Showing posts with label İrfan S.Günsel. Show all posts
Showing posts with label İrfan S.Günsel. Show all posts

Sunday, May 10, 2015

Basketbol, başarılar, AKADEMİADA-6

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:79



Bu haftaki yazımın iki konusu var. Birincisi konusu: Yalova’da düzenlenen final grubunda ikinci gelerek Türkiye Kadınlar Basketbol 1.Ligi’ne yükselen Yakın Doğu Üniversitesi  (YDÜ) Kadın Basketbol takımının büyük başarısı. İkincisi Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin (GSTF) bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında altıncısını düzenleyeceği Uluslararası Sanat Akademisi AKADEMİADA!

Geçen yılki yazılarımda dedikodu sonuçlu, temeli cehalete dayanan konuşmaların rahatlıkla kıvrılabileceği alanlar olarak, konuşanların kendilerine sanat, spor, sağlık ve siyaset başlıklı konuları seçtiklerine tanıklık etmenin dayanılmaz sıkıntılarını defalarca irdelemiştim. Son yazılarımda da bunu “evinin salonundaki evlilik fotoğrafını sanat eseri sanan kişinin” sanatı değerlendiremeyeceği anlamına gelen cümleler paylaşmıştım. Bundan hareketle; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, “akvaryumda değil, okyanusta yüzülebileceğinin bir göstergesi” diye tanımladığı YDÜ’nün basketbol başarısı hakkında YDÜ Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanı Hakan Atamtürk de “kazanılan başarının en güzel tarifinin tarih yazmak olduğunu” ifade etmiş. Hayatı boyunca baskette 12’den az sayı kaydetmiş biri olarak sözü; http://duyuru.neu.edu.tr/?p=93424 adresinde ve 6 Mayıs 2015’de Havadis Gazetesi’nde de yayınlanan yazısı ile bir spor insanına bırakıyorum:  Yrd.Doç.Dr. Nazım Serkan Burgul’un  “YDÜ ve Hakediş” yazısı. Kendisine teşekkürlerimle virgülüne dokunmadan:

“Progress” kelimesi artık canlı’daki spor dilimize de girmiş durumda; Türkçe tam karşılığı yok ama meâli özetle “ilerleme ve gelişmedeki hakediş”i ifâde ediyor. Bildik diğer sektörel süreçlerde olduğu gibi spordaki tepe yönetimi de; önce konuyu planlar, sonra onu örgütleyip yönetmeye başlar. E süreç esnasında da koordinasyonu sağlayıp, planlanan hedefe ulaşmaya çalışır. İşte, amaca ulaşmadaki en önemli unusur da mâlum tepe yönetimidir biz’ce. Toplamda 11 şampiyonlukla NBA tarihinin en çok şampiyonluk yaşayan efsane koç Phil Jackson bir demecinde; “Gerçek şampiyonlar yönetimlerdir” demişti. Usta haklı, sporcuyu da, teknik heyeti de başarıya güdüleyen tepe yönetimidir; Mâlum, geçen hafta işbu sürecin tümünün aynısının tıpkısını Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) merkezinde yaşadık. Az buz değil, kadın basketbol takımımız artık gelecek sezon ‘endüstriyel basketbol’un bir üyesi olarak Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci ligi’nde rakiplerine meydan okuyacak. E bu başarı bir tesadüf müdür? Asla! Geçen akşam terfi final maçına canlı şahitlik eden basketbol yazarı sevgili Tonguç Kotak dostum duygu ve düşüncelerini bizlere aktarırken, hafızamız bizi taa ‘kuruluş’a götürdü; 1988 öncesi Lefkoşa’dan Dikmen’e giderken soldaki çorak araziye Koçero Tepeleri denirdi. Daha çok avcıların ve çobanların merkeziydi. O tepelerde özellkle tilkiler, keklikler ve de tavşanlar cirit atar; meraklıları da ayrelli ve de mantar toplamaya giderdi. İşte, o bölgede artık sosyal fayda ve de hizmet sağlayan ve de uluslarüstü kurumlar nezdinde haklı ödüllere doymayan bir kamu üniversitesi var artık; Yakın Doğu Üniversitesi için az önce “Kamu üniversitesi” dedik zira 20 yıldır bu ailenin ferdi olan bendenizin, kurum içerisinde “özel sektöre”e ilişkin esnek olmayan ve de keskin ekonomik yaptırımlarını veya “vakıf”a ilişkin hantal ve de objektif olmayan bir siyasi yapılanmayı ne gördük, ne de hissettik. İşte sırf bu yüzden kurumun dokusunu târif ederken her daim “Yakın Doğu Üniversitesi bir kamu üniveristesidir” deriz hep.Bu kurum tüm tesisleri ve de kaliteli insan kaynağıyla Kıbrıs Türk Toplumu’nun sosyal fayda, sağlık ve de eğitimine servis edildiği apaçık ortada. E bu merkezde de üniversitenin spordaki ilk gözağrısıydı basketbol takımımız. Bu takım temsilyeti ile üniversitemiz Türkiye’nin birçok ilinde, çok etkili ve de verimli bir biçimde kendi vizyonunu hedef kitleye tanıttı. İşte bu vizyonda bugünkü Türkiye Kadınlar Basketbol 1. Ligi de vardı ve sonunda hedefe ulaşıldı. 25 yıl boyunca basketbola yapılan yatırımlar sayesinde şimdilerde özelde YDÜ camiası ve basketbol severler, geneldeyse tüm ada halkı bu haklı gururu yaşıyor. Kıbrıs Türk Toplumu açısında Kıbrs Türk Cemaat Meclisi binasında kurulan dersaneden, bugünkü yerleşkesinde yatay ve de dikey büyümenin uluslar üstü büyüme, gelişim ve de dönüşümünün en güzel emsâlini yaşıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İrfan Günsel hocamızın “Ada’lı olup da, kıtalı gibi yaşamak” bu olsa gerek. YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Doç. Dr. İrfan Suat Günsel nezdinde de tüm çalışanlarıyla üç kuşaktır bu esere ilişkin gururu hisseden ve de bu gururla dönüşüme katkı koyanlara çok teşekkürler ve de bin selam olsun. Sonuçta basketbola yapılan yatırımlar “hakediş”in diğer bir adı oldu. Bir kez daha kutlarız. Haa, bu arada gelecek sezon Galatasaray Odeabank, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Abdullah Gül Üniversitesi gibi Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci Ligi’nin üst düzey performanslarını ağırlayacağız. Biz orda olacağız, sizi de bekleriz.”

Bize de sporcularımıza başarılar dilemek kalıyor…

Buradan, bilerek ikinci sıraya aldığım başka bir başarı öyküsüne geçelim. AKADEMİADA!

Aksaray Üniversitesindeki Rektörlük makamında eski Rektör Prof.Dr. Necdet Sağlam ile konuşma sürecinden bugünlere gelişin, en küçük oluşum yada organizasyonuna emek vermiş  birisi sıfatı ile ikinci sıraya aldım konuyu. Yoksa heyecanım veya AKADEMİADA’nin büyüklüğünü kıyasladığım için değil.

İki gün önce bir basın toplantısı yaptık. Sağ olsun  YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel her zaman olduğu gibi yanımızdaydı. Mimarlık Fakültesi Dekanı ve Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ve GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katılımıyla bu toplantıyı yaptık. Toplantıda söylediklerimizi “kısaca” paylaşıyorum:

Doç.Dr. İrfan S.Günsel konuşmasında; “3 gün önce uzun bir aradan sonra adaya özlemle, mutlulukla, başarıyla ve gururla döndük. Bugün ise sanatta başka bir başarının, bir başka değerin 6’ncısının başlangıcını müjdelemek üzere karşınızdayız: Akademiada!  Akademiada, üniversitemizin sanat faaliyetlerinin en önde gelenlerinden bir tanesi. Akademiada 6 yılda binin üzerinde öğrencinin katıldığı; heykel, seramik, resim ve diğer sanatsal ürünlerin üniversitemizin ve kampüsümüzün değişik yerlerine değer kattığı çok renkli ve sanatsal bir etkinlik.  Sanata ve Spora üniversitemizin en az eğitime verdiği kadar önem verdiğimizi, bu tür faaliyet, etkinlik ve yarışmaları düzenlememizin sebebinin bu olduğunu vurgulamak istiyorum. Bize göre; eğitim ve öğretim hayatı, sanat ve sporla birlikte düşünülmelidir” dedi.

Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ise; “bir büyük sanatsal etkinliği daha YDÜ’nün büyüklüğüne yakışır bir şekilde gerçekleştirecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu etkinliği buraya kadar getirebilmemiz nedeniyle ve öncelikle Kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel’e ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Doç.Dr. İrfan S.Günsel’e destek ve himayelerinden dolayı teşekkür ediyorum. Üniversitemizin sadece sanatsal değil; bilim, teknoloji, spor ve akademinin her alanda gösterdiği başarı, bu himaye sayesinde olmaktadır. Yaşadığımız örneklerle; bu konuda çok şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Akademiada büyük bir organizasyon, Akademiada’ya şimdiye kadar 24 farklı üniversite’den; yerli, yabancı 1000 den fazla öğrenci katılmış. Bu da bizim fakültemizin kuruluş misyonunda da belirttiğimiz gibi; adadaki kültür ve sanata katkı koyma hedeflerimizi başarıyla gerçekleştiriyor olduğumuzun bir göstergesidir” dedim.

GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç ise; “34’ü yurt dışından toplam 52 katılımcı 7 gün boyunca YDÜ GSTF’nin resim, heykel, seramik ve grafik tasarım atölyelerinde üretim-paylaşım süreci yaşayacaklar. Giderek kurumsallaşan, büyük heyecan yaratan ve adanın en büyük sanat etkinliklerinden birine dönüşen Akademiada’ya bu denli bir talebin olması gurur verici. Her yıl alanında uzman ve yetkin usta sanatçıların atölye sorumluluklarını yürüttüğü etkinlikte bu yıl resim atölyesini Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Doç. Musa Köksal; seramik atölyesini Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Melahat Altundağ; grafik atölyesini YDÜ’den Yrd.Doç. Erdoğan Ergün; heykel atölyesini ise Mersin Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Metin Şen yürütecekler.
Akademiada-6’da ayrıca; GSTF’nin tüm öğretim elemanları da etkin olarak görev alacaklar” dedi.

YDÜ GSTF Resim Çalıştayından da tecrübelerimle sabittir; böylesi etkinliklerin emek verenleri her zaman takdiri hak ederler: Yrd.Doç.Dr. Murat Tüzünkan, Menteş Haskasap, Ahmet Savaşan, Çağın Perçinci…

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz.”

Eğitim alın, spor yapın, sanata yakın kalın…

Sunday, January 18, 2015

Ödüller, sanat, akademi

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:63



Akademisyenler çok iyi bilir ki; Üniversiteler aslında popüler kültürün “ikonlarına” mesafelidir.  Bu mesafe; üzerinde çalışacağı, araştıracağı, analiz yapacağı ve sonuçlarını bilimsel verilere dayandırarak, teze dönüştürüp dünyaya sunacağı olası “konulara” mesafesidir.

Bilim, teknoloji ve sanat; ana başlıkları altında eğitim-öğretim faaliyetlerini yürüten üniversiteler: sanatın değişik yöntemlerini bir arada kullanan popüler kültürün taşıyıcılarından biri olan, video-müzik ödüllerini vermekte bir sakınca görmüyorlar. Çünkü, bunu en kestirme hareketle Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği bir söze dayandırmak mümkündür. “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” İşte o damarların kopmaması için; sanat için, barış için, başarı için bu ödüllerin dağıtılması “tercihine de” ihtiyaç duyuluyor.

Elbette bu yazdıklarım “bir” bakış açısından yansıyor.  Daha pek çok dolaylı ya da doğrudan gerekçeye dayandırılabilecek bu yaklaşım, kuşkusuz kapitalist sistem içinde var oluş mücadelesini veren üniversiteleri haklı kılmıyor değil. Arkalarında “devlet” olan üniversitelerin bile, kampanyalar veya tanıtım günleri adı altında esas varoluş amaçlarından uzaklaşmalarıdır tartışılması gerekli olan.  Devlet üniversitelerinin bu “esastan” uzaklaşması, vakıf ya da özel üniversitelerin sisteme ayak uydurma davranışlarını tercihten “zorunlu” hale getiriyor denilebilir rahatlıkla.  Hatta bu zorunluluğun, o kurumların var oluş “amacına” yönelik saygı duyulan ve kabul gören bir davranış olarak değerlendirilmesi de olasıdır.

Bu değerlendirme ışığında bugünkü yazımın devamını; Yakın Doğu Üniversitesi’nin web sayfası üzerinden yapılan oylama ile; farklı kategorilerde belirlenen 5. Video Müzik  ödüllerinin dağıtımı törenine ayırdım:

YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in açılış konuşmasında söylediği üzere “müzik geçmişten bugüne gelen bir kültür birikimidir. Her zaman, her an hayatımızın önemli bir parçası olmuştur. Duygularımızı ve düşüncelerimizi en iyi ve en güzel şekilde dışa vurmanın, paylaşmanın yolu ve hayatımızın da vazgeçilmez bir parçası halindedir. Hayatı dolu dolu yaşamamıza bir vesiledir.  Hayatın algılanması, duyumsanması, sorgulanması ve anlamlandırılmasında önemli bir faktördür.  Müzik evrensel bir dildir. Nesillerden nesillere aktarılır. Toplumların yaşayışları, alışkanlıkları, kültürleri hakkında ipuçları verir. Bu faktörlerin birleşimi de kültürümüzü tanımlar, bizleri tanıtır. Ülke kültürü için son derece önem taşır.”

Günsel: Sanatçıları takdir ve teşvik etmek görevimizdir…

Günsel; konuşmasının devamında “… sanatı korumak, gelişimine katkıda bulunmak ve desteklemek bizler için oldukça önem taşımaktadır. Yakın Doğu Üniversitesi olarak, video-müzik alanlarının gelişmesi ve ilerlemesi adına katkıda bulunan değerli sanatçılarımıza ve televizyoncularımıza destek olmak, onların çalışmalarını takdir etmek, gelecek çalışmalarına teşvikte bulunmak bizler için bir görevdir” dedi.

Hem Kuzey Kıbrıs’tan hem Türkiye’den sanatçıların ödüllendirildiği Video Müzik Ödülleri Galası’nın sanata bir destek niteliği taşıdığını vurgulayan Günsel “geleneksel hale getirdiğimiz video-müzik ödüllerini her yıl tekrarlamaya; çalışmalar yapan değerli arkadaşlarımızı ödüllendirmeye, başarılarından dolayı tebrik etmeye ve desteklemeye devam edeceğiz” dedi.

Daha önceki törenlere katılma şansım olmamıştı ancak, bu tören için başarıyla hazırlanmış klip oldukça yararlı oldu. YDÜ Video Müzik Ödüllerinin önceki yıllarda; Kenan Doğulu, Yonca Evcimik, Gülben Ergen, Deniz Seki, Burcu Güneş, Kenan İmirzalıoğlu, Safiye Soyman, Ferudun Düzağaç, Murat Kekilli, Ciguli, Kubat, Cansu Koç, Yavuz Bingöl, Hilal Cebeci, Ferda Anıl Yarkın, Nuray Yerlitaş, İzzet Yıldızhan, Grup Trafik, Aşka Özlem, Yıltan Taşçı gibi 50’den fazla tanınmış sanatçıya verilmiş olduğunu ben öğrenmiş, daha önce katılanlar da hatırlamış oldular.

5. YDÜ Video-Müzik Ödülleri Kategorileri ve Sanatçılar:
Yılın En İyi Grubu: Gripin
Yılın En İyi Grubu (KKTC): Grup RAST
Yılın Sanat Müziği Sanatçısı (KKTC): Bahar Gökhan
Yılın En İyi Erkek Haber Spikeri: İrfan Değirmenci
Yılın En İyi Kadın Haber Spikeri: Nazlı Çelik
Yılın En İyi Çıkış Yapan Dizi Oyuncusu: Serkan Çayoğlu
Yılın En İyi Yardımcı Oyuncusu: Hazar Ergüçlü
Yılın En İyi Talk Show Programı: Beyaz Show
Yılın En İyi Müzik Kanalı: Kral Pop
Yılın En İyi Coveri Sakin Ol: Doğukan Manço feat Tuğba Yurt
Yılın En İyi Klibi: Ece Seçkin, Hoşuna mi gidiyor?
Yılın En Popüler Sanatçı (KKTC): Ahmet Zein Evan
Yılın En İyi Komedi Eğlence Programı: Güldür Güldür
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Oya Başar
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Cihan Ünal
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Sıla 4
Yılın En İyi Erkek Dizi Oyuncusu: Erkan Petekkaya
Yılın En İyi Kadın Dizi Oyuncusu: Seranay Sarıkaya
Yılın En İyi Şarkıcısı: Fikri Karayel
Yılın Müzik Adamı (KKTC): Ayhan Başkal
Yılın En İyi Düeti: Hande Yener&Berksan
Yılın En İyi Müzik Adamı: Berksan

Oldukça sıcak bir atmosferde gerçekleşen muhteşem organizasyonda ödül verenler de, ödül alanlar da birer kısa konuşma yaptılar. Organizasyonu ve ev sahipliğini başarıyla gerçekleştiren ekipten Yrd.Doç.Dr. Murat Tüzünkan’ın adını da anarak ancak;  komiteden Ahmet Savaşan’ın “Sıla 4” grubunun iki üyesine ödül verirken yaptığı konuşmasını sizlere getirmek isterim:  “…benim bir selamım bir de teşekkürüm olacak. Selamım elbette kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel'e, ki bu çatı altında pek çok ilki ülkemize kazandıran ve bizlerin de buna hizmet etmesine fırsat veren kişidir. Ona buradan selamlarımızı göndermek istiyorum.  Bir de teşekkürüm var, o da siz Sıla 4’e; geçmişimizden gelecek nesillere Kıbrıs kültürünü yansıtan “Sıla 4” şarkılarını usanmadan, bıkmadan büyük bir özveri göstererek devam ettirdiğiniz için. Elbette ki rahmetli Raif Denktaş’ı da anmadan geçemeyeceğim.  İyi ki varsınız iyi ki aramızdasınız.”

Eğitim alın, ödül de alın, sanata yakın kalın…

Sunday, November 23, 2014

Müjde müze ve çalıştay

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:55
23 Kasım 2014, Pazar, Lefkoşa



İnsanı olayın içinde tanımak gerekir, derler! Çok güzel insanlarla tanışıp, çok güzel öğreniler elde edip, bir etkinliği daha başarıyla tamamladık. Bu nedenle; çalıştayımıza varlıkları ve eserleri ile renk katan öncelikle sanatçılarımıza teşekkür ederim. Onlar katılmasaydı bu çalıştayın başarısı bu kadar büyük olmazdı. (Katılımcı isim alfabetik sıralamasına göre:) Güney Kıbrıs’tan Adi Atassi, Çankırı Karatekin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Dekan Prof.Dr. Alaybey Karoğlu, Kosova Shkolla e Mesme e Artit Pamor’dan Prof.Dr. Avni Behluli, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Prof.Dr. Basri Erdem, Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nden Doç.Dr. Birsen Çeken, Yrd.Doç.Dr. Erol Yıldır, Kosova’dan Prof.Dr. Ethem Baymak, Feridun Işıman, Gönen Atakol, Doç.Dr. Gültekin Akengin, Hikmet Uluçam, İnci Kansu, Filipinler’den Jonal Buenafe, Ürdün’den Khaldoon Daoud, Arnavutluk’tan Mirjana Shqiptare, Bosna-Hersek’ten Mirsada Baljic, Kırgızistan’dan Momunbek Akmatkulov, Arnavutluk Tiran Güzel Sanatlar Akademisi’nden Prof.Dr. Mustafa Arapi, Mustafa Hastürk, Nihat Kürkçüoğlu, Nurhayat Erdem, SanARTworK’dan Sinan Yasdıman, Makedonya’dan Zharko Jakimovski, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Doç.Dr. Zuhal Arda…

Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde, 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenlediğimiz Uluslararası Resim Çalıştayı’nda paletimizin renkleriydiler!  YDÜ Hastanesi sergi salonunda açtığımız ve halen izlenebilecek olan serginin de kahramanları!

Çalıştayın başka kahramanları da vardı kuşkusuz, bunlar: YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel ile görüşmemizden sonra –diğer etkinliklerimizde olduğu gibi- ilk kapısını çaldığım kişi Dorana Turizm İşletmeleri Müdürü Ahmet Savaşan; katılımcı isimleri üzerinde ve organizasyonda birlikte çalıştığımız Sinan Yasdıman, Hasan Zeybek ve Mustafa Hastürk.  Fakültemizden görevli akademisyenler: Evrim Ergün, Mine Okur, Elif Atamaz, Raif Dimililer, Vedia Okutan Gaydeler, Rahme Manastırlı, Raif Kızıl.  Gönüllü olarak çalışan öğrencilerimiz: Aybatur Yüzyıl, Emrah Türkyılmaz, Önder Türkkal, Salih Akpolat, Tamer Ekendal, Umutcan İltaş; zaman, mekan ve olanaklar ölçüsünde çalışan bir düzeneğin parçalarıydılar!

Çalıştay Düzenleme Kurulu adına sergi açılışında yaptığım konuşmada; “katılımcı sayısı ve üretilen işler açısından KKTC’de şimdiye kadar resim alanında benzeri yapılmamış bir etkinlik ile ve yine sizlerin karşısında olmaktan gurur duyuyorum.  Tüm katılımcı sanatçılara; genç veya deneyimli hepsine, okuyabilen için birer yaşayan kitap özellikleri ile çok değerli zaman, birikim ve emeklerini bizimle paylaştıkları için teşekkür ederim.  Diğer etkinliklerimizde olduğu gibi; bize her türlü desteği sağlayan Üniversitemiz Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Doç.Dr. İrfan Günsel’e, Rektör Yardımcımız Sayın Prof.Dr. Şenol Bektaş’a; ulaşımdan, matbaaya, yemekhaneden otele kadar, hizmet ve emeği geçen üniversitemiz personeline teşekkür ederim.

Üniversitelerin büyüklüğünün sadece bilim ile değil; sahip olduğu müze, galeri, konser salonu, sahne, spor salonu ve sanat eserleri ile de ölçüldüğü bir dünyada; oluşturduğumuz ve oluşturmaya devam ettiğimiz değerlere sahip çıkılmasının motivasyonumuzu etkilediği gerçeği ile; okyanusu geçip derede boğulmadan, böylesi önemli ve güçlü bir uluslararası organizasyon gerçekleştirmek, takdir edersiniz ki kolay değildir.  Bunu yerine getirmenin kıvancını yaşıyoruz. Bu arada sergimizi daha yerleştirme aşamasında ziyaret edip resimler ve sanatçıları hakkında teker teker bilgi alan;  Kurucu Rektörümüz Sayın Dr. Suat İ. Günsel’e huzurlarınızda ve bir kere daha içtenlikle teşekkür etmek isterim çünkü; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilk Çağdaş Sanatlar Müzesini kurma sözünü aldım Suat hocadan!  Ayrıca; müzemize işi alınan sanatçıların %10 indirim hakkı ile hastanemiz hizmetlerinden yararlanabilmeleri sözünü de aldım” deyip sözlerime devam etmiştim.

Müze için aldığım söz, beni ayrıca heyecanlandırdı!  Bu bir söz değil, müjde aslında!  KKTC’de plastik sanatlar ile biraz ilgisi olanların bile, ihtiyaç olarak gördükleri ve gösterdikleri bir Çağdaş Sanatlar Müzesinin sözünü almak; değil yalnızca Üniversitemiz için KKTC için bile heyecan verici!  Bu müze sözünü, çalıştayın başarısına borçlu olduğumuzu söyleyebilirim.  YDÜ, kurulacak bir müze ile, kurumsal kimlik ve marka değerine oldukça önemli katkılar sağlayacaktır.  Yakın coğrafyadaki eşdeğer veya benzer Üniversiteler arasında farklılaşacak, öne çıkacaktır.

Tüm katılımcıları kutlayarak ve kucaklayarak ancak; özellikle uzaklardan gelenler için bir şeyler yazmak isterim. Khaldoon Daoud’un resimleri yanı sıra; konuşmalarımız ve ilginç fikirleri ile “küçük bir pencereden dünyaya bakış” ve “kitap” projesi artık biçimleniyor bile! Yeni bir ekip çalışması, yeni sergi-ler ve yeni ufuklar…

Zharko Jakimovski; çalışma disiplini, atölyesini ve zamanı kullanmada titizliği, beslenme alışkanlığı ve “kübizmin yaşayan efsanesi” unvanını hak etmiş bir usta...  Elbette çalışmaların hepsi birbirinden güzeldi ama Zharko’nun yaptığı Kıbrıs konulu çalışmasının müzede özel bir yeri olacağına eminim.
Ethem Baymak “Rumeli’nde yorgun bir gramofon”.  Avni Behluli çini mürekkebi ile tuval üzerinde ustaca çizdiği özellikle boğa desenleri… Alçak gönüllü bir eğitimci. Görevli öğrencilere kağıt üzerine yaptığı desenleri hediye etmekten keyif alan bir paylaşımcı.

Üniversite sıralarından arkadaşım Erol Yıldır’ın üç ayrı tual üzerine çalıştığı atları… Jonal Buenafe’in Büyük Han ve Girne limanı; Adi Atassi’nin renkli şifreleri, Mirjana Shqiptare’nin hayvan figürleri…  Momunbek Akmatkulov’un at, kartal ve okları…  Mustafa Arapi’nin tarihi yapı resimleri…

Çalıştayda ortaya çıkarılıp sergilenen elliye yakın eser müzeye aktarılmak üzere YDÜ’nün envanterine girecektir.

Bu sergi izlenmeye değer…

Yarın sabah; Bangladesh’in başkenti Dhaka’da; Asya, Avrupa, Afrika ve Pasifik Bölgesi’nden elliye yakın ülkenin katılımı ile bu yıl onaltıncısı gerçekleştirilecek olan Asya Bienali’ne jüri üyesi olarak görev yapmaya gidiyorum.  Oradan da yazmaya çalışacağım ama, iki hafta sonra görüşmek üzere…

Eğitim alın, resim yapın, sanata yakın ve hoşça kalın…


Sunday, October 19, 2014

Bulutlar, çalıştay, müze

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:50
19 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa



Hoşbulduk!  Bulutlar karşıladı beni. Dokuz yıldan beri aramızda ilginç ve dostane bir ilişki olan Kıbrıs’ın bulutları karşıladı beni. Görsel kayıtlarımda binlercesini arşivlediğim bulutlar.  İnanırım ki yazılı kayıtlarımda kendilerini görmek için de sabırsızlanırlar!

İki Pazar gününü de kapsayan yaklaşık oniki gün sonra adaya dönüşümde Karpaz yönünden alçalırken uçak Ercan’a doğru, Dillirga havasındaydı bulutların geçişleri. Bir telaş bir heyecan…  Ha bir de sanki, suç işlemiş de kaçar gibiydiler! Oysa rüzgar ile bulutların yön değişimi doğaldır, insanınki muamma!

Ercan’a indiğimde; iklim değişikliği, mevsim değişikliği ve siyasi hareketlilik nedenleriyle oluşmuş sosyal sarmalda; yılların birikimiyle önü tıkalı “su”, kendi baskınlarını yaparak hafızasını umursamadığı topluma bir ders daha veriyordu... Yazmak istedim:

Her ciddi yağmur sonrası özellikle Lefkoşa ve Mağosa’da ortaya çıkan felaketi durumlar, dokuz yıldır neredeyse aynı seyri izliyor. İstikrarlı bir seyirdir bu aslında!  Çarpık veya plansız yapılaşma, coğrafi ve diğer ekolojik mazeretleri de içine katarak oluşan su baskınının şiddeti aynıdır.  Aynı istikrar siyasette ve tepkisel durumu da, sosyal medyada görülmez!  Daha önceleri sosyal medyayı da sel alırdı, fotoğraflar, filmler, karikatür ve “özlü” sözler…

Son yağmurlarda ise durum oldukça farklıydı.  Müthiş bir tolerans vardı yerel yöneticilere! Tercihler devredeydi tüm “hoşgörüsüyle”!

Sosyal medyada; sel çamurlarından evini, arabasını kurtarmaya çalışanların “enstalasyon değil bu” diye fısıltıyla karışık, bireysel çığlıkları yankılanıyordu… Veeee sevdiğim bir arkadaşımın yorumu:  “Harika bir yağmurdan sonra, hafiflemiş bir gök ve berrak bir hava...”

Doğal, ya da insani olaylara tepkiler koltuğa oturana göre değişiyorsa, o değişen tepkilerin samimiyetini en iyi sahipleri bilir inancındayım. Yine inancıma göre entelektüel düzeyi yüksek bir toplumda, toplumsal hafızanın da sağlıklı çalışması gerekir beklentisindeyim.

Bekli de can kaybı olmadığı için mi kimse durumu pek ciddiye almaz; diye düşünürken, bir yerel yöneticinin demeci, seli durdurucu, çamuru süpürücü, sorunu çözücü nitelikteydi: “…bunları çözmek için göreve geldik, tüm eleştiri, iğneleme ve siyasi söylemleri doğal karşılıyorum, umarım önümüzdeki yıllarda sorunu azaltarak ilerleyebiliriz."

Bana göre böyle bir demeç vermek sanattır!  Kimilerine göre siyaset de sanattır! Öyleyse biz de bulutları, yağmuru, çamuru bir tarafa bırakarak, buradan gerçek sanata geçelim!

Kuruluşundan bu yana, ulusal ve uluslararası platformlarda geniş yankı uyandıran, pek çok sanatsal ve kültürel etkinliğe imza atan  Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenleyeceği “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” bugünkü yazımın “sanat” konusu olsun!

Çalıştaya yurtdışından; Arnavutluk, Belarus, Bosna-Hersek, Filipinler, Kırgızistan, Kosova, Makedonya, Moldova, Yunanistan, İspanya ve Türkiye’den onbeş sanatçı davet edildi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ise 1935-1950 yılları arasında doğmuş olanlardan, davetimizi kabul eden on usta, deneyimli sanatçı ile etkinliği gerçekleştireceğiz. Elbette etkinlik süresince resim sanatına ilgi duyan herkese kapılarımız açık olacak. Özellikle KKTC’deki tüm öğrencilerimizin, eğitim gördükleri alan sanat ve veya tasarım olsun olmasın hepsinin öğrenecekleri çok şey olduğuna inanıyorum. Alacakları küçük bir estetik dersi, hafızalarına kazınacak bir renk, bir şekil mutlaka olacaktır.

YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organize edip gerçekleştirdiği AKADEMİADA etkinliği sonrası yazdığım bir yazıda: “Sorumluluklar başarıyla taçlanınca ortaya çıkan sonuca bakıp da keyif almamak mümkün mü?  İçinde bulunduğumuz akademik ortam ve yapılan sanatsal işler “üniversiter bir bütünün” parçası niteliğinde ve ona ivme kazandıran artılar olunca, paylaşımın adı elbette evrensel başarı olacaktır…  Heyecan, doğru strateji, öngörü ve güç ile YDÜ çatısı altında daha nice başarıların yaşanacağından kuşkum yok…” demişim.  Böylesi güçlü ve karalı bir vizyona sahip Fakültenin “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” ile, bu başarılarına bir yenisini daha eklemesi sürpriz olmasa gerek!

2014-15 Akademik yılında öğretim kadrosunu yeni elemanlarla ve araştırma görevlileriyle daha da güçlendiren YDÜ GSTF, “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” etkinliği ile KKTC’nin sanat ve tasarım alanlarında lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde YÖDAK ve YÖK onaylı eğitim veren ilk ve tek akademik kurumu olma özelliğine bir yenisini daha ekleyecektir. En üretken, en aktif Fakülte! (Umarım sayfa editörü o güçlü kadrodan küçük bir fotoğrafı sizlerle paylaşmamızı sağlar!)

YDÜ çatısı altında geçenlerde açılan KKTC’deki “sporun mabedi” sloganını fazlasıyla hak eden “RA25 Spor Salonu” örneğinden hareketle; önümüzdeki süreçte, yine YDÜ çatısı altında “sanatın mabedi” bir sanat müzesine de kavuşacağımızdan kuşkum yok.  O müzenin duvarında küçük bir taş olacak “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” ile biz, çabalamalarımızı gerçeğe dönüştürmede hızla yol alıyoruz inancındayım. Bu yıl beşincisini gerçekleştirdiğimiz AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi ve diğer etkinliklerimizden kazandığımız deneyim, “MÜZE” sahibi olma konusunda da bizleri “yeterli” kılmaktadır. Ayrıca; daha önce Müze Müdürü olarak görev yaptığım Hacettepe Üniversitesi Sanat Müzesi’ndeki görevim sırasında müzeye kazandırdıklarım ve rakamlar, kayıtlarda mevcuttur!

Sanat ve tasarım alanındaki; hem uygulamalar hem de yazısal birikimimi, şimdi burada, YDÜ’nün çatısı altında ve üniversite yönetiminden tam destek alarak “akademinin yararına” kullanmaktan da büyük bir keyif aldığımı ifade edeyim. Çünkü; daha önceki etkinlik önerilerimizi götürdüğümüzde olduğu gibi, bu sefer de “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” önerimize aynı “himayeyi” görünce bir kere daha doğru adreste olduğumu hissettiğimi belirtmek isterim.  Bu nedenle; YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’e ve YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e minnettarım.

YDÜ Sanat Müzesinin envanterine; çalıştayda ortaya çıkacak eserlerin de, kayıtlı halini gördüğümüzde hepimiz bir kere daha mutlu olacağız!

Bir müzemiz olsun!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…


Sunday, October 12, 2014

NEURA25, teknoloji, sergi

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:49
12 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa



Uzakta olmak, nerede ise iki haftayı kapsadığı için bu haftaki yazımın iki konusu olacak!

NEURA25 ve bir sergi!

YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, NEURA25;  Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona eren 2000 km’lik "South Africa Solar Challenge” uluslararası otomobil yarışında dünya sekizincisi oldu!

Yaklaşık bir aydan beri önemli bir gündem maddesi olarak basının ilgi gösterdiği NEURA25’in bu başarısı daha çok konuşulacağa benzer. Çünkü KKTC bayrağı ile bir ilk başarıldı. Bir ilk ve beraberinde gelen başka ilkler…

Uluslararası Otomobil Federasyonu (Federation Internationale de l’Automobile-FIA), Uluslararası Solar Araba Federasyonu (International Solarcar Federation-ISF) ile Dünya Vahşi Yaşam Fonu (World Wildlife-WWF) kontrolünde 27 Eylül’de Güney Afrika’nın Başkan ve Kabine Başkenti Pretoria’dan başlayarak Yargı Başkenti Bloemfontein ile Parlamento ve Yasama Başkenti Cape Town arasında on büyük şehirde gerçekleşen yarışta; Güneş Tanrısı NEURA25′in KKTC’yi en iyi şekilde temsil etmesinden ve bu güzergahta KKTC bayrağını gururla dalgalandırmasından bizler de çok mutlu olduk.

Basında yer alan açıklamalardan, sosyal medyadan ve medya takibinden anlaşılacağı üzere; zorlu parkurları tamamlamanın bile büyük bir başarı olarak addedilebileceği böylesi çekişmeli bir yarışta, üstlendikleri sorumluluğu hakkıyla yerine getiren ekiple gurur duymak gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nden Anadolu Üniversitesi, Hollanda’dan Delft Teknoloji Üniversitesi, Güney  Afrika Cumhuriyeti’nden Kwazulu-Natal Üniversitesi, Johannesburg Üniversitesi, Witwatersrand Üniversitesi, Maranon Özel Olympus Okulu, Cape Town Üniversitesi, Tshwane Teknoloji Üniversitesi gibi teknoloji alanında iddialı üniversitelerin mücadele ettiği iki yılda bir tekrarlanan ve bu yıl dördüncüsü gerçekleştirilen yarışta; NEURA25’in bu başarısı işte o ilklerin tacı olarak tarihe not olarak düşülmüştür.

KKTC adına yaşanan bu tarihi olayın heyecanını adaya taşıyan; başta Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan ve Genel Koordinatör Görkem Bulunç’u bir kere daha kutlamak gerekiyor…

Özellikle; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in “…üniversiteler ambargo tanımıyor.  Özelde, Kıbrıs Türk Halkı’nın bağrından çıkan üniversitemiz YDÜ’nün, genelde ise Kıbrıs Türk halkının çalışarak başardıklarının dünya tarafından kabul görmesinin en somut kanıtı uluslararası platformlarda Devletimizin her geçen gün daha fazla yer almasıdır…” açıklaması yeterince açıktır diye düşünüyorum.

NEURA25 yola çıkmadan uzak duranlar, umarım başarıyı kutlarken “Yakın’a” gelirler…

İkinci konu bir sergi!  Almanya’nın üniversite kenti Marburg’da Nisan 2015’de açacağım, henüz adını koymadığım sergi ile ilgili!  Evet, epeydir sanat ile ilgili doğrudan bir konu yazmamıştım, zamanı geldi, yazıyım artık!

Daktilodan digital görüntü transferine geçiş sürecini yaşayan bir kuşağın üyesi olarak teknoloji kullanımına ilişkin yaşadığım bir sorunu bu sergi ile örnekleyerek cevaplamak istiyorum. Sanat için küçük, benim için kocaman bir cevap!

Kore’nin başkenti Seul’de yer alan Korea National University of Arts’da 2011’de açtığım, “Dünyanın Renkleri” adlı kişisel sergimde bir sorun yaşamıştım. Pek çok tartışma, ya da polemik için, içinde sorular barındıran “teknoloji” etkenini köşemde paylaşmak istiyorum bugün.  Çünkü bugün güzel ve güzel olduğu kadar zor bir soruyla yeniden karşılaştım Marburg’da.  “Orijinal nedir” sorusuydu bu güzel soru!  Hatırlamakta yarar var elbet, İngiliz sanatçı David Hockney “her kopya bir orijinaldir” demişti, fotokopi makineleriyle çalışmalar yaparken!

Kore’deki sergi için çalışmalarımı digital ortamda e-posta yoluyla sergimle ilgilenen Mrs. Leah Kwon’a göndermiştim. Mrs. Kwon; uygun bir malzeme üzerine yapılan baskıları çerçeveletmiş, galerinin duvarlarına asmıştı bile ben Seul’e vardığımda.  Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nden Kim-Young Moon ve bir grup arkadaşla yaptığımız; yaklaşık oniki saatlik uçuş ve bir saatlik otobüs yolculuğundan sonra vardığımız galeride bizi Mrs. Kwon, üniversitenin rektörü Prof.Dr. Jong Won Park, öğrenciler, hocalar ve sanatseverler karşılamıştı.

Ortada bir sorun vardı. Kardeş ülkenin, zarif insanlarının beni kırmadan ifade etmeye çalıştıkları bir soru!  Benim kişisel olarak 1996’dan beri sıklıkla karşılaştığım ve kolayca cevapladığım bir soruydu bu.  Sanat, yeni teknoloji kullanımı  ve buna karşı çıkan tutucu sanatçılar, memur-akademisyenler-sanatçılar! Parantez içine almama gerek yok, bunların bir kısmı o günlerde karşı çıktıkları, eleştirdikleri çalışmalarımın, şimdilerde taklit edilmesi konusunda ustaca yeteneklerini sergiliyorlar! Eğitimcilik bu olca gerek ben de keyif alıyorum buradan baktıkça…

Soruya dönelim tekrar; Ankara’da 1996’da açtığım ilk digital resim sergisinde; gravür ya da serigrafi baskıları gibi çalışmalarımın alt kısmına el yazımla gerekli bilgileri yazıp imzamı atıyordum. Ardından açtığım sergilerde ise baskıdan sonra çalışmalarımın üstüne yine elle ancak sadece imza atıyordum.

Kore’deki sergiye gidememe durumunu da göz önüne alarak, çalışmalarıma imzamın taranmış halini yerleştirmiştim.  Ancak ve doğal olarak bir sıkıntı oluşturuyordu bu durum.  Digital veriyi elinde bulunduran kişi, istediği boyutta ve istediği kadar çoğaltabilirdi çalışmalarımı.

Kore’de sergilenecek çalışmalarımın baskı maliyetini, çerçevelenmesini, sergilenmesini ve açılışını üniversite üstlenmişti. Bu nedenle satış sorumluluğunu da üniversiteye vermiştim.

Kore’li bir kolleksiyoner satın almak istediği bir çalışmanın ön tarafında bulunan digital olarak atılmış imzamın dışında “orijinal” bir imza daha istedi benden.  Soru buradaydı işte! Çözüm ya da cevap ise şuydu: Çalışmanın arkasına kolleksiyonerin kendi adını da yazarak o günün tarihi ile birlikte “ıslak” bir imza daha attım! Hiçbirini geri getirmediğim çalışmalarımın hepsine aynı işlemi yaptım. Hepsi, beni Kore’de değişik koleksiyonlarda temsil ediyorlar!

Almanya’daki sergim için, artık daha deneyimli sayılırım!

Geçen haftaki son sözüme dokunmuyorum: uluslararası olsun, başarı olsun, taklit olmasın, sanat olsun…

Sunday, October 5, 2014

Rektör, dönüşüm, NEURA25

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:48
05 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Yine uzaklardayım!  Bu bahane ile de, sanatı tek bir konu olarak yazmayı iki hafta sonrasına bırakarak, birkaç konuyu birlikte yazmak istedim!

İçinden ikinci konuya geçiş yapacağım birinci konu; DAÜ’deki Rektörlük ataması. Konuya ilişkin okuduğum bir yazı beni yıllar öncesine götürdü.  DAÜ’den bir heyet Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu ile görüşme yayıp %78 tekrar aynı görevi sürdürmesi tercihi edilen Prof.Dr. Abdullah Öztoprak’a destek beyanında bulunmuşlar.  Tercihlerinin arkasında durmuşlar.  Sadece bu davranış bile takdire değer. Yazmak istedim.

Kişisel tarihimde de izi olan ve bugün için hatırlanmasında ve paylaşılmasında sakınca görmediğim bir konu bu rektörlük ataması işi.  Akademinin tepkilerine bakılırsa bugün için artık çok fazla dramatize edilecek bir durum kalmadı.  Ancak, toplumsal kanıksama açısından örnek oluşturacak bir dönüşüm öyküsü bu.  Bugünden yarına tarih yazanlar için akademinin “hali-pür meali”.  Öykü dedim, çünkü yönetenin kendine göre, yönetilenin de yine kendine göre yazdığı bir öykü bu.  Biri artık kalemini bıraktı, yazdığı bitti.  Şimdi diğeri başladı, hem de ne başlama. Okuyanlar ise hep aynı.

Hangi başlıktan başlarsak başlayalım iktidar değişince konulara yaklaşımların da nasıl değiştiğini gösterir yığınla örnek öylece koltuklarına oturmuş ahkam kesiyorlar.  Söze dayalı kültürün yazılı olanla taşınması henüz gelenekselleşmemiş bir toplumda, bu tür dönüşümün yadırganmadığına tanık olmak pek iç açıcı bir durum değil.

Onbeş yirmi yıl öncesinde yanlış olduğuna inanılan uygulamalara daha o günlerden zemin hazırlayanlar; bugün kahroluyorlar mı bilemiyorum.

YÖK yasası çerçevesinde ele alındığında Rektör atamalarında son sözü Cumhurbaşkanı söylüyor. Atama sürecinin ilk basamağında, üniversitelerde adına eğilim yoklaması dense de oylama yapılıyor. En çok oy alandan, yani yukarıdan aşağıya doğru altı kişilik bir sıralama yapılıp YÖK’e gönderiliyor.
Hacettepe Üniversitesinde iken ben de iki kere o eğilim yoklamasında sıralamaya girmiştim. Birincisinde olurum vardı!  Adım Cumhurbaşkanının önüne kadar gitti. Bu sırada kulağımdan girenleri yüreğime gömdüm!

İkincisinde; altı kişi YÖK’e görüşmeye çağrıldık…  O gün olduğu gibi bugün de, olurum olmadan adımı yazan kişiyi saygıyla anıyorum!  O görüşmede; ben üniversitemin seçimi ortada dedim! Şimdiki durum da ortada!

Ardından YÖK’de oylama yapılarak o altı kişilik liste üçe indiriliyor ve Cumhurbaşkanına sunuluyor.
İktidar ile güç dengesi değişince, iş dengesi de değişip sonuca yansıyor elbet!

4+4+4 mesela! Anadolu Liseleri, Meslek Liseleri ve de İmam Hatip Liseleri… Üniversiteye giriş sınavı, YÖK’ün yok olması!

Son on yılda neler değişti Türkiye’de, bu coğrafyada neler oldu ve barış nerede?

Farkındayım elbet, bunların sanatla ilgisi, en azından yakından yok!

Üçüncü konu; NEURA25!

Geçen hafta Suat hoca ile çekindiğimiz fotoları yayınlayayım derken NEURA25 hakkında yazmayı unuttum!

YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, NEURA25’e;  Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona erecek 2000 km’lik "South Africa Solar Challenge” uluslararası otomobil yarışında tekrar tekrar başarılar dileyelim.  Oradan gelen iyi haberler elbette hepimizi mutlu ediyor.

Öncelikle KKTC bayrağı ile, uluslararası bir platformda Yakın Doğu Üniversitesi adına verilen mücadeleyi takdirle paylaşmak isterim.  KKTC medyasının mücadeleye gereğince yer verdiğini de kabul etmek gerekir.  Hemen her gün, gazetelerin neredeyse hepsinde bir görüntü, bir haber görmek sevindirici.

İşte o haberlerden biri:  “Yakın Doğu Üniversitesi (Near East University Cyprus) Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre; KKTC bayrağı ile FIA kontrolünde gerçekleştirilen "South Africa Solar Challenge” uluslararası otomobil yarışına katılan Güneş Tanrısı NEURA25’in Afrika’nın zorlu şartlarında başarıyla yoluna devam ettiği belirtildi.

Hollanda, Türkiye, KKTC ile Güney Afrika takımlarının kıyasıya mücadele ettiği ve 27 Eylül – 4 Ekim tarihleri arasında Afrika’nın Başkan ve Kabine Başkenti Pretoria ile Parlamento ve Yasama Başkenti Cape Town arasındaki 2000 km’lik parkurda devam eden yarışta 970 km’nin geride kaldığı vurgulandı.

Açıklamada, uzun ve yokuşlu yolların egemen olduğu 8 günlük yarışta, üçüncü günden itibaren şiddetini arttırmaya başlayan rüzgar ve yağmurun etkisiyle bazı takımların yarışı bırakmak zorunda kaldıklarına yer verilerek, iklim şartlarının takımları zorladığına dikkat çekildi.”

Açıklamalardan, sosyal medyadan ve basın takibinden anlaşılacağı üzere; yarışı tamamlamanın bile büyük bir başarı olarak addedilebileceği böylesi zorlu bir misyonda, üstlendikleri sorumluluğu hakkıyla yerine getirdikleri gözlenen ekiple gurur duymak gerekir inancındayım.

KKTC adına yaşanan bu tarihi olayın heyecanı adada da yansıma buluyor.  Ancak, Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel ve YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan’ı da ayrıca kutlamak gerekiyor.  Başarıya yürekten inananların önlerinde engel duramayacağına ilişkin güzel bir proje bu NEURA25!

Bayramda kurban olmamanız dileğimle!

Sağlıklı, huzurlu ve  kaliteli yaşamı seçin, eğitim alın, sanatla kalın…

Monday, September 15, 2014

RA25, otomobil, alkış!-2

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:45
15 Eylül 2014, Pazartesi, Lefkoşa

ikinci kısmı bugün yayınlanan YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Tekerleğin, bütün çağların en önemli mekanik icadı olduğu söylenebilir.  Çünkü, makinelerin çoğunda, otomobil gibi taşıtlarda tekerlekler ve tekerlek prensibine dayanan mekanizmalar vardır. Bu mekanizmalar sayesinde; uzun yıllar ve ödenen bedellerden sonra; insanların hayatı hız kazanır. Bundan da; yeryüzündeki hareket dengesi, dört tekerli arabanın hayatlarına girmesi ile, doğadan insana geçmiş olur.

Tarih boyunca her zaman ihtiyaçlar, yeni buluşları ortaya koymuştur.

Binek hayvanlarının kullanımını kolaylaştıran at arabaları zamanla ihtiyaçları gidermede yetersiz kalır ve daha iyiye ulaşma çabasıyla ilk bisiklet yapılır. İki tekerlekli bisikletten sonra, hızla üç tekerliye geçilir. Sanayi Devrimi ile her alanda makine kullanımı yaygınlaşınca, yeni buluşlar yapılır. Buhar gücü ve ilk olarak buhar gücüyle kullanılan makineler yapılır. Buhar gücüyle kullanılan makineler, tekerli arabalara uygulanır. İlk buharlı araba, 1770 yılında yapılır. Böylece otomobilin icadında ilk adım atılmış olur. Ardından da hızla motorlu taşıtlara geçilir. Böylece hız kazanan teknoloji, insanları da beraberinde hızlandırır!

Hızlanan çalışmalar sonucu ilk motorlu taşıt 1885 yılında yapılır. Yapılan taşıt, sadece iki kişilik bir bisiklet biçimindedir. Yaklaşık bir yıl sonra motor atlı arabalara monte edilir.

Ulaşılan bu sonuçlardan sonra çalışmalar hızlanır ve klasik tip arabanın icadı fazla gecikmez. 1891 yılında, bilinen ilk klasik tip araba icat edilir.

2014 yılı Eylül ayında da KKTC’de ilk defa, güneş enerjisi ile çalışan RA25 tanıtılır!

Yeniden o tarihi basın toplantısına dönecek olursak; açılış konuşmasını yapan Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, RA25’in Ekim ayından gerçekleştirilecek olan South African Solar Challenge’da KKTC adına yarışacağını kaydederek, aracın ismini güneş tanrısı RA ile Yakın Doğu Üniversitesi’nin kuruluşunun 25. yılından almış olduğunu belirtir.

Doç.Dr. Günsel’in RA25 hakkında verdiği teknik bilgiler ise şöyle: tamamen güneş enerjisi ile çalışıyor, 1800 W. doğru akımlı bir motora sahip ve 135 km. hıza ulaşabiliyor.  Üç tekerlekli olan RA25, modern araçlarda kullanılan disk fren sistemi, direksiyon ve süspansiyon yapısı ile Formula-1 araçlarında olduğu şekilde dizayn edilmiş, teknoloji harikası bir araç.   5 metre uzunluğunda, 1,8 metre genişliğinde olan bu gelecek nesil aracın yalnızca ileri ve geri olmak üzere iki vitesli kontrol paneli bulunuyor.

Doç.Dr. Günsel, konuşmasında; “biz her adımımızı ülkemiz, insanımız ve en önemlisi insanlığın bütünü için atıyoruz.  RA25’in; Mercedes, Audi gibi dev araba üreticisi firmaların araçları ile birlikte, dünyanın önde gelen üniversitelerinin araçlarının yarışacağı Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona erecek 2000 km’lik rallide ülkemizi temsil edecek olmasından gurur duyuyoruz.  RA25’in ülkemizi başarılı bir şekilde temsil edeceğine, bayrağımızı gururla dalgalandıracağına ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nden iyi bir sonuçla döneceğine inanıyorum” dedi.

Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in ardından konuşan KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Ahmet Kaşif, konuşmasına RA25 için “azmin zaferi” ifadesini kullandıktan sonra; “dünya teknolojisi ilerliyor, adamız üniversiteleri ile artık dünyanın her yerinde biliniyor.  Elbette Yakın Doğu’nun yeri de her zaman yaptığı atılımlar ile fark ediliyor. YDÜ yine önemli bir ilki başardı Yakın Doğu ailesini kutluyorum.  Bugün, dünya enerji ihtiyacını güneşten ve doğadan tedarik etmeye çalışıyor.  Bu tamamen tanrının bize sunduğu ve tabiatın bize sunduğu bir lütuftur.  Bundan ne kadar faydalanabilirsek ve halkımıza da bu konuda ne kadar hizmet verebilirsek o denli faydalı oluruz.  Ülkemizde enerji açığı vardır, işte bu enerji açığını kapatmak için de alternatif enerjiden faydalanmalıyız. RA25’in en önemli özelliğinin ilk defa bir uluslararası yarışmada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla ve plakasıyla yarışacak olmasıdır. KKTC’nin 70 ülke içinde ismi anılacaktır. Yakın Doğu Üniversitesi’nin bu aracı üretmesi, sadece ülkemizde teknolojinin hangi noktalara ulaştığını göstermesi bakımından değil, KKTC’nin ismini, bayrağını ve plakasını dünya liginde temsil etmesiyle de çok önemli bir dönüm noktasıdır” dedi.

Konuşmasının sonunda emeği geçen herkesi kutlayan Bakan Ahmet Kaşif “tabi ki bu işin üstadı Yakın Doğu’nun başındaki isimdir.  Onu da kutlamadan geçmek mümkün değildir.  Suat hoca azimli ve inatçı.  Bir şeyi kafasına koydu mu onu gerçekleştirmek için tüm enerjisini ortaya koyar ve başarıya ulaşır.  Onu da kutlarım. İnşallah ondan sonra gelecek nesiller de aynı şekilde, aynı azimle devam ederler ve Yakın Doğu başarılarına başarı katar” dedi.

Toplantıya ilişkin bir-iki gözlemimi kısaca yazmak isterim: Suat hoca’nın, tüm heyecanına rağmen geride durmaya çalışması; başta Doç.Dr. İrfan S. Günsel olmak üzere, Cemre Günsel Haskasap, Aziz Günsel ve Enver Haskasap için yeni bir dönemin çoktan başladığının işaretiydi!  Öyleyse bugünkü alkışlar, bu genç ekip ve RA25 için!

Burada, köşemde gelenekselleştiği üzere, sanatı da yazıya dahil etmek isterim: YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, RA25’yı oluşturan ekipte; YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğretim Görevlisi Dr. Gökhan Okur’un yer almasından ve ayrıca RA25’in üzerinde fakültemiz adının olmasından gurur duydum!

Dünü hatırlayın, başarıyı takdir edin, sanatla kalın…

Sunday, September 14, 2014

RA25, otomobil, alkış!-1

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:44
14 Eylül 2014, Pazar, Lefkoşa

yarın ikinci kısmı yayınlanacak YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



KKTC’de, geçtiğimiz hafta bir ilk daha yaşandı!  Yakın Doğu Üniversitesi AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli ve tescilli otomobili, RA25, YDÜ Hastanesi sergi salonunda dünyaya tanıtıldı!

Tanıtımı yapılan bir otomobildi.  YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in gerek sohbetlerinde sözünü ettiği, gerekse röportajlarında zaman zaman dillendirdiği, çocukluk düşlerinden biri olan “araba üretmenin” zorluklarını da şifreleyen “adada kıtalı gibi yaşamak” ülküsünün gerçekleşmesine bir adım daha yaklaşılıyor olmasının güzel bir göstergesiydi bu otomobil.  Şık bir tasarım ve başarılı bir gösterge.

Eskiden merakla kurcaladığım ansiklopediler ile, bugünün teknolojik olanaklarıyla ulaştığım kaynaklar, hala aynı şeyi söylüyor: “Teker, ateşin keşfinden sonra insanlık tarihinin en önemli buluşlarından biridir.”

Kaynaklar, otomobil sözcüğünün; Yunanca αὐτός (autós:kendi) ve Latince  mobilis:hareket eden  sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ve başka bir hayvan ya da araç tarafından itilmeden, ya da çekilmeden kendi kendine hareket eden araç anlamına gelen Fransızca automobile  sözcüğünden Türkçeye geçmiş olduğunu yazar.  Etimolojik olarak bunun doğruluğuna inanmakla beraber, bu basit konuda bile yaptığım araştırmada, yazanların tarihi iki yönlü tarifi dikkatimi yeniden çekti.

Teker üzerinden bile yan tutmanın dayanılmaz gücüne teslim olmuşluğu görmek evet, can sıkıcı.  Bilimsel verilere rağmen; “diğerini” görmezden gelmek, yok saymak, dışlamak ve değersizleştirmek yazılı tarih kadar eski sayılır.  Düz bir mantıkla; tarihi yazan, “kendi” tarihini yazmıştır.  Çok da uzak olmayan bir tarihten örneklemek gerekirse, bu çarpıtmaların yansıması; Moskova Olimpiyatlarında siyasi, Pekin Olimpiyatlarında ise kültürel olarak yürütülen “öteleme” kampanyaları ile doruğa ulaşmıştır.  Batı ve inanç sisteminin, hemen her şeyde “kendini” referanslaması; artık satırarası bilgilerden dahi deşifre olmaktadır denilebilir.  Tarihi yazanların, kendilerini yüceltmek ve haklı çıkarmak için oluşturmaya çalıştığı yapay gerçeğin karanlığı, çarpıklığını da beraberinde taşıdığı için, karşılaştırmalı bilgi edinimi ile, “esas gerçeği” asla örtemeyecektir ümidini taşıyanlardanım.

Bu küresel bir sorun ve ona dokunmam gerekti, çünkü:

Geçtiğimiz hafta yapılan RA25 tanıtımından sonra; gazetelerdeki köşe yazarlarının çoğu, büyüyen kurumlara veya başarılı bireylere karşı eleştirilerde daha dikkatli olunması gerektiği yönünde fikir beyan ediyorlardı. Salgın bir şekilde yaşanan “çekememezlik hastalığının” uzun yıllardan beri gelen, belki de ada psikolojisinden beslenen, toplumsal bir sorun olduğuna işaret ediyorlardı.  Oysa bu hastalık sadece coğrafi ayrışmada değil, inanç sistemleri ile küresel güç kazanmış bir “kendinden olmayanı” reddetme hastalığının mikro düzeyde, adada görülmesinden başka bir şey değildir.  Çoğu siyasi parti ve genellikle iktidar tarafı beyan oluşturma gayretleri içindeki sosyologların, bu tür konulara merak uyandırmaları elbette beklenemez.  Ancak, son yıllarda tarihin, gazetelerde tefrika halinde yayınlanmasının bir nebze, bu merakın oluşmasında yararı olduğuna inanmaktayım.

Böylesi bir toplumda; kendine inanarak, ötelenme veya reddedilme çabalarını ciddiye almadan, düşleme, tasarlama ve üretme yöntemlerini başarıyla kullanarak, sonuca gidip RA25 gibi bir ilki yaratmak, fazlasıyla takdiri hak ediyor diye düşünüyorum.

Tekrar, tekere dönecek olursak: İnsanoğlu otomobili icat edene kadar pek çok yol, yöntem dener.  Örneğin; ağır nesneleri yuvarlak kütükler ve taşlar üzerinde kaydırmanın daha kolay olduğunu görürler. Taşınacak nesnelerin yerle teması kesildiği için daha kolay taşınabilir, ipler aracılığıyla istenen yöne daha kolay götürülebilir.

Doğunun gerçeklerine sırt çevirmemiş kaynaklara göre; tekerleğin Orta Asya’da M.Ö.3000’lerde kullanılmaya başlandığı sanılmaktadır. Daha bugünkü anlamıyla, teknoloji diye bir olgunun varolmadığı, insanların doğayla mücadele içinde oldukları dönemde, hayat şartlarını kolaylaştırmak için binek hayvanları kullanılıyordu. Hayvanların evcilleştirilmesi de ilk kez buralarda olmuş, bu iki olaya bağlı olarak ilk hayvanlı arabalar yine bu topraklarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Çünkü; arkeolojik araştırmalarda M.Ö.3000 -2500 yıllarına ait dört tekerli araba figürlerine rastlanmaktadır.  Dolayısı ile; eldeki bilgilere göre ilk arabanın Orta Asya’da yapıldığı varsayılmaktadır.

Tekerlek ilk önce binek hayvanlarıyla kullanılır. Daha sonra ise tekerlek yardımı ile at arabaları, kızaklar ve tarımda kullanılabilecek çeşitli araçlar elde edilir. Böylece, insanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli olan; tarım, taşımacılık, göç gibi ihtiyaçlarını gerçekleştirmek daha kolay hale gelir.

Tekerlek, daha sonra insanların kara taşımacılığı ve diyarlararası ticaret yapmalarını kolaylaştırır. Zenginlik ve birikim yönü doğudan batıya doğru olan bu ticaretle beraber, inanç sistemi dahil büyük bir kültürel “evşirme” yaşanır. Bunu gizlemek için olsa gerek, bugünkü Batı, tarihini antik Yunana kadar getirip, orada muğlaklaştırmakta, belirginsizleştirmektedir. Yukarıda bahsettiğim reddetme stratejisinin temelinde işte bu vardır.

İlk kullanımı yük ve yolcu taşıma amacı güttüğü düşünülen arabanın, Avrupa’da ortaçağda kullanılmaya başlandığı sanılmaktadır.  Tekerlikli ulaşımın 1500 sonlarına kadar Amerika’da bilinmemiş olması günümüzden geriye doğru bakıldığında ilginç olsa gerek!

Dünü hatırlayın, başarıyı takdir edin, sanatla kalın…

(devamı yarın)


Sunday, August 24, 2014

Kırkbir, yazmak ve mutluluk

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:41



Değerli okuyucular, size bu hafta kırkbirinci makalem ile merhaba diyeceğim!  Hani kırkbir kere maşallah derler ya, işte öyle üstüme alınacağım bir durum!  Aynı zamanda kendi dünyamda hoş bir aksiseda bulacak selama dönüşür ümidini de taşıyorum bu merhabanın.  Yakından Sanat’ı yazmaya başladığım günden beri kesintisiz, ısrarla ve kararlılıkla bugüne geldim.  Nedir rakam diye sorduğumda üstatlara “eh kırk tamamdır” diye güldüler…  Buna ayak uydurarak; çok sıkıntı da yaşamadan, özveriler cebimde, öyle keyifle yazdım...

Bir baktım; “bu haftaki makale de bitmeli, işer yolunda gitmeli; derken kırk bir hafta olmuş... Tam iki yıl önce Ankara’dan gelirken kendime uzun ve kısa vadeli hedefler koymuştum.  Günlüğümden analiz ettiğimde; “yazmak” bu hedefler arasında gerçekleştirilebilecek nerede ise en zor olanı.  Diğerlerinin gerçekleşme olasılığı daha “mümkün” görünüyor.  Elbette benim kontrolümde olan hedeflerden söz ediyorum.  Başkası, ya da başkalarıyla ilintili hedeflerde olasılık hesapları, dâhil olan kadar çarpanlı sonuç vereceği için, oraları fazla kurcalamadan yoluma devam edeyim.  Bu bağlamda; pek çok konudaki düşüncemi, tarihe not düşecek “formata” getirip, Yakından Sanat sayfasında yazarak var kıldım!

Bu haftaki yazı için hazırlık çalışmaları yaparken bir gazetede yayınlanmış “sanat mutlu ediyor” haberi ilgimi çekti.  Yaşamıma renk katan, çevremdeki eş dost ile sohbetlerimde; gazete yazılarım gündeme geldiğinde “yazdıkça mutlu oluyorum” diye ifade ederim duygularımı.  Bugün de bir hekim arkadaşımla, sıcaktan şikayet etmeden kahve içip sohbetlerken, benzer bir konuşma geçti aramızda.  O da bana sağolsun tıbbi bilgilerini anlayabileceğim bir dile dönüştürüp açıklamalar yaptı.  Hem arkadaşım, hem uzman!  Yazılarımdan da hatırlanacağı üzere, profesyonel alan ayrışmalarına duyduğum saygı nedeniyle uzman görüşü benim için “ayrıca” değerlidir.  Bu yüzden de dikkatle dinledim arkadaşımı:  Melatonin, serotonin ve endorfin adı verilen bazı hormonlar insanın mutlu olmasını sağlıyor ya da, mutlu olmalarına zemin hazırlıyormuş.  Vücutta bu hormonların salgılanmasını artıracak yiyecek, içecek tüketimi yanı sıra, bazı sosyal başarılar da kimyasal olarak bu peptit yapıdaki hormonların salgılanmasını tetiklermiş.  Çikolata, keyif kahvesi, cinsel aktivite vb. gibi tetikleyicilere ben, bunlara yazılarımı da ekliyorum!  Çünkü yazılarımı yayınlanmış halde gördüğümde benzer ve artı bir etkiyle karşılaştığımı itiraf edebilirim. Birikimleri bir yana bırakırsak, bir haftalık üretim sürecinin, çabanın sonundaki heyecan!  Tevekkeli değil! Melatonin, serotonin ve endorfin; “mutluluk hormonları” olarak da anılırlarmış. Bilgiyi uzmanından pekiştirmek ne güzel!  Kestirme bir çıkarımla evet, yazmak beni “mutlu” ediyor.

Bir sütunluk köşe ile başlayıp, uzun bir zamandır tam sayfa ile devam eden haftalık yayın olanağını edinmemde katkısı olan ve bu nedenle teşekkür etmem gereken insanlara buradan, mutluluk arayışlarını sonlandırıp vefa duygularımı iletmek isterim.  Kültüründe vefa duygusu var olan bir toplumun bireyi olarak “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözünün boşa kullanıldığını sanmam!

Kıbrıs Postası yeniden basılı hayata geçme aşamasında iken; Polat Alper ve Rasih Reşat ile gazetenin tasarımı için YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğr.Gör. Gökhan Okur’un kapısını çaldıklarında tanıştım.  Yanlarında YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan vardı.  Daha öncesinden gazete ve dergilere yazma deneyimim olduğu için yeniden ve neden olmasın diye düşündüm… YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in desteğini de alarak Yakından Sanat köşesine can verdim.

Dün sosyal medyada gezerken İrfan Suat Günsel profilinde;  “Dünya aya çıktı bizim ayağımızda prangalar” paylaşımı; bu kültür ya da, coğrafya insanının sıklıkla karşılaşabileceği durumun, yeniden ve güzel bir tespitiydi aslında.  Net, kısa ve öz bir ifade!

YDÜ adına ise; konuyla ilgili basınla ilişkileri yürüten ve basın toplantısını da yöneten Ahmet Savaşan’ın; üstlendiği görev ve sorumluluğu, hakkıyla ve kendine yakıştığı şekliyle yerine getirdiği kanaatindeyim.  YDÜ Hastanesi Başhekimi Dr. Sevim Erkmen’in gayretleri de takdire şayan.  Umarım; insan için yola çıkılan; küçük bir emek ve küçük bir ümit dahi heba olmaz.

Geçen kırkbir hafta içinde zaman zaman “siyasi” dokunmalarım da olmuştur. Ancak yukarıdaki konu kapsamında soruna müdahil beyanlar arasından basına yansıyan “Özel Bir Kurum Devletin Üstünde Olamaz” başlığının; söyleyen ve retoriği açısından özellikle ilgimi çektiğini yazmak isterim!

Yine de “ilgimi çeken” beyanatla bağlantılandırmayacağım ancak; sorunların kaynağı olarak, tüm elemanlarıyla “kültürü” işaret etmek çözüm olmayacaktır. Hele de, fırsat buldukça sisteme yüklenmek, kaderci toplumlarda yetişmiş bireylerin farkında olmadan sığındıkları limandır. Bu, özellikle olumsuzlukta, işin esasından kaçmanın veya aklanmaya çalışmanın da en kestirme yoludur!  Yakın tarih bunun ve sorumluluğu paylaşmayıp “gidenlerin” örnekleriyle doludur.  Yeni bir ivme için; toplum bilimcilerin yapacakları araştırmalar; durum tespitinden öteye geçtiğinde ancak yarar sağlayabilir.  Bilimsel çözüm önerilerinin ortaya çıkarılmasında ve bunların toplumla paylaşılıp uygulanmasında; seçilmiş ya da atanmışlara çok farklı sorumluluklar düşecektir. Geleceği kurmak günlük ya da kısa dönemlik bir sorun değildir.  Devlet ve kurumları; kamusal hizmet sunmaları açısından hele de eğitim kurumları, geleceğin ta kendisidir!

Yazıyı bağlamak için; bilim insanlarının tespit ettiği gerçeğe yeniden dönersek: Sanat mutlu ediyor! Bilim insanları tarafından; 2004 ile 2012 arasında, yedi ülkede yürütülen çalışmalara göre; insanların sanat eserlerini izlerken ve onlar hakkında yorum yaparken, beynin performansının arttığı ve yine beyin tarafından bireyin zevk aldığını gösteren hormonlar salgıladığı saptanır.  Başka bir kaynakta ise; beynin görsel, hafıza, duygu ve zevk alma kısımlarını etkin hâle getiren sanat için uzmanlar şu ifadeyi kullanıyor: “İnsan beyni sanatı takdir etmek için çok uygun.  Bu doğal ve biyolojik bir süreç.”

Keyifle yazdığım bu nedenleymiş!

Kırkbirinci yazıya sonuç: kendinizi takdir edin, sağlıklı, huzurlu ve  kaliteli yaşamı seçin, eğitim alın, sanatla kalın…

Sunday, July 6, 2014

Mezuniyet, başarı ve emek

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:34

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!


Akademik yılın sonlanmasıyla beraber, kuruluşunu tamamlamış tüm üniversite ve fakültelerde yoğun bir "mezuniyet" heyecanı yaşanır.  1987'de ilk defa "hoca" olarak, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin töreninde idim!  O günden bugüne kimi protokol gereği, kimi de gönüllü olarak pek çok mezuniyet törenine katıldım. Hocalığın en ilginç yönlerinden biri de belki de budur: sizin yaşınız ilerler ancak her yıl aynı yaş grubunun aynı heyecanına tanık olursunuz. Dolayısıyla uyum sağlayabilen için bir "genç kalma" durunu söz konusudur! Büyük İtalyan düşünür Umberto Eco'ya takılır biri; senin gibi şöhretli, zengin, büyük bir adamın üniversitede hocalık yapmaktan ne gibi bir beklentisi olabilir? Eco; öğrenciler demiş, "her yıl onlarla beraber gençleşiyorum!

Kullanmasını çok iyi bildiği için, suçu sadece kapitalist sisteme yüklemeden, insanın doğasında var olan "rekabet" ve "çıkar" merkezli ilişkilerin yararına olduğu kadar zararına ve hatta daha fazlasına tanık olmak pek sevimli bir durum olmazsa gerek. Sadece bu iki değerin bilinçaltındaki hafif etkisi ile dahi;  siyasi, ekonomik ve akademik camianın tozu dumanı arasında yol almak kolay değil. İdealist kavramlar ve yaşam ilkelerinin öğretilmeye çalışıldığı bir sistemden mezun olan öğrencilerin, günlük yaşamda veya piyasa ortamında; en yumuşak tanımla, "bocalamaları" kanıksanmış bir durum olarak karşımıza çıkmakta. Bugünkü ikinci anektodum olsun: kişi harıl harıl çalışarak matematikçi olmuş, bol bol kitap okuyarak edebiyatçı olmuş, yüzmek için de kitap okumuş ancak; havuza düşünce boğulmuş!

Yaşam;  elbette bilim ve aklın ışığında, geçmişe değil geleceğe yatırım yapanların, ayakta kalanlarıyla sürer...

Bu akademik yılsonunda; KKTC'de ilk defa; yerleşik bir üniversitenin Tıp Fakültesi'nden öğrenciler mezun oldu. Sağlık, herkesi ilgilendiren bir alan! Çok büyük bir yatırım gerektiriyor. O nedenle, ekonomik gücün yanı sıra, iyi bir vizyon ve planlama olmazsa olmaz bu iş için de.  Eğer bunlar varsa; artı olarak mekan, teknik ve teknolojik donanım ve elbette yetkin ve deneyimli bir kadroya da ihtiyaç kaçınılmazdır. Bütün bunları sağlayan Yakın Doğu Üniversitesi; kurucu rektör Dr. Suat İ. Günsel başta olmak üzere, tüm ekibiyle bu sorunları çözerek ilk meyvelerini aldı!  İkinci kuşaktan, YDÜ Mütevelli heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, geleneği bilerek gerçekleştirdiği çağdaş projeler, YDÜ geleceğinin garantileridir.  Mekan ve donanımın eksiksiz oluşumu için YDÜ Mütevelli heyeti Başkan Yardımcısı Adem Aköl’ün çabalarını selamlamak isterim. Kısaca ve artık kurumsal olarak alışıldığı üzere bu başlangıç; KKTC için büyük bir başarıdır.  Ayrıca; emeklerine uzaktan da olsa tanık olduğum: kurucu kadrodan değerli dostlarım, öncelikle; Dekan Prof.Dr. Gamze Mocan Kuzey, Prof.Dr. Sezgin İlgi ve Prof.Dr. Nazmi Özer ve diğer hocaların gururuna gönlümle eşlik ediyor, herkesi kutluyorum!

Mezuniyet dönemleri hocaların ve özellikle öğrencilerin hem hüzünlü, hem de mutlu olduğu dönemlerdir.

Bilimin ve aklın ışığında yürüyenlerin ayak izleri takip edilir.

Yolunuz açık olsun, sanat da olsun!

Sunday, June 8, 2014

Çözüm, sanat, inisiyatif

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:30
08 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Kolaycılıkla ele alınabilecek sosyolojik konuların çekiciliğine bir kere daha kapılmadan ve yeniden sanat demeli. Israrla, usanmadan. Çünkü gerçeklerin kahrolası tarafında yetersizlik, kalitesizlik, liyakat ya da uygunluk vasıflarının nasıl ayaklar altına alındığını hatta çamurlarda sürünmekte olduğunu görmek; sanatın kimi ısmarlama yaftalılarca hunharca tahrip edilmesini duymak, bugün için belki de trajikomik bir durum. Bu durum ki toplumun “ilgili” kesimleri tarafından “beklentileri” ya da kendi kriterlerine uygunluğu açısından ele alındığından duyarsızca karşılanan, hatta alışılmış, kanıksanmış bir tepkisizlik ile sergi salonlarında resim yerine sallanan acınası bir durum.  Güney-Kuzey ayrımının pek çok anlamıyla yaşandığı bir toplumda; evrensel sanat kriterlerinin farkında olarak en azından diğer ayrıştırıcı değerleri yok sayıp, sanat için gösterilen çabayı ve büyük emeklerle kat edilen mesafeyi tahrip etmek; sanatla ilgisi alakası olan biri veya birilerinin hedefleyebileceği varış noktası değildir.  Öyleyse ve kısaca; ya bunlar sanatı bilmiyorlar ya da sanatı sevmiyorlar diyebilir miyiz?  Belki, ikisi de! Kimdir bunlar?

Bu haftaki birinci soru bu idi, geçelim ikinci soruya. İkinci soru aslında ve bana göre bir replik: “...sorunlara kalıcı çözümler üretilmesi...”  Sanattan siyasete, sağlıktan spora uzman ya da amatör herkesin sıklıkla, tekrarlayarak tükettiği bir deyiş. Kullanımı bazen “moda” haline gelen, bellek ya da ağız alışkanlığıyla kırk dakikalık bir oturumun son on dakikasında onbeş kez yinelenen bir replik.  Sosyologlar ya da psikologlar bu durumu nasıl açıklar bilemem, ancak o dört kelimenin yan yana dizildiğinde ve hele de bas bir sesle kulakta defaten çınlaması pek hoş duygular uyandırmasa gerek.  İşin bir de, dilbilimci veya anlambilimciler açısından da açıklaması olabilir.  Mutlaka vardır da.  Seçim kampanyalarının start aldığı bir dönemde sözün ya da sloganın başarısı; kolay anlaşılırlığı kadar çok çağrışım yapmasına ve “net bir şey” olarak yazılmasına bağlıdır dersek yanlış olmaz sanırım.  Konu elma ise, elma demekte yarar vardır.  Açıklamak için Adem ile Havva’nın meselesinden başlamaya gerek yok!  Sorunlar tamam. Kalıcı, bu replikteki en tutucu sözcük!  Çözüm, kilit sözcük bu bence. Üretmek tamam… Bunların hepsi için ve ayrı ayrı istisnasız olarak; ne, niye, nasıl, niçin, nerede ve kim için soruları sıralanabilir. Böylesi göreceli ve “temenni” içerikli bir replik ne kadar inandırıcıdır acep? Kimdir bunu söyleyenler?

Çözüm yaratma, en azından “kültüre” göre değişkenlikler gösterir.  Örneğin sanat ortamına bakınca;  birbirinden uzak bazı toplumların kimi alanlarda benzer biçimlerle ortak görsel dil ortaya koymalarına karşın; aynı dili bu toplumların kendilerine yakın diğer toplumlarla oluşturamadıkları gözlemlenmiştir.  Yüzyıllardır aynı çatı altında aynı coğrafyada yaşayan kimi toplumların hala “ayrık” olarak varlıklarını sürdürebilmesini açıklamak zor olsa gerek.   Uzak coğrafyadakilerle görsel bir dil oluşturacak kadar sürprizlerle dolu insanoğlu, barış gibi evrensel bir dili kullanmada neden bu kadar zorlanır?  Ancak çözümün ne kadar geçerli bir süre kalacağı o üretilen dil ile ölçülebilir mi veya çözümlerarası üstünlük hangi kriterlerle test edilip ölçülebilir? Üstünlük nedir? Eğer, coğrafik olarak küçük bir kültür, kendi varlığını başlı başına üstün olarak kabul ettirmeye çalışıyorsa, buradan hareketle ve en olumlu yaklaşımla durum; toplumlararası en barışçıl araçlardan biri olan sanatla ilişkilendirildiğinde  o sosyolojik yapının kendi sanatının dışındakilerini sanat olarak görmemesi, başka sorunlar üretecektir.  Hatta “sorunun çözümüne yönelik atılan ve atılacak adımlara tam destek” beyanında bulunan “diğer tarafın” kaçınılmaz bir savunma refleksi ile “ötelenmeye” karşı nerede ise tüm kurumlarıyla direnmeye çalışması doğal bir hak yansıması biçiminde tezahür edecektir. Baskınlık mücadelesindeki kültürlerden hangisinin haklı ya da hangisinin üstün olduğu veya hangisinin ürettiği çözümlerin kalıcı olacağı, “tarafsızlık” söz konusu olamayacağı için ortaya çıkan durum “inisiyatifsizlik” olacaktır.  Güçlerin inisiyatifsizliği… İyi niyet kamuflajlı müzakerelerde tartışılmayacaktır.  Böylece daldaki beş kuş hikayesi kuşaktan kuşağa farklı versiyonlarla anlatılagelecektir.  Elbette ki yarım asrı aşan inisiyatifsizlik de kuşkuyu doğasında barındıracaktır.  Kuşku da soruları getirecektir örneğin; kimin çözümüdür?

Oysa bugünün kolaycı toplumlarını fastfood design metotları ile “kültürleme” ve onlara kimin üstün olduğunu dikte ettirme gücü ve aklına sahip olanlar inisiyatifi de elinde tutanlardır.  Onlar ki sanatı da, çözümü de belirleyenlerdir dersek pek çok sorunun yanıtını işaret etmiş oluruz düşüncesindeyim.

 “Akademinin” tutumu bilinmekle beraber; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. İrfan S.Günsel’in sanatı himayesi ve çözüm girişimlerini  takdirle karşılamak gerekir inancındayım.  Basında yankılanan; müzakereci Doç.Dr. Kudret Özersay’ın YDÜ’ye daveti ve bilgilendirici toplantısının önemli bir girişim olduğuna inanıyorum. Ancak; sağlık sorunlarıma çözüm üretemediğim için toplantıya katılamamış olmaktan üzüntü duyduğumu belirteyim.

Çözüme ve sanata yakın kalmanız dileğimle…