Showing posts with label Cumhurbaşkanlığı seçimi. Show all posts
Showing posts with label Cumhurbaşkanlığı seçimi. Show all posts

Sunday, April 12, 2015

Seçim, anarşi ve İnatçı

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:75



Sanat insanla beraber devam ederken; KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimine tam bir hafta kaldı! Özellikle açıkhava reklamlarının grafik tasarımları, gazete ve basılı yayınlarda yürütülen kampanyalar…  Bu “hazır bilgilendirmenin”; seçmenin adaylar hakkında “görüş” oluşturmasında, örneğin billboardların algılanabilirliği kriteri ile kıyaslamalar yapıp, adaylardan birini tercih etmesinde ve oyunu kullanmasında ne kadar etkisi olduğu merak uyandıran bir durumdur.

Tasarımdaki görsel karmaşayı mesela; retorik, semantik, sentaktik veya semiyotik açıdan değerlendirip ona göre “reklam” stratejisi belirleyen aday veya adayların farklılıkları son hafta mı görülecek sorusu da başka bir merak konusudur.  Merakımdan; ben de işinin uzmanı iletişimcilerin, kampanyalara ilişkin yorumlarını hem takip, hem de “like” ediyorum! Ama yine de yazmadan yapamayacağım: kampanya yürütücülerinden kaç tanesinin grafik tasarım bölümlerinden mezun olduğu, bulutlu havada açıkça görülüyor! İşi profesyoneller, işi her alanın uzmanları yapmalı diye uyarmalarımız ondandır!

Sanat devam ediyor… Hatırlarsanız geçen hafta makalemde Guernica vardı, kaos vardı. Bu hafta Türkçesi ile anarşi olacak: AN-ARCHE ve Ümit İnatçı…

2005 yılının 14 Kasım’ında; Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın ofis duvarlarında asılı duran resimleriyle tanıştım Ümit İnatçı ile… O resimler hala orada duruyor… İzninizle; Ümit İnatçı da Art Rooms’daki sergisinin “tam” manifestosu ile bu sayfanın konuğu oluyor:

“Mitolojik kozmogoni ve teogoninin yaratıcılarından olan Eski Yunan şairi Hesiodos’a göre dünyanın yaratılış orijininde kaos var. Kaos aynı zamanda kozmik armoninin kendisidir de. Hermes’ten Orfeus’a bu anlayışın bir yaradılış ve inanç efsanesine bürünmesi  doğayı esrarengiz bir dünyaya dönüştürür. Böyle bir dünyada ritüel ve tılsımın tinsel eğilimleri beslemiş olması insanın kendi doğasından kaynaklanır. İnsan evladı, kendinde doğa ve kendi öznelliği arasında yaşadıklarına anlam vermeye çalışan bir varlıktır. Sanat işte bu anlamlandırma ve anlamı yüceltme sürecinin görünür kılınmasını sağlayan doğal bir eylem biçimidir. 

Hatırlamak ve hatırlanmak istemek iz bırakmayı zorunlu kılan bir davranışın sonucudur. İz, bir çizgiden başlayarak doğayı taklit eden biçime gelene kadar her zaman için bir yücelme duygusunun tezahürü olarak bedene büründü. Sonra ses ve tını. Rüzgarın ıslık sesinden senfonilere kadar, bir şaman yakarmasından ilahilere kadar tapınmanın, adanmanın ve özgürleşmenin karmaşık duyguları üzerinden yükselen müzik... Müzik de tıpkı resim gibi insanın doğayla uyumu arasındaki gizemli ilişkisinden beslenmeye devam etti. Tek tanrılı yaradılış efsanesine gönderme yaparak ‘‘Başlangıçta söz vardı. Sessizlik ondan sonra ortaya çıktı.’’ diye bir vurgulama yapıyor Jean Baudrillard ‘‘Neden Her Şey Hala Yok Olup Gitmedi?’’ adlı kitabında (2007); bu da onun yanılgısı. çünkü aslında sözdür sessizliğin bozulmasına neden olan. Başlangıçta sessizlik vardı sonra söz ortaya çıktı. ‘‘Artık ortada son denilebilecek bir şey kalmadı’’ diye ekliyor yine aynı düşünür. Halbuki ilk de son da aynı döngünün ivme jeneratörleridir ve bir ayna yansıması gibi birbirlerinin içinde çoğalırlar. İlk ve son’u doğum ve ölüm gibi bir ikilik olarak algıladığı zaman, yaşamın ne anlama geldiğini sorgulamaya başlayan insan tanrıları tasarlamaya başlar. Sanatın başlangıcını (arche’sini) da burada aramak lazım.     
Beni ilgilendiren de işte bu ‘arche’dir; sanatın ilk bakir hali; hatta sanat olmadan önceki hali. Benim bir sanatçı olarak zaman ve mekan içindeki konumum ise –an-arche– ilk ve orijinal olmayan bir durumdan kaynaklanıyor. Soyut sembollerle bezenmiş iki boyutlu bir düzlemde Klee’nin resimde müziği aradığı gibi ben de müziği ve armoniyi arıyorum. Resim ve enstalasyonlardaki ritüellik de orfik tinsellikle bağdaştırılabilir. Doğayla uyum arayışı ne kadar antik bir arayışsa benim eserlerim de o kadar eski ve anakroniktir; çünkü şimdiki zamanın sınırları içinde düşünmenin sanatla çelişen bir zihinsellik durumu yarattığına inanıyorum.  

Orfizm kübik resim sanatçılarının renk armonisine dayalı kompozisyonlarını tanımlamak için kullanılan bir terimdi. Tam anlamıyla orfik sanatın karşılığını bulacak resimler ürettiğime inanıyorum. Soyut sembollerle bezenmiş doğadan soyutlamalarla müzikalite ve yazı düzeninde kurgulanmış motifler arasında inşa edilen ritüel resimlerimde metaforik olarak Hermes ve Orfeus düalizminin yansımasını görebiliriz. Boya resimlerim ya da nesne resimlerim her zaman tılsım ve büyüyü çağrıştıran ezoterik bir kurguyu içerirler. Enstalasyon çalışmalarımda da yine aynı yönelimlerin makasında ilerlediğimi görebilirsiniz. Çektiğim fotoğraflar da aynı doğrultuda kurgulanmış nesnelerin resme aktarılma hallerini içeriyorlar. Aslında onlara ‘çektiğim’ değil ‘yaptığım’ fotoğraflar desem daha doğru olur. Dijital enstrümanlarla müdahale ettiğim fotoğraflarda nesneler ve mekan kendi gerçekliklerini terk edip metafiziksel bir boyuta taşınıyorlar.   

Güncelliğin içine sıkışmış bir metropoliten entelektüeli gibi değil doğanın kozmik bütünlüğüne dönmeye çalışan bir şaman gibi sanat yapıyorum. ilkellik ve geometri, sezgi ve bilinç, özne ve nesne, gizem ve açıklık, parça ve bütün, şüphe ve mutlak... İkiliklerle çatışarak, bir homo ludens gibi kendimi de oyunun bir parçası kılarak, tüm yüceliklerin bir rol kapma oyunundan ibaret olduğunu kanıtlamaya çalışıyorum. Her ritüel bir gerçeklikten kaçış ve hiçliğe direnme biçimiyse sanat da bundan farklı bir mevcudiyet durumu ortaya koymuyor. ‘‘Gerçek olan hiçliğin kendisi mi?)’’ diye soru sormamızı engelleyen gündelik yaşamın tüm etkilerinden arınmanın bir yolunu bulmak lazım diye düşünüyorum. Kendimi anarşist ve ateist olarak tanımlamam bile eksik kalıyor; ya da fazla geliyor. Benim yolculuğum ‘‘hiç’’e doğruysa bu tanımlamalar da kendi değerlerini yitirebilirler. 
Şamanizm’den Mısırlıların hermetik ritüel sanatlarına, Antik Yunan Mitolojisi’ndeki kozmogoniye ve kültürel antropoloji - etnografya düzeyinde günümüze kadar varan betimleme biçimleri eserlerimin kültürel gen yapısında gizlidirler. Bir antik seramikten ikonaya, bir tapınak resminden kilim motiflerine, bir şamanın tılsımlı nesnesinden simyacının şematik resimlerine, bengü taşlarından el yazmalarına, bir Uzakdoğu resminden minyatüre... Resim ve yazının bir bütün olarak algılandığı her ne varsa zihnimi meşgul ediyor. Sanatsal üretimimi devingen kılan bu esin ve bilgi kaynakları zihnimi hep diri tutuyor. Elbette ki sanatın psiko-dinamiği, sosyal etkisi, entelektüel ve tinsel salınmaları, ontolojik kaygı ve erdemli olma durumları da bir sanatçı için önemlidir; ancak daha da önemlisi bir sanatçının kendi mevcudiyetini bir başka aklın yücelik denemelerine araç kılmamasıdır. 

Romantizmin sanatçıya kazandırdığı özgürlük elden yitmişe benziyor. Kurumlar, statüler, onama yetkesi derken, sanatçının ontolojik konumu sosyoekonomik bir silsilenin içine kayıyor. Sanat piyasasının ‘‘Güncel Sanat’’ adı altında totalize etmeye çalıştığı entelektüel üretim biçimlerine direnen bir sanatçı olarak içinde yaşadığım zamanın değil, insanı hafızasına kaydeden bütünsel zamanın bir parçası olma çabasındayım. ‘‘Omnia ab uno omnia ad unum’’ bütünden teke, tekten bütüne... Mikrokozmos ve Makrokozmos döngüsü... İşte bu döngü içinde varlığımı sınıyorum; hem varım hem yokum.  Bütün ‘‘ben’’ler tanrıya çıkar, bütün tanrılar da ‘‘ben’’e. Benim yolumsa evrene çıkar orası ki hem kendimi bulduğum hem de kaybolduğum yerdir. İşte bu yüzden an-arche.”

Eğitim alın, uzmanlığa saygı duyanı seçin, sanata yakın kalın…

Sunday, August 10, 2014

Propaganda, seçim, grafik

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:39
10 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Geçen hafta bu sayfada yayınlanan “yerleştirme, kontenjan, yetenek” başlıklı yazım; -katılımcılar nezdinde- zamanlama ve içerik açısından “tam zamanında ve yerinde” karşılığını bularak, benim de keyif aldığım bir “taltif” ile tarihe not olarak düşüldü.

Biz bu satırları gazetede basılmış haliyle, bu Pazar gününün sabahında okumaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmakta…  Bu seçim de diğerleri gibi  günlük yaşamımızda ve aklımızı kurcalayan baskın “gündem” olarak önem sıralarının üstündeki yerini almış durumda… Sosyolojik sınıflama ya da mesleki tercih yapmadan; “tekrar edin mutlaka inanan çıkacaktır” stratejisi ile yönetilmeye çalışılan medyanın; batı ülkelerinde, siyaseti bu kadar  güncelleştirdiğini örneklemek çok zor.  Bu durumun bireyin “entellik” düzeyi ve yaşam kalitesi ile doğrudan ilgili olduğu düşünülebilir.

Goebbels’in kuram ve uygulamalarını, ya da Franco’nun üç “F” formulünü buralara taşıyıp köşeyi hoplatma amacında değilim.  Yine de “teşbihte hata olmaz” diyerek; Filistinliler keder, acı ve gözyaşı ile uğraşırken aynı günlerde Sayın Başbakanın futbol maçına çıkarılması büyük bir tezatın talihsiz tezahürü olarak değerlendirilebilir. Hele de ve özellikle televizyon haberlerinde (haber birliği etmişçesine) Başbakanın futbol maçındaki gol sevincini gösterip ardından da İsrail bombalarıyla yıkılmakta olan Gazze ve perişan çocuk haberlerini vermek; Sayın Başbakan için de, medya için de “propaganda” açısından iyi bir “iş” değildi kanısındayım.

Türkiye’de ve ardından KKTC’de yapılan yerel seçimlerin henüz ateşi düşmeden; tek kale “futbol” oynar gibi yürütülen Cumhurbaşkanlığı secim propagandaları ile, daha önce hamura çevrilmiş belleklerin istenildiği gibi biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesine tanık olmak; pek yaşanası bir durum değil.  Uygar ülkeler kendi süreçlerini yüzyıl önce tamamlamışken; bu topraklarda 21.yüzyılda tarım toplumundan sanayi toplumuna henüz geçişin olmadığını görmek de pek yaşanası bir durum değil.  İzlenen tarım politikaları nedeni ile, köylerden kentlere göç ettirilenlerle, yeni bir “toplayıcı” toplumun neden oluşturulduğunu, sonuçtan geriye doğru tahlil etmek zor olmasa gerek.

Seçim arifesindeki genel duruma bakıldığında, medyada yer alan taraflı siyasi değerlendirmeler ile “izinle” asılabilecek her yere asılan görsellerin analizinden “dengeli” sonuçların çıkmayacağını söylemek mümkün.  Toplayıcılaştırılmış toplum için yazılanların analizini uzmanlarına bırakarak; açık ve net olarak şu söylenebilir ki, üç adaydan bir tanesini mutlaka Çankaya’ya çıkaracak çalışmaların, sadece tasarım ve rethorik açısından bile ne kadar sorunlu oldukları açıktır.  Konuya ilişkin eleştiriler, şimdilik kısık ve ancak cılız seslerle dile getirilebiliyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun; seçim kampanyalarının kalitesi ne kadar değişiklik gösterirse göstersin; kesinlikle “bir kazanan” ve ardından bakakalan diğerleri var olmuştur.  “Güçlüye demokrasinin” bu gerçeği seçimler var olduğu sürece var olmaya devam edecektir.  Yine o bir başka gerçektir ki, yürütülen propaganda kampanyalarından kazananın kampanyası, en az eleştiriyi, dolayısı ile, en çok övgüyü alacaktır!  Ama her durumda; daha önceki seçim kampanyalarında olduğu gibi; bu kampanyalar da Grafik Tarihi’ndeki yerini alacaktır...

Tarihine tanık olduğum; 12 Eylül darbesinin ardından yapılan ilk seçimler için kurulan, logosu horoz olan bir parti; yürüttüğü kampanya ile açık ara önde görünürken; bir gecede her şeyin değiştiğini ve seçimi kaybettiğini o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır!  Ne o parti, ne de o dönem ve sonrasında kazanıp da, uzun yıllar iktidar olmuş bir diğer partinin bugün esemesi dahi okunmuyor.  O günlere ve o dönemin partilerine ilişkin bugün; Grafik tarihinin ve elbette sosyolojinin tozlu rafları arasında yerini almış “malzemelerdir” okunanlar.  Bundan hareketle; kapitalizmin “fastfood” yöntemiyle “design” ettiği toplumlarda ideolojiden boşaltılan yeri, artık hızlı bir şekilde “çıkaroloji” doldurduğu için, tarihin tekerrürü olasılığı da şimdilik göz ardı edilmektedir denilebilir.

Bu sayfada yayınlanan, nerede ise her yazımda özellikle Sanat, Grafik ve/veya Grafik Tasarım kavramlarını kullanmaya çalıştığım malumunuzdur.  Bu kavramları yukarıdaki tartışmalar ile ilintilendirdiğimizde, büyük bir çark olarak “propagandanın aracı” statüsünde ancak ele alınabileceklerini kabullenmek gerekiyor.  Diğer türlü bağlantı kurmak veya buraya kadar gelebilmek kuşkusuz güç olurdu.  Öyleyse; bugünkü yazının içinde geçen “propagandanın” ne olduğuna bir bakalım!   Kaynaklar; propaganda teriminin, Katolik Kilisesi tarafından 1622 yılında oluşturulan “Congragatio de Propaganda Fide”den geldiğini, Türkçe “İtikadı Yayma Cemiyeti” anlam karşılığına geldiğini de söyler.  İlk zamanlar bu cemiyet, kuruluş amacı doğrultusunda, dinsel anlamda görüşleri yaymak ve fikirleri değiştirmek hedefli kullanılmış olmakla beraber, yine kaynaklara göre, gizli ajandasında “düşünsel denetimi sağlamak” olduğu ifade edilmektedir.

Terence Qualter’in; bir zamanlar Yakın Doğu Üniversitesinde de görev yapmış olan değerli bilim insanı Ünsal Oskay’ın çevirisi ile “Propaganda Teorisi ve Propagandanın Gelişimi” kitabında dediği gibi:  “Propaganda; bir bireyin ve grubun başka bireylerin veya grupların tutumlarını belirleyip biçimlendirmek, kontrol altına almak veya değiştirmek için, haberleşme araçlarından yararlanarak ve bu bireylerin veya grupların belirli bir durum veya konumdaki tepkilerinin kendi amaçlarına uygun tepkiler şeklinde olacağını umarak giriştikleri bilinçli bir faaliyettir.”

Bu kadar güncel ve etkin bir silahın kendini ifade edebilmesi için özellikle grafik tasarım ve yan dallarına  ihtiyaç duyacağı açıktır.

Bugünkü seçim sandığını bir yanda tutarak; çok oportünist bir çıkarımla, medyada propagandalarını yapmaları ve insanları ikna etmeleri için “onların” grafik tasarımcılara hep gereksinimi olacak ve mutlaka “tasarlanacak” bir işleri için yolları sizin “oraya” düşecektir!

Çünkü; gerçek başarı inanıyorum ki, grafik tasarımı Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinde okumuş, öğrenmiş ve yetkinleşmiş olanlarla elde edilebilir...  Ancak bugünlerde, entelektüel düzeylerine göre “mesleki” tercih etme hakkını kullanmada, üniversite kapılarında bekleyenlere ayrıcalık tanınmalı!

Dünyada barış olsun, seçim de olsun, sanat da olsun…