Showing posts with label Erdal Aygenç. Show all posts
Showing posts with label Erdal Aygenç. Show all posts

Thursday, July 9, 2015

Mağduriyet, mezuniyet, ciddiyet

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:87



Bir psikologa danışmadan yazmamam gerekirdi belki ama yaklaşık dört haftadan beri “mağduriyet” içerikli “işlemeler” yapmışım. Türk siyasi kültüründe önemli bir enstrüman olarak “mağdur edebiyatı” yapmanın özellikle mağduriyete uğramış olanlar üzerinde etkileyici söylem biçimi olarak kullanılageldiği açıktır.  Rahatsızlık veren boyutunu, özelden genele taşıyarak hayattan “ötelemeli”.

Sanal ortam hayatı kolaylaştırıyor demek artık çok “kolay”.  Çünkü bilgiye ulaşarak yazmayı da kolaylaştırıyor!

Sözlük anlamı mağdur olma durumu, kıygınlık, mağdurluk olan; mağduriyet ağırlıklı bir yazı özelleştirmeden paylaşmak istedim bu hafta.

Türkçe sözcüklerin ayırt edilmesinde kullanılan büyük ve küçük ünlü uyumu açısından bakıldığında  mağduriyet kelimesinin büyük ve küçük ünlü uyumuna uymadığı görülüyor.

Rakamlar açısından analiz edildiğinde ise, mağduriyet kelimesinde bulunan kelime sayısı bir, hece sayısı dört, harf sayısı ondur.  Mağduriyet kelimesi ile ilk dört harfi uyumlu bazı kelimeler şunlardır: mağdur etmek, mağdur, mağdurluk, mağdur olmak…

Genel haliyle açalım biraz mağduriyeti:  Siyasiler tarafından, ya da siyasi amaçlı olarak mağduriyeti kaşınan kitle, kolay bir çözümle kendinden olduğuna inandığına doğru daha duyarlı ve sahiplenmeci davranışlar geliştirir. Bu durum aynı zamanda önemli bir ötekileştirme sürecinin ayak sesi olur; takunya veya postal seslerinin ekosu duyulur sokaklarda...  Bu nedenledir ki¸ yakın siyasi tarihimiz, bir mağdurlar tarihi olarak da değerlendirilebilir.

Hatta;  bu sesler arasında gidip gelen toplumlarda, toplumun her sınıfında ve o sınıfların her kademesinde mağduriyete uğramış olduğuna inananların oranı oldukça yüksektir diye de düşünmek mümkündür. Ya da şöyle de denilebilir mi: “Bu coğrafyada mağduriyet yaşadığını düşünmeyen bir kesim neredeyse yoktur.”  Ayrıştırıcı bir tanım olarak zenciliği kullanıp -zencilerin belki de en az mağdur olduğu bu coğrafyada- kendi kendini zenci ilan edip mağdur olduğunu söyleyen erk, tarihe bunun en uç örneğini vermiştir!

Kişisel tarihinizde aczini; yalan ve iftira ile kamufle edip salya sümük mağdur rolleri oynayan koltuk hastaları ile mutlaka sizler de karşılaşmışsınızdır.  Mağduriyet kültürü ile iktidara ulaşma biçimi arasında bir bağlantının olduğu açıktır.  Hele de kronik mağdur statüsünde oynayıp koltuğu ele geçirdiğinde “mazbutluğunu  bir siyasal söylem olarak karşıtlarına karşı kullananlara” mutlaka rastlamışsınızdır.  Burada mesele, kendi “kaybettiğinde” mağdur olduğuna inanların, ötekini dışlayan ve daha büyük mağduriyetler yaratan “ben merkezli” tutumlarıdır.

Karşısındakinden, ötekileştirdiğinden intikam ve hınç alma kültürü nasıl yok edilebilir sorusuna verilebilecek cevabın henüz emaresi görülmüyor bu ufukta.

Ufukta ve sosyal medyada geçen hafta Venüs ve Jupiter vardı!

Psikologa danışmadığım konu şudur: kendimi bildim bileli çaresizi oynayan, tükenmişi oynayan, zavallıyı oynayan, küçük çıkarları için güçsüzü, ezilmişi oynayanlardan hiç ama hiç hoşlanmamışımdır. Bunun psikanalizi için çocukluğuma inmeye gerek yok sanırım! Ama şu sıradan soruların cevaba ihtiyacı var:

Hangi ibadethanelerin önünde mağduru oynayıp dilenen insanlar vardır?

Dilenenlere üç kuruş atıp da vicdanını kimler tatmin eder?

Sosyal devlette yaşayan bireylerin durumu nedir?

Bu sorular daha da uzayıp gider… Yüzyılların eleğinden geçirerek şu atasözünü belki de; mağdur olmamayı, ancak mağdurun yanında olmayı tercih edenler üretmiştir:

“Ne edersen elinle o gelir seninle.”

 Mağdurları bilemem ama, bu deyiş kuşkusuz benim için de geçerlidir!

…..

Mağduriyete elimizle bir nokta koyup, buradan içeriği sanat olan başka bir konuya geçelim:
Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nden 2014-2015 akademik yılında mezun olmaya hak kazanan öğrenciler:  Dicle Özlüses (Fakülte birincisi, Plastik Sanatlar Bölümü birincisi), Ali Cüneyd Genç (Fakülte ikincisi, Grafik Tasarım Bölümü birincisi), Melek Şanlı (Fakülte üçüncüsü, Grafik Tasarım Bölümü ikincisi), Çağrı Haşimoğulları (Grafik Tasarım Bölümü üçüncüsü), Aldoru Karakaş, Ali Yücel, Ayca Yücel,  Ayşe Boşnak, Azize Bazarova, Begün Madali, Burak Toprak, Ceyda Uyanık, Emrah Türkyılmaz, Ertu Hacımusa, Leyla Fikretli , Mazlum Ernez, Nihat Dinççetin, Nurseit Sopolov, Önder Türkkal, Özel Çörekçioğlu, Petru Sergiu Matiuc , Salih Akpolat, Şansver Çolakoğlu, Taygun Hacıarif, Tünay Özyay, Umut Can İltaş, Utku Ünlüsoyer…
Dört yıllık öğrenme sürecinden sonra ürettikleri sanat ve/veya tasarımları ile Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde; teknik ve içerik açısından çok başarılı işlerden oluşan ciddi bir sergi açarak kamuoyunun karşısına çıktılar.  Hepsini yürekten kutluyorum!

Dekan vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in sergi kataloğundaki yazısını, izni ve teşekkürlerim ile paylaşıyorum:

“Sevgili Mezunlar,

Güzel sanatlar ve tasarım alanlarındaki “lisans” eğitiminizi tamamlıyorsunuz. Bir diğer deyişle; dört yıl süren eğitim programını başardığınızı belgeleyen diplomayı almayı hak ediyorsunuz. Ancak, sanatçı olabilmek için daha çok yollar yürümeniz gerektiğini  bir kez daha yinelemek isterim.

Geleneksel mezuniyet sergisi ile eğitim süreci sonucunda ulaştığınız aşamanın birer göstergeleri olan çalışmalarınızı sanatseverlerle  paylaşıyorsunuz. Sizleri tüm çalışma arkadaşlarım adına kutluyor, başarılarınızın devamlı olmasını diliyorum.  Sevgilerimle.”

Yakın Doğu Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi 2014-2015 akademik yılı mezunları, diplomalarını 7 Temmuz, Salı günü alacaklar. Ben, orada da olacağım!

Başarı dileklerim tüm mezunlara…

Mağduriyeti hayatınızdan silin, eğitim alın, diploma alın, gökyüzüne bakın, sanata yakın kalın…

Sunday, June 7, 2015

Gençler, ödüller, farklılık

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:83



“Anlayış ve eğitim ayrımı gözetmeksizin; genç kuşak ressamların özendirilmesi, yeni değerlerin saptanması ile bu alanda eser üreten genç sanatçıların çalışmalarının bir arada sergilenmesi ve başarılı ressamların ödüllendirilerek teşvik edilmesi amacıyla” KKTC Başbakan Yardımcılığı, Ekonomi, Turizm, Kültür ve Spor Bakanlığı’na bağlı Kültür Dairesi’nin bu yıl yedincisini düzenlediği “Genç Sanatçılar Resim Yarışması”nda seçmeler daha önce yapılmıştı. Bu yapılan seçmelerden oluşan sergi 12 Haziran 2015 tarihine kadar Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde sanatseverlerin izlenimine sunulmuş durumda.

Haftanın yoğunluğu, son gününün ağırlığı ile birleşip Cuma akşamları belleğime baskı yapmalarının yarattığı gerginlik, düşüncelerin konuya, konunun kelimelere, kelimelerin cümlelere dönüşmeye başlaması ile yerini rahatlama sürecine bırakır. Geçen hafta akademik yoğunluktan bahsetmiştim, o nedenle aynı mazeretin arkasına saklanamayacağım.  Ayrıca bu hafta açılan “Genç Sanatçılar Resim Yarışması” üzerine yazılması gerekli önemli bir konu olarak öne çıktı. Öyleyse oradan devam etmeli…

Bu yılki sergi ile ilgili bazı istatistiki bilgiler vererek başlamak istiyorum yazıma ki; devamında niyetim kendini daha açık edebilsin. Leonardo’ya ait olduğu söylenen “görmeyi öğrenin, her şeyin bir biriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz” sözü, sanırım bunu doğrulamaya yardımcı olacaktır.

Genç Sanatçılar Resim Yarışmasının 2015 seçmelerine 21 genç sanatçı, toplam 73 eser ile katılmış. Gönen Atakol, Aşık Mene ve Ruzen Atakan’dan oluşan jüri tarafından yapılan seçmeler sonucunda ödüle layık görülen eserlerle birlikte, 16 sanatçının toplam 25 eseri sergilemeye değer bulunmuş. Hemen belirteyim; bu yılki sergi kalitesi oldukça iyiydi! Bu nedenle önce katılımcıları, sonra da jüriyi kutlamak gerek.

Yedincisi gerçekleştirilmekte olan yarışmanın daha öncekilerinde rakamlar nasıldı buraya taşımak istemem ancak; (bu yıl, spekülasyona meydan vermeyecek şekilde oluşturulduğuna inandığım) seçici kurulun gerçekleştirdiği değerlendirmeler sonucunda Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Plastik Sanatlar Bölümü öğrencilerinden Dicle Özlüses’in “İsimsiz-I”, Mehmet Sariler’in “Horoz Dövüşü-II” isimli eserleri “Başarı Ödülü”ne layık görülmüştür.  Üç ödülün ikisiyle ilgili bencillik yaptığımın bilincinde olarak; (Celal Atikler ile Ahmet Erman Karagöz’ü de kutlayarak) ödüller; Genç Sanatçılar Resim Yarışması 2015 Sergisi’nin Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan açılışında sahiplerine verildi!

İlan edilmiş jüriyi bilen, yarışma koşullarını kabul edip katılan, hatta biri “umut vadeden genç sanatçı” ödülüne laik görülen veya geçen yıllarda ödül alıp da bu yıl yalnızca sergileme alan bazı katılımcıların açılışa gelmemeleri “gayet normal” olarak yorumlandı!  Yorumlar ilginç bir noktaya daha dikkat çekti; “Defne” dergisinin sayfalarında “oldum” havası oynayanların, bu sergiye ancak tutunabilmeleri konusu mesela… Bu kişiler, önümüzdeki yıl yapılacak yarışmaya katılırken biraz daha düşünerek hareket ederler umarım!

Olasılıktı, ancak ve yine de ilginç bir rastlantı olduğunu düşünüyorum: 1981 doğumlu olanın umut vadeden genç sanatçı ödülü, 1994 doğumlu olanın da başarı ödülü alması ilginçti.  Yarışma ilk defa organize edilirken -ilgili arkadaşlar hatırlayacaklardır- o zamanki Kültür Dairesi Müdürü Mustafa Hastürk hoca ile biz bunları çok tartışmıştık. Çalışanlarının büyük bir emek ve özveriyle sürekliliğine katkı koydukları bu yarışmadaki ödülleri, Kültür Dairesinin bir kere daha düşünmesi gerekir inancındayım.  Hele de umut vadeden genç sanatçı ödülünü!

Yarışmanın amacı oldukça başarıyla tanımlanmış “…genç kuşak ressamların özendirilmesi …teşvik edilmesi…”  Tanımlanmış bu amaç dışında, bu ödüldeki farklılığı; hatta gerekçeyi, ne bir yerde okudum, ne de dedikodusunu duydum.  Ancak, pozitif bir yaklaşımla ve kısaca belirteyim, yarışmanın değerine bir şey katmadığını düşünüyorum!  Bu yılki tesadüf de cabası.

Buradan bencilliğime ve yoluma devam edeyim: Ödül alan eserler dışındaki eserleri sergileme alan YDÜ GSTF mezunu ya da halen öğrenci olanların ve çalışmalarının adları şöyle: Ayça Akarcan: “Geleceğin Rengi”,  Dicle Özlüses: “İsimsiz-I” ve “İsimsiz (Diptik)”,  Hascan İleri: “Dirty Nicosia-I”, Kemal Behcet Caymaz: “Korkma Ay Doğacak-I”, Mehmet Sariler: “Horoz Dövüşü-I” ve “Horoz Dövüşü-III”, Neriman Şaban: “No:2”, Rahme Manastırlı: “Kayıp Salamis-II”, Tünay Özyay: “Yeni Umutlar”…

YDÜ GSTF Dekan vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç konuya ilişkin kısaca şunları paylaştı bizimle: “Bu yıl “Genç Sanatçılar Resim Yarışmasına” katılan 16 sanatçıdan 8 genç sanatçı bizim Fakülteden ya mezun olmuş ya da öğrenimlerine devam etmekte... Sergilenen 25 çalışmadan 10 çalışma yine bizim arkadaşlarımıza ait. Bu durum bizi geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da yine mutlu etmiştir. Ödül alan veya çalışmaları sergilenen tüm öğrencilerimizi yürekten kutlarım. Bu başarı aynı zamanda Fakültemizde yürüttüğümüz (lisans, yüksek lisans ve doktora) programlarının da başarısıdır. Elbette ki tüm öğrencilerimizle deneyimlerini paylaşan değerli hocalarımızı da kutlamak gerekir.”

Fakültemizin kuruluş amacına yönelik hedeflerine bir adım daha yaklaşmışlığının göstergesi ve “farklılığı” olarak da değerlendirilebilinir bu sonuç.

Sonucu gençler adına kapatalım bugün: Kültür Dairesi Müdürü Nilay Tunçalp, Kültür Dairesi çalışanlarından Bedia Kale, Pervin Aramek, Leman Ahmetoğlu’nu teşekkürler ile; yarışmayı KKTC’ye kazandıran Mustafa Hastürk ve devamını sağlayan Derviş Beyit ve Nurcan Namsoy’u da saygı ile anarak  haftayı noktalayalım.

Eğitim alın, farklı olun, üretin, sanata yakın kalın…
---

Not: Türkiye Cumhuriyetinde bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi için “seçim” var!  KKTC’de oyumu kullandığım sandıkta sadece “milletvekili” yazıyordu!

Sunday, May 10, 2015

Basketbol, başarılar, AKADEMİADA-6

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:79



Bu haftaki yazımın iki konusu var. Birincisi konusu: Yalova’da düzenlenen final grubunda ikinci gelerek Türkiye Kadınlar Basketbol 1.Ligi’ne yükselen Yakın Doğu Üniversitesi  (YDÜ) Kadın Basketbol takımının büyük başarısı. İkincisi Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin (GSTF) bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında altıncısını düzenleyeceği Uluslararası Sanat Akademisi AKADEMİADA!

Geçen yılki yazılarımda dedikodu sonuçlu, temeli cehalete dayanan konuşmaların rahatlıkla kıvrılabileceği alanlar olarak, konuşanların kendilerine sanat, spor, sağlık ve siyaset başlıklı konuları seçtiklerine tanıklık etmenin dayanılmaz sıkıntılarını defalarca irdelemiştim. Son yazılarımda da bunu “evinin salonundaki evlilik fotoğrafını sanat eseri sanan kişinin” sanatı değerlendiremeyeceği anlamına gelen cümleler paylaşmıştım. Bundan hareketle; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, “akvaryumda değil, okyanusta yüzülebileceğinin bir göstergesi” diye tanımladığı YDÜ’nün basketbol başarısı hakkında YDÜ Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanı Hakan Atamtürk de “kazanılan başarının en güzel tarifinin tarih yazmak olduğunu” ifade etmiş. Hayatı boyunca baskette 12’den az sayı kaydetmiş biri olarak sözü; http://duyuru.neu.edu.tr/?p=93424 adresinde ve 6 Mayıs 2015’de Havadis Gazetesi’nde de yayınlanan yazısı ile bir spor insanına bırakıyorum:  Yrd.Doç.Dr. Nazım Serkan Burgul’un  “YDÜ ve Hakediş” yazısı. Kendisine teşekkürlerimle virgülüne dokunmadan:

“Progress” kelimesi artık canlı’daki spor dilimize de girmiş durumda; Türkçe tam karşılığı yok ama meâli özetle “ilerleme ve gelişmedeki hakediş”i ifâde ediyor. Bildik diğer sektörel süreçlerde olduğu gibi spordaki tepe yönetimi de; önce konuyu planlar, sonra onu örgütleyip yönetmeye başlar. E süreç esnasında da koordinasyonu sağlayıp, planlanan hedefe ulaşmaya çalışır. İşte, amaca ulaşmadaki en önemli unusur da mâlum tepe yönetimidir biz’ce. Toplamda 11 şampiyonlukla NBA tarihinin en çok şampiyonluk yaşayan efsane koç Phil Jackson bir demecinde; “Gerçek şampiyonlar yönetimlerdir” demişti. Usta haklı, sporcuyu da, teknik heyeti de başarıya güdüleyen tepe yönetimidir; Mâlum, geçen hafta işbu sürecin tümünün aynısının tıpkısını Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) merkezinde yaşadık. Az buz değil, kadın basketbol takımımız artık gelecek sezon ‘endüstriyel basketbol’un bir üyesi olarak Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci ligi’nde rakiplerine meydan okuyacak. E bu başarı bir tesadüf müdür? Asla! Geçen akşam terfi final maçına canlı şahitlik eden basketbol yazarı sevgili Tonguç Kotak dostum duygu ve düşüncelerini bizlere aktarırken, hafızamız bizi taa ‘kuruluş’a götürdü; 1988 öncesi Lefkoşa’dan Dikmen’e giderken soldaki çorak araziye Koçero Tepeleri denirdi. Daha çok avcıların ve çobanların merkeziydi. O tepelerde özellkle tilkiler, keklikler ve de tavşanlar cirit atar; meraklıları da ayrelli ve de mantar toplamaya giderdi. İşte, o bölgede artık sosyal fayda ve de hizmet sağlayan ve de uluslarüstü kurumlar nezdinde haklı ödüllere doymayan bir kamu üniversitesi var artık; Yakın Doğu Üniversitesi için az önce “Kamu üniversitesi” dedik zira 20 yıldır bu ailenin ferdi olan bendenizin, kurum içerisinde “özel sektöre”e ilişkin esnek olmayan ve de keskin ekonomik yaptırımlarını veya “vakıf”a ilişkin hantal ve de objektif olmayan bir siyasi yapılanmayı ne gördük, ne de hissettik. İşte sırf bu yüzden kurumun dokusunu târif ederken her daim “Yakın Doğu Üniversitesi bir kamu üniveristesidir” deriz hep.Bu kurum tüm tesisleri ve de kaliteli insan kaynağıyla Kıbrıs Türk Toplumu’nun sosyal fayda, sağlık ve de eğitimine servis edildiği apaçık ortada. E bu merkezde de üniversitenin spordaki ilk gözağrısıydı basketbol takımımız. Bu takım temsilyeti ile üniversitemiz Türkiye’nin birçok ilinde, çok etkili ve de verimli bir biçimde kendi vizyonunu hedef kitleye tanıttı. İşte bu vizyonda bugünkü Türkiye Kadınlar Basketbol 1. Ligi de vardı ve sonunda hedefe ulaşıldı. 25 yıl boyunca basketbola yapılan yatırımlar sayesinde şimdilerde özelde YDÜ camiası ve basketbol severler, geneldeyse tüm ada halkı bu haklı gururu yaşıyor. Kıbrıs Türk Toplumu açısında Kıbrs Türk Cemaat Meclisi binasında kurulan dersaneden, bugünkü yerleşkesinde yatay ve de dikey büyümenin uluslar üstü büyüme, gelişim ve de dönüşümünün en güzel emsâlini yaşıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İrfan Günsel hocamızın “Ada’lı olup da, kıtalı gibi yaşamak” bu olsa gerek. YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Doç. Dr. İrfan Suat Günsel nezdinde de tüm çalışanlarıyla üç kuşaktır bu esere ilişkin gururu hisseden ve de bu gururla dönüşüme katkı koyanlara çok teşekkürler ve de bin selam olsun. Sonuçta basketbola yapılan yatırımlar “hakediş”in diğer bir adı oldu. Bir kez daha kutlarız. Haa, bu arada gelecek sezon Galatasaray Odeabank, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Abdullah Gül Üniversitesi gibi Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci Ligi’nin üst düzey performanslarını ağırlayacağız. Biz orda olacağız, sizi de bekleriz.”

Bize de sporcularımıza başarılar dilemek kalıyor…

Buradan, bilerek ikinci sıraya aldığım başka bir başarı öyküsüne geçelim. AKADEMİADA!

Aksaray Üniversitesindeki Rektörlük makamında eski Rektör Prof.Dr. Necdet Sağlam ile konuşma sürecinden bugünlere gelişin, en küçük oluşum yada organizasyonuna emek vermiş  birisi sıfatı ile ikinci sıraya aldım konuyu. Yoksa heyecanım veya AKADEMİADA’nin büyüklüğünü kıyasladığım için değil.

İki gün önce bir basın toplantısı yaptık. Sağ olsun  YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel her zaman olduğu gibi yanımızdaydı. Mimarlık Fakültesi Dekanı ve Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ve GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katılımıyla bu toplantıyı yaptık. Toplantıda söylediklerimizi “kısaca” paylaşıyorum:

Doç.Dr. İrfan S.Günsel konuşmasında; “3 gün önce uzun bir aradan sonra adaya özlemle, mutlulukla, başarıyla ve gururla döndük. Bugün ise sanatta başka bir başarının, bir başka değerin 6’ncısının başlangıcını müjdelemek üzere karşınızdayız: Akademiada!  Akademiada, üniversitemizin sanat faaliyetlerinin en önde gelenlerinden bir tanesi. Akademiada 6 yılda binin üzerinde öğrencinin katıldığı; heykel, seramik, resim ve diğer sanatsal ürünlerin üniversitemizin ve kampüsümüzün değişik yerlerine değer kattığı çok renkli ve sanatsal bir etkinlik.  Sanata ve Spora üniversitemizin en az eğitime verdiği kadar önem verdiğimizi, bu tür faaliyet, etkinlik ve yarışmaları düzenlememizin sebebinin bu olduğunu vurgulamak istiyorum. Bize göre; eğitim ve öğretim hayatı, sanat ve sporla birlikte düşünülmelidir” dedi.

Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ise; “bir büyük sanatsal etkinliği daha YDÜ’nün büyüklüğüne yakışır bir şekilde gerçekleştirecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu etkinliği buraya kadar getirebilmemiz nedeniyle ve öncelikle Kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel’e ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Doç.Dr. İrfan S.Günsel’e destek ve himayelerinden dolayı teşekkür ediyorum. Üniversitemizin sadece sanatsal değil; bilim, teknoloji, spor ve akademinin her alanda gösterdiği başarı, bu himaye sayesinde olmaktadır. Yaşadığımız örneklerle; bu konuda çok şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Akademiada büyük bir organizasyon, Akademiada’ya şimdiye kadar 24 farklı üniversite’den; yerli, yabancı 1000 den fazla öğrenci katılmış. Bu da bizim fakültemizin kuruluş misyonunda da belirttiğimiz gibi; adadaki kültür ve sanata katkı koyma hedeflerimizi başarıyla gerçekleştiriyor olduğumuzun bir göstergesidir” dedim.

GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç ise; “34’ü yurt dışından toplam 52 katılımcı 7 gün boyunca YDÜ GSTF’nin resim, heykel, seramik ve grafik tasarım atölyelerinde üretim-paylaşım süreci yaşayacaklar. Giderek kurumsallaşan, büyük heyecan yaratan ve adanın en büyük sanat etkinliklerinden birine dönüşen Akademiada’ya bu denli bir talebin olması gurur verici. Her yıl alanında uzman ve yetkin usta sanatçıların atölye sorumluluklarını yürüttüğü etkinlikte bu yıl resim atölyesini Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Doç. Musa Köksal; seramik atölyesini Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Melahat Altundağ; grafik atölyesini YDÜ’den Yrd.Doç. Erdoğan Ergün; heykel atölyesini ise Mersin Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Metin Şen yürütecekler.
Akademiada-6’da ayrıca; GSTF’nin tüm öğretim elemanları da etkin olarak görev alacaklar” dedi.

YDÜ GSTF Resim Çalıştayından da tecrübelerimle sabittir; böylesi etkinliklerin emek verenleri her zaman takdiri hak ederler: Yrd.Doç.Dr. Murat Tüzünkan, Menteş Haskasap, Ahmet Savaşan, Çağın Perçinci…

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz.”

Eğitim alın, spor yapın, sanata yakın kalın…

Sunday, May 3, 2015

Sergi, indeksler, yazılar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:78


Canan Atalay Aktuğ, Uğurcan Akyüz, Erdal Aygenç, Elif Atamaz, Hakan Dağ, Mehmet Naci Dedeal, Raif Dimililer, Erdoğan Ergün, Evrim Ergün, Vedia Okutan Gaydeler, Gürkan Gökaşan, Mustafa Hastürk, Mehmet Raif Kızıl, Rahme Manastırlı, Gökhan Okur, Mine Okur, Hikmet Uluçam, Yücel Yazgın ve Alihan Yonuk’un katılımlarıyla; Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezi’nde; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanları sergisi açıldı. Sergide; resim, heykel, seramik, grafik tasarım, fotoğraf, illüstrasyon ve baskı resim gibi farklı disiplinlerden çalışmalar vardı.

Aşağıda sergi kataloğuna yazdığım yazıyı virgülüne dokunmadan sizinle paylaşacağım ancak; hemen akla gelen birkaç noktayı açmakta yarar var diye düşünüyorum:

a- Bu tür sergiler öncelikle kamuoyu ile paylaşıldığında ve kurum temsiliyeti açısından değerlendirildiğinde sosyolojik yarar sağlar.

b- Meraklılar ve ihtiyaç duyanlar doğrudan çalışmaları görebilecekleri bir ortamda bulunma şansını yakalar.

c- Elbette ki, bu merak önyargı ya da bilgi birikimleri ile kişilerin; denk, eşdeğer ya da benzer kurumlararası kıyaslamalar yapabilmesine de kapı açar. Ki bu kapıların açık olmasında hep yarar vardır.  Dolayısı ile hepsini kapsamasa da toplumun bir kısmının sorularına yanıt verir. Merak temelli ihtiyaçlarını karşılar.

d- Potansiyel öğrencilerin yönlenmesi ve kurum tercihleri açısından önem taşır.

e- Güncel ve evrensel düzeyin ne olduğunu bilenlere, bunların “neresinde olunduğu” konusunda bilgi verir.

f- Bir de hatırlatmak lazım, eğer basılıp dağıtıldı ise; katalogdaki çalışma örneği ve özgeçmişler, akademik uzmanlık alanı ile, öğretim elemanlarının girdiği derslerin örtüşmesi meselesinde meraklılara gerekli bilgileri bulma olanağı da sunarlar!

Sergi katılımcıları açısında bakıldığında ise:

1- Dünya üniversiteler arası şampiyonluk yarışında dereceye girebilmek için taranan indekslerde, ranking listelerinde sıra numarası alabilmek için gerekli yayınları yapabilmek; “akademik alan nedeni ile” Kıbrıs sorununa çözüm bulmaktan daha zordur dersem, örnek açısından ve en azından bu coğrafyada rahatlıkla anlaşılabileceğimi düşünürüm!  Ya da sanat gibi spordan da herkes anladığı için; bir sprinteri, minderde rakamlarla, formüllerle güreştirip kendinden madalya beklemeye benzer bu durum!

2- İki hafta önce yazmıştım (bkz; “Sergim, kriterler, üretmek” başlıklı yazım) bir de işin öbür tarafı var: …“sanatı, evinin salonundaki evlilik fotoğrafından ibaret sanan kişilerin…” değerlendirmeleri sorunu var ki; değil indekslere girmeniz, tarihinde plastik sanatlara verilmemiş Nobel ödülünü alsanız bile, mümkün değildir annelerinin ligine kabul edilmeniz.

Einstein’ın resim sergisi, Picasso’nun da indeksli makalesi yoktur! Bu tespitim; sanat, tasarım ve “yayın” ilişkisini bilmeyenlere kapak da olabilir, ilgili yazımdan kalan ikinci nokta da.

İşte yukarıda sözünü ettiğim ve yazının buraya kadar konusunu oluşturan serginin ve sergiye katılan akademisyenlerin “kısaltılmış” sorunlarıdır bunlar!

Çözüm arayışları için YÖK sistemine bakınca; özet olarak -alandan- “hakemli dergilerde yayın yapmak, kişisel ve ayrıca ortak sanatsal faaliyetlerde bulunmak” kriterleri vardır…

Yeniden, katılımcıların 1 numaralı hedefteki sorununa dönersek; hele de uluslararası karma sergilere katılmak (TC ve KKTC hariç), yurtdışında (TC ve KKTC hariç) kişisel sergi-ler açmak; en az o rakamsal indekslere girmek kadar önemli ve büyük bir meydan okumadır!

Sadece yukarıda paylaştığım maddeler ve tespitlerim kapsamında sergi katılımcılarını; çatısı altında görev yaptıkları YDÜ’nün gücünü de arkalarına alarak ve kurumsal olarak önemli bir misyonu yerine getirdikleri için kutlarım! YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın dediği üzere: “çocuklarınızın sanat ve tasarımı öğrenecekleri yer bu fakülte, hocalar da buradadır.”

Sergiye katılanların yayınlar konusundaki çabalarını takdirle anarak; Fakülte Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katalogdaki “SERGİ ÜZERİNE” yazısını kendine teşekkürlerimle aynen paylaşıyorum:

“Sanat eğitimi, kendine özgü koşulları, yöntem ve teknikleri, programları, ortamları olan bir yaratıcılık eğitimidir. Günümüzde üniversiteler bünyesinde varlığını devam ettiren bu eğitim, farklı donanımlara sahip eğitmen kadrosunu da gerekli kılar. Güzel sanatlar fakültelerinde görev yapan öğretim elemanları bir yandan eğitim-öğretim etkinliklerini devam ettirirken diğer yandan da uzmanlaştıkları alanlarda sanatsal çalışmalarını sürdürürler. Öğrencilerin eğitmenlerini atölye ortamında üretirken gözlemlemeleri ya da ortaya koydukları yapıtları izleyebilmeleri eğitimin bir parçasıdır ve son derece önemlidir.

Bu sergi, daha önce birçok sanatsal ve kültürel etkinliği gerçekleştiren, katkı koyan Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanlarının çalışmalarından bir kesiti sanat izleyicisi ile buluşturuyor.

Plastik sanatların ve grafik tasarımın farklı disiplinlerinden örnekleri sanat izleyicisi ile paylaşan tüm çalışma arkadaşlarımı kutluyorum.”

Sergi kataloğundaki “ÇOK KISA BİR YAZI” başlıklı kendi yayınımı da aynen paylaşıyorum:

“Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini artıran temel etmenlerden birinin “eğitim” olduğu konusunda uzmanların görüşlerini yansıtan ve herkesin ulaşabileceği yeterli kaynak vardır diye düşünüyorum...  Eğitim denilince de Üniversitelerin yerinin ve öneminin her ülkede aynılığı; bu nedenle de Üniversitelerin bir ülkenin gelişmesinin ön koşulu olduğu gerçeği, mecburi bir kabul ile karşımıza çıkmaktadır.  Bu iki cümleden çıkarımla; “eğitimin niteliği artmadan gelişmişlik, gelişmişlik düzeyinin artmasıyla sağlanacak maddi ve manevi ortam olmadan da, eğitimin niteliğinde artış sağlanamayacaktır” sonucuna ulaşılabilir.

Devam edersek; eğitim yoluyla ülkenin gelişmesi için Üniversitelerin niteliğinin artırılması gerekecektir.  Bu gereklilik yönünde çaba başlıkları arasında “sanat” kesinlikle yer almalıdır. Böylesi bir kesinliğe duyulabilecek kuşkuyu “insan neden sanat yapar?” sorusuna verilecek her türlü cevap karşılayacaktır. Ancak; sanatın değerlendirilmesinin, özellikle sanat alanının uzmanları tarafından yapılmasının zorunluluğu, akliselimler tarafından kabul gören evrensel bir durumdur.

Sanatın evrensel gerekliliği; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini, Eylül 2006’da hayata geçirdi.  O tarihten beri sanat yoluyla, eğitim aracılığıyla, üniversite içinden, ülkenin gelişmesine ne kadar katkıda bulunabildik sorusuna cevap için değil ama, bir örnek için bu karma sergiyi açıyoruz.  Çünkü biz işimizi yapıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in “adada kıtalı gibi yaşamak” deyişi ile örtüşen kıta nitelikli işlerimiz ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 

Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında gururla; sanat ve tasarım yapıyor, sanat ve tasarım öğretiyoruz.
Sergi de açıyoruz.  
Bu sergiye katılanlara, emek ve destek verenlere teşekkür ediyorum.”

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, February 1, 2015

Çizenel, sanatsal provokasyon

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:65



Emin Çizenel kimdir sorusuna bir internet sitesinde şöyle bir yanıt buldum: “Resim sanatçısı Emin Çizenel, 1949 yılında Limasol’a bağlı Malya köyünde doğdu. İstanbul’da Güzel Sanatlar eğitimi aldı. 1979 yılından beri Kıbrıs’ın iki yanında ve yurt dışında 30’un üzerinde kişisel sergi açtı. Birçok ortak sergiye katıldı. Birçok “Kültür ve Sanat Ödülü” sahibidir. Kıbrıslı Türkler’in en ünlü resim sanatçılarından biridir. Halen çalışmalarını Kıbrıs’ta Lapta köyündeki atölyesinde sürdürmektedir.”

Bu haftaki yazıya ben de bu “atölyeden” başlayarak gireyim.  Çizenel’in atölyesini ilk ziyaret edişimizi yazayım:

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin kuruluşundan sonra sürdürdüğümüz etkinlikler içinde kuşkusuz sanatçı/ustalarla paneller düzenlemek de önemli bir tanışma tartışma ortamı sunuyordu öncelikle öğrencilerimize ve sonra da sanat severlere. İşte bunlardan 13 Mart 2008’de  gerçekleştirdiğimiz Plastik Sanatlar ile ilgili bir panelde; Yeditepe Üniversitesinden Prof. Zahit Büyükişleyen, Prof. Fevzi Karakoç, Yrd.Doç. Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve Marmara Üniversitesinden Prof. Nilay Büyükişleyen vardı…  Aynı gün panel sonrasında Zahit Büyükişleyen hocanın arzusu üzerine Emin Çizenel’in atölyesini Erdal Aygenç ve Raif Dimililer’i de ekibe alarak ziyaret ettik. Bir sanatçı için önemi ve mahremiyeti “özel” olan “atölye nedir” sorusunu başka bir yazıda yanıtlama hakkımı saklı tutarak… Yine de zorunlu olarak yazmam gerektiğine inandığım iki cümleyle: Sanat yolculuğunda biriktirdiği pek çok özel nesnenin varlığı ile dolu ortamda; düşüncenin çizgiden resme görselleştirilme aşamalarının ekolandığı duvarlarla çevrili çok özel bir mekan Çizenel’in bu atölyesi. Ancak ben; o resimler, heykeller, dosyalar, boyalar, fırçalar, kitap ve dergiler yanında o mumları unutmadım!

Sonrasında Emin Çizenel ile pek çok görüşmemiz ve konuşmamız oldu, ancak; benim için farklılık taşıyan yönü ile 27 Kasım 2013 tarihi, notlarım arasında öne çıkmaktadır.  O tarihte Emin Çizenel “Yakından Sanat” TV programımın konuğu olmuştu. (Bu, okumakta olduğunuz “Yakından Sanat” köşesi/sayfası ile aynı günlerde ve aynı isimle kamuoyu önüne çıkmaya başlayan bana ait iki sanat paylaşım ortamımdır bunlar!)

İlk konuğum Anber Onar’dan sonraki ikinci programım olması nedeniyle ve özellikle bu konuk olma kısmını biraz açmam lazım. Çünkü; kamera, ışık, ses, koltuk, oturma şekli ve hele de zamanın kullanımı konusunda tam da acemiliğin ne olduğunun farkındalığı ile çektiğimiz bir program… İşin elbette “sohbet” için bilgi hazırlığı, soru sormadan konuğu ve konuyu açma kısmının da ne kadar emek, sabır ve sakinlik gerektirdiğini deneyimleyerek öğrendiğim, heyecanlı bir dönemdi o dönem…

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde güncel sanatı bilen, takip eden uygulayan kim var denilince akla gelen ilk isimlerden biri veya kanımca ilk isim diyebileceğimiz Emin Çizenel’in geçen hafta, Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) isimli yeni bir sergisi açıldı Argo Galeri'de.

Sanat sever özelliğini yıllar içinde birkaç adım daha ileri götürüp artık yerli ve yabancı sanatçıların çalışmalarından oluşan önemli bir koleksiyonun sahibi, Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ile birlikte Hikmet Uluçam, Mustafa Hastürk, Hasan Zeybek ve ben açılışa gittik.

Sanatçının ve o sergisinin daha iyi anlaşılabilmesi, okunabilmesi için dağıtılan manifestoların ben oldukça gerekli ve yararlı olduğuna inanıyorum.  Çünkü, ihtiyaç duyulduğunda görmek ve anlamak için ışık tutuyorlar.  Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) manifestosunda özet olarak şunlar yazılıydı: gözün iris’inden, kulağın zarı’ndan; dalga kırılmalarının geçmesinden meydana gelen, körlük ve sağırlık anı… Düşünce zirvelerindeki iniş ve çıkışları taşır dalgalardaki melodi ve yansımalar …  Bu yansımalar doku gibi bir şeylerin üzerine sinmiştir ancak göz onu hiç bir zaman göremez. Eko yapar ama duyulmaz…  Hissedilir ama dokunulamaz… İşte bu paradoksun sesi, biçimi aksaklıktır, “aksak ritim”dir.

Sergi uzamında Emin Çizenel bir anlamda; entellektuel ve psikolojik deneyimleri ile ortada olan sorunlu durumları uzlaştırmaya çalışır.  Sergi “durum raporlarını” yeniden yapılandırır ve onları açıklar. Bu durum raporları; yeniden kurulan ve keşfedilen bellek, kırsaldan kente kayan mekan, yaşamın arzuyu denetlemedeki rolü, kabul edilen farklılıkların yıkılması sonucunda doğan sosyal ve psikolojik sonuçlar, dönüştürücü cinsiyet konseptleri, kaygan ve çelişkili kültürel normlar ve tabulara işaret etmektedir.  Bu norm ve tabuların üzerine oturttuğu sosyal ve kültürel bağlamadaki çelişkileri, ironik bir sunumla, hem resim hem de video kullanarak izleyici ile küçük notlar eşliğinde buluşturması, onun sıklıkla kullandığı provakatif bir yöntem olarak da değerlendirilebilir.

Sanatıyla provokasyon yapmayı seven Çizenel’in “Kendi Resmim Üstüne Birkaç Not” yazısını sizinle paylaşmamın doğrudan bilgilendirme açısından en azından bu yazı kapsamında daha yararlı olacağını düşündüm:  “Derin yazgıları olan bir coğrafyanın ortasında oturup, kendinizi bile “metaforlaştırdığınız” bir durum ve ahval var aslında.  İnsana dair ne varsa, sizin de içinde olduğunuz  ve  onlarla kurduğunuz yaşamın anlamı, altı çizilmiş cümlelerinizle size bir dil oluşturuyor.

Benim resmim, koloni dönemleri yaşamış bir kuşağın, savaşların, didişmelerin ve belirsizliklerin, ama hiç bitmeyen umutların omurgalaştırdığı bir vücuda oturuyor. Metaforik, imgelem gücü olabilen ana başlıklarla kurulu, ve  açılımlarını maddeleştiren bir espas.

Malzemenin, her zaman bir derin kimya olabileceğini düşünürken, ona verdiğim kabiliyeti, hareketli bir zeminde paylaşırken, tam da o macaranın  ortasında olmayı yeğliyorum. Dil, plastik bir çözümleme sürecinin, entelektüel alanlarında, “şimdiki dünyalı” olmanın hızında algılanmalıdır.

Kavramlar ve teori üretme yerine, kendi kendini kavramsallaştıran “işin”, kendi yaşam sürecini kurmaya çalışıyorum. Kurulanlar, kendi uçurumlarıma köprülerdir de. Ve her yeni uçuruma kurulacak yeni köprüler.

Bu sergide de malzeme, kışkırtan yüzeylere doğru dağılırken, “dürtülen” bir şeyler vardı. Tam da istediğim huzursuzluk.

“Provokasyon” ana başlığı ile oluşan bu proje, “Seçilmiş Ağaç”, “Phoenix Again” gibi başlangıç projelerinin yol açtığı bir süreci izlemektedir. Bu işler, mum isinin ortaya çıkardığı izlerle oluşmaktadır. Ve Emin Çizenel’in bu işlerine, mum isinin dolaştığı “aksak ritim”deki soyut yüzeylerde kodladığı manayla birlikte, anarşist bir aşkı yaşamın içinde tutan, bir diğer okuma ile başlanabilir.”

Mumlar sönmesin, resimler aksamasın, sanat devam etsin…
Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, December 28, 2014

Kayıp, misafir, selfi

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:60
28 Aralık 2014, Pazar, Lefkoşa



Değerli okurlar; bu yılı uğurlama hengamesi içinde iken; geçen yıl bu köşede yayınladığım takvim içerikli iki yazıyı okudum. Bir önceki yılın son yazısını ve bu yılın ilk yazısını.  Hoşçakal değil de, hoş geldin diyebilmem için, yeni yıl yazımı bir hafta daha beklemem gerek!.. Bu yılın son haftasına, aynı yazıların özetinden bir demet tekrarı çok uygun olur diye düşünüyordum ki; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in köşeme “misafir olma” talebi geldi.

Aliye Ummanel’in yazıp yönettiği “Kayıp” tiyatro oyunu için Erdal’ın yazısı hazırmış!  Epeydir “Yakından Sanat” TV Programıma konuk almayı düşündüğüm Aliye Ummanel’in misafiri olarak oyunu; Yükselen, ben, Mustafa, Selen ve Erdal birlikte izledik..  Aliye Ummanel’i kutlayarak; YDÜ GSTF’de Yüksek Lisans çalışmaları sırasında öğrencilerim olan Hatice Tezcan, (oyunda anne rolunu oynuyor) ve Özlem Deniz Yetkili (oyunun dekor ve kostüm tasarımını yapmış) ile gurur duydum. Oyunu izledikten sonra; Erdal’ın yazısını paylaşmanın daha uygun olacağını düşündüm!  Sayfaya sığdırmak için “girişini” biraz kırparak ve teşekkürle!


“Kayıp”, Aliye Ummanel’in yazıp yönettiği, tek perde ve 9 sahneden oluşan, bir saatlik tiyatro yapıtı. Ummanel, bir Kıbrıs gerçeğinden yola çıkarak kaleme almış oyunu. Bildik, tanıdık, yaşanmış bir öykü. Ama kolaya kaçmadan, sloganlaştırmadan, zekice yazılmış. Hamlet ilişkilendirilmesi ve geçişler ustaca kurgulanmış. Hamlet’in mezar sahnesi Kıbrıs örneğinde yeniden üretilmiş. Oyun, benzer acıları yaşayan dünyanın farklı toplumlarına da uyarlayabileceğiniz özelliklere sahip. Tekrar replikler dengeli. Kıbrıs’a ilişkin diyalekt olması gereken yerlerde; izleyiciyi çok güzel yakalıyor ve oyunun evrensel kimliğini bozmuyor. Kısaca metin güçlü, net ve abartısız.

Konuya ya da içeriğe derinlemesine girmek istemiyorum. Çünkü, ilk oyundan sonra tahminim -doğal olarak- yapılacak değerlendirmelerin konu ağırlıklı olacağı idi. Benzer şeyleri tekrarlamak bir yarar sağlamayacak. Bu topraklarda hala bir çok çatının altında tazeliğini koruyan benzer öykülerin var olduğunu, canlı tanıklarının ve gerçek kahramanlarının bulunduğunu biliyorum. Onun içindir ki Ummanel’in eserde isim, kimlik kullanmaması evrensel değerleri yakalamak adına çok isabetli olmuş. Sanatta içerik biçimle ‘görünür’ hale gelir; aralarındaki ilişki, miktar ve denge doğru kurgulanırsa sanat eserine dönüşür. Ne anlattığınız kadar nasıl anlattığınız da önemlidir ve değerlidir. Bu durum farklı sanat dallarında farklı örgüler içinde aynı ilke olarak karşımıza çıkar.

“Kayıp”ta üç ana karakter var; oğlunu savaşta yitirmiş Büyükbaba (Erol Refikoğlu), kocasının kayıp kemiklerini yaşadığı topraklara gömmeyi  amaç edinmiş Anne (Hatice Tezcan), dört yaşında babasız kalmış tiyatro oyuncusu Oğul (Erdoğan Kavaz). Refikoğlu kasketini takıp Hamlet yönetmeni de oluyor. Osman Ateş ve İzel Seylani diğer oyuncular. Beş kişilik ama kocaman bir ekip…Erdoğan Kavaz, Refikoğlu’na ve Tezcan’a eşlik ederken göz dolduruyor. Osman Ateş o denli ustaca kullanıyor ki jestlerini ve mimiklerini, oyunun gülümseten karakteri olarak belleklerde yer ediyor. İlk kez izlediğim İzel Seylani giderek heyecanından sıyrılıyor, rahatlıyor ve ilerisi için umut verici bir oyun sergiliyor.

Canlandırdığı her iki karakterde de ustalığını sergiliyor Erol Refikoğlu; kah gülümsetiyor, kah içinizde uykuya dalmış bir şeyleri uyandırıyor. Hele Büyükbabanın isyan sahnesinde seyircinin gözlerinin içine baka baka öyle tokatlıyor ki sizi, mıhlanıp kalıyorsunuz. Sevimli bir yaşlıdan ödünsüz bir Hamlet yönetmenine dönüşüveriyor saniyeler içerisinde. Abartısız, yalın, ‘usta bir oyunculuk nasıl olur’un dersini veriyor adeta. Tiyatroya gönül vermiş bir oyucunun, bir sanatçının hiçbir zaman emekli olamayacağını öğretiyor bize.

Anne karakterini öylesine sindirmiş ve içselleştirmiş ki, yaşından büyük bir karakteri canlandırırken usta bir performans sergiliyor Hatice Tezcan; oynamıyor, yaşıyor adeta. Akıttığı gözyaşlarını izlerken siz de elinizde olmadan göz pınarlarınızı yokluyorsunuz. Özellikle iki sahnede izleyiciyi ta şah damarından yakalıyor Tezcan. Ürperiyorsunuz. Donuyorsunuz. Eski fotoğrafları fırlattığı anda, her bir resim taş gibi ağırlaşıp yüreğinize oturuyor. Masa başında o sert duygu geçişi nasıl anlatılır, nasıl açıklanabilir bilemiyorum. 

İzlediğimiz bir tiyatro yapıtı. Tiyatro, diğer sanat dallarına göre daha çok bileşeni olan bir alan. Tek başına içerik yeterli olsa idi, metni okur, ne anlattığını kavrardık. Biçimi değersiz bulsa idik şiir, öykü, roman da okumamıza gerek kalmazdı, kuş sesi dinlemekle müzik gereksinimimizi giderirdik. Oysa, o metne yaşam veren, kan taşıyan başka şeyler var tiyatroda. Dekor, kostüm, müzik, ışık, oyuncu… Ve tabii ki seyirci… İşte tiyatroyu sihirli kılan bunların uyumlu birlikteliği. Sahne arkası da dahil, dişlilerin yerinde, doğru ve istenir ‘biçim’de çalışması gerekir.

LBT’nin bir özelliği, sahne ile salonu ayıran platform ya da benzeri bir şey yok. Sanki izleyici olarak siz de içindesiniz sahnenin. Çok sıcak ve samimi bir ilişki. Bu ilişkinin kurulmasında dekor ve kostüm tasarımcısı Özlem Deniz Yetkili’nin katkısı büyük. Belli ki oyunu çok iyi okumuş Yetkili. İyi bir sahne tasarımının oyuna ne denli katkı sağladığına tanıklık ediyorsunuz “Kayıp” ta. Ne gerekiyorsa o. Bunu da koyalım, şunu da gösterelim endişesi yok. Hele mezar sahnelerinin tozu-toprağı, seyirciye ‘sahne tozu yutma’ şansı vermesi bir zeka kıvraklığı, cesaret işi. İşlevsiz bir şey yok. Kuşkusuz dekoru gerçekleştiren, oyuna kendi kimliği ile de dahil olan Rıza Şen’i de kutlamak gerekir.

İlk oyunda ‘acaba müzik olarak bir yaylı eser mi kulanılsaydı’ diye düşünmedim değil. Ancak sonradan bunun rol çalabileceğini, oyunu da ağırlaştırabileceğini fark ettim. Osman Ateş bir piyano eseri ile doğru seçim yapmış.  

Yazmak ayrı, sahneye koymak ayrı bir olgu. Aliye Ummanel, Yönetmen Yardımcıları Kıymet Karabiber ve Melek Erdil ile birlikte sahneye koyma yetkinliği yanında, oyuncu seçiminde de ne denli isabetli olduklarını kanıtlıyorlar. Tıkır tıkır işleyen bir ‘oyun’ izliyorsunuz.

Son söz olarak; Stanislavski ve Brecht birlikte izleselerdi bu oyunu, eminim ikisi de ayakta alkışlarlardı. Adını andığım, anamadığım tüm ekibin emeğine, yüreğine, terine sağlık.


Yılın sondan dördüncü günü; bir yazı paylaştım, bir de YDÜ Mimarlık Fakültesi’nden “selfi” fotoğraf ekledim ayrıca. Altında; “başarının ilkleri ile bezenmiş müthiş bir yıl ve güzel bir final! başta Suat hocamız olmak üzere herkese teşekkürler” yazan bir fotoğraf…

Yeni yılda, sağlık, huzur ve başarı dileklerimle; eğitim alın, kayıp olmayın, sanata yakın kalın…

Sunday, November 9, 2014

Sergi, araç, “farkedilmeyen”

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:53
09 Kasım 2014, Pazar, Lefkoşa



Sanat; insanın kendi beğenisini diğer insanlarla paylaşmak için kullandığı bir ifade yolu olarak da ele alınabilir değerlendirmesi; Erdal Aygenç’in “farkedilmeyen” sergisine ilişkin yazımın girişi olsun!  Beğeni eksenli bu yolda, paylaşmak ve en azından bunu gerçekleştirmek; kişi, zaman ve koşullara göre değişkenlik gösterecektir kuşkusuz. Bu nedenle de amacına ulaşmak için değişik yöntemler kullanır insanoğlu.  Mesela; bunlardan dans, müzik, resim, heykel, edebiyat, grafik ilk akla gelenler oluyor.   Kimi zaman, veya “işe göre” bunların ikisini veya daha çoğunu birlikte de kullandığına rastlanıyor bireyin. Amaç kendi beğenisinin; diğerlerinin beğenilerden daha üstün, daha önemli, daha değerli olduğunu bir “farkettirme” duygusu içinde “teşhir” etmek midir acaba?

Günümüzde “galeri” veya “sergi salonu” olarak tanımlanan mekanların, kimilerince “teşhir salonu” olarak adlandırılmaları boşuna değildir.  Sergi salonları, teşhirin en şiddetlisinin aleni olarak yaşandığı ringe benzer desem abartmamış olurum umarım. Şöyle ki; sınırlanmış bir mekan içinde bir tarafta olası durumlara hazırlanmış bir sahip ve işleri; diğer tarafta ise, o işlerin farkında olup etrafında dönen “beğeni” merkezli sözler, bakışlar, davranışlar… Galeride yumruklar konuşulmaz elbette.  Beğeninin üzerine konuşlandığı; ahlak, ekonomi, eğitim, çevre merkezli ve birikimlidir konuşmalar…  Ancak, buradan çıkışla; beğeninin rafine edilmiş hali olarak “estetik” kendi başına ve bunlardan farklı olarak ele alınmalıdır.  Çünkü; o mekanda; estetikten yoksun siyasi söylemler ve üçbuçuk sözcükten oluşan kavram kargaşasının toz dumanında “işler” amacı için işlemez hale gelmemeli diye niyaz edilir.

Sergilenen çalışmaların estetik kalitesi bir yana, bir işin sanat eseri olabilmesi için, iyi bir zanaatkarlığı da yansıtması gerekir.  Zanaatkarlık için geçerli kurallardan biri atasözüne dönüşmüş olarak karşımıza çıkmakta: Alet işler, el öğünür!  Yaklaşık altmışbin yıldan beri sanatı sorgulayan insan; bugüne gelinceye kadar kendisi için gerekli tüm araçları temin konusunda, ısrarlı davranışı ile sonuçlarına ulaşmıştır.  Hatta kimi zaman bu ısrarcılık tıkanmaya ve dolayısı ile yeniyi “reddetmeye” kadar da gitmiştir.  Özellikle portre ressamlarının, fotoğrafın bulunuşu ve kullanımına karşı çıkışlarının arkasında mesleki statülerinin ve aranır olma avantajlarının ellerinden alınması yatar diye bir yorum, sığ olmayacaktır.  Çünkü, biçim oluşturmanın çok çeşitli yöntem ve tekniklerinin varlığı ve gelişmekte olduğu gerçeği, tarihin insana öğrettiğidir.  Günümüzde, gelişme seyri açısından baktığımızda fotoğraf makinelerinin nerede ise kalemden daha fazla kullanılan “tespit etme” aracı olduğu kabul edilmektedir.   Bundan çıkarımla da, teknolojinin bir nimeti olarak yaklaşık 15-20 yıldan beri gittikçe yoğun bir şekilde kullanılan dijital baskılara, portre ressamı zihniyetindekilerin verdiği tepki, artık hafiflemiştir.  Sorun; çalışanın ne ürettiğidir, ne ile ürettiği değil!

Teknoloji ile ilintisi açısından da şu bizim çalışkan kuşağa değinmek gerek!  Değil sadece sosyolojik buhranların tanığı olmak, teknolojik gelişimin de bizzat içinde büyümüştür!.. Sosyal medyadan izlediğim kadarı ile, kendi aramızdaki uçurumlar, “eko” yapamayacak kadar da derindir.  Çıraklık, kalfalık, ustalık hiyerarşisinde; zamana inat yerinde çakılıp kalan ile yeni medya çalışan insanların aynı kuşaktan olduklarını söylemek, ortak nokta olarak ancak doğum tarihleri ile ilintilendirilebilir… Buna koşut bizim kuşakta; bireylerin davranış biçimlerinde örneğin; vefa, saygı ve empati kavramlarının yerleri, televizyon senaryolu ucuz atarlarla değişmemiştir.  Daha olduğu gibidir, daha içtendir.  Dedim ya bizim kuşak ilginç bir kuşak!

Bu yazının konusunun sahibi olan, aynı kuşaktan ve aynı coğrafyadan geldiğimiz, Erdal Aygenç ile yollarımız yaklaşık otuzbeş yıldır aynı yönde seyrediyor.  O nedenle yazdıklarım veya bundan sonra da okuyacaklarınız, birinci elden yazılmış ve “içten” bilgi olarak da değerlendirilebilinir.  1981’de TC. Kültür Bakanlığı Resim-Heykel Yarışması sergisinde yer alan, “sinekler” çalışmasını suluboya ile yaptığında, onunla Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü’nde aynı sıraları paylaşan öğrencilerdik.  2004’deki aynı yarışmada  ben ödül aldığımda ise Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde akademisyendik!  Şimdi yıl 2014, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde yine birlikteyiz ve ben onun kişisel sergi kataloğu için; keyifle, “gönüllü olarak” yazı yazıyorum!  Defalarca yazmış olmak isterdim!

“Farkedilmeyen” ile karşımıza çıkan Erdal Aygenç’in çalışmalarında, sıradan nesnelerin de; iyi eğitilmiş bir göz ve seçici bir belleğin birlikteliğinden sürpriz sonuçlar çıkarabileceğinin başarılı örneği olarak değerlendirebiliriz.   Riskli bir durumdur bu aslında, araç gereç kullanımındaki beceri veya ustalık, seçicilikte birikim olmadığında başka bir sonuca dönüşebilir.  Oysa Erdal Aygenç’in çalışmaları şaşırtıcı bir yakınlık duygusu ile izleyiciyi kendine çekmekte, başka bir dünyaya geçecekmiş gibi daha da yakınlaşma ihtiyacı hissettirmektedir.

Gündelik yaşamda her an karşılaşabileceğimiz ancak, gözden kaçırdığımız siyah-beyaz renk ve gri tonlu görüntüler, kare boyutlu formlar içerisinde sergileniyor.  Bu, aynı zamanda görünenden fazlasını yakınlaştırarak farklı bir gerçeklikle açığa çıkaran sunum olarak tanımlanabilir.  Sergi; aynı zamanda fark edilmeyeni fark ettirmekle, teknik ve kurgu olarak amacına ulaşmış görülmektedir: Önemli olan neye nasıl bakılacağı ve seçileceğidir!

“Farkedilmeyen” sergisindeki çalışmaların anlam katmanları ve estetik yetkinliği, izleyicinin rahatlıkla çözebileceği kadar kolay ve ayrıntısı alınmış bir başka gerçekliğin yeniden biçimlendirilmesidir aslında.  Sırf kesitsel olarak akıl ve duygu sentezi içerisinde “kroplanmış” fotoğraflardan derlenmiş albüm değildir bu sunulan. Dijital teknolojiyi kullanmakla beraber, dünün kriterleri ve beğeni ölçütlerini çekinmeden bugüne taşımak, elbette riskli bir durumdur.

Dün ile bugün, bugün ile yarın arasındaki duygusallığı sarmalayan ince çizgide; siyah-beyaz görüntülerin şarkısını dinlemek, yakınlaştırılmış detayların hafifliğinden olsa gerek, fark ediliyor!

Erdal Aygenç’in sergisinden çıkıp, geçen hafta yazdığımdan bir alıntı yapayım: “Yalnızca KKTC’de değil; uluslararası düzeyde, bilimin ve sanatın her alanında kendisinden beklenen performansı gösteren, Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında; 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin Uluslararası Resim Çalıştayı düzenlenecek.  Usta, akademisyen ve sanatçılarla  gerçekleştirilecek bu çalıştay, yeni bir başlangıcın daha ilk adımı olacak!”

İkincisi ise geçen haftaya bu sütunlardan bir açıklama olsun: Bangladesh’in başkenti Dhaka’da; Asya, Avrupa, Afrika ve Pasifik Bölgesi’nden elliye yakın ülkenin katılımı ile bu yıl onaltıncısı gerçekleştirilecek olan Asya Bienali’nin iki yerli üç yabancı, beş kişilik jürisinden biri seçildim!
Eğitim alın, farkedilin, sanata yakın kalın…

Sunday, October 19, 2014

Bulutlar, çalıştay, müze

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:50
19 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa



Hoşbulduk!  Bulutlar karşıladı beni. Dokuz yıldan beri aramızda ilginç ve dostane bir ilişki olan Kıbrıs’ın bulutları karşıladı beni. Görsel kayıtlarımda binlercesini arşivlediğim bulutlar.  İnanırım ki yazılı kayıtlarımda kendilerini görmek için de sabırsızlanırlar!

İki Pazar gününü de kapsayan yaklaşık oniki gün sonra adaya dönüşümde Karpaz yönünden alçalırken uçak Ercan’a doğru, Dillirga havasındaydı bulutların geçişleri. Bir telaş bir heyecan…  Ha bir de sanki, suç işlemiş de kaçar gibiydiler! Oysa rüzgar ile bulutların yön değişimi doğaldır, insanınki muamma!

Ercan’a indiğimde; iklim değişikliği, mevsim değişikliği ve siyasi hareketlilik nedenleriyle oluşmuş sosyal sarmalda; yılların birikimiyle önü tıkalı “su”, kendi baskınlarını yaparak hafızasını umursamadığı topluma bir ders daha veriyordu... Yazmak istedim:

Her ciddi yağmur sonrası özellikle Lefkoşa ve Mağosa’da ortaya çıkan felaketi durumlar, dokuz yıldır neredeyse aynı seyri izliyor. İstikrarlı bir seyirdir bu aslında!  Çarpık veya plansız yapılaşma, coğrafi ve diğer ekolojik mazeretleri de içine katarak oluşan su baskınının şiddeti aynıdır.  Aynı istikrar siyasette ve tepkisel durumu da, sosyal medyada görülmez!  Daha önceleri sosyal medyayı da sel alırdı, fotoğraflar, filmler, karikatür ve “özlü” sözler…

Son yağmurlarda ise durum oldukça farklıydı.  Müthiş bir tolerans vardı yerel yöneticilere! Tercihler devredeydi tüm “hoşgörüsüyle”!

Sosyal medyada; sel çamurlarından evini, arabasını kurtarmaya çalışanların “enstalasyon değil bu” diye fısıltıyla karışık, bireysel çığlıkları yankılanıyordu… Veeee sevdiğim bir arkadaşımın yorumu:  “Harika bir yağmurdan sonra, hafiflemiş bir gök ve berrak bir hava...”

Doğal, ya da insani olaylara tepkiler koltuğa oturana göre değişiyorsa, o değişen tepkilerin samimiyetini en iyi sahipleri bilir inancındayım. Yine inancıma göre entelektüel düzeyi yüksek bir toplumda, toplumsal hafızanın da sağlıklı çalışması gerekir beklentisindeyim.

Bekli de can kaybı olmadığı için mi kimse durumu pek ciddiye almaz; diye düşünürken, bir yerel yöneticinin demeci, seli durdurucu, çamuru süpürücü, sorunu çözücü nitelikteydi: “…bunları çözmek için göreve geldik, tüm eleştiri, iğneleme ve siyasi söylemleri doğal karşılıyorum, umarım önümüzdeki yıllarda sorunu azaltarak ilerleyebiliriz."

Bana göre böyle bir demeç vermek sanattır!  Kimilerine göre siyaset de sanattır! Öyleyse biz de bulutları, yağmuru, çamuru bir tarafa bırakarak, buradan gerçek sanata geçelim!

Kuruluşundan bu yana, ulusal ve uluslararası platformlarda geniş yankı uyandıran, pek çok sanatsal ve kültürel etkinliğe imza atan  Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenleyeceği “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” bugünkü yazımın “sanat” konusu olsun!

Çalıştaya yurtdışından; Arnavutluk, Belarus, Bosna-Hersek, Filipinler, Kırgızistan, Kosova, Makedonya, Moldova, Yunanistan, İspanya ve Türkiye’den onbeş sanatçı davet edildi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ise 1935-1950 yılları arasında doğmuş olanlardan, davetimizi kabul eden on usta, deneyimli sanatçı ile etkinliği gerçekleştireceğiz. Elbette etkinlik süresince resim sanatına ilgi duyan herkese kapılarımız açık olacak. Özellikle KKTC’deki tüm öğrencilerimizin, eğitim gördükleri alan sanat ve veya tasarım olsun olmasın hepsinin öğrenecekleri çok şey olduğuna inanıyorum. Alacakları küçük bir estetik dersi, hafızalarına kazınacak bir renk, bir şekil mutlaka olacaktır.

YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organize edip gerçekleştirdiği AKADEMİADA etkinliği sonrası yazdığım bir yazıda: “Sorumluluklar başarıyla taçlanınca ortaya çıkan sonuca bakıp da keyif almamak mümkün mü?  İçinde bulunduğumuz akademik ortam ve yapılan sanatsal işler “üniversiter bir bütünün” parçası niteliğinde ve ona ivme kazandıran artılar olunca, paylaşımın adı elbette evrensel başarı olacaktır…  Heyecan, doğru strateji, öngörü ve güç ile YDÜ çatısı altında daha nice başarıların yaşanacağından kuşkum yok…” demişim.  Böylesi güçlü ve karalı bir vizyona sahip Fakültenin “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” ile, bu başarılarına bir yenisini daha eklemesi sürpriz olmasa gerek!

2014-15 Akademik yılında öğretim kadrosunu yeni elemanlarla ve araştırma görevlileriyle daha da güçlendiren YDÜ GSTF, “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” etkinliği ile KKTC’nin sanat ve tasarım alanlarında lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde YÖDAK ve YÖK onaylı eğitim veren ilk ve tek akademik kurumu olma özelliğine bir yenisini daha ekleyecektir. En üretken, en aktif Fakülte! (Umarım sayfa editörü o güçlü kadrodan küçük bir fotoğrafı sizlerle paylaşmamızı sağlar!)

YDÜ çatısı altında geçenlerde açılan KKTC’deki “sporun mabedi” sloganını fazlasıyla hak eden “RA25 Spor Salonu” örneğinden hareketle; önümüzdeki süreçte, yine YDÜ çatısı altında “sanatın mabedi” bir sanat müzesine de kavuşacağımızdan kuşkum yok.  O müzenin duvarında küçük bir taş olacak “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” ile biz, çabalamalarımızı gerçeğe dönüştürmede hızla yol alıyoruz inancındayım. Bu yıl beşincisini gerçekleştirdiğimiz AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi ve diğer etkinliklerimizden kazandığımız deneyim, “MÜZE” sahibi olma konusunda da bizleri “yeterli” kılmaktadır. Ayrıca; daha önce Müze Müdürü olarak görev yaptığım Hacettepe Üniversitesi Sanat Müzesi’ndeki görevim sırasında müzeye kazandırdıklarım ve rakamlar, kayıtlarda mevcuttur!

Sanat ve tasarım alanındaki; hem uygulamalar hem de yazısal birikimimi, şimdi burada, YDÜ’nün çatısı altında ve üniversite yönetiminden tam destek alarak “akademinin yararına” kullanmaktan da büyük bir keyif aldığımı ifade edeyim. Çünkü; daha önceki etkinlik önerilerimizi götürdüğümüzde olduğu gibi, bu sefer de “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” önerimize aynı “himayeyi” görünce bir kere daha doğru adreste olduğumu hissettiğimi belirtmek isterim.  Bu nedenle; YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’e ve YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e minnettarım.

YDÜ Sanat Müzesinin envanterine; çalıştayda ortaya çıkacak eserlerin de, kayıtlı halini gördüğümüzde hepimiz bir kere daha mutlu olacağız!

Bir müzemiz olsun!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…


Sunday, September 28, 2014

Uluslararasılaşma, ICOGRADA, taklit

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:47



İngiltere, De Montfort Üniversitesi’nde doktora çalışmalarım için bulunduğum yıllarda yoğun bir şekilde “Overseas Students” aktivitelerinin içinde idim.  “Executive member” statüsünde iken, tezime geçince onlardan uzaklaşmak zorunda kalmıştım.  Ancak ve yine de fırsat buldukça onlara destek vermeye devam etmiştim, ta ki Ph.D derecemi alıp da Türkiye’ye dönünceye kadar.

Doksanlı yılların ilk yarısı, jetonlu telefonların kullanıldığı dönemler ve fax uluslararası iletişim için en hızlı araçların henüz önünde, mumlu kağıt üzerinde seyrine devam ediyor.  Öbür taraftan da bilgisayarların yaygın kullanımı için herkes elinden geleni yapıyor.  Polaroid fotoğraf makinelerinden henüz dijitale geçiş olmamış. Printerler A3 basarken bile renklerin bir tuhaf olduğu dönem bahsettiğim.  Cep telefonu için yoğun şekilde iştah açıcı kampanyalar henüz ajanslarda bile kurgulanmıyordu.  Kendi tarihimde ilk olarak bir arabada mobil telefona temas etmiştim! Doksanlı yılların en başları!

İngiltere, üzerinde güneş batmayan ülke!  Değişik ülkelerden ve oldukça farklı ekonomik profillerden binlerce yabancı öğrenci nasıl geliyordu İngiltere’ye? Önemli olarak epey kafamı kurcaladı bu soru. İzledim, araştırdım. Kendimin oraya nasıl gittiğine de baktım elbet!

Yaygın olarak katalogları kullanıyordu pazarlama elemanları veya ekipleri! Onların başarısı da ülke ekonomisine, genel bütçeye yaklaşık %25 katkı olarak geri dönüyordu elbet. Bilimin öncülüğünde uluslararasılaşmanın ne demek olduğunu bilen bir toplumda idim!

24 Eylül 1990’da e-mail adresim vardı, okuldan aldığım!  Aradan nerede ise çeyrek asır geçmiş, orada görev yapmakta olan arkadaşlarım hala aynı mail adreslerini kullanıyorlar!

Buralarda ise durum oldukça farklıydı!  En büyük ağızlardan bile dışarıya “beyin göçü” vermenin olumsuzluğu konuşulurken, farkında olmadan göçmeyip de kalanların işe yaramaz olduğu empoze ediliyordu topluma.  Bir eziklik!  Orada ise öyle bir sıkıntı yoktu.

O yıllarda, kimisi ile hala ilişkim sürmekte olan yüzlerce öğrenci ile tanışma şansım oldu.  Kimisini ise artık fotoğraflardan hatırladığım bu öğrencilerin; aklıma gelen ülkelerini şöyle sıralayabilirim: Kanada, USA, Şili, Kolombiya, Brezilya, Arjantin, Taiwan, Thailand, Kore, Singapur, Çin, Japonya, Romanya, Almanya, Yunanistan, Belçika, Norveç, Danimarka, Hollanda, İtalyan, İsrail, Kenya, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya…

Bugüne geldiğimizde ise; halen görev yapmakta olduğum Yakın Doğu Üniversitesi’nde; öğrencileri temsilen yaklaşık yüze yakın ülkenin bayrağı dalgalanıyor!  Gerek Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde gerekse Mimarlık Fakültesi’nin toplamında yirmiye yakın farklı ülkeden artık kendi öğrencilerim olduğunun gururunu yaşadığımı da belirteyim!

Uluslararasılaşma, o “önemli olarak kafamı kurcalayan” sorunun cevabı bu işte!

Başka bir gurur ve uluslararasılaşma süresi için Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesine geçelim yeniden!   Arkadaşlarım, üç ay gibi kısa bir sürede hedefledikleri sonuca ulaşarak çabalarının karşılığını aldılar.  Uluslararası bir örgüte üye olarak kabul edildiler!  Bunun için elbette ki tüm ekibi içtenlikle kutlarım.  Resim, heykel, seramik veya grafik tasarım gibi alan ayrımı yapmadan yürütülen etkinliklerle oluşan sinerji; güçlü bir fakülte örneği çıkarıyor karşımıza.  Pek çok ilke imza atmış ve bunu kendine misyon edinmiş başarılı ve başarıları ile gurur duyulacak bir fakülte.

Affınıza sığınarak şunu da yazmam gerekiyor: iki hafta önce sosyolojik bir sorun ya da hastalık olarak eleştiri ve hatta çekememenin kronolojik bir zaafa dönüştüğüne ilişkin fikir beyan etmiştim. Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin ilerlerken yükselen başarı grafiğinin dışında kalanlar da aynı hataya düşüyorlar.  Fakültenin kuruluşundan beri o kabul etmeme, öteleme, kıskanma  mekanizmasını ısrarla kullanıyorlar. Bunu yaparken komik durumlara düştükleri halde “taklit” etmeyi sürdürüyorlar!

“Taklitlerinden sakınınız” diyerek biz tekrar, başarı öyküsü yazanlara dönelim.  Artık yalnızca Akdeniz’in doğu çanağında değil, globalleşen dünyada emin adımlarla kendine edindiği yeri akademik başarılar ve etkinliklerle pekiştirmekte olan YDÜ’nün ilerleme stratejisine uygun bir başarı sözünü ettiğim.  Bu strateji çerçevesinde uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini geliştirme çabalarını yoğunlaştıran YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, ICOGRADA’ya kabul edildi!
Konuyla ilgili Fakülte Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç şunları söyledi:

“Fakültemiz, kuruluşundan beri gerçekleştirdiği pek çok etkinlikle sanat ve tasarım alanında yetkinliğini defalarca kanıtlamıştır.  Beşincisini düzenlediğimiz AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi, Rauf Denktaş konulu Uluslararası Exlibris Yarışması gibi büyük yankı bulan ve etkisi ada sınırlarını aşan bir çok etkinliği gerçekleştirmiş bulunuyoruz.  Yalnızca workshop, atölye çalışması gibi uygulamalı etkinliklerle değil, aynı zamanda sanat ve tasarım alanı için gerekli olan kuramsal desteği de sağlıyoruz.  Bunun için; alanında söz sahibi tasarımcı, sanatçı ve teorisyenleri yurtdışından konuk ediyoruz.  Ulusal ve uluslararası etkinliklerde yer alıyoruz.

Fakültemiz, geçtiğimiz aylarda Grafik Tasarım ve iletişim alanlarında önemi ve saygınlığı bilinen, merkezi Kanada’da olan ICOGRADA’ya (International Council of Comunation Design) üyelik için başvurmuştu.  Titiz bir değerlendirme sonucunda, üyelik koşullarını yerine getirdiği saptanan Fakültemizin üyeliği genel kurul üyelerinin oybirliği ile kabul edilmiştir. Böylesi güçlü ve köklü bir örgüte kabul edilmekten oldukça mutlu olduk.

Eğitim-öğretim yılının henüz başında aldığımız bu haber kuşkusuz bizleri sevindirmiştir.  1963 yılından beri çalışmalarını sürdüren uluslararası bir örgüt tarafından kabul görmemiz, bir eğitim kurumu olarak bölgedeki ve dünyadaki yerimizin belirlenmesi açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilebilir.

Kurulduğundan bu yana adada ilkleri gerçekleştiren Fakültemiz, sanat, tasarım ve kültür dünyasına koyduğu değerli katkılarla taktir toplamaktadır. Grafik tasarım, resim, heykel, seramik alanlarında YOK onaylı lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde akademik eğitim veren adadaki tek kurum olarak hızını kesmeden çalışmalarına devam etmektedir.

ICOGRADA’ya kabul edilmemizde desteğini esirgemeyen Üniversitemiz yönetimine ve tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim.”

İşte bu durum yazılmakta olan bir başarı öyküsünde şimdilik ve sadece bir paragraf olsun.

Uluslararası olsun, başarı olsun, taklit olmasın, sanat olsun…

Sunday, May 25, 2014

Başarı, teşekkür ve devam

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:28
25 Mayıs 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!

Deep Purple! Önceliği bir paragrafla da olsa ona vermek gerekiyor.  Ben bu satırları yazmaya başladığım sırada; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı İrfan S.Günsel’in grubun solistiyle fotoğrafları eşliğinde “Deep Purple.. British Airways ile Ercan’a indi” mesajı sosyal medyada yayınlandı!  Diplomatik veya yalnızca süreç açısından bakıldığında bile, YDÜ’nün 25.yıl heyecanı, KKTC için büyük bir başarıya dönüşüyor...

Sorumluluklar başarıyla taçlanınca ortaya çıkan sonuca bakıp da keyif almamak mümkün mü?  İçinde bulunduğumuz akademik ortam ve yapılan sanatsal işler “üniversiter bir bütünün” parçası niteliğinde ve ona ivme kazandıran artılar olunca, paylaşımın adı elbette evrensel başarı olacaktır…  Heyecan, doğru strateji, öngörü ve güç ile YDÜ çatısı altında daha nice başarıların yaşanacağından kuşkum yok…

Bugün; Akademiada konusunu başarıya emek verenlere teşekkür ile kapatacağım.  Öyleyse başarıda adı geçen, köşemde iki hafta önceki makalemde gönderme yaptığım “isimsiz kahramanlar” bu yazıda artık ve izninizle isimleriyle anılmalı!  Önder Türkkal, Hasan Erdal, Ali Cüneyt Genç, Rahme Manastırlı, Mehmet Sariler, Tamer Ekendal, Aybatur Yüzyıl, Salih Akpolat, Emrah Türkyılmaz, Umut Can İltaş, Ali Can Vurgun.
Akademiada’nın bence en büyük kazanımlarında biri; bu adını andığım gençlerin içinde bulundukları organizasyonda, beş farklı atölyeden birinde gönüllü olarak görev almak istemeleri ile başlayıp, sertifika almaları ile sonuçlanan matematiksel bir süreç değildir. Tümünü sıralayamasam da, ilk akla gelen sözcükler ile ifade etmeye çalışsam da, kazanımlarının çok daha öte olduğuna inanıyorum.  Yaklaşık oniki günlük süre boyunca boyunlarına astıkları “görevli” kartlarıyla beraber taşıdıkları sorumluluk, paylaşım, ilişkilerde ve yarışta özgüven, görevi yerine getirirken inisiyatif kullanma deneyimleri; bu isimlerin yaşam yarışında emsallerinden bir değil, birkaç adım öne geçmelerine yeter de artar bile. Her yıl, her akademiada da yenileri yetişiyor bu gençlerin, Yakın Doğu Üniversitesi çatısı altında Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden… Elbette ki bu gençleri seçen, yön verip başarıya yönlendiren hocalarını da herhangi bir katkı sınıflaması yapmadan “pay sahibi” statüde hatırlamak gerek: Hikmet Uluçam, Erdal Aygenç, Mustafa Hastürk, Yücel Yazgın, Gökhan Okur, Erdoğan Ergün, Raif Dimililer, Evrim Ergün, Elif Atamaz, Mine Okur, Hakan Dağ, Mehmet Naci Dedeal ve isimlerini yazamadığım diğer arkadaşlarımız…  Bir kere daha ve Kıbrıs Postası aracılığıyla sizlere teşekkürlerimi sunuyorum!

Akademiada’nın sonucu ve tacı diyebileceğimiz sergisi Perşembe günü bitti. Serginin kaldırılması sürecinde üzüldüm!  Bir başka akademiada da görüşünceye dek hoşcakalın.  Demeye çalışırken; Alfabe kitabı kapağı, Milli Piyango, Tekel, Kurukahveci Mehmet Efendi, Ziraat Bankası gibi birçok marka ve kurum için hazırladığı afiş ve reklam çalışmalarıyla “Cumhuriyeti Afişleyen Adam” olarak adlandırılan İhap Hulusi Görey’in, “Cumhuriyeti Afişleyen Adam İhap Hulusi Görey Afiş Sergisi” gündeme düştü!  Türkiye Cumhuriyetinin; özellikle afiş, ürün etiketi ve özellikle ALFABE aracılığı ile çağdaş bir biçime yönlendirmeye çalıştığı sosyal yapıya, örnek teşkil edecek görsel kimliğin oluşturulmasında çok önemli bir isim olan,  İhap Hulusi Görey’in çalışmalarının Yakın Doğu Üniversitesi‘nde sergilenecek olması, YDÜ’nün 25. Kuruluş yıldönümünde yapılabilecek en önemli ve özel sanat/tasarım etkinliği olarak değerlendirilebilir.

Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesinde görev yaptığım sırada; Prof. İsmail Kaya’nın girişimleriyle; İhap Hulusi Görey hakkında neredeyse sempozyum etkisinde bir panel düzenlemiştik.  Cumhuriyetin başkenti Ankara’da gerçekleştirilen, Cumhuriyetin görsel kimliğine ışık tutan bu panel; özellikle grafik tasarımcılar ve grafik bölümleri öğrencileri açısından çok yararlı geçmişti. Şimdi de YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Hakan Dağ ve Gökhan Okur’un çabalarıyla İhap Hulusi Görey çalışmalarının KKTC’ye gelmesini heyecan ve  takdirle karşılamak gerekir diye düşünüyorum.

Özellikle sosyologlar, siyaset bilimciler ve elbette grafik tasarımla uğraşan ya da ilgilenen herkes için; İhap Hulusi Görey’in kimliği hakkında verilen bilgiyi olduğu şekliyle aktarıyorum: “1898′de Mısır’ın Kahire şehrinde doğan İhap Hulusi, ilk ve orta tahsilini Kahire’ nin İngiliz okullarında  yaptı. 1920 yılında resim eğitimi görmek üzere Almanya’ya gitti. Önce Münih’de Heimann Schule atölyesinde üç yıl çalıştı, daha sonra Kuntsgewerbe Schule’ye devam ederek tahsilini tamamlayıp yurda döndü. Arapça, Almanca, İngilizce ve Fransızca bilmesi nedeniyle Dışişleri Bakanlığı’nda çalışması istendi, ancak o memuriyeti reddetti. Akbaba’da Münif Fehim ve Ramiz’le birlikte çalıştı. Daha sonraları afiş çalışmalarına ağırlık veren İhap Hulusi, afişi yaparken “Buluş”un önemine değinerek “Seyredenlerin ilgisini çekmeli ve düşündürmeli” diye yorumladı.

1929′da İstanbul’da ilk atölyesini kurduktan sonra Kulüp Rakısı etiketi ve Atatürk’ün siparişi üzerine Türk alfabesinin kapağını tasarlayan İhap Hulusi, Ziraat Bankası, İş Bankası, Yapı ve Kredi, Garanti, Sümerbank, Emlak Kredi, Türk Ticaret Bankası, Maliye Bakanlığı (tahviller), Türk Hava Kurumu, Kızılay, Yeşilay, Tariş, Zirai Donatım Kurumu ve birçok özel kuruluşa çeşitli çalışmalarıyla hizmet verdi. Tayyare Piyangosu (bugünkü adıyla Milli Piyango) idaresi için 45, Tekel İdaresi için 35 yıl çalışan İhap Hulusi, bu süreçte yurtdışında da adını duyurdu. Bayer’in afiş ve etiketleri, Mısır’ın Tekel İdaresi, Devlet Demir Yolları ve şehir hatlarına ait ve ilanları, ünlü İngiliz viskisi John Haigh’ın, İtalyanların Cinzano ve Fernet Branca’sının afiş ve etiketleri İhap Hulusi tarafından yapıldı. Suluboya çalışmalarının yanı sıra, son yıllarında hat sanatını modernize ederek başarılı örnekler veren İhap Hulusi Görey, 27 Mart 1986′da İstanbul’da hayata gözlerini yumdu.”

İhap Hulusi Görey’in sergisi nedeniyle koleksiyonun sahibi; Reklamcılık Vakfı üyesi ve İlancılık Reklam Ajansı eş başkanı Ender Merter’in, 26 Mayıs 2014 Pazartesi günü, saat: 10.30′da Yakın Doğu Üniversitesi Büyük Kütüphane Salon 3′te “Reklamcılığın dünü, bugünü ve yarını” üzerine bir söyleşi gerçekleştireceğini ben de buradan ilgileneceklere duyurmak isterim.

Elbette ki onu unutmadan belirteyim; İhap Hulusi Görey’in çalışmalarından oluşan sergi; Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi Sergi Salonu’nda 26 Mayıs 2014 Pazartesi günü, saat: 14.00′da açılacak olup, 04 Haziran 2014 tarihine kadar izlenebilir.

Devam; düne, bugüne, yarına ve sanata yakın kalmanız dileğimle…

Sunday, May 4, 2014

Akademiada, kurum ve birey

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:25
04 Mayıs 2014, Pazar, Lefkoşa
YDÜ GSTF'nin gururu AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisinin 5.sine ilişkin yazdığım ve Kıbrıs Postası'nda renkli ve tam sayfa yayınlanan bu haftaki yazım.

Sunday, April 27, 2014

YDÜ AKADEMİADA-5 BAŞLIYOR

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:24
27 Nisan 2014, Pazar, Lefkoşa
YDÜ GSTF'nin gururu AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisinin 5.sine ilişkin yazdığım ve Kıbrıs Postası'nda renkli ve tam sayfa yayınlanan yazım.