Showing posts with label sanat. Show all posts
Showing posts with label sanat. Show all posts

Saturday, July 2, 2016

Narsizm, sanat, akademi

KIBRIS gazetesi, 2016-07-02, Cumartesi, sayfa:30



Evrensel kabul ile yedi dalı olduğu bilinen sanatın nerede ise tüm alanlarında yapıt üretenlerin (ressam, heykeltıraş, edebiyatçı vb. gibi.) hemen hepsinde narsisizmin farklı dozlarda var olduğu teslim edilir.  Yorumlara göre onları sanatçı yapan ya da sanata iten şeyin, içlerinde barındırdıkları küçük narsisizmin ta kendisi olduğu da söyleniyor!  Bu küçük ve sevimli narsisim bir şekilde kontrol altında tutularak büyütülmesi durumunda, zaman zaman “büyük” sanatçıların ortaya çıktığı da oluyor! (Onlara müteşekkir kalan toplum kendisini büyük sanatçı sananlardan ise çok çekiyor!)

Sanatla uğraşırken aldığı hazzın; yarattığı ve yaptığının takdiri üzerine oturduğunu itiraf eden kişilerin sayısının oldukça fazla olduğu bilinmektedir. Övülüp sevilmenin, önemli bir isteklendirme kaynağı olduğu da açıktır.  Bu hazzın derinleşmesi; yapıta dönüşüp dışa vurulması kişiyi mutlu eder. Kişi, her geçen gün ve her çalışmadan sonra bu övülüp sevilme dozunun da artmasını bekler olur. Aksi durumda sevgisizlik ve takdir edilmeme duygusu onu hırçınlaştıracaktır.  Kendisinin hatta anne veya babasının şu veya bu nedenle insanın temel ihtiyaçlarından biri olan sevgiden; mahrum kaldığını düşünmesi, kişiyi daha da zorlu bir hayata itecektir.  Kin ve intikam duygularıyla beslenmiş bir narsizm!

Epey zamandır üniversiteyi üniversite yapan önemli unsurlardan biri de öğretim elemanlarıdır diye beyanat verip duruyorum. Yeni bir tespit değil elbette bu. İşin içinde olanların üzerinde gerçek anlamda araştırma ve sentez yaptıkları; bilimsel sonuçlar çıkardıkları bir çalışma alanı. Akademisyen olan neredeyse herkesin de yabancı olmadığı bir konu.  Çünkü merkezinde “ben” vardır, yani akademisyenin ta kendisi. Hele de sanatla ilgili bir alanın akademisyeni ise bu kişi, uğraşı alanı gereği narsistik bir kişiliğe yakın olması da “izleyen için” sürpriz olmayacaktır.

Narsistik kişilik bozukluğu, bir insanın aşırı şekilde kişisel yeterlilik, güç, saygınlık ve kendini üstün görme ile zihinsel olarak meşgul olup bu durumun kendisine ve başkalarına verdiği yıkıcı hasarı görememesine neden olan bir kişilik bozukluğudur. Kaynaklardaki tahminlere göre toplumun %1 gibi bir kesiminde görülmektedir. İlk kez 1968 yılında formüle edilen bu rahatsızlık megalomani olarak da adlandırılır. Egosantrizmin oldukça sert bir formudur.

Narsistik kişilik bozukluğu bulunan kişiler, başkasının düşüncelerine ve isteklerine ilgisiz kalan kişilerdir. Kendini beğenmiş, başkalarının yaşadıklarına duyarsız kalan, sürekli olarak kendini ön plana çıkarmak isteyen kişiler narsistik olarak adlandırılır. Bu kişiler kendilerini başkalarının yerine koymaz, başkalarını anlamazlar.

Açık bilgi kaynaklarında paylaşılan aşağıdaki kriterlerin; beş tanesi ya da daha fazlasının bir arada olması halinde kişiye narsistik bozukluk tanısı konulabilir.

Kendilerinin çok yetenekli ve önemli olduğunu düşünüp başarılarıyla övünenler
Her zaman beğenilmek istenen, eşi bulunmaz olduğunu düşünürler,
İlişkide oldukları kişileri “eşi bulunmaz” “mükemmel” ya da “üstün yetenekli” olarak tanımlayanlar. Sıradan vasat buldukları insanların kendi üstün ihtiyaçlarını, özel değerlerini anlayamayacaklarına inanlar.
Hep en yukarıdaki kişilerle (paşa, profesör, genel müdür) ve makamlarla ilişki kurmakta ısrarcı olanlar.
Eleştiriye dayanamayanlar, sürekli övgü bekleyenler bu nedenle görünüş ve davranışları hep bunları elde etmeye yönelik, gösterişe düşkün olanlar.
Kendinin kayırılacak biri olduğunu düşünen ve hak kazandığını zannedenler
Başkalarını kendi çıkarları için kullananlar
Başkalarını kıskanan ya da başkalarının onları kıskandığını düşünenler.
Küstah ve kendilerini beğenmiş davranışlar sergileyenler, çoğu kez züppeliğe varan, tepeden bakan, patronluk taslayan tutumlar sergileyenler
Empati kelimesini hiç duymamış gibi davrananlar…

Yukarıda açık bilgi kaynaklarından derleyerek paylaştığım kriter ve tanımlamaların yerine oturması için özellikle son on yılımda yaptığım inceleme ve gözlemlerde ortaya çıkanların sonuçlanması; geçen gün yaptığım kısa bir sohbetle çözülmüş oldu, adını koyunca mutlu oldum.

Bu çözüm aslında; ne bilmediğinizin farkında olarak, alanınız dışında bir konuda uzmanların görüşlerini alarak, onlardan yararlanarak, doğru sonuca ulaşmanın yazıya dökülmüş hali oldu.  Öyleyse; sonuç bir haz nedeni olarak da değerlendirilebilir.

Yukarıda sözünü ettiğim; üniversiteyi üniversite yapan öğretim elemanlarıyla, uzmanlarla aynı çatı altında çalışmak, bu yüzden önemli bir zenginliktir, şanstır diye düşünüyorum.

Sanat ile doğrudan bağlantısı olduğu görülen bu kişilik bozukluğu/ şişkinliğine akademiden bir örnek uyarlamaya çalışayım:  Unvanı yetmeyen kişi, kendini dekan değerinde görür ve etrafındaki herkesten de kendine dekan değeri gösterilmesini beklerse ve bunu göremediğinde de davranışlarında çirkinleşme başlarsa, tanım hemen oradadır: Narsistik kişilik bozukluğu!

Bu bozukluğun tedavisi için uzmanlar bireysel psikoterapi öneriyorlar.  Zaman zaman terapi amaçlı da kullanılan sanat; narsistik kişilik bozukluğu saldırganlaşma düzeyinde alenileşmiş kendini sanatçı sananlara ne kadar etkili bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilir sorusunun cevabı çok zor verilir sanıyorum.

Hayatınızda; cevaplar olsun, empati olsun, ama mutlaka sanata da olsun…

Saturday, January 30, 2016

Bakü, ekonomi, sanat

KIBRIS gazetesi, 2016-01-30, cumartesi, sayfa:28



Geçen hafta; “Bakü ve sanat kapsamlı izlenimlerimi önümüzdeki haftalarda paylaşmayı düşündüğümü” belirtmiştim.  O haftalardan biri bu hafta olsun diye yazmaya başladığım an, zamanın her hafta olduğundan bu defa daha hızlı geçmişliğini malessef fark etmiştim bile.  Zaman ile diyaloğum, çocukluğumdan beri bir yarış şeklinde süre gelir… O kaçar ben kovalarım… Aramız çok ender açılır.  Ben ona saygı duyarım geçmem, o da beni sever geçmez... Ancak, genel olarak sorunlar, bunu pek fark etmez!

Sorun oluşturma, sorunun bir parçası olma, ya da sorun taşıma yollarının hepsi; hedeflerin yüksek tutulduğunda; koşan zamanın ve beklentilerin sorgulanmadığı ama başarı öykülerinin yaratıldığı yaşanmışlıklardan geriye kalan toza dumana karışıp geçmiş içinde kaybolup giderler… Hiç bir saatın kadranı sorun yansıtmaz, uygun bir açıdan dikkatle bakan kendi gözünü bile görebilir!

Öyleyse biz de geçen hafta, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-2016 Akademik yılında açacağı, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamında (Türkiye-Ankara, Azerbaycan-Bakü, Saraybosna-Bosna, Estonya-Tallinn, KKTC-Lefkoşa) gerçekleştirilecek sergi dizilerinden ikincisi için gittiğimiz Bakü’de gözümüzle gördüklerimize bir özet çıkaralım.  Kelimelerin arasına biraz sıcaklık katarak iddianın güçlenmesi için gerekli alt yapıyı işin hemen başında oluşturmanın yararlı olacağı umudu ile, Bakü’den izdüşümlerimiz olsun bunlar..

Pek çok “şeyin” belirleyicisi, yöneticisi veya yönlendiricisi olma özelliğine sahip ekonominin dünyadaki seyri hakkında İMF verilerine dayanarak biraz bilgi paylaştıktan sonra; ekonomi karşısında “kırılgan” tavırlar sergileyen sanatçıların üretimlerine yönelik “edilgen” tanımını kullanmanın pek de sıkıntı yaratmayacağına inanıyorum.

Tezcanlı okuyucular için yazının başında bir atasözü kullanarak söyleyeceğimizi özetleyelim:  “Parayı veren düdüğü çalar.”  Bu sözün sanatla ilgili doğruluğuna inancımı; özellikle Bangladesh’de yapılan 16.Asya Sanat Bienali ile ilgili yazılarımda paylaşmıştım.  Sanatın küresel olarak sosyo-ekonomik boyutunu içeren, o yazılardan birinden alıntılayalım:

IMF verilerine göre Çin, 17.61 trilyon dolarlık bir ticari hacimle büyürken, buna karşılık USA 17.4 trilyon dolarlık bir hacimle onun gerisinde kalmış vaziyette. Aynı veri ve tahminlerine göre, 2019 yılında Çin’in bütçesinin 26.98 trilyon dolarlık rakamlara ulaşılacağı beklenmektedir.

Çin’in, özellikle son beş yıl içindeki büyümesi Asya’nın yüzünü güldürmüş; bu büyümenin kesintisiz ve bu hızla devam etmesi durumunda, 2050 yılında dünya ekonomisinin yüzde ellisini yöneteceği tahminleri konuşulmaya başlanmıştır. Bu perspektif ile bakan ekonomistler, muhtemel bir Asya yüzyılının eşiğinde olduğumuzu söylemektedirler.

Peki bu değişen ekonomik dünya düzeni ve dengeler, çağdaş sanatın manzarasını nasıl şekillendirmektedir?  Ya da yeni bir sanat üretim dili ile, dünya sanatında yeni bir düzen mi oluşmaktadır?

Aslında son on yıla bakıldığında uluslararası sanat piyasasının başlangıçtan beri hedeflediği, bienaller ve küratörler aracılığı ile dünyaya kabul ettirmeye çalıştığı; Batılı olanın daha iyi, daha güzel, daha güçlü olduğu felsefesi; değişen ekonomik dengeler ile sorgulanmaya başlanmış; Batılı olmayan ile yeni bir yüzleşme sorunu ortaya çıkmıştır.  Özellikle bienallerde Batılı olmayan sanatçıların baskın bir duruma gelmeleri ile, sosyo-ekonomik değişimin renkleri, galerilerde ya da sergileme mekanlarında da kendini göstermiştir.  Böylece, Batılı organizasyonlar; Batıda, kendi düzenledikleri ve yönettikleri etkinliklerde, Batılı olmayan sanatçıları kabullenmek zorunda kalmışlardır.  Bu kabul, bir ticari mal olarak alınıp satılan sanat ile elde edilen gücün, Batıdan kaymasını da beraberinde getirmiştir.  Sonuçta, Batı tarafından, bienaller ve küratörler ile yönlendirilen küresel sanatın seyrini, ekonomik dengelerdeki değişimle beraber Asya’ya doğru çevirmekte olduğunu yine Batılı eleştirmenler artık açıkça kabul etmektedirler.

Bu yön değişiminin önemli nedenlerinden biri de, kuşkusuz oluşturulan yeni görsel diller aracılığı ile Batılı olmayan sanatçıların kendilerini dünya kültür ağına entegre etmeleridir. Yeni medya ve video, dijital sanat, bilgisayar grafikleri, internet sanatı, enstalasyonlar gibi sanatsal uygulamaların yeni formlar aracılığı ile söylenmesi, Batılı olmayan sanatçıların etkin bir küresel diyalog içine girmelerine neden olmuştur.

Sosyo-ekonomik küresel gelişmeler ile sanatta yeni sorunlar, yeni teoriler ve yeni değerler ortaya çıkmıştır.  Batı penceresinden bakılarak onların cümleleri ile Antik Yunan’a kadar getirilip bırakılan, içine Latince sözcükler serpiştirilip sofistike hava verilmeye çalışılan, “neden sanat” söylemleri artık günümüz sanatçısı için bayat, demode, sıkıcı ve hatta “hikaye” olarak görülür olmuştur.  Günümüzün çok taraflı ve çok kutuplu dünyasında; Aristotales şöyle demişti, mimesis budur hikayeleri; Batı’nın kendi uygarlığını üzerine oturttuğu Yunan yerelinden uluslararası sanatı tariflemeye artık yetmemektedir.

Batı, bu yetersizliğin farkında olup doğu için yeni kontrol çözümleri üretmeye çalışırken, kendini yenileyemeyen hikayecilerin körlükleri; değil sanat üzerinden, eski taklitler üzerinden rol çalarak “kazıma” yapmalarından başka bir şey değildir.

Burada bir nefes alıp Azerbaycan hakkında turistik rehberlerden bulunabilecek bazı bilgileri özetleyelim ki sonucun gerekçesini oluşturan “sac ayağını” tamamlamış olalım.

SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) dağılmasından önce ve sonra diye iki önemli dönem Azerbaycan’ın yakın tarihini okurken dikkat edilmesi gereken dönemlerdir. Bakü, Kafkasya'daki üç başkent arasında en yüksek nüfusa sahip şehirdir ve nüfusu Tiflis ve Erivan'ın toplamından fazladır.

Dilde nüfusun çoğunluğu Azericeyi konuşur. Özellikle kentlilerin büyük bir bölümü Rusçayı ikinci dil olarak konuşur.  En çok sempati duydukları ülke Türkiye’dir.  Türk Büyükelçiliğinin araba plakaları 01 ile başlar, çünkü kendilerini devlet olarak ilk Türkiye Cumhuriyeti devleti tanımıştır.

Rusların kontrolunde Ermenilerin Bakü’ye saldırısında ölenlerin sayısı (300) yaklaşık Somadaki maden kazasında ölenlerin sayısı kadar olmakla beraber, o günün anısına heryıl ulusal yas tutulmaktadır.  Herşeye rağmen Ruslara yönelik sempatilerini kimileri açıkça belli ederken, kimileri sessiz kalmaktadır.  Geniş sokaklarda Sovyetlerin izleri açıkça görülmektedir.  Bundan kimse rahatsız da değildir.  Ancak son zamanlarda kentin çehresinde görülen değişiklikte çağdaş mimarinin payının büyük olduğunu söylemekte yarar vardır.  Günümüz Bakü mimarisinde; metal ve betonun alışılmış formların dışında başarı ile kullanılması bu yeni kentin çehresini farklı kılmaktadır.  Estetik ön planda tutularak yapılan ve yapılmakta olan binaların bıraktığı izlenim, Sovyetler’den sonra başlayan büyük bir modernleşme hareketinin göstergesidir de denilebilir.  Elbette geceleri nerede ise tüm binaların ışıklandırılması bambaşka bir keyif vermektedir görenlere.

Görenler için başka bir gerçek daha vardır:

Hazar denizi kıyında oturup “kutum” balığı yerken ufka doğru baktığınızda manzarayı yırtan, yabancıların işlettiği petrol kuyuları; sadece gözün değil, sosyal ve ekonomik rahatsızlığın da sembolü olmaktadır.  “İşte neftimiz orada biz de buradan bakıyoruz” denildi bana.  Çünkü, petrol çıkan diğer ülkelerde olduğu gibi üretim başkalarının elindedir.  Petrolun gelirinin toprağın sahibi halka dağitilmaya kalkışılması durumunda Irak, Mısır, Tunus ve de özellikle Libya gibi ülkelere tanklarla toplarla anında demokrasi gelmektedir!  Xeyale Deniz’in bir dörtlüğünü paylaşalım:

Sərvətlərin torpağısan
Qızıl neftin ocağısan
İgidlərin diyarısan
Azərbaycan!!!Azərbaycan!!!

Kırılgan demokrasi, edilgen demokrasi ve sanat! Bağlantılandırılması kolay bütünleştirlmesi zor toparlanması imkansız üç sözcük arasından Bakü şehrine yeniden geri dönersek sanatla ilgili iki üniversitesinin olduğunu görürüz:  Azərbaycan Dövlət Mədəniyyət və İncəsənət Universiteti (1945) ve Azerbaycan Devlet Ressamlık Akademisi (2002).  Kısaca değinilmesi gerekli bir tespit daha yapalım: Sovyetlerden beri gelen; toplumun ve devletin sanata ve sanatçıya verdiği değer, bu coğrafyada yaşayanlar için özenilecek düzeydedir.

Şöyle bir değerlendirme ile bugünkü yazının sonucuna gelelim:

Bir zamanların islam kullanılarak oluşturulmuş “yeşil kuşak” adı ile bilinen emperyalist projenin başka bir tezahurunu sanat alanında şimdilerde aleni olarak görmek mümkündür denilebilir. Sanat, artık devlet akademilerinin değil kökü dışarıda spekülatörlerin kontrolunde tamamen siyasi amaçlarla kullanılan pembe şeker biçiminde bubi tuzağına dönüşmüş durumdadır. Ekonomik ve siyasi bağımlılık oluşturma süreci, bazı ülkelerde “arap baharı” bazı ülkelerde ise “turuncu devrim” olarak kamüfle edilirken, bazı ülkelerde sanatçının doğum yerine göre “lansmanı” yapılmaktadır. Sosyal kimliği sorgulatıcı, ulusal bilinci yok edici veya böylesi amaçlarla kuruldukları reddedilen bazı sanat merkezlerinin, uluslararası şube sistemiyle çalışıyor olmaları bile önemli bir “okumadır” diye düşünüyorum.  İstanbul ve Bakü’deki iki sanat “merkezi” tam da bu değerlendirmeyi kanıtlar niteliktedir.

Dışarıdan yönetilen ekonomi, dışarıdan belirlenen yöneten ve dışarıdan yönlendirilen sanat...

Böyle bir yorum cümlesinin ardından “edilgen” olduğu tespiti ile noktayı koymak lazım yazının “sanat” kısmına. Sanatçı kısmında, ürettiğine ekonomik destekle “kırılganlığı telafi edilebilir” demek yeterli olacaktır!  Bakü kısmına ise “yeniden görülmelidir” demeli.

 Sanata yakın kalın…

Sunday, November 1, 2015

Mimarlık ve eğitim, sanat

Kıbrıs Postası, sayfa:29, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:104



Bugünden tam otuziki yıl önce lisans öğrenimimi tamamlayıp ayrıldığım baba ocağında, sahne tozu yuttuğum salonda haftaya bir konuşma yapacağım. Kaç gündür düşünüyorum, araya giren yıllar “sanat eğitimi” için epey “şey” söyleyecek kadar verimli geçmiş, bardağı değişik akademik düzeylerde epeyce doldurmuşum ve dolmuşum: Bu benim durumum.  Ancak; Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra devletin bir politika olarak izlediği; “eğitim aracılığıyla Anadolu’ya sahip çıkma ve Anadolu’yu aydınlatma” stratejisinin ne kadar doğru olduğunun bugün bir kere daha altını çizmek istiyorum.

Dünyada bir ilk olarak uygulanan Köy Enstitüleri kalkınma projesinin; kimler tarafından, nasıl ve neden durdurulduğu artık belgeleriyle ve sonuçlarıyla bilinmektedir.  Anadolu’ya çivi çakmamış Osmanlı hayranlığı modası da, bu geri dönüşün, Anadolu’yu geri bırakma, kalkındırmama çabalarının, kamufle dahi edilmemiş bir dışavurumudur denilebilir mi acaba?  Cumhuriyeti sindiremeyenlerin, kin, nefret ve kanla beslenenlerin kimler için çalıştıklarını görmek istemeyenlerin bir zamanların Osmanlı coğrafyasına şöyle bir bakması yeterli olacaktır. Arap Baharı maskesi ile demokrasi yalanının batağına dönüşmüş özellikle Libya, Tunus, Irak ve Suriye örnekleri artık tartışılmıyor.  Oralarda Müslümanlar öldürülürken burada bahar havası estirenler; tam da vakıf olamadıkları BOP’un paralı kalemşorları, şimdi “biz kandırıldık” diyorlar… Proje amacına doğru ilerliyor, artık kim takar. Oralarda patlayan bombaların dumanı hala tüterken yok sayılanlar, kendilerini Ankara Garında yüzden fazla cana kıyarak gösterdiler… İki haftada bilim alanında bir Türk’ün Nobel ödülü aldığını unuttuk, kimler hatırlıyor Arap baharını, o “Müslüman kardeşime” ne oldu? Ayrıca şunu da hatırlamakta yarar var ey halkım; bugünkü idareciler koltuklarına gökten zembille inmediler...

Yukarıda baba ocağı dedim, Anadolu aydınlanmasında çok büyük bir yere sahip olan, mezunlarının Anadolu’da onlarca üniversite kurduğu; ben büyük bir heyecanla kayıt olduğumda adı Gazi Eğitim Enstitüsü olan kurumdur sözünü ettiğim.  1926 yılında bizzat Atatürk’ün talebi ile kurulan, 1982’de YÖK yasası ile adı Gazi Üniversitesine dönüştürülen kuruluş tarihi olarak da 1982 gösterilen kurumdan bahsediyorum. Şimdilerde ise uygulanan devşirme müfredatlar ve mezunların yetiştirilme amaçlarının artık çok farklı olduğunu düşündüğüm baba ocağında, Gazi Üniversitesinde haftaya davetli olarak bir konuşma yapacağım! Mimar Kemalettin’in yaptığı, bizim sınıflarında yetiştiğimiz ve bugün Rektörlük olarak kullanılan binanın salonunda konuşacağım bir kez daha!

Mimar deyince:

Cuma günü (iki gün önce) KTMMOB Mimarlar Odası’nın düzenlediği “Mimarlık ve Eğitim Kurultayı IV, Mimarlık ve Eğitim Nereye?” kurultayına katıldım.

Sondan başlayayım; konuk konuşmacı Okan Üniversitesinden Prof.Dr. Nur Esin’in sunumu son beş yılda dinlediğim belki de en iyi sunumdu. Popüler bilimin yayınlanmış illüstrasyonlarını belgesel merakı ile birleştirmiş ve kendi düşünsel çözümleri ile harmanlayarak bize sunmasını çok etkileyici ve bir o kadar da başarılı buldum. Umarım o sunumu öğrencilerimiz için tekrarlatabiliriz!

Prof.Dr. Esin’in, özgeçmişini akademik indekslere göre puanlama sıralamasında değil de, yılları hayatının akışı içindeki renkler olarak ekrana getirmesi, samimiyetini ve hayatıyla barışıklığını yansıtan, deneyim ve ders dolu son bir nokta idi.

Kurultay için hazırlanmış her konuşma güzel ve etkileyici idi… TMMOB Mimarlar Odası Temsilcisi Ali Ekinci’nin konuşmasındaki; bugün yapılacak TBMM Milletvekili seçimleri ve sosyal duruma yönelik kısım, oldukça dikkat çekiciydi.

İlk konuşmacı KTMMOB Mimarlar Odası Eğitim Kurultayı Başkanı Fevzi Özersay’ın konuşmasının başlarında; bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üzerindeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kuran Michel Foucault’un "Delilik ve Medeniyet" (Folie et déraison, Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki tezini, konuşmasına esas alması oldukça düşündürücüydü...

Özetlersek Fevzi Özersay, çok uygun bir tartışma üslubu kullanarak delilik ile mimarlık arasında bağlantı kurdu. Mimarlığın, sanatın çatısı altında tasnif edilmesi, gülüşmelere neden olan bu yaklaşımı pek de yadırgatmadı kimseye diyebiliriz!

Orada olduğum süre içinde dikkatimi çeken bir soruya cevap da buldum: Mimarlar odası KKTC’de Mimarlık fakülteleri veya bölümleri olan üniversiteleri kurultaya davet etmiş.  Onların belli konuları çalışma gruplarına ayrılarak birlikte tartışabilecekleri güzel bir ortam ve mekan hazırlamış. Bu anlamda oldukça önemli ve başarılı bir girişimin planlı olarak sonuca dönüşmesine olanak sağlamış... Elbette KTMMOB Mimarlar Odası Başkanı Azmi Öğe başta olmak üzere emeği geçen herkesi kutluyorum.

Alandan olmayanlar için; şunu da açıklamakta yarar var: Lisansını tamamlayan her mimar, projeye imza atabilmek için Mimarlar odasına kayıtlı olmak zorunda!  Dolayısı ile, Mimarlar Odası da kayıt için kendisine başvuran her adayın yeterliliğini sorgulama hakkına sahip!

Yenileri beğenmeyen eskilere göre, mimarlık eğitiminde sürmekte olan kalite erozyonunu tartışmak için gerek duyulan bu kurultay, akademinin kendini sorguladığı, kendiyle yüzleştiği bir etkinlik olarak çok önemli bir misyonu yerine getirdi inancını taşımaktayım. Aynı denizin balıkları, kirlilik nedeniyle suçu diğerlerinin üzerine atma yarışında iken, başka bir deyişle; kalite erozyonu nedeniyle kurumlar birbirini suçlarken, temsilcilerinin aynı masada buluşmaları çok önemliydi.  KTMMOB Mimarlar Odası sadece bu nedenle bile teşekkürü hak etti.

Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Fakülte Koordinatörü ve aynı zamanda Kurultay Yürütücüsü olarak görev alan Dr. Kozan Uzunoğlu başta olmak üzere; dekanından bölüm başkanlarına, hocalarından asistanlarına, öğrencilerine kadar kalabalık bir grupla Atatürk Kültür Merkezinde idik. Çabalayan, kurumsal olarak bize artı katan, temsiliyette başarı gösteren herkesle gurur duydum, orada olmaktan keyif aldım.

Bir de; Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğrt.Görv. Gökhan Okur’un Girne, Art Rooms’da “görsel notlar” adlı ilk kişisel sergisi açıldı. O sergiyi izlemekten de keyif aldım.  Sergiye ilişkin; yıllardan beri o galeriyi ayakta tutmaya çalışan Oya Silbery’nin yazısını kendi izni ve teşekkürlerimle paylaşıyorum:

“Baba Gökhan oğluna masal okur gecesi iyi, rüyası tatlı olsun diye. Masal doğası  gereği gerçek üstü bir boyuta taşır dinleyenin/okuyanın imgelemini. Bazı masallar vardır algıladığımızı düşündüklerimizden çok daha derin anlamlar barındırdıklarını sezdirir.

‘Görsel Notlar’ sergisi, Gökhan Okur’un Küçük Kara Balık masalından esinlenerek 2004-2015 yılları arasında hazırladığı çalışmalardan bir seçkiyi kapsıyor. Bireyler ve toplumlar olarak üzerimizde oluşturulan baskı, uygulanan şiddet ve yaratılan korkular aracılığıyla demokratik haklarımızın gasp edilmeye çalışıldığı bir dönemde Samed Behrengi’nin güncelliğini koruyan bu ünlü hikayesini, Okur çalışmalarında canlandırmıştır.

Okur’un yalın bir o kadar da güçlü çalışmaları, küçük bir balığın yosunların ardındaki ayı görebilme arzusuna ve bilinmeyene doğru çıktığı kendini keşfetme yolculuğundaki macera dolu deneyimlerin ardındakilere dikkat çekmektedir.”

TBMM Milletvekili seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti için ben oyumu kullandım!

Cumhuriyete ve sanata yakın kalın…

Sunday, April 5, 2015

Kaos, akademisyen, indeks

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:74



Sosyal çalkantıların, her düzeyde bireyin psikolojisini bozduğu bir coğrafyada, sanatın ve bilimin tartışılması yarar açısından değerlendirildiğinde, karşımıza kocaman bir sıfır çıkacağından kuşkum var. Ancak ve örneğin; Nazi Almanya’sı döneminde bile sanatın ve bilimin kendisine nefes alacak ortamlar bulduğunu da hatırlamak gerek! Picasso’nun Guernica tablosunu soran Nazi subaylarına “bunu siz yaptınız” cevabını verdiğini bilen, epey insan vardır diye düşünüyorum!

Yarım yüzyıllık sosyal tarihimde, “bu da mı olacaktı” demeye artık alıştım. İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler, kısaca cumhuriyet yönetiminden uzaklaşmanın bedelini yönetilenlerin ödeyecekleri günlerin hızla yaklaşmakta olduğunu kahrolarak yorumluyorum. Bu sosyal kaosa doğru yuvarlanmanın arkasında “bilginin güç olduğu” bir dünyanın olmadığı açık. Bu yüzyılda; kültürel bağlamda tarım toplumundan çıkamamışlığın bedelini; bilgiye değer veren devletler, bileğe değer verenlere maalesef kan ve gözyaşı ile ödetiyorlar. Bu bedele ilişkin, akademisyenler, sosyal psikologlar veya sosyologlar mutlaka çalışmalar yapıyorlardır bir yerlerde; ama nerde?

Bu yalanlar, bu körlük, bu buhran, başka nerede var?

Toplumun pek çok kesimi gibi akademisyenlerin durumu da vahim. Artık, 1980 öncesi gibi, “akşam eve dönebilecek miyim?” diye düşünen bir akademisyenin, nasıl çalışabileceği veya çalışmalarında objektif sonuçlar ortaya koyabileceğini beklemek mümkün müdür?  Başka bir deyişle; temel içgüdülerden ikisinin (doymak ve yaşamak) kontrolü üzerinden ideolojisini yürüten erke teslim akademisyenlerle, dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girmek olası mıdır? Sonuç onu gösteriyor ki; İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre değerlendirildiğinde, yaşadığımız coğrafyadaki ülkeler, bu olasılığı düşük ülkeler.

Değişik endeksler ve istatistiki bilgiler ışığında değerlendirmeler yapıldığında sonuç nedir? Ya da bu yukarıya yansıyan yorumlarım sadece duygusal değerlendirmeler midir? Kaos içindeki toplumun örnek bir kesiti olarak üniversitelerde gidişat nasıldır? Gerçek akademisyen olmak kolay mıdır? Vatandaşı olduğu bir ülkenin bayrağını, o ülkede taşımanın “kışkırtıcı davranış” olarak değerlendirildiği, dünyada bir başka ülke var mıdır? Yoksa sergilenen bir “nü” resmi mi daha önemlidir?

Soru sormanın, yorum yapmanın ve bunu paylaşmanın suç olmadığı üniversitelerin -hangi- standartlara göre düzeyleri nasıl belirleniyor sorusuna ilgili kitlesi, genellikle akademisyenlerle sınırlı kalsa da; bazı araştırma kurumlarının dünya üniversitelerinin başarı sıralamalarını konu edinen haber ve tartışmalarını; medyada ancak, satır aralarına sıkışmış halde görebiliyoruz. Her ne ise!

Dünyada akademik başarı sıralamaları yapan sekiz kurum olduğu biliniyor. Bu sekiz kurum içinden; yaklaşık bir yıl önce, Çin-Şhangay’daki Jiao Tong Üniversitesi (ARWU) tarafından yapılan, “dünyadaki en iyi 500 üniversite sıralamasında” Türkiye’den sadece bir üniversitenin  yer aldığını okumuştuk. Ülkeler için üniversitelerin yerel öncelikleri ve ihtiyaç analizleri önemli gibi görülmekle birlikte, evrensel bilim normları, kalite beklentileri ve küresel rekabet dikkate alındığında benzeri karşılaştırmaların yapılması, analizde bulunmaya yardımcı olabiliyor. Bu nedenle, hangi kriterlere göre değerlendirme yapıldığına değinmek sıralamayı görmek açısından yararlı olacaktır. ARWU’nun değerlendirme kriterlerinin altı başlıkta toplandığı görülüyor:

1- %10’luk ağırlık, üniversitenin kurulduğu yıldan itibaren Nobel Ödülü ya da Fields Madalyası alan mezun sayısı
2- %20’lik ağırlık, üniversitede çalışan öğretim elemanlarına verilen Nobel Ödülü veya Fields Madalyası sayısı
3- %20’lik ağırlık, Thomson Reuters tarafından en çok atıf alan araştırmacıların listelendiği üniversitelerin HiCi (Highly Cited Researchers) sayısı
4- %20’lik ağırlık, Nature and Science’ta yayınlanan çalışmaların puanlar
5- %20’lik ağırlık, Science Citation Index kapsamında yayınlanan çalışmalara göre yapılan puanlar
6- %10’luk ağırlık ile önceki beş kategoride elde edilen nicel değerlerin üniversitede tam zamanlı çalışan akademik personel sayısı; oranının hesaplanması ile elde ediliyor.

Diğer benzer kurumların kriterleri ile birlikte değerlendirmeye alınabilecek pek çok parametrenin varlığı, sıralamadaki farklılığı elbette etkilemektedir. Ancak Türkiye ile ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Japonya ve Avustralya kıyaslandığında ortaya çıkan sonuçlar üzerinde yukarıda sözünü ettiğim “kaotik sosyal durumun” bir etkisi var mı sorusunun cevabını uzmanlarına bırakmak lazım gelir diyerek, değerlendirmeleri paylaşalım:

Dünya’nın en iyi 500 üniversitesi arasında 146 üniversitesi bulunan ABD’deki 25-64 yaş arası nüfusun %42’si üniversite mezunu, Türkiye’de ise bu oran %14.
AR-GE faaliyetleri için ülkelerin GSYİH’den ayırdıkları bütçe oranları da değerlendirmede bilgi sunan parametreler arasında yer almaktadır. Türkiye GSYİH’sinin sadece % 0,86’sını AR-GE faaliyetlerine ayırmaktadır ve bu oran ile 9 ülkenin en gerisinde yer almaktadır. Bu alanda Türkiye’ye en yakın ülke % 1,25 ile İtalya’dır. Japonya’da ise bu oran % 3,39’dur ve Japonya’daki 19 üniversite, dünyadaki en iyi 500 üniversite içinde yer almaktadır.
Tam zamanlı çalışan araştırmacı sayısının toplam çalışan nüfustaki bindelik oranı, Japonya’da 10,2; Fransa’da 9,0 iken Türkiye’de ise 2,8’dir. Türkiye’ye en yakın ülke olan İtalya’da bile bu oran 4,2 ve Türkiye’deki oranın neredeyse 2 katıdır.
Ülkelerin gelişmişliklerinin bir göstergesi olarak da kabul edilebilecek küresel inovasyon endeksine göre Türkiye 143 ülke içinde 54. sırada yer almaktadır.
Yukarıdaki  9 ülke içinde kişi başına düşen milli gelir açısından sıralamanın en altında Türkiye yer alıyor. Birçok parametrede Türkiye’ye en yakın değere sahip İtalya’da bile kişi başına düşen milli gelir Türkiye’nin neredeyse dört katı.

Şu soruyu da sormak mümkün:  ARWU’nun değerlendirme kriterlerine göre Türkiye ile benzer özellikler gösteren ülkelerden kaç üniversite, dünyadaki en iyi 500 üniversite içinde yer alıyor?

Türkiye’nin 25-64 yaş arası mezun oranı %14, ona en yakın OECD ülkesi ise yine %14 ile İtalya, ardından %17 ile Portekiz ve Meksika geliyor. Dünyadaki en iyi 500 üniversite sıralamasında İtalya’nın 21, Portekiz’in 3, Meksika’nın ise 1 üniversitesi yer alıyor.

Bu değerlendirmeler ışığında; bir ülkenin gelişmişlik düzeyini artıran temel etmenlerden birinin eğitim olduğu görülmektedir.  Üniversiteler, gelişmenin ön koşuludur denilebilir. “Eğitimin niteliği artmadan gelişmişlik, gelişmişlik düzeyinin artmasıyla sağlanacak maddi ve manevi ortam olmadan da, eğitimin niteliğinde artış sağlanamayacaktır.”

Sonuç; bu durumdan çıkmak için yapılması gereken değişikliklerin, sadece ‘makale yayınlamakla’ çözülemeyeceği açıktır.  Üniversitelerin niteliğinin artırılması yönünde çaba başlıkları arasında “sanatın” kesinlikle yer alması gerekir. Sanatın değerlendirilmesi ise, özellikle alanın uzmanları tarafından yapılmalıdır!

Yeni Guernica’ların resmedilmemesi için, sosyal kaostan kurtulmak için:

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, March 8, 2015

Kadın hakları, sanat

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:70



Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, 16 Aralık 1977 tarihinde, 8 Mart'ı "Dünya Kadınlar Günü" olarak kabul etmesi, kadınlar adına elbette önemli bir gelişmeydi. Bugün de 8 Mart! Başka bir başlıkla “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” bugün.  Daha ilk paragrafta özetlersek; “insan hakları temelinde, kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına” ayrılan bir gündür bugün.

Ancak neden 8 Mart diye sorulduğunda; bugünün özgürlük ve demokrasi ihracatçısı ABD karşımıza çıkmaktadır.

“8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi haklar ve daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlar. Ancak grevi kırmak için polis, işçilere saldırır ve onları fabrikaya hapseder.  Arkasından orada bir yangın çıkar.  Çıkan yangında işçiler fabrikadan kaçamazlar.  İşte o yangın sonucunda işçilerden 129 kadın işçi haklarını ararken ölür.”

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılmasını önerir ve öneri oybirliğiyle kabul edilir.

Bu arada; Birleşmiş Milletlerin sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York'ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır!

Güçlüden yana pek çok sınıflamanın yapıldığı ve yaşandığı bu dünyada; genellikle kadınların karşı karşıya kaldığı ayrımcılık şu başlıklar altında toplanır:

Aile içi şiddete ve kabadayılığa maruz kalmak.
Toplumsal ve kültürel baskı.
Eğitim-öğretim imkânlarından yoksun bırakılmak.
Çalışma hakkından yoksun bırakılmak.
İş yerinde ayrımcılık ve gelir adaletsizliği.

Bugün medyaya yansıyabilen kısmından ürkütücü, kahreden sonuçlar gördüğümüz ve eve kapatılması için yoğun çabalar harcanan kadınların; ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının Cumhuriyetle kazandıkları haklarla olduğunu görmezden gelmek nankörlüktür. Nankörlüğün erdem olarak gösterildiği toplumlarda ise kadının aşağılanması yadırganmayacaktır. Temel insani haklarından yoksun bırakılmış ve bunu kabullenmiş -özellikle eğitimsiz- kadından; saçına ya da eteğine bakarak kadın sınıflaması yapan ancak, itaatkar cahiller ve nesiller yetişecektir.

Orta Doğu, tam da bu yüzden batılı efendilerine hizmet için birbiriyle öldüresiye yarışan itaatkarların bataklığına dönmüş durumda. Kendi kendi ile savaşan, yok etmeye çalışan bir anlayış. O anlayış ki yirmibirinci yüzyılda kendi kutsal mekanlarını yakıyor, yıkıyor ve de heykellerden korkuyor.

İnsan yoksa hiç bir şeyin anlamı yoktur.  Eğitim yoksa kadın yoktur. Kadın yoksa gelecek yoktur. Sanatın zaten esemesi okunmaz, önemi yoktur.

Kadın haklarından sonra; sanat bağlamlı güdülerden ve dünlerden bahsetmek gerek diye düşünüyorum... Hatırlayınız geçen hafta şöyle bir laf alıntılamıştım: “Sanat, evrimsel tarihimizin bir zamanında, bütünlüğümüzü sağlamaya yardımcı olduğu ve çetin şartlara uyum sağlamamızı kolaylaştırdığı için bir gerekliliktir.”

Eğer evrimsel kazanımlar ile, bireyler arasında hayati öneme sahip olmazsa olmaz özellikler eşitse, -dişi ya da erkek- sanatsal yetileri daha iyi olanın tercih edileceği varsayılır.  Burada sorun, diğer her şey aynı kaldığında kendi gündelik yaşamlarında daha zevkli olup, beceri gösterenlerin göstermeyenlere göre tercih edilmesidir.

Bu yaklaşım; estetik tercihlerimizi ve sanatsal yeteneklerimizi seks güdümüzün bir yan ürünü olarak değil, kendi başına karmaşık adaptasyonlar olarak ele alır.  Diğer canlı türlerinden farklı olarak insanlar, süs ve sanat eserleri yapmak için güdüler geliştirmiştir. Ancak her iki tür güdünün de seksüel seçilim yoluyla evrilmiş olabileceği dikkate alınmalıdır.

Bugün dahi, öldüren ve öldürülen açısından bakıldığında erkekler avcı, kadınlar av statüsünde görülecektir.  Çok da evrilmiş olmadığımız, sorun olarak bakıldığında daha iyi avcılara ya da daha iyi kadınlara göre daha iyi sanatçıların öne çıkmamış olmasıyla tartışılabilir.  Zengin bir estetik duygusunu, insan doğasının bir parçası olarak düşünürsek, etrafındakilerin estetik olarak zevkli bulacağı şeyler üreterek, seksüel partner çekmeyi ve sosyal statü elde etmeyi insanın nasıl becerdiğini anlamak çok da zor olmayacaktır.

Evrimsel açıdan iki cins arasında bir fark oluştuysa eğer, cinsler arası eşitsizliklerin önemli ölçüde azaldığı toplumlarda kadınların da erkeklerle aynı derecede yetkin sanatsal yapıtlar üretebilmelerini nasıl açıklayabiliriz?

Kaynaklar, insan evriminin büyük bir bölümünde hiçbir şeyin profesyonelleşmesinin pek mümkün olmadığını yazar.  Çünkü uygulanan işbölümü yöntemi, mesleksel değil, cinseldi. Aynı dönemde sanatın rolü daha senli benli ve her yerde hazır ve nazir bulunur biçimdeydi. Herkes bir şeyler yapardı: Aletler, giysiler, kişisel süsler, sığınaklar.

Bugün bize eşlik eden temel tüm yetilerimiz (dil dahil), 10 binlerce yıl önce mesleksel işbölümü ve uzmanlaşma ortaya çıkmadan zaten evrilmişti. Ayrıca duvar resimlerini ya da Venüs heykellerini hangi cinsin baskın olarak ürettiğini de bilmiyoruz, her iki cinsin yapmış olma olasılığı da eşittir.

Belki bugünün kadın hakları ile doğrudan ilgisi yok ama insan; yaşadığı evreni ve kendini anlayabilme ve tüm bunlara anlam verebilme çabasını; büyü, mit, bilim ve din ile sürdürür.  Bu dört alanın var olabilmesi için sanat etkinliği olmazsa olmaz temel ana öğedir. Mit, din, büyü ve bilimin içinde var olan, ama kötüye kullanımı olmayan tek öğe sanattır. Mit, büyü ve dinin insanlık tarihi boyunca her zaman iyiyi temsil edemediklerini ve her zaman doğru ellerde bireyin ve toplumun iyiliğine kullanılamadıklarını rahatlıkla görebiliriz. Hatta biraz daha ileri gidilirse kadına yönelik ayrımcılığın kışkırtıcısı mit, din ve büyüdür denilebilir.

Diğerlerine kıyasla daha genç olan bilim için de, kadınla sorun hala geçerlidir maalesef.

Sanat eserinin ve sanatçının dünya üzerinde yol açtığı; ne bir savaş, ne bir zulüm, ne de bir sömürü söz konusudur.

Sanat yaptı sizi zulme, sömürüye, cinayete, doğayı yok etmeye yöneltmez.

Eğitim alın, kadına saygı duyun, sanata yakın kalın…

Sunday, February 8, 2015

Heidi Trautmann, öteki

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:66



Uzun bir aradan sonra karşılaştığımız sergide kendisine “geçmiş olsun” diye sarıldığımda o da beni bir abla gibi kucakladı.  Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin öğretim faaliyetlerine başladığı 2006 Eylül’ünden beri bir şekilde “yakınımızda” olan Sayın Heidi Trautmann ile tanışma sürecimiz pek de iyi başlamamıştı. “… aslında planlanmamış bir deneyim, bir keşif yolculuğuydu ve nereye gittiysem iyi karşılandım ve hemen her durumda dostlukla, büyük bir paylaşım isteği ve işbirliği ile karşılaştım.” Diye önsöz yazdığı Rastgele Söyleşiler Derlemesi’nde “…ailemde biraz Rum kanı da var…” diye beyan edilmiş bir biyolojik özellik; tüm diğer ölçütler bir yana, sanatçı olmanın “kana dayalı” bir ölçütü de olduğunun fark edilmesine vesile oldu elbet hepimiz için!  “Karşılaşmalar” ve kan beyanı aslında; yazan, konuşan ve “genel amaç” hakkında itirafların bilinç altından gün ışığına çıkması olarak da yorumlanabilir burada. O günlerden kalanı, bugün silmek için emek harcamaya değmez diyerek, kirliliği umursanmayan gözlük camlarından sızan ışıkta neler okunabilir? Yahut da neler yazılabilir diye sormak geliyor insanın aklına.  Da, bunun cevabına “çalışmak” ve gözlem yapmakla  rahatlıkla herkesin ulaşılabileceğini bilmek, bence bir şans…

“Özellikle geçtiğimiz dört yıl içinde öğrenim gördükleri ya da çalıştıkları ülkelerden, halkla sorunları paylaşmak için vatanlarına dönen çok sayıda genç sanatçı oldu.”  Cümlesi; kitabı ilk okuduğumda her sanat alanından, bölümünden diploması olanın, hemen daha öğrenciliği bittiğinde, okulunda ödev olarak ya da ders için yaptığı işleri ile, burada sanatçı olarak değerlendirilmesini önemli bir hata olarak değerlendirmiştim. Kitabın basımından sonra geçen yaklaşık yedi yıllık süre içinde; o kitapta yer alan, o genç sanatçılardan kaç tanesinin, örneğin kaç tane kişisel sergi açtıkları sorusunun cevabı, o hatanın kanıtı ve cevabıdır.  Ulusal karmaları bir yana bırakalım; devlet finansörlü para verilerek katılınan uluslararası “fuarlar” üzerinden reklam yapılmasının, sanata düşmanlıkla eş anlam taşıdığını da burada belirtmek isterim.  Halkın sorunları, vatan; hamaset edebiyatı sanat siyaset, siyaset sanat, satan…

Amacım “sanat gönüllüsü” sayın Heidi Trautmann’ı, ya da büyük bir emekle ortaya çıkardığı kitabını eleştirmek değil elbet. Kısaca bir durum tespiti yapmaktır amacım. Kitap basıldığında iki yıldır akademik ve sanatsal faaliyetlerini burada örneğine rastlanmamış bir yoğunlukla gerçekleştiren fakültemizden söz edilmemesi; adada açılan ilk dijital resim sergisinden bahsedilmemesi; yukarıda sözünü ettiğim hataya bir başka örnek olarak durumunun tespitidir. Çünkü; Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında, Fakültemizin kuruluşundan beri sürdürdüğü akademik ve sanatsal faaliyetlerin sayısı, büyüklüğü ve kalitesi; o yıllarda olduğu gibi bugün de, karşılaştırılamaz bir düzeyde ve devam etmektedir.

Bugün o kitapta; hiç biri yer almamakla beraber, hocalarımızın kişisel başarısı ve sanata katkısı ve hatta KKTC’yi temsili görmezden gelinemez, “ötekileştirilemez” bir hal almıştır. Örnekleyecek olursak; yine bir ilk, “stencil” sergisini geçen yıl, hocalarımızdan biri açmıştır! Sanat ve Tasarım alanında Profesör unvanı taşıyan adadaki tek akademisyen, bizim hoca kadromuzdadır.  Bir hocamız, 16.Asya Sanat Bienaline “jüri üyesi” olarak davet edilmiş ve orada görev yapmıştır. Bizim için gurur ve başarı dolu bu süreçtir yaşadığımız…

Sayın Trautmann’a, bu düşüncelerimi de geride bırakarak “geçmiş olsun” diye sarılmıştım.

KKTC Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber’in “Müze” resepsiyonunda karşılaştığımızda sayın Trautmann’a tekrar sarılmam bir “özür” içindi. Kendisine; Alman Devletinin Liyakat Nişanı takdim edileceği törene davet edilmiş olmama rağmen, yurtdışında olduğum için katılamamıştım...

İşte o tören nedeniyle kafamda oluşan düşünceler bana bu haftaki yazıyı yazdırıyor.  Bir tarafta alaylı bir sanat gönüllüsü olduğunu saklamadan, bitmez tükenmez enerjisi ile üreten ve paylaşan bir insan… Öbür tarafta; doğduğu, büyüdüğü, çalıştığı, gezdiği ve yaşadığı ülkelerden arta kalan tercih ile, KKTC’de hayatını sürdüren bir Alman!

Ve ona Liyakat Nişanı veren bir devlet ve onun elçiliği!

Maalesef; devletlerin büyüklüğü, gücü, uluslararası prestiji ne olursa olsun, “temsiliyet” kişiler üzerinden yürüdüğü için; bir ülkeyi temsil edene saygılar sunarken, diğerine selam vermek bile istemeyebilirsiniz.

Sayın Trautmann’a vatandaşı olduğu devletin nişanı, devletini temsil eden kişilerce, “sanat ve kültüre katkılarından dolayı” başka topraklarda verildi.  Sanatın öğretim ve üretim sürecini yaşayan biri olarak, o nişanı vereni de, alanı da selamlamak düşüyor bana. Yeri gelmişken veya parantez içinde; Ankara’da Goethe Enstitüsü Müdürlüğü görevi de yapmış olan Sabine Hargeman Ünlüsoy’u da buradan saygıyla selamlarım.

Ödül töreninde yaptığı konuşmayı “özetlemeye” çalışarak sayfama taşıyabilirsem; sanırım sayın Trautmann’a karşı tercih ettiğim görevimi yerine getirmiş olacağım:

“Yaptıklarımı yapabilmem için bana destek olan Kıbrıs halkına; benimle tanışan ve yıllar içinde dostum olan sanatçılara, bu yolculuğumda benimle oldukları için çok şey borçluyum.

Sadece sanatlarıyla değil, yaptıkları etkinliklerle de iz bırakan sanatçılara, Kıbrıs sanatı hakkında bir ufuk çizmeme yardımcı olanlara, bana ilk röportaj yapma şansını tanıyanlara, bu akşam buraya gelebilen bir avuç dostuma çok şey borçluyum.

İki toplumlu etkinlikleri, şiir okumaları, sergiler ve sanatın başka yollarıyla açılan kapıları, birbirimizi anlamak için harcanan çabaları ve Goethe Merkezinin desteklerini unutmak mümkün değil.

Birleşmiş Milletlerin kontrolündeki görüşmelerin yapıldığı bölgedeki Türk ve Rum sanatçıların gerçekleştirdikleri ortak sanat projelerini unutmam mümkün değil.  Bu süreçte gözlemci olarak yer almaktan gözlemlerimi yazılar yoluyla paylaşmaktan hep mutlu oldum.

Bu süreçte yaptığım ilk röportajları ve onların duygusal etkilerini unutmam mümkün değil. Yerlerde oturarak onlarla yaptığımız sohbetleri ve çizimleri çok iyi hatırlıyorum.  Onlar şimdi farklı ülkelerde sergileniyorlar. 

Şiirlerden Kıbrıs edebiyatının gelişmesini öğrendim, felsefelerini, yaşadıklarını, hassasiyetlerini duygusallıklarını öğrendim insanların. 

Sekiz yıldır hiç bir tiyatro oyununu kaçırmadım, büyük sanatçıların çalışmalarına ve başarılarına tanık oldum. Tiyatrolarının yaşaması için verdikleri mücadeleye destek oldum. Ölecek en son şey umut olmalı.  Bu felsefenin hala ve ısrarla sürdüğünü görmekten, tanık olmaktan onur ve gurur duyuyorum.

Bu ödülü hayatımın çok önemli bir parçası olarak saklayacağım.”

Sanat evrensel ölçütleriyle sınırları aşarak devam etsin istiyorsak; “kan” grupları,cinsiyet, din, dil, ırk, “öteki” sınıflaması “hiç” olmamalı…  Kucaklaşmalar olmalı.

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, January 18, 2015

Ödüller, sanat, akademi

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:63



Akademisyenler çok iyi bilir ki; Üniversiteler aslında popüler kültürün “ikonlarına” mesafelidir.  Bu mesafe; üzerinde çalışacağı, araştıracağı, analiz yapacağı ve sonuçlarını bilimsel verilere dayandırarak, teze dönüştürüp dünyaya sunacağı olası “konulara” mesafesidir.

Bilim, teknoloji ve sanat; ana başlıkları altında eğitim-öğretim faaliyetlerini yürüten üniversiteler: sanatın değişik yöntemlerini bir arada kullanan popüler kültürün taşıyıcılarından biri olan, video-müzik ödüllerini vermekte bir sakınca görmüyorlar. Çünkü, bunu en kestirme hareketle Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği bir söze dayandırmak mümkündür. “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” İşte o damarların kopmaması için; sanat için, barış için, başarı için bu ödüllerin dağıtılması “tercihine de” ihtiyaç duyuluyor.

Elbette bu yazdıklarım “bir” bakış açısından yansıyor.  Daha pek çok dolaylı ya da doğrudan gerekçeye dayandırılabilecek bu yaklaşım, kuşkusuz kapitalist sistem içinde var oluş mücadelesini veren üniversiteleri haklı kılmıyor değil. Arkalarında “devlet” olan üniversitelerin bile, kampanyalar veya tanıtım günleri adı altında esas varoluş amaçlarından uzaklaşmalarıdır tartışılması gerekli olan.  Devlet üniversitelerinin bu “esastan” uzaklaşması, vakıf ya da özel üniversitelerin sisteme ayak uydurma davranışlarını tercihten “zorunlu” hale getiriyor denilebilir rahatlıkla.  Hatta bu zorunluluğun, o kurumların var oluş “amacına” yönelik saygı duyulan ve kabul gören bir davranış olarak değerlendirilmesi de olasıdır.

Bu değerlendirme ışığında bugünkü yazımın devamını; Yakın Doğu Üniversitesi’nin web sayfası üzerinden yapılan oylama ile; farklı kategorilerde belirlenen 5. Video Müzik  ödüllerinin dağıtımı törenine ayırdım:

YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in açılış konuşmasında söylediği üzere “müzik geçmişten bugüne gelen bir kültür birikimidir. Her zaman, her an hayatımızın önemli bir parçası olmuştur. Duygularımızı ve düşüncelerimizi en iyi ve en güzel şekilde dışa vurmanın, paylaşmanın yolu ve hayatımızın da vazgeçilmez bir parçası halindedir. Hayatı dolu dolu yaşamamıza bir vesiledir.  Hayatın algılanması, duyumsanması, sorgulanması ve anlamlandırılmasında önemli bir faktördür.  Müzik evrensel bir dildir. Nesillerden nesillere aktarılır. Toplumların yaşayışları, alışkanlıkları, kültürleri hakkında ipuçları verir. Bu faktörlerin birleşimi de kültürümüzü tanımlar, bizleri tanıtır. Ülke kültürü için son derece önem taşır.”

Günsel: Sanatçıları takdir ve teşvik etmek görevimizdir…

Günsel; konuşmasının devamında “… sanatı korumak, gelişimine katkıda bulunmak ve desteklemek bizler için oldukça önem taşımaktadır. Yakın Doğu Üniversitesi olarak, video-müzik alanlarının gelişmesi ve ilerlemesi adına katkıda bulunan değerli sanatçılarımıza ve televizyoncularımıza destek olmak, onların çalışmalarını takdir etmek, gelecek çalışmalarına teşvikte bulunmak bizler için bir görevdir” dedi.

Hem Kuzey Kıbrıs’tan hem Türkiye’den sanatçıların ödüllendirildiği Video Müzik Ödülleri Galası’nın sanata bir destek niteliği taşıdığını vurgulayan Günsel “geleneksel hale getirdiğimiz video-müzik ödüllerini her yıl tekrarlamaya; çalışmalar yapan değerli arkadaşlarımızı ödüllendirmeye, başarılarından dolayı tebrik etmeye ve desteklemeye devam edeceğiz” dedi.

Daha önceki törenlere katılma şansım olmamıştı ancak, bu tören için başarıyla hazırlanmış klip oldukça yararlı oldu. YDÜ Video Müzik Ödüllerinin önceki yıllarda; Kenan Doğulu, Yonca Evcimik, Gülben Ergen, Deniz Seki, Burcu Güneş, Kenan İmirzalıoğlu, Safiye Soyman, Ferudun Düzağaç, Murat Kekilli, Ciguli, Kubat, Cansu Koç, Yavuz Bingöl, Hilal Cebeci, Ferda Anıl Yarkın, Nuray Yerlitaş, İzzet Yıldızhan, Grup Trafik, Aşka Özlem, Yıltan Taşçı gibi 50’den fazla tanınmış sanatçıya verilmiş olduğunu ben öğrenmiş, daha önce katılanlar da hatırlamış oldular.

5. YDÜ Video-Müzik Ödülleri Kategorileri ve Sanatçılar:
Yılın En İyi Grubu: Gripin
Yılın En İyi Grubu (KKTC): Grup RAST
Yılın Sanat Müziği Sanatçısı (KKTC): Bahar Gökhan
Yılın En İyi Erkek Haber Spikeri: İrfan Değirmenci
Yılın En İyi Kadın Haber Spikeri: Nazlı Çelik
Yılın En İyi Çıkış Yapan Dizi Oyuncusu: Serkan Çayoğlu
Yılın En İyi Yardımcı Oyuncusu: Hazar Ergüçlü
Yılın En İyi Talk Show Programı: Beyaz Show
Yılın En İyi Müzik Kanalı: Kral Pop
Yılın En İyi Coveri Sakin Ol: Doğukan Manço feat Tuğba Yurt
Yılın En İyi Klibi: Ece Seçkin, Hoşuna mi gidiyor?
Yılın En Popüler Sanatçı (KKTC): Ahmet Zein Evan
Yılın En İyi Komedi Eğlence Programı: Güldür Güldür
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Oya Başar
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Cihan Ünal
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Sıla 4
Yılın En İyi Erkek Dizi Oyuncusu: Erkan Petekkaya
Yılın En İyi Kadın Dizi Oyuncusu: Seranay Sarıkaya
Yılın En İyi Şarkıcısı: Fikri Karayel
Yılın Müzik Adamı (KKTC): Ayhan Başkal
Yılın En İyi Düeti: Hande Yener&Berksan
Yılın En İyi Müzik Adamı: Berksan

Oldukça sıcak bir atmosferde gerçekleşen muhteşem organizasyonda ödül verenler de, ödül alanlar da birer kısa konuşma yaptılar. Organizasyonu ve ev sahipliğini başarıyla gerçekleştiren ekipten Yrd.Doç.Dr. Murat Tüzünkan’ın adını da anarak ancak;  komiteden Ahmet Savaşan’ın “Sıla 4” grubunun iki üyesine ödül verirken yaptığı konuşmasını sizlere getirmek isterim:  “…benim bir selamım bir de teşekkürüm olacak. Selamım elbette kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel'e, ki bu çatı altında pek çok ilki ülkemize kazandıran ve bizlerin de buna hizmet etmesine fırsat veren kişidir. Ona buradan selamlarımızı göndermek istiyorum.  Bir de teşekkürüm var, o da siz Sıla 4’e; geçmişimizden gelecek nesillere Kıbrıs kültürünü yansıtan “Sıla 4” şarkılarını usanmadan, bıkmadan büyük bir özveri göstererek devam ettirdiğiniz için. Elbette ki rahmetli Raif Denktaş’ı da anmadan geçemeyeceğim.  İyi ki varsınız iyi ki aramızdasınız.”

Eğitim alın, ödül de alın, sanata yakın kalın…

Sunday, August 10, 2014

Propaganda, seçim, grafik

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:39
10 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Geçen hafta bu sayfada yayınlanan “yerleştirme, kontenjan, yetenek” başlıklı yazım; -katılımcılar nezdinde- zamanlama ve içerik açısından “tam zamanında ve yerinde” karşılığını bularak, benim de keyif aldığım bir “taltif” ile tarihe not olarak düşüldü.

Biz bu satırları gazetede basılmış haliyle, bu Pazar gününün sabahında okumaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmakta…  Bu seçim de diğerleri gibi  günlük yaşamımızda ve aklımızı kurcalayan baskın “gündem” olarak önem sıralarının üstündeki yerini almış durumda… Sosyolojik sınıflama ya da mesleki tercih yapmadan; “tekrar edin mutlaka inanan çıkacaktır” stratejisi ile yönetilmeye çalışılan medyanın; batı ülkelerinde, siyaseti bu kadar  güncelleştirdiğini örneklemek çok zor.  Bu durumun bireyin “entellik” düzeyi ve yaşam kalitesi ile doğrudan ilgili olduğu düşünülebilir.

Goebbels’in kuram ve uygulamalarını, ya da Franco’nun üç “F” formulünü buralara taşıyıp köşeyi hoplatma amacında değilim.  Yine de “teşbihte hata olmaz” diyerek; Filistinliler keder, acı ve gözyaşı ile uğraşırken aynı günlerde Sayın Başbakanın futbol maçına çıkarılması büyük bir tezatın talihsiz tezahürü olarak değerlendirilebilir. Hele de ve özellikle televizyon haberlerinde (haber birliği etmişçesine) Başbakanın futbol maçındaki gol sevincini gösterip ardından da İsrail bombalarıyla yıkılmakta olan Gazze ve perişan çocuk haberlerini vermek; Sayın Başbakan için de, medya için de “propaganda” açısından iyi bir “iş” değildi kanısındayım.

Türkiye’de ve ardından KKTC’de yapılan yerel seçimlerin henüz ateşi düşmeden; tek kale “futbol” oynar gibi yürütülen Cumhurbaşkanlığı secim propagandaları ile, daha önce hamura çevrilmiş belleklerin istenildiği gibi biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesine tanık olmak; pek yaşanası bir durum değil.  Uygar ülkeler kendi süreçlerini yüzyıl önce tamamlamışken; bu topraklarda 21.yüzyılda tarım toplumundan sanayi toplumuna henüz geçişin olmadığını görmek de pek yaşanası bir durum değil.  İzlenen tarım politikaları nedeni ile, köylerden kentlere göç ettirilenlerle, yeni bir “toplayıcı” toplumun neden oluşturulduğunu, sonuçtan geriye doğru tahlil etmek zor olmasa gerek.

Seçim arifesindeki genel duruma bakıldığında, medyada yer alan taraflı siyasi değerlendirmeler ile “izinle” asılabilecek her yere asılan görsellerin analizinden “dengeli” sonuçların çıkmayacağını söylemek mümkün.  Toplayıcılaştırılmış toplum için yazılanların analizini uzmanlarına bırakarak; açık ve net olarak şu söylenebilir ki, üç adaydan bir tanesini mutlaka Çankaya’ya çıkaracak çalışmaların, sadece tasarım ve rethorik açısından bile ne kadar sorunlu oldukları açıktır.  Konuya ilişkin eleştiriler, şimdilik kısık ve ancak cılız seslerle dile getirilebiliyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun; seçim kampanyalarının kalitesi ne kadar değişiklik gösterirse göstersin; kesinlikle “bir kazanan” ve ardından bakakalan diğerleri var olmuştur.  “Güçlüye demokrasinin” bu gerçeği seçimler var olduğu sürece var olmaya devam edecektir.  Yine o bir başka gerçektir ki, yürütülen propaganda kampanyalarından kazananın kampanyası, en az eleştiriyi, dolayısı ile, en çok övgüyü alacaktır!  Ama her durumda; daha önceki seçim kampanyalarında olduğu gibi; bu kampanyalar da Grafik Tarihi’ndeki yerini alacaktır...

Tarihine tanık olduğum; 12 Eylül darbesinin ardından yapılan ilk seçimler için kurulan, logosu horoz olan bir parti; yürüttüğü kampanya ile açık ara önde görünürken; bir gecede her şeyin değiştiğini ve seçimi kaybettiğini o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır!  Ne o parti, ne de o dönem ve sonrasında kazanıp da, uzun yıllar iktidar olmuş bir diğer partinin bugün esemesi dahi okunmuyor.  O günlere ve o dönemin partilerine ilişkin bugün; Grafik tarihinin ve elbette sosyolojinin tozlu rafları arasında yerini almış “malzemelerdir” okunanlar.  Bundan hareketle; kapitalizmin “fastfood” yöntemiyle “design” ettiği toplumlarda ideolojiden boşaltılan yeri, artık hızlı bir şekilde “çıkaroloji” doldurduğu için, tarihin tekerrürü olasılığı da şimdilik göz ardı edilmektedir denilebilir.

Bu sayfada yayınlanan, nerede ise her yazımda özellikle Sanat, Grafik ve/veya Grafik Tasarım kavramlarını kullanmaya çalıştığım malumunuzdur.  Bu kavramları yukarıdaki tartışmalar ile ilintilendirdiğimizde, büyük bir çark olarak “propagandanın aracı” statüsünde ancak ele alınabileceklerini kabullenmek gerekiyor.  Diğer türlü bağlantı kurmak veya buraya kadar gelebilmek kuşkusuz güç olurdu.  Öyleyse; bugünkü yazının içinde geçen “propagandanın” ne olduğuna bir bakalım!   Kaynaklar; propaganda teriminin, Katolik Kilisesi tarafından 1622 yılında oluşturulan “Congragatio de Propaganda Fide”den geldiğini, Türkçe “İtikadı Yayma Cemiyeti” anlam karşılığına geldiğini de söyler.  İlk zamanlar bu cemiyet, kuruluş amacı doğrultusunda, dinsel anlamda görüşleri yaymak ve fikirleri değiştirmek hedefli kullanılmış olmakla beraber, yine kaynaklara göre, gizli ajandasında “düşünsel denetimi sağlamak” olduğu ifade edilmektedir.

Terence Qualter’in; bir zamanlar Yakın Doğu Üniversitesinde de görev yapmış olan değerli bilim insanı Ünsal Oskay’ın çevirisi ile “Propaganda Teorisi ve Propagandanın Gelişimi” kitabında dediği gibi:  “Propaganda; bir bireyin ve grubun başka bireylerin veya grupların tutumlarını belirleyip biçimlendirmek, kontrol altına almak veya değiştirmek için, haberleşme araçlarından yararlanarak ve bu bireylerin veya grupların belirli bir durum veya konumdaki tepkilerinin kendi amaçlarına uygun tepkiler şeklinde olacağını umarak giriştikleri bilinçli bir faaliyettir.”

Bu kadar güncel ve etkin bir silahın kendini ifade edebilmesi için özellikle grafik tasarım ve yan dallarına  ihtiyaç duyacağı açıktır.

Bugünkü seçim sandığını bir yanda tutarak; çok oportünist bir çıkarımla, medyada propagandalarını yapmaları ve insanları ikna etmeleri için “onların” grafik tasarımcılara hep gereksinimi olacak ve mutlaka “tasarlanacak” bir işleri için yolları sizin “oraya” düşecektir!

Çünkü; gerçek başarı inanıyorum ki, grafik tasarımı Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinde okumuş, öğrenmiş ve yetkinleşmiş olanlarla elde edilebilir...  Ancak bugünlerde, entelektüel düzeylerine göre “mesleki” tercih etme hakkını kullanmada, üniversite kapılarında bekleyenlere ayrıcalık tanınmalı!

Dünyada barış olsun, seçim de olsun, sanat da olsun…

Sunday, July 6, 2014

Mezuniyet, başarı ve emek

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:34

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!


Akademik yılın sonlanmasıyla beraber, kuruluşunu tamamlamış tüm üniversite ve fakültelerde yoğun bir "mezuniyet" heyecanı yaşanır.  1987'de ilk defa "hoca" olarak, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin töreninde idim!  O günden bugüne kimi protokol gereği, kimi de gönüllü olarak pek çok mezuniyet törenine katıldım. Hocalığın en ilginç yönlerinden biri de belki de budur: sizin yaşınız ilerler ancak her yıl aynı yaş grubunun aynı heyecanına tanık olursunuz. Dolayısıyla uyum sağlayabilen için bir "genç kalma" durunu söz konusudur! Büyük İtalyan düşünür Umberto Eco'ya takılır biri; senin gibi şöhretli, zengin, büyük bir adamın üniversitede hocalık yapmaktan ne gibi bir beklentisi olabilir? Eco; öğrenciler demiş, "her yıl onlarla beraber gençleşiyorum!

Kullanmasını çok iyi bildiği için, suçu sadece kapitalist sisteme yüklemeden, insanın doğasında var olan "rekabet" ve "çıkar" merkezli ilişkilerin yararına olduğu kadar zararına ve hatta daha fazlasına tanık olmak pek sevimli bir durum olmazsa gerek. Sadece bu iki değerin bilinçaltındaki hafif etkisi ile dahi;  siyasi, ekonomik ve akademik camianın tozu dumanı arasında yol almak kolay değil. İdealist kavramlar ve yaşam ilkelerinin öğretilmeye çalışıldığı bir sistemden mezun olan öğrencilerin, günlük yaşamda veya piyasa ortamında; en yumuşak tanımla, "bocalamaları" kanıksanmış bir durum olarak karşımıza çıkmakta. Bugünkü ikinci anektodum olsun: kişi harıl harıl çalışarak matematikçi olmuş, bol bol kitap okuyarak edebiyatçı olmuş, yüzmek için de kitap okumuş ancak; havuza düşünce boğulmuş!

Yaşam;  elbette bilim ve aklın ışığında, geçmişe değil geleceğe yatırım yapanların, ayakta kalanlarıyla sürer...

Bu akademik yılsonunda; KKTC'de ilk defa; yerleşik bir üniversitenin Tıp Fakültesi'nden öğrenciler mezun oldu. Sağlık, herkesi ilgilendiren bir alan! Çok büyük bir yatırım gerektiriyor. O nedenle, ekonomik gücün yanı sıra, iyi bir vizyon ve planlama olmazsa olmaz bu iş için de.  Eğer bunlar varsa; artı olarak mekan, teknik ve teknolojik donanım ve elbette yetkin ve deneyimli bir kadroya da ihtiyaç kaçınılmazdır. Bütün bunları sağlayan Yakın Doğu Üniversitesi; kurucu rektör Dr. Suat İ. Günsel başta olmak üzere, tüm ekibiyle bu sorunları çözerek ilk meyvelerini aldı!  İkinci kuşaktan, YDÜ Mütevelli heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, geleneği bilerek gerçekleştirdiği çağdaş projeler, YDÜ geleceğinin garantileridir.  Mekan ve donanımın eksiksiz oluşumu için YDÜ Mütevelli heyeti Başkan Yardımcısı Adem Aköl’ün çabalarını selamlamak isterim. Kısaca ve artık kurumsal olarak alışıldığı üzere bu başlangıç; KKTC için büyük bir başarıdır.  Ayrıca; emeklerine uzaktan da olsa tanık olduğum: kurucu kadrodan değerli dostlarım, öncelikle; Dekan Prof.Dr. Gamze Mocan Kuzey, Prof.Dr. Sezgin İlgi ve Prof.Dr. Nazmi Özer ve diğer hocaların gururuna gönlümle eşlik ediyor, herkesi kutluyorum!

Mezuniyet dönemleri hocaların ve özellikle öğrencilerin hem hüzünlü, hem de mutlu olduğu dönemlerdir.

Bilimin ve aklın ışığında yürüyenlerin ayak izleri takip edilir.

Yolunuz açık olsun, sanat da olsun!

Sunday, June 29, 2014

Kuruluş, sanat, sonuç

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:33
22 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!






Seçim tartışmalarının arasından ısrarla “sanat” demek; vatanseverlik sorununu göz ardı edip evrensel bir değeri bencilce tartışmaktan başka bir şey değildir diye yorumlanabilir.  Akıntıyla kürek çekmekle, akıntıya karşı kürek çekmek arasındaki kocaman fark; aslında anlayan bellekler için “fıtrat” ile, birazdan tırnak işareti içinde okuyacağınız sorular arasındaki fark kadar belirgindir.  İklimsel olarak yıllık ortalamaların üstünde bir sıcak zamanında; o ilk sorunun dışında “niçin” sanat diye farklılaştırarak yeniden sorgulama yapmanın gerekliliğine inanıyorum.  Çünkü¸ sanat için her tür bilgiye ihtiyaç vardır!  Bu ihtiyacın temelinde, farklı disiplin ve farklı deneyimlerden kazanılan bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi beklentisi vardır.  Burada “niye” sorusuna; kendi orijinalliğinden oluşan farklılığın farkında olan, kendisinden farklı olanı daha kolay kabul edecektir cevabı uygun olacaktır...  Sanat eğitiminin “nasıl” yürütüleceğinin temel dayanaklarından ve gerçeklerinden biri de işte tam da budur.

Yukarıdaki üç soruya ilaveten; “nerede” sorusuna cevap olarak Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde, YÖK sisteminde yürütülen zorunlu bölüm derslerinin dışında her yıl gerçekleştirilen uluslararası sempozyum düzeyinde AKADEMİADA, farklı disiplinlerden ustaların katılımıyla yapılan İKİDE BİR, diğer workshoplar ve seminerler ile; interdisipliner eğitim alamayan sanat öğrencisi için çok önemli ve her tür bilgi Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde (YÖK onaylı olarak) sunulmaktadır.  Sanat ve tasarım alanında pek çok yetkinliği bünyesinde taşıyan bu fakülte; uygulamalarıyla da imrenilen, örnek alınan bir eğitim kurumu niteliği taşımaktadır. Mesela; özel ya da vakıf üniversiteleri arasında Plastik Sanatlar Bölümü olan üniversite sayısı yok denecek kadar azdır. YDÜ GSTF Plastik Sanatlar Bölümünde heykel, resim ve seramik ana sanat dallarının var olduğunu hatırlatmakta yarar vardır!

Bu bilgileri verdikten sonra örnek alınmak değil de, emek hırsızlığı veya alan tacizi durumlarıyla karşı karşıya kalmak pek hoş bir tepkiye neden olmayacaktır elbette.  Pek çok reklamda kullanılan “imitasyonlarından sakınınız” retoriğini maalesef burada paylaşmak zarureti doğdu!  Seçim ve evet-hayır kampanyalarının tek düzeliğinden uzaklaşırken paletin renkleri arasından bugün siyah olanı kullanmayı –izninizle- tercih edeceğim!

Otonomi adına çizilmiş sınırlar içerisinde akademik birimler kendi otoritelerini oluşturmak için kimi anabilim ya da anasanat dalları stratejik plansız genişlemiş, bu genişlemeden de yeni sorunlar doğmuştur.  Sorunları oluşturanların çözüm arama yerine yeni sorunlar yaratması “sistemi” daha da karmaşık hale getirip çıkmaza sürüklemiş, bu durum asıl işleri orijinal olanı  aramak olan başka bölümleri de rahatsız eder hal almıştır.  Yukarıda sözünü ettiğim “bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi” sorunu, otonomi algılamasında trajikomik durumlarla kurumları karmaşanın içine sürüklemektedir.  Deneyimli öğretim elemanlarından yoksun fakülte, ya da bölümlerin “olağanüstü vatansever” davranarak gençleri sanat/tasarım öğrencisi yapmak adına piyasaya ara eleman yetiştiren meslek yüksek okulu formatında eğitim verdikleri görülmektedir.

Sanatın ve tasarımın popüler kısımlarından fırsatçılık yaparak yararlanmak isteyen bu kurumların; yetersiz yönetici ve öğretim elemanlarının elinde öğrenciler, ancak müfredatla çatışarak ve kopyalama yöntemli derslerde işlenen veya gösterilen bilginin “çorba” formatı ile yarınlarına ne taşıyabilir?  Bu, sanatın akademik cümbüşünü bir tarafa bırakmak için yaptığım araştırmalarda karşılaştığım sonuçlar; bölümlerinin kuruluş gerekçeleri ile ders içeriklerinin çeliştiğini göstermektedir.  “Öğrenme” sürecinin meyvesi olan diplomanın, değeri yozlaştırılmış bir kağıt parçasına indirgemesinden –en azından kurumsal olarak- uzak durmak gerekir.  Hatırlamakta yarar var; değişik “ranking” listelerinde, yayınların yanı sıra, mezunların ne iş yaptıkları ve başarıları önemli kriterlerdir! Akademik kriterlerden muaf ve bölümlerinin kuruluş gerekçelerinden bihaber, ya da gecekondu zihniyetli uygulamalar yapanların, mezunlarından ne beklenir ki?

Duyumlar; YÖK’ün yakın bir zamanda sanat ve tasarım alan-lar-ında yenileşme/değişme çalışmaları yapacağı yönünde, acaba gerekçeler arasında bu mutasyonlar da var mi?

Değişimin adı ve gerekçesi ne olursa olsun umudumuz sanatın/tasarımın lehine olmasıdır. Siyasi otoritenin esiri olmayan Üniversitelerin yeni olandan, orijinal olandan, bilimden ve sanattan  yana olmak zorunluluğu evrensel bir ilkedir. Küresel güçlerin “design” etmekte olduğu coğrafyalarda koşullar ne olursa olsun aydınlanmacı ruhun ölmemesi için gerekli ve belki de tek akademik ilke budur.

Ancak, her çalışma alanında kolaylıkla rastlanabilecek “teknikte öykünmeci, çözümde beceriksiz, siyaseten hain ve kimlikte kaypak” oportünist tiplerin amip yöntemiyle çoğalmış olması, everensel ve akademik ilkelerin önündeki en büyük tehlikedir.

Başka bir yazının konusu olacak küratörler ve onlar aracılığıyla sermayenin biçimlendirdiği sanatın yeni kuralları artık akademiden yana değil. Fransız devrimiyle tanım bulan, ulusal devlet yapısının yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde sanat eğitimi; güncellenmiş programlar, yeterli ve yetkin akademik kadro, mekan ve donamıma sahip üniversitelerde yürütülebilir. YDÜ GSTF tüm zorluklara rağmen bunun bayraktarlığını yapmaktadır.

Ranking listelerinde önde olan üniversitelerin çoğunda laboratuarlar yanı sıra; sanat ve kültürel etkinliklerin gerçekleştiği mekanlara sahip olmak da “hayati” bir ölçüt sayılır.  Müzeler ve galeriler üniversitelerin aynı zamanda dışa açılan pencereleri, vitrinleridir. Niye, nasıl, niçin, nerede sorularının sanatsal dille yanıtlanmaya çalışıldığı “doğru” mekanlardan mezuniyet sergilerini izlemek -en yalın sözle- emeğin ödüllendirilmesi olur!

Yukarıda sözünü ettiğim tüm sıkıntılara rağmen; Güzel Sanatlar Fakültelerinin “kuruluş gerekçelerine uygun olarak” her akademik yıl sonu düzenledikleri mezuniyet sergileri; sanat yoluyla toplumu eğitme, yol gösterme, yaşanılandan haberdar etme misyonunu yansıtmakla birlikte, sanatın topluma yayılmasında öncülük de etmektedirler.  Bu yıl davetle katıldığım farklı üniversitelerin mezuniyet sergilerinde karşılaştığım “sonuçlar” her şeye rağmen ümit vaat ediyordu!

Akademik birimlerin kuruluş gerekçelerini hatırlatarak, sanata yakın kalmanız dileğimle.

Monday, June 16, 2014

Savaş, sanat ve uçmak


Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:31
15 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

Bu hafta kendimi kuş gibi hissediyorum diye yazmaya başlarsam; berbat bir coğrafyada yaşıyoruz diye yazmaya başlamamdan daha iyi olacaktır diye düşünüyorum. Etrafımda kargalar var demek bülbülleri yaralar… Yere inip savaş var desem etrafımda; hemen burnumuzun dibinde demokrasi şırınga edilen  Tunus, Libya, Mısır, Irak ve Suriye’de yaşayanlara ayıp olur. “Yalnız bırakılan güzel ülkem…” hakkında kendimi tutamayıp yazsam eğer olmayacak, yazmasam da olmayacak… Öngörümün kestirdiği, ancak mantığımın kavrayamadığı gidişattın yenilerde ülkeyi sürüklediği gerginlik ve olan bitenler akla zarar, insana zarar.  Daha önce de değindiğim gibi; araştırmalar; bu coğrafyadaki insanın hafızasını onsekiz gün olarak ölçerken herhalde o onsekiz günde sütliman bir gündem vardı. Bu aralar ve sanırım yaz sonuna kadar, o onsekiz günün her diliminin başı ile sonu arasında geçen her gün için toplum mühendisleri, insanlara “bu kadar da olmaz” dedirtecekler. Kimileri televizyonlara ağlayacaklar, kimilerinin anası ağlayacak da, milli iradeye ne olacak?  Zaman kaybı olsa bile, cevapları belli soruları bir daha sormak gerek…

Sabahın altısı, rüyadan uyandım kabusun içine… 

Uluslararası bir ödül almak için (diğerleri gibi) ülkesinin tarihine veya kurucusuna küfretmesi gerekmiyordu, yedinci sanat olarak kabul edilen “sinema” ustası Nuri Bilge Ceylan’ın. Öyle de yaptı zaten, retoriği çok başarılı bir söylem: “yalnız bırakılan güzel ülkem…” Bir soytarıyı bavul dolusu alışverişle havaalanında karşılamak için birbirini ezen medyada, ödülle gelen bir “usta” yönetmenin yer almamasına üzülebilirsiniz, ama şaşırmamak gerek diye düşünüyorum. Ödül; doğum yerine göre, akraba-eş-dost ilişkilerine göre, ya da siyasi tarafına göre değil de “işin başarısına” göre verilirse, ısmarlama değil de “gerçek ödül” olur. Üstelik insanı, herkesi sarmalar!  Güzel ve yakın ülkemde kaç kişi bu ödülle sarmalandı, haberdar oldu, kaç kişi sevindi son günlerdeki sosyolojik ve siyasi oyunların karabasanlarına inat, bilemiyorum. 

Vatan ve millet konusunda tarihin bir tarafı ile barışık olmayan etrafımdaki “akil adamlar” elleriyle besledikleri öbür tarafın gittikçe derinleşen ihanetine uğramış gibi görünüyorlar.  Nerede ise sadece “kendi” varlıklarını sürdürebilme çaresizliği içine girmişler, öngörü veya tespitlerinin artık hiçbir “tutarlılığı” ve stratejik geçerliliği yok.  Görünen o ki; taraf oldukları, “derinliğin” başarısız sonuçlarını ve hatta kendi hamasi söylemlerini unutmuş gibi davranıyorlar...  Son dönemin sosyolojik karabasanlarını hazırlayanlar, neredesiniz?  Yoksa biz mi büyüyoruz! Cevapları belli olsa da en azından sorup geçmek gerek… 

Buradan sanata geçmeli artık! Belki dünyayı kurtarmaya gücü yetmeyecek ama kurtulmasına katkısı olacaktır kuşkusuz. O bilinir ki sanatta ve bilimde, “yaratı” için en önemli esin kaynaklarının başında doğa gelir.  Yeşil ve mavi renklerin her tonunun süslediği çocukluğumda, kuş gibi uçmayı da isterdim! Birazdan uçacağım, sorular cebimde…

Barışa ve sanata yakın kalmanız dileğimle.


Sunday, June 8, 2014

Çözüm, sanat, inisiyatif

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:30
08 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Kolaycılıkla ele alınabilecek sosyolojik konuların çekiciliğine bir kere daha kapılmadan ve yeniden sanat demeli. Israrla, usanmadan. Çünkü gerçeklerin kahrolası tarafında yetersizlik, kalitesizlik, liyakat ya da uygunluk vasıflarının nasıl ayaklar altına alındığını hatta çamurlarda sürünmekte olduğunu görmek; sanatın kimi ısmarlama yaftalılarca hunharca tahrip edilmesini duymak, bugün için belki de trajikomik bir durum. Bu durum ki toplumun “ilgili” kesimleri tarafından “beklentileri” ya da kendi kriterlerine uygunluğu açısından ele alındığından duyarsızca karşılanan, hatta alışılmış, kanıksanmış bir tepkisizlik ile sergi salonlarında resim yerine sallanan acınası bir durum.  Güney-Kuzey ayrımının pek çok anlamıyla yaşandığı bir toplumda; evrensel sanat kriterlerinin farkında olarak en azından diğer ayrıştırıcı değerleri yok sayıp, sanat için gösterilen çabayı ve büyük emeklerle kat edilen mesafeyi tahrip etmek; sanatla ilgisi alakası olan biri veya birilerinin hedefleyebileceği varış noktası değildir.  Öyleyse ve kısaca; ya bunlar sanatı bilmiyorlar ya da sanatı sevmiyorlar diyebilir miyiz?  Belki, ikisi de! Kimdir bunlar?

Bu haftaki birinci soru bu idi, geçelim ikinci soruya. İkinci soru aslında ve bana göre bir replik: “...sorunlara kalıcı çözümler üretilmesi...”  Sanattan siyasete, sağlıktan spora uzman ya da amatör herkesin sıklıkla, tekrarlayarak tükettiği bir deyiş. Kullanımı bazen “moda” haline gelen, bellek ya da ağız alışkanlığıyla kırk dakikalık bir oturumun son on dakikasında onbeş kez yinelenen bir replik.  Sosyologlar ya da psikologlar bu durumu nasıl açıklar bilemem, ancak o dört kelimenin yan yana dizildiğinde ve hele de bas bir sesle kulakta defaten çınlaması pek hoş duygular uyandırmasa gerek.  İşin bir de, dilbilimci veya anlambilimciler açısından da açıklaması olabilir.  Mutlaka vardır da.  Seçim kampanyalarının start aldığı bir dönemde sözün ya da sloganın başarısı; kolay anlaşılırlığı kadar çok çağrışım yapmasına ve “net bir şey” olarak yazılmasına bağlıdır dersek yanlış olmaz sanırım.  Konu elma ise, elma demekte yarar vardır.  Açıklamak için Adem ile Havva’nın meselesinden başlamaya gerek yok!  Sorunlar tamam. Kalıcı, bu replikteki en tutucu sözcük!  Çözüm, kilit sözcük bu bence. Üretmek tamam… Bunların hepsi için ve ayrı ayrı istisnasız olarak; ne, niye, nasıl, niçin, nerede ve kim için soruları sıralanabilir. Böylesi göreceli ve “temenni” içerikli bir replik ne kadar inandırıcıdır acep? Kimdir bunu söyleyenler?

Çözüm yaratma, en azından “kültüre” göre değişkenlikler gösterir.  Örneğin sanat ortamına bakınca;  birbirinden uzak bazı toplumların kimi alanlarda benzer biçimlerle ortak görsel dil ortaya koymalarına karşın; aynı dili bu toplumların kendilerine yakın diğer toplumlarla oluşturamadıkları gözlemlenmiştir.  Yüzyıllardır aynı çatı altında aynı coğrafyada yaşayan kimi toplumların hala “ayrık” olarak varlıklarını sürdürebilmesini açıklamak zor olsa gerek.   Uzak coğrafyadakilerle görsel bir dil oluşturacak kadar sürprizlerle dolu insanoğlu, barış gibi evrensel bir dili kullanmada neden bu kadar zorlanır?  Ancak çözümün ne kadar geçerli bir süre kalacağı o üretilen dil ile ölçülebilir mi veya çözümlerarası üstünlük hangi kriterlerle test edilip ölçülebilir? Üstünlük nedir? Eğer, coğrafik olarak küçük bir kültür, kendi varlığını başlı başına üstün olarak kabul ettirmeye çalışıyorsa, buradan hareketle ve en olumlu yaklaşımla durum; toplumlararası en barışçıl araçlardan biri olan sanatla ilişkilendirildiğinde  o sosyolojik yapının kendi sanatının dışındakilerini sanat olarak görmemesi, başka sorunlar üretecektir.  Hatta “sorunun çözümüne yönelik atılan ve atılacak adımlara tam destek” beyanında bulunan “diğer tarafın” kaçınılmaz bir savunma refleksi ile “ötelenmeye” karşı nerede ise tüm kurumlarıyla direnmeye çalışması doğal bir hak yansıması biçiminde tezahür edecektir. Baskınlık mücadelesindeki kültürlerden hangisinin haklı ya da hangisinin üstün olduğu veya hangisinin ürettiği çözümlerin kalıcı olacağı, “tarafsızlık” söz konusu olamayacağı için ortaya çıkan durum “inisiyatifsizlik” olacaktır.  Güçlerin inisiyatifsizliği… İyi niyet kamuflajlı müzakerelerde tartışılmayacaktır.  Böylece daldaki beş kuş hikayesi kuşaktan kuşağa farklı versiyonlarla anlatılagelecektir.  Elbette ki yarım asrı aşan inisiyatifsizlik de kuşkuyu doğasında barındıracaktır.  Kuşku da soruları getirecektir örneğin; kimin çözümüdür?

Oysa bugünün kolaycı toplumlarını fastfood design metotları ile “kültürleme” ve onlara kimin üstün olduğunu dikte ettirme gücü ve aklına sahip olanlar inisiyatifi de elinde tutanlardır.  Onlar ki sanatı da, çözümü de belirleyenlerdir dersek pek çok sorunun yanıtını işaret etmiş oluruz düşüncesindeyim.

 “Akademinin” tutumu bilinmekle beraber; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. İrfan S.Günsel’in sanatı himayesi ve çözüm girişimlerini  takdirle karşılamak gerekir inancındayım.  Basında yankılanan; müzakereci Doç.Dr. Kudret Özersay’ın YDÜ’ye daveti ve bilgilendirici toplantısının önemli bir girişim olduğuna inanıyorum. Ancak; sağlık sorunlarıma çözüm üretemediğim için toplantıya katılamamış olmaktan üzüntü duyduğumu belirteyim.

Çözüme ve sanata yakın kalmanız dileğimle…

Sunday, June 1, 2014

Okul, hocam ve ben

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:29
01 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!






































Değerli okurlar bugün; tam bir yıl önce verilmiş bir sözü kendi köşemde yerine getirmeye çalışacağım için mutluyum.  Birkaç haftadır köşemde ağırlıklı olarak yazdığım Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin düzenlediği  “AKADEMİADA gerçek anlamda bir okul kimliği taşıyor” demek çok da yanlış olmasa gerek.  Gönüllü katılımcıların ve gönüllü eğiticilerin yaklaşık on gün boyunca önyargılardan ve küçük-büyük her tür hesaptan uzak durduğu; üretmenin ve bilgi paylaşımının üst düzeyde yaşandığı bir ortam, bir okul tanımlamaya çalıştığım.  Bu okulda sadece uygulamalı atölye çalışmaları yapılmıyor elbette.

Çoğunluğu öğrenci olan katılımcılara her etkinlikte bir de sanat, tasarım, eğitim ana başlıkları altında bir tartışma ortamı yaratılıyor.  Böylece kuramsal atölye çalışmasının bir seminer ile hayat bulması sağlanıyor.

İşte budur sözünü ettiğim okul, uygulama ve kuramın birlikte ele alındığı okul…
İstanbul, Doğuş Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesinden Prof.Dr. SITKI M. ERİNÇ tarafından; geçen yıl AKADEMİADA etkinliğinde sunulan bir bildiriyi size sunmak istiyorum bugün.  Anlaşılması kolay ve bir o kadar da geniş kitleler tarafından okunması; akıllara takılan pek çok soruya cevap niteliği taşıyan içeriği bakımından gerekli diye düşündüğüm için bildiriyi sizlere getiriyorum:

SANATÇI VE SANATSEVER İLİŞKİSİNİN DOMİNANTLARI
“Sanat olgusunun bu iki öznesi arasındaki ilişki, nesnel ya da tinsel olarak ama mutlaka sürekli bir şekilde varlığını sürdürür. Bu süreç içinde ilişkiyi hem var eden hem de kendini hissettirecek şekilde etkileyen temel dominantları en genel şekliyle üç ana grupta toplayabiliriz.

Bunlar; a) Kültür ve Eğitim, b) Politika ve Demokrasi, c) Ekonomi ve Yaşam Standardı.

Bu üç dominant ayrı ayrı ele alınsalar bile birbirinden bağımsız düşünülemez ve daima üçü bazen sebep-sonuç ilişkisi içinde, bazen de yan yana hem sanatçıyı, hem sanatseveri hem de aralarındaki kaçınılmaz ilişkiyi etkiler. Fakat salt konuyu daha anlaşılır kılmak için bu üç etmeni ayrı ayrı ele almakta yarar görülebilir.

a) Kültür ve Eğitim:
Eğitim, Kültür örtüsünün en temel öğelerinden biridir. Öylesine temeldir ki, kültürü tek başına yönlendirebilir, şekillendirebilir. Fakat eğitimi temel öğe yapan da kültürün yoğunluğudur, derinliğidir.
Sanatçıyı ve sanatseveri öncelikle bu kültür ve eğitim var kılar. sanattan ne anlamamız gerektiğini, nasıl bir sanatın yeğlenmesi kaçınılmaz olduğunu, sanatla çağı ve çağcıl olanı nasıl yakalayabileceğimizi ancak önce kültürel edinimlerimizle, sonra da bu edinimlere uygun düşen ve onu pekiştiren daha ileri götüren eğitimle sağlayabiliriz. Bu ikisinden biri yani kültür ya da eğitim yetersiz kalırsa sanat hemen önce durağan bir hal alır, sonra da kavuklaşır, büzülür, küçülür.  Sanatçı için yetenek ön koşul kabul edilir. Fakat bu yetenek nesneleşmedikçe, sanata dönüştürülmedikçe onun varlığından söz edilemez. Bir sanat eseri yaratabilmek ise teknik ve felsefi eğitimle gerçekleşebilir.  Önce bu yeteneğin nasıl ortaya konulabileceği, hangi yolla ve nasıl bir sanat eseri yaratabileceği öğrenilir, sonra da bu sanat eseri ile sanatseverine ne verilebileceği.   Yani sanat eserinin iletisinin ne olacağı...

Bilindiği gibi her sanatçı potansiyel bir alıcı için ürün verir. Sanatçının bu 'potansiyel'den ne anladığı onun yapıtını önce yeni yapar, sonra da o talebe uygun arz yaratılır. Bunun tek ayrıcalıklısı sanattır. Sanatta önce arz yapılır, bu arza göre talep oluşturulur. İşte sanatçı kültürü ve eğitimi sayesinde neyin yeni bir arz olabileceğini keşfeder. Yoksa Amerika'yı tekrar, tekrar keşfeder durur.

Sanatsever, kendisine arz edilen yeni, tek ve özgün bir yapıtı, alışageldiklerinden farklı bir eseri ancak kültürü ve eğitimi sayesinde kavrayabilir ve o yapıtla hem duygusal bir bağ kurar, hem de belli bir ileti sağlar, bir bilgi elde eder.  Sanatseverin kültür düzeyi ve eğitim seviyesi sanatçının 'potansiyel' kavramını doğrudan etkiler ve onun yapıtının sıradanlığını engeller.

Sanatçının yapıtı da sanatseverin kültür düzeyini yükseltir, görgüsünü, bilgisini artırır. örneğin bir Bilge Karasu kitabı okumak, okuyabilmek ve onu sindirebilmek, ya da Sefiller Müzikalini izlemek ve dinlemek, yahut Meriç Hızal'ın Antalya’daki Alyazma Anıtını turlamak ve kavramak... Bunları yapabilen bir sanatseverin hem kültür seviyesi bir üst basamağa çıkar hem de bilgisi artar. Bu ve bunlar gibi yapıtlar onu çağdaş yapar, çağcıl toplumlar düzeyine ulaştırır. Bu tür eserlerin varlığından bile habersiz olanlar asla sanatsever sayılmazlar, niçin yaşadıklarının, nasıl yaşadıklarının farkına bile varamazlar.  Sanatçı ile sanatsever arasındaki bu ilişki; kültür ve eğitim ilişkisi, sanatı sanat yapan en önemli  dominantlardan da birini, hatta ilkini oluşturur.

b) Politika ve Demokrasi:
Demokrasi özgür düşünebilmenin, özgür düşünebilme yönteminin öğrenilmesinin tek yoludur.  Bir ülkede yönetim biçimi ne olursa olsun, sanatçı kendini özgür hissedebilmelidir. Bu hisse ket vuran pek çok dış etken olabilir. Ama asıl etken içimizdeki, düşünsel yapımızdaki ket vuruculardır. Bu nedenledir ki en diktacı rejimlerde bile çok iyi sanatçılar çıkabilmiş ve evrensel üne kavuşabilmişlerdir.

Politikada, ister bir devlet yönetimini, ister bir toplum ya da bir aile yönetimini ölçüt alalım, asıl olan sanata bakış, sanattan anlayış üzerine oluşturulan politikadır. Örneğin bir aile babası, bir ilin valisi ya da bir devletin en baştaki yöneticisi nasıl bir politika izlerse izlesin, bu politika sanata, iyi sanata, evrensel sanata ne kadar karşı olursa olsun, eğer hem sanatçı ve hem de sanatsever, ruh olarak akıl olarak özgürlüğünü koruyabiliyorsa sanat gelişme yolundan sapmaz. Olsa olsa biraz gecikir. O kadar...

Rus ihtimalinde, Nazi Almanya'sında ya da İtalya'sında, daha pek çok ülkede tüm politik baskılara, engellemelere rağmen sanat derinden derinden gelişmeye devam etmiştir. Daha 14. Yüzyılın ilk yarısında Giovanni Boccaccio, özellikle dine dayalı diktaya rağmen 'Decameron Geceleri' yazabilmiştir. 1600'lerin hemen başlarında İspanyol ressam Diego Velasquez, engizisyonun katı yasağına rağmen 'Aynadaki Venüs'ü yapabilmiş, arkasından da Francisco de Goya'nın 'Çıplak Maya'sı için öncülük edebilmiştir. Nazım Hikmet'in durumu da bunlardan farksız olmuştur. Çünkü bunlar ve bunlara benzeyen sanatçılar hiçbir şey uğruna kafa özgürlüğünden ve demokratik tutumdan taviz vermemişlerdir.

Demokrasinin bir sistem olarak, bir ad olarak var olması ile bir düşünce tarzı, bir dünyaya bakış şekli olarak var olması çok farklı iki durumdur. İkinci varsa birinciyi gerçekleştirmek sorun değildir. Ama eğer yoksa, yani kafa olarak yoksa birincinin var gözükmesi sanatı olumlu etkilemez, hatta aksine sanatı geriletir. Bunu bilmemize rağmen, ne yazık ki, aydın kabul edilenler, sanatçı geçinenler anti demokratik bir düzende iktidarın yanında olmayı çağdaşlık kabul ederler, entelektüellik zannederler ve koşulların daha da beter olmasına çanak tutarlar. Böyle bir ortamda sanat evrenselliğin çok uzağında oluşur. Sanat adına yapılan her şey alaturkalaşır. Gerçek sanatseverlerin sanattan kopmasına neden olur.

Sanat severin sanat politikası, her ne kadar ailesinin, yakın çevresinin tutumundan doğarsa da kendi geliştikçe, eğitimi değiştikçe, görgü ve bilgisi arttıkça kendi politikasını oluşturur ve çağa ayak uydurur. Evrensel sanatı tanır ve benimser. Böyle bir politika sanat adına yapılan arzın kalitesini de yükseltir şüphesiz. Talebin kalitesi sanatçının potansiyel alıcı üzerine oluşturduğu imim de kalitesini yükselteceğinden toplumun sanat seviyesi, toplumun yeğleme düzeyi de yükselir.  İktidardakilerin sanata karşı politik tutumları çağa ve çağcıl akla ters düşse bile sanatçılar buna direnebilecek kapasiteye sahip ise sanatın yükselmesini hiçbir güç engelleyemez. Yeter ki sanatçı sanatı her şeyin önünde tutabilsin.

c) Ekonomi ve Yaşam Standardı:
Gerek toplumun ve gerekse o toplumu yaratan bireylerin yaşam düzeyleri ekonomik koşullarla doğrudan ilişkilidir. Fakat bu konuda iki temel kuralı unutmamak gerekir. Bunlardan ilki hiçbir toplumda, siyasal rejim ne olursa olsun ekonomik eşitlikten söz edilemez. İkincisi ise, ekonomik koşullar ne kadar üst düzeyde olursa olsun bu düzeyle sanat arasında aracısız, doğrudan bir ilişki kurulamaz. Bu ilişki ancak kültür ve eğitim düzeyi aracılığı ile sağlanabilir.

Yaşam standardı dendiğinde önce ekonomik olanaklar akla gelir genellikle. Ama aslında bundan daha farklı, daha yoğun bir anlamı içerir yaşam standardı tanımlaması. Ekonomik olanakları nasıl kullanacağını bilmek, doğru kullanabilmek yaşam standardını gösterir. Geliri ne denli kıt olursa olsun hiç olmazsa bir kitap alabilmek için para ayırabiliyorsa, zaman zaman bir buket çiçek almayı akıl edebiliyorsa, bir tiyatroya gitmek için gerektiğinde bir öğününden vazgeçebiliyorsa bu kişinin yaşam standardı yüksek demektir. Bir müze giriş ücretinden, bir sergi biletinden kaçınmayı tasarruf zannedip, pahalı bir lokantada görünmeyi yaşam standardı zannedenlerin safdilliği, tüm çevresi tarafından fark edilebilir.

Gerek sanatçı, gerekse sanatsever kişisel yaşam standartları için bilinçli bir şekilde çaba sarf ederlerse toplumun kalkınmasına doğrudan hizmet etmiş olurlar. Bu da vatandaşlık görevlerini yerine getirmek anlamına gelir ki galiba hepimizin temel dileği de budur, bu olmalıdır.”

Öğrencilerimle derste tartışma ortamı yaratmak için paylaşmaktan keyif aldığım bu yazıyı, sunumdan sonra hocamdan yayınlama izni istemiştim.  “Yayınladığında bir kopya da bana yollama sözü verirsen evet” demişti hocam!  Aradan bir yıl geçti!  Artık okudunuz, sizlerin de yararına olduğu ümidi ile ve değerli hocamı bir kere daha saygı ve minnetle anıyorum.

Deep Purple, Cumhuriyeti Afişleyen Adam: İhap Hulusi Görey sergisi, Piri Reis Haritaları sergisi, YDÜ, GSTF, Plastik Sanatlar Bölümü sergisi; artık evrensel büyüklüğe ulaşmış bir bütünün değişik düzeydeki başarıları…  Sanat ne ulvi bir değer ki herkes kendine göre nasipleniyor, kovası kadar su alıyor denizden…

Sanata yakın kalmanız dileğimle.