından “yeri ve önemi” nasıl değerlendirilebilir, “özel” mekanında insan nedir konusunu; sonucu sanata bağlamak üzere, mimarlık alanını taciz etmeden yazılı olarak düşünmeye çalışalım:

Yaşadığımız çevredeki ağaçlar, kuşlar, gökyüzü ve bulutlar gibi doğal uyarıcıların yanı sıra, gözümüze çarptığında mutlu ya da mutsuz olduğumuz; istemli veya rastlantısal “baktığımız” o kadar çok “yapay” nesne, o kadar çok görüntü var ki, değil sadece gözümüz; belleğimiz de bunları ayırt etmede yetersiz kalır.  Büyük ve çekici reklam panoları, ekranlar, son model arabalar, arabalarda bakımlı hanımlar ve beyler, kimi kasvetli mimari yapılar, kimi kerpiç binalar, ışıl ışıl albenili vitrinler, (meydanlarda demek isterdim ama) kavşaklarda heykeller...

Burada kapitalist sistemin önemli ulaştırıcılarından “vitrine” ve vitrinin “dışındakine” bir parantez açmak gerek: Önünden geçenlerin çok büyük bir çoğunluğunun beslenme alışkanlıkları ve taşıdığı genler nedeniyle ne oran ne de orantı açısından uyumsal örtüşme değil; sadece türdeş figür benzerliği olan mankenlere ve onlara giydirilenlere hayran hayran bakmalarını anlamak “bence” mümkün!  Hatta pek çok insanın vitrin seyredenleri seyretmesi, işin bu dayanılmaz tezattaki eğlencesinden kaynaklanmaktadır denilebilir.  Farklı bir açıyla bakıldığında; ilginizi çeken sizin vitrininizdekidir aslında.  Öyleyse kamuya açık olarak sokak, herkes ve her şey için vitrindir!

Peki, sokaktan “içeri” özel veya kapalı mekana geçince durum nasıl: çok değil bundan elli yıl önce evin en merkezi yerinde, ailenin en yaşlısı oturur, onun sözü geçer hane halkını ve yaşamı o yönlendirirdi.  Günümüz evlerinde artık o “reis” yerini “big brother” forslu televizyona bırakmış durumda.  İşin burasında “tüketici” -ve hatta bunların çoğu tutucudur- toplumlar için vaziyet “size demokrasi getirdik” denilecek kadar vahimdir!

Sokak ve sokaktaki vitrini “dikizleme” işini kameralara; evin yönetimini ve demokrasiyi ise “baskın” olana bırakıp evdeki “odaya” şöyle bir göz atalım: Genetik ya da biyolojik ne tür özellikler taşıdığımızın, çoğunlukla “tercih” edilmiş göstergeleridir o duvarda asılı olanlar. Çünkü sokakta istemimiz dışında var olan, kontrolsüz görüngülere inat; odamızdakiler, tekrar tekrar “görmek için” orada tuttuğumuz özel nesnelerdir. Bir fotoğraf, bir afiş, küçük bir resim veya saat; sizden başka kimsenin umursamayacağı bir anı veya anlam taşıyıcısı olarak öylece orada ama “tercihen” yaşamın içindedir!

Sokak gibi kişisel kontrolümüz dışında kalan, evimiz gibi egomuzu koşulsuz rahatlatan, odamız gibi özgür ve gözümüzü süsleyen yaşam alanlarının dışında; bir de çalışanların günlük aktif saatlerinin neredeyse yarısını geçirdikleri iş ortamlarını da ele almak gerekiyor bu yazı kapsamında. İnsan hayatındaki klasik sınıflama ile kimine göre savaş meydanı, kimilerine göre zorunlu alan: çalışma ofisleri.

Çalışma ofislerinde statü ölçüsü olarak gerçek ve olunmaya çalışılan arasındaki bir dilemmanın dans eskizleri görülebilir.  Hele kapı çalındığında cevaben çıkacak “gir” sesi savaşmadan kazanılan zaferin çığlığı gibi olmalıdır!  Şahsa münhasır sesin tarifi havada öylece asılı kalsın, -yazı gereği- varsın içeriye de kimse girmesin.  Ancak içeridekinin, ofisin kullanıcısı olarak “slalom” hareketleri sırasında ve yukarıya fırlama gayretleri içinde iken birbirine takılmış, doğal yürüyüş ritmini yitirmiş o ayaklarının taşıdığı, mecazen cılız, hastalıklı bedeni; pencereden gelen güçlü ışıkla duvarda “aslan” gibi gözükür.  Ancak yansıma kaynağı duvardan uzak oldukça gölge büyür, yalanına inanan bir illüzyona döner ofisinden kendine bakan için. Burada Woyzeck’i anmak gerek;  “her insan dipsiz bir uçurumdur; kendine bakmaya görsün, başı döner.”

Penceresi açık ofiste; üfürülme halleri ile tüller oynarken esen rüzgar eteklerini havalandırır o kendine bakan muhteremin, ama zilleride çalar keçilerin… Reprodüksiyon hırsların kanıtlarıdır aslında o ofisin duvarındakiler, kapıdan her girenin koşullu olarak görmesi planlanan bir güç sembolü; arsız, plastik, çizik, lekeli bir büyütecin arkasına saklanmış ucuzluğu  taşır o koltuk.  Çerçevesiz Çin işi resimler değil duvardan okunması gereken, sokma aklın kurallarıyla oynayan ucuz bir kukladır o, bakıp da görebilen için.  Ama o mekanda nerede olduğunuz, hangisi olduğunuz, isteyen mi istenen mi olduğunuzun önemi, bu yazılanlara iyi ya da kötü “tepki seçiminizi” belirler.  Bu seçimi; egosunu hırslarıyla kirletmeden önce herkesin temiz olduğuna inanarak ve kararı dürüst insanlara teslim ederek, ofisten çıkıp yolumuza devam edelim.

Sokak, ev, oda ve ofis dörtlemesinden hareketle; tarihi ve bugünüyle barışık, her uygar ülke ve toplumun vitrini olduğu üzere; bir “sanat müzesi” mutlaka yolumuza çıkacaktır.

Sanata yakın kalmanız dileğimle; insan için, sanat için yürümeye devam…

Sunday, February 9, 2014

Sanat, bir üniversite, iki insan

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:13
09 Şubat 2014, Pazar, Lefkoşa

İngiltere’deki öğrenimimin ardından Yrd.Doç. olmadan doğrudan doçentlik için başvurmuş, kısa sürede de doçent olmuştum. Doçentlik jürimde görev alan hocalarımdan biri sınavdan sonra beni aramış  ve “Kıbrıs’ta bir Fakülte kurulacak seni de yanımda istiyorum” demişti.   Kıbrıs’ta; düğününe gelecek kadar yakın arkadaşlarım, öğrencilerim ve eşimin de akrabaları vardı.  Hocam o fakültede görev almadı ancak, Kıbrıs benim kafamda Ankara’da görev yaptığım yılar içinde büyüyen bir merak oldu.  

Derken, 2005 Kasım’ının 16’sında 10:40’da Yakın Doğu Üniversitesinin kurucu Rektörü Sayın Dr. Suat İ. Günsel ile tanıştık. Samimi davrandı bize. O rahatlıkla hemen “Hocam, sizin Güzel Sanatlar Fakülteniz yokmuş, Üniversitelerin vitrinidir onlar, kurarsak göreceksiniz pek çok fakültenin 2000 öğrencisinin yapamadığını 200 Güzel Sanatlar öğrencisi ile biz yapabiliriz” dedim.  Cevap kısa ve hazır: “niye kurmuyorsun?”  

Bu görüşmenin bir yıl sonrasında Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültemiz YÖK’den onay alarak kurulmuş ve yaklaşık 50 öğrenci ile eğitim-öğretime başlamıştı.  Bugün; YÖK onaylı Sanat ve Tasarım Doktora programımızda arkadaşlarımız tez aşamasına geldiler bile!  

Suat Hoca ile tanışma günümüzden beri kısaca; kişisel olarak epey yoğun ve hareketli günler geçirdim.  Hatta üç yıllık bir dönemi; makamıyla birlikte geride bırakıp, inandığım için buraya,YDÜ’ye geldim.  Çünkü burası kuruluşundan bugüne geçen 25 yıllık bir sürede Suat Hocanın olağanüstü öngörüsünün eseri olarak Akdeniz’in doğu çanağında bambaşka ve güçlü bir değer olarak var olmuş durumda.  Üniversite ile ilgili internette şöyle bir bilgi mevcut: “Yakın Doğu Üniversitesi’nin, 16 Fakülte, 98 bölüm,187 mastır ve doktora programıyla eğitim veren 4 enstitü, 2 okul, 4 yüksekokul ve 24 araştırma merkezi”  var.  Ancak, benzer ya da eşdeğer statüdeki eğitim kurumları ile kıyaslandığında bu rakamların ne kadar çok şey anlattığını görebiliriz.  Şöyle yüzeysel bir araştırma yapıldığında pek çok kurumun bazı fakülte ve bölümlerin sorumluluklarını neden almadıkları kolayca anlaşılabilir.  Düz bir tahminle; kimi fakültelere yapılan yatırım hızla geri dönerken, kimi fakültelerde bu oldukça zaman alır.  

Şu bir evrensel gerçektir ki; çağın gereği kendini yenileyen sistem içinde revaçta olan akademik birimler daha çok öğrenci çeker.  Buna karşıt olarak genellikle “lüks yatırım” olarak görülen sanat fakülteleri “yetenek” söz konusu olduğu için daha az öğrenci çeker.   Ayrıca şunu da hatırlamakta yarar vardır; çalışma kapsamı nedeniyle sanat eğitimi bire bir yapılan bir eğitim olduğu için; usta-çırak ilişkisinin en yoğun yaşandığı alanlardan biridir.  YDÜ ile aynı statüde diğer Üniversiteler arasında kaç tanesinde Resim, Heykel ve Seramik birimleri var? Kaç tanesinde Sahne Sanatları, kaç tanesinde Tiyatro var?  Sanırım yok denecek kadar az olur bu sorunun cevabı... Buradan hareketle ve öncelikle kendi adıma özellikle Suat Hoca’ya ne kadar teşekkür etsek azdır demeyi bir borç bilirim.  Sanatla uğraşan bir akademisyen olarak elbette!  Aynı zamanda Suat Hoca; üniversiteyi üniversite yapan diğer akademik birimlerin tümüne de destek olmaktadır kuşkusuz.  YDÜ’de görev yapmakta olan diğer dekan meslektaşlarımın da aynı duygularla kendine müteşekkir olduklarından eminim.   

Nice özverilerle, bilgi ve becerileri yanı sıra mesai mefhumunu unutmuş bir teknik ekibin Suat hocanın yanında varlığından da eminim.  İdari ve akademik tüm kadrosuyla birlikte, bugüne kadar kat edilen yolda, yirmi beşinci yılını kutlayan YDÜ için Suat Hoca, Suat Hoca için de YDÜ bir şanstır diye düşünüyorum.  “Yakın Doğu Üniversitesi kuruluşundan bu yana geçen ve bu kadar kapsamlı ve yüksek düzeyli bir bilim ve eğitim kurumunun tarihi bakımından görece kısa sayılacak zaman dilimi içerisinde olağanüstü bir hızla gelişmiş ve Kıbrıs’ın en büyük eğitim ve kültür merkezi olmuştur”  bilgisi de iyi yönetilmiş bir sürecin ve gerçeğin açıklamasıdır bir anlamda.  

Diğer vakıf ya da özel üniversitelerle kıyaslandığında; YDÜ’nün çok önemli farklılıklarından biri; -yönetsel anlamda- Fakültelerinde akademik hiyerarşi açısından nerede ise özerk bir örgüt yapısı olduğu realitesidir.

Araştırıldığında; akademisyen olmayanların müdahil olduğu bu coğrafyadaki bir üniversite örneğinde, dört yılda dört rektör, bir başka üniversite örneğinde ise bir fakültede beş yılda beş dekan değiştiği görülecektir.  Bu nedenle her aşamada, her düzeyde akademik kriterler olması ve bu kriterlere uyulması, hem işleri standardize edecek; hem de üniversitelerin “kurumsallaşmalarında” büyük yarar sağlayacaktır.  Ayrıca bu uygulama dışarıdan “dizayn” ile oluşabilecek huzursuzluğu da önleyecektir.

Başka bir gerçek de sadece üniversiteler değil, bölgede yüz yıldan fazladır kurulmuş olup da hala varlığını sürdüren kaç kuruluş, firma ya da kurumun var olduğu sorunudur.  Hatırlatmak gerekir ki KKTC daha yeni otuzuncu kuruluş yılını kutladı! 

Yirmi beş yıllık bir sistematiğe oturmuş, yapılan yatırımlar onu göstermektedir ki; YDÜ, tüm kuruluş ve birimleriyle beraber güneş var oldukça yaşayacak ve bölgeyi aydınlatmaya devam edecektir.