Showing posts with label YDÜ. Show all posts
Showing posts with label YDÜ. Show all posts

Saturday, June 11, 2016

Üsküp, konferans, devam

KIBRIS gazetesi, 2016-06-11, Cumartesi, sayfa:31




Değişik gerekçeler ve defalarca gittiğim Balkanlar; Batı’nın özellikle Müslümanlaşmış toplulukları öteleme çabaları gözle görülür biçimde cereyan ederken, demokrasi havarilerinin buna ses çıkarmamaları ve hatta demografik yapının sosyalizm çöktükten sonra bu topluluklar aleyhine hızla çalıştırıldığı bir coğrafi bölge haline gelmiş durumda. Baskınlık savaşı sadece Üsküp’teki heykeller arasında yok! Sosyalizmden sonra Müslümanlara karşı yürütülmüş bir kıyım ve bunun hala devam eden sistematik yansımalarını görmek mümkün. İşin içinde ABD ve hatta NATO olduğu için kimse “ey benim Müslüman kardeşime zulmeden…” diye horozlanamıyor…  Ki bu konuda görüştüğüm uzmanlara göre; Balkanlardaki demografik yapının değişmesi, Arap baharı kandırmacası ile kan ve gözyaşına boğulup ortaçağa döndürülen başta Libya ve halen teslim alınamayan Suriye’deki zorlamadan çok daha önemli görülüyor.

Böylesi labirentvari siyasi ve sosyolojik ortamda kurulabilecek akademik işbirliklerinin en barışçıl girişimlerden biri olması muhtemeldir.  Özellikle; görüştüğümüz akademisyenlerin yaklaşımları, bu işbirliklerini bir görev olarak algılamamıza neden olabilecek samimiyette idi diyebiliriz!

Kosova AAB Üniversitesi Rektörlüğünden bir heyetin Priştine’den kalkıp, (SEEU) Tetova kampusunda devam eden konferansın ikinci gününde bizimle görüşmeye gelmeleri; yukarıda sözünü ettiğim samimiyete önemli bir örnek olarak gösterilebilir sanırım!

Bu görüşmeler sırasında ve geçen haftadan devamla; Makedonya South East European Üniversitesi, Kosova AAB Üniversitesi ve KKTC Yakın Doğu Üniversitesi arasında oluşturulacak akademik işbirliğinin yararlı sonuçlar doğuracağına inancım tamdır.

Temmuz ayının ortalarında iki üniversite arasında imzalanacak protokolden sonra; çok yakın bir zamanda bunun meyvelerini göreceğimizden de kuşkum yok!

YDÜ Eğitim Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu’yu özellikle Balkanlarda kurduğu bağlantılar ve bağlantılarda sağladığı süreklilik açısından kutlamak gerekiyor.  Makedonya’nın başkenti Üsküp’te South East European Üniversitesi (SEEU) ev sahipliğinde beşincisi gerçekleştirilen “Dünya Tasarım, Sanat ve Eğitim Konferansı” da bunlardan biriydi.

Tekrar bu konferansa dönelim, bu konferansa ve benim konuşmama!

Bu cümle tekrar olacak ama geçen haftadan kalan anlamı pekiştirme açısından gerekli diye yineliyorum! Makedonya’nın başkenti Üsküp’te South East European Üniversitesi (SEEU) ev sahipliğinde gerçekleştirilen beşinci Dünya Tasarım, Sanat ve Eğitim Konferansı’nda baş konuşmacı olarak “Sanat, Eğitim ve Akademi” başlıklı bir konferans vermiştim.  Konuşmamı Temel’den bir fıkra ile sonlandırdığımı ve fıkrayı paylaşmıştım.  Bazı arkadaşlardan gelen; “konuşmanın başlangıcı nasıldı?” sorularına yanıt için; Üsküp’e değil de konferansa geri dönmem lazım!  Dolayısı ile de konferansımın başında anlattığım fıkraya dönelim!

Sunum için İngilizceye çevirdiğim fıkranın Türkçesini aradım bulamadım. Bu nedenle de tekrardan Türkçeye çevirmek zorunda kaldım!  Farklı anlatımları da mevcuttur elbet; ama ortaya çıkanı birlikte okuyalım:

Temel’in uzun olan hayat hikâyesinin fıkrası kısa olsun diye:

Temel, yirmi yıllık hapis cezasının son bir ayına gelmiş… Koğuşta kara kara düşünüp dururken yanına hemşerisi Dursun gelmiş, elinde iki bardak çay ile.
-Ula uşağum nedur düşündüğün, aha da çıkacaksun işte daha ne isteyisun…
Temel dertli:
-Sorma Dursun; dışarı çıkmak eyidur muhakkak da, benum için öyle değil.  Ne ailemden kimse kaldi, ne evum var, ne işim ne de geçinecek param… Ne yapacağum pilmeyirum…
Deyip çaydan kocaman bir yudum çeker. Dursun güler durumuna Temel’in.
-Habu düşündüğün derde bak. Ben biliyurum bir çare…
Temel: Söyle o zaman da nedur o…
Dursun: Habu senin horon oynamayı öğrettuğun pire var ya
Temel: Eee noldi ki?
Dursun: Uşağum; işte o pireye horon oynatursun, seyredenlerden de para alursun da…
Temel: Hay aklun ile bin yaşa Dursun!

Ceza biter, o gün gelir Temel özgürlüğüne kavuşur… Pirenin kutusu cebinde çıkar dışarı…

Özlemiştir, hemen bir lokantaya girer, hamsi ve yanında bir duble rakı sipariş eder.
Yer, içer. Hesabını ister. Keyfi yerindedir. Hesabı getiren garsona; masanın üstüne koyduğu kutudan çıkardığı pireyi gösterir…
-“Ula uşağum habu pireyi göriyimisun” der ve horon için ıslık çalmaya başlar… Pire de oynar…
Bunu gören garson da hemen cebinden çakmağı çıkarır ve pireyi yakar!

Konuşmamın devamında: “bu fıkrayla “Sanat, Eğitim ve Akademi” başlığının ne alakası var diyeceksiniz, merak edenler için açıklayayım öyleyse!
1-  Fıkrada eğitim var. Çünkü bizim Temel pireye horon tepmesini öğretti, yani onu eğitti! Dolayısı ile işin içinde eğitim var!
2-  Horonu dans olarak değerlendirmek lazım, dans da bir tür sanat olduğuna göre bu bağlantıyı da kurduk. İşin içinde sanat da var! Geriye kaldı akademi!
3-  Elbette hapishane resmi bir eğitim kuruluşu değildir. Ancak başlık kapsamında ister istemez akıllara akademiyi çağrıştırıyor.
Böylece fıkra ile konuşma başlığı arasında bir bağlantı kurulmuş oluyor mu, oluyor!
Öyleyse şimdi akademiden başlayalım!” diyerek konuşmamın esas konusuna geçtim…

Konferans kapsamında ilk gün Türk Sanatçıların (SEDER üyelerinin) sergi açılışı yapıldı. Arkasından açılış konuşmaları ve benim sunumum geldi. Sunumumda “Burning Man” izleyenler ancak Destan’da köfte yiyerek kendilerine gelebildiler!

Sonra SEEU Tetovo Kampus’une geçtik.
Dikkatimi çeken yerler ve durumlar hakkında yorumlarımı paylaşmıştım!

Hacettepe Üniversitesine torpil geçerek; sözlü sunumları yapılan bildiriler arasından bazılarını yazar ve konu başlığıyla paylaşmak istedim. Bildiriler yayınlandığında veya yazarlarının adından, arzu edenlerin onlara ulaşması mümkün olabilir.

~ Ayşe Bilir: From The Surface of Painting to Architecture Space: Cloud Image.
~ Refa Emrali: Present Day Artists’ Multicultural, Hybrid Identity.
~ Banu Bulduk: Contemporary Illustration Methods and New Application Areas on Illustrations: Interaction Induced Animated Illustrations.
~ Emre Demirel: The Haptic and Visual Considerations of the Public Spaces: Otto Herbert Hajek’s Proposal for Hergelen Square in Ankara.
~ Seza Soyluçiçek: New Generation Console Game Technologies; Console Game Application Supported with Projection Mapping.
~ Ödül Işıtman: Producers of Contemporary Art; Generations X, Y, Z.
~ Hüseyin Özçelik: Ceramic wall tales based on the work named “Freedom”.
~ Hakan Sağlam, Ilayda Asak: Post Graduate Architectural Education in Turkey.
~ Sezer Cihaner Keser: The Role and Importance of Art Education Socializing.

Konferans sekreteri Naziyet Uzunboylu’dan aldığım bilgilere göre; Yakın Doğu Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Zagrep Üniversitesi, Avrupa Eğitim Araştırmaları Birliği ve South East European University işbirliği içerisinde gerçekleştirilen konferansa; 19 farklı ülkenden 120’ye yakın akademisyen katılarak tasarım, sanat ve eğitim bilimleriyle ilgili güncel araştırma konularını tartıştılar.

Konferans kapsamında düzenlenen “Üst Düzey İndexli Dergilerde Yayın Yapımında Dikkat Edilmesi Gereken Unsurlar” başlıklı panelde koşan Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu, özet olarak; dünyada yayınlanan makalelerin yüzde elliden fazlasının hiçbir atıf almadığını, araştırmacıların eriştiği makalelerin yüzde doksanının sadece başlığına göz attığı, yüzde ikisinin özetini okuduğunu ve yüzde birinden azını detaylı okuduğu yönünde bilgiler verirken, etki faktörlü dergilerde; orijinal, bilime katkı getirme düzeyi yüksek ve iyi yazılmış makalelerin yayınlandığını dikkat çekerken, önemli olanın yazarın dışında başka araştırmacıların yazılan makaleye atıf yapmasının olduğunu vurguladı.

Keyifli bir etkinliğin yazısını sonlandırırken: Konferans hiçbir aksaklık olmadan tamamen planlandığı gibi başladı ve sonlandı. Bu nedenle genel koordinatör olarak Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu‘na, evsahipliği yapan SEEU Rektörü Prof.Dr. Zamir Dika ve Yrd.Doç.Dr. Mentor Hamiti’ye, organizsayona emek veren Ankara Üniversitesinden Prof.Dr. Ayşe Çakır İlhan ve Prof.Dr. Hafize Keser’e özellikle teşekkür etmek isterim.

Konferansın benim için öngörülmeyen getirilerinden biri de; geçen gün elektronik postama gelen bir mektup oldu.  Mektubun bir cümlesini aktarayım: “We have learned your paper "Art, Academy and Education" at the 5th International Conference on Education.  We are very interested to publish your latest paper in the Journal of Modern Education Review.”

Balkanlara ve sanata yakın kalın…

Sunday, June 28, 2015

Koruma, kelebek, ders

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:86



Bugün nedense koruma ve korunma içerikli bir yazı ile karşınıza çıkma istemi var bende. Çoklukla ve hoşuma giderek kullandığım “kinayeli yazma yöntemini” bir hikaye ile paylaşmak istedim. Yazılarıma geri dönüşlerin, bu yöntemi kullanmaya başladığımdan beri ivme kazandığını da tespit etmiş olmanın keyfini teşekkürlerimle paylaşayım.

Kamuoyu önünde meydana gelen her şey; iyi de olsa, kötü de olsa “özel” olma niteliğini yitirmiş demektir. Böyle bir nitelik yitiminde “korunmaya” ihtiyaç duyabilirsiniz.. Ya da, kabul edersiniz durumunuzu; eksiğinizi, hatanızı öğrenir, dersinizi alır devam edersiniz yolunuza.  Ha gerek varsa, korunmak için bir “daire” kapısına gidersiniz, çalarsınız…  O çalma alışkanlığınız, çocukluğunuzdan gelen mağduriyet alışkanlığınızdandır, bilmezsiniz.

Özellikle ataerkil toplumlarda, koruma ve korunma geleneksel biçimi ile “mağduru olma” yaygın davranışı ile süre gelmektedir. Herkes, yanındakini bilir aslında.  Çünkü, ne kadar saklanmaya çalışılsa da her şey görülür…

Mağduriyet konusunu başka bir yazıya bırakarak ve bugüne hareket için; “koruma nedir” diye kutsal paylaşım ortamında sordum!

Arama sırasında toplam 7.000.000 cümle içinde “koruma” geçen 100 çeviri bulundu. Anlamı tekrar olanlar dışarıda tutularak, korumaya ilişkin şu listeyi paylaşmak uygun olur diye düşündüm:  veri koruma, yazılım koruma, dosya koruma, bilgi koruma, bellek koruma, ekran koruma, su koruma, sır koruma, düz koruma, acil koruma, çevre koruma, sahil koruma, nesne koruma, hücre koruma, sayfa koruma, öğrenciyi koruma, hocayı koruma, genel koruma, bölüm koruma, bitki koruma, orman koruma, tarihi koruma, doğayı koruma, onuru koruma, şerefi koruma, namusu koruma, dalgalı koruma, sağlık koruma, toprak koruma, bütçeyi koruma, sarmal koruma, sanatı koruma, sanatçıyı koruma, hakkını koruma, silahlı koruma, çocukları koruma, kadınları koruma, yaşlıları koruma, nefsini koruma, aile koruma, vatanı koruma, yasaları koruma, telif koruma, devleti koruma, insan haklarını koruma, katodik koruma, enerji koruma, yapısal koruma, kentsel koruma, kendini koruma… Listeyi “kendini koruma” ile kapatmakta yarar var!

Bir adet “koruma” açılımı verelim: “Can güvenliğinin tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi.”

Bir adet de “çevre korunması” tanımlaması işimize yarayabilir: “Kentlerin belli kesimlerinde yer alan çağbilimsel ve yapıtasarcılık değerleri yüksek yapıtlarla, anıtların ve doğa güzelliklerin -kentte bugün yaşayanlar gibi- gelecek kuşakların da yararlanması için her türlü yıkıcı, saldırgan ve dokuncalı eylemler karşısında güvence altına alınması.”

Son olarak; “koruma” içerikli veya korumaya ilişkin bir öykü paylaşalım bu hafta.  Yukarıdaki tanım bana da zorlama geldi, yine de Türkçesine dokunmadım!  Ancak, yazarını bulamadığım aşağıdaki öyküyü ise, epey Türkçeleştirerek paylaşmak istedim:

“Şehirde doğup büyümüş, mesleği gereği de doğayı pek bilmeyen ancak, meraklı bir adam; kırlarda gezintiye çıkar.  Henüz günün erken saati olmakla beraber mola vermek için gölgesine oturduğu ağacın dalında, küçük bir kozanın varlığını fark eder bu adam.  Her nasılsa, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin eder.  Tahmini doğrultusunda kozanın ha açıldı ha açılacak gibi olduğunu da kestirmesi zor olmaz.  Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diyerek; bir kelebeğin dünya yüzü göreceği ilk dakikalarına şahit olmak dürtüsüne yenik düşer ve molası bittiği halde orada öylece oturmaya devam eder...

Dakikalar dakikaları kovalar, hatta saatler geçmeye başlar, ama adamın gözleri önünde kozadaki kelebeğin küçük bedeni o delikten bir türlü çıkamaz. Merak dürtüsüne yenilen adam, güneşin yükselmesiyle beraber sabırsızlığına da yenilir.

“Merhamet” duyguları kabarır bu sefer  adamın; kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşünür. Bu düşünce, bir anlamda adamın korumacı dürtülerini de depreştirir.  Sanki, kelebek elinden gelen her şeyi yapmış, çabalamış, ancak yapabileceği başka bir şey kalmamış gibi gelir adama.  Merhametine uydurduğu bu gerekçe ile de, kelebeğe yardımcı olmaya karar verir!  Yürüyüşlerinde her zaman cebinde taşıdığı, dededen kalma küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başlar.  Böylece, onun yardımıyla, bir-iki dakika içinde kelebek, kolayca kozasından dışarı çıkıverir.  Merhametli davranmakta ne kadar da haklı olduğunu düşünen adama göre, her şey tam da istediği gibi gelişir.

Kelebek dışarı çıkıverir kozasından da, kanatları buruşuk, bedeni kuru ve küçücüktür.

Adam kelebeği izlemeye devam eder; çünkü kelebeğin kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve onun narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umar.

Ancak, adamın bu beklentileri karşılık bulmaz…

Kelebek, adamın gözlerinin önünde günün geri kalanını, kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla sakat bir şekilde yerde sürünerek geçirir.  Ne kadar denese de, uçamaz.

Adamın sabrı tükenir sonunda, gezmek için ayırdığı zamanı da…  Öylece bırakır kelebeği orada.
 Çoktan hava kararmış, gitme zamanı geçmiştir kırlardan…”

Öykü buraya kadar olmakla beraber bir değerlendirmeye ihtiyaç ortaya çıkmıştır:

Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen karşılaştığı sonuç, evet kötüdür. Bir kötülük yapmıştır aslında.  Çünkü; kozanın kısıtlayıcılığına karşılık, kelebeğin o daracık delikten dışarı çıkmak için göstermesi gereken çaba; çok önemlidir.  Adam işte bunu bilemez. Bu çaba aslında; kelebeğin bedenindeki sıvıyı kanatlarına göndermesi için gereklidir.  Kelebek; bu çabayla hem kozanın kısıtlayıcılığından kurtulacak, hem de uçmak için güçlenecektir.  O çaba kelebeğin yaşaması için gerekli tek yoldur.  Adam; iyilik yapacağım derken bunu anlayamamış, bu da kelebeğe çok pahalıya mal olmuştur!

Başka bir deyişle adamın iyilik yapma, koruma ve merhamet duyguları kelebeğin sonu olmuştur.

Bu gerçek ile birlikte, hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmiştir adam:
Bazen, tam olarak ihtiyaç duyulan şey, çabadır. Herhangi bir çaba harcamadan “başarmak” mümkün değildir.

Yazının son yorumu daha da sarsıcı olsun:   Öykünün başında fark etmedik ancak; ne kelebek adama “bana yardım eder misin” diye sormuştu, ne de adam kelebeğe “benden yardım ister misin” diye sormuştu!

Bugün için “sanat bunun neresinde” derseniz, sanat bunun “göndermesinde” diye yanıtlayarak, “kendimi koruyayım”!

Yukarıda aktardığım öyküyü; özellikle üniversitelerden yeni mezun olan öğrencilerimiz için de, zamanlama açısından yararlı olur diye paylaştım!  Yakın Doğu Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi mezunlarına son bir ders...

Eğitim alın, diploma da alın, korurken düşünün, sanata yakın kalın…

Monday, September 15, 2014

RA25, otomobil, alkış!-2

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:45
15 Eylül 2014, Pazartesi, Lefkoşa

ikinci kısmı bugün yayınlanan YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Tekerleğin, bütün çağların en önemli mekanik icadı olduğu söylenebilir.  Çünkü, makinelerin çoğunda, otomobil gibi taşıtlarda tekerlekler ve tekerlek prensibine dayanan mekanizmalar vardır. Bu mekanizmalar sayesinde; uzun yıllar ve ödenen bedellerden sonra; insanların hayatı hız kazanır. Bundan da; yeryüzündeki hareket dengesi, dört tekerli arabanın hayatlarına girmesi ile, doğadan insana geçmiş olur.

Tarih boyunca her zaman ihtiyaçlar, yeni buluşları ortaya koymuştur.

Binek hayvanlarının kullanımını kolaylaştıran at arabaları zamanla ihtiyaçları gidermede yetersiz kalır ve daha iyiye ulaşma çabasıyla ilk bisiklet yapılır. İki tekerlekli bisikletten sonra, hızla üç tekerliye geçilir. Sanayi Devrimi ile her alanda makine kullanımı yaygınlaşınca, yeni buluşlar yapılır. Buhar gücü ve ilk olarak buhar gücüyle kullanılan makineler yapılır. Buhar gücüyle kullanılan makineler, tekerli arabalara uygulanır. İlk buharlı araba, 1770 yılında yapılır. Böylece otomobilin icadında ilk adım atılmış olur. Ardından da hızla motorlu taşıtlara geçilir. Böylece hız kazanan teknoloji, insanları da beraberinde hızlandırır!

Hızlanan çalışmalar sonucu ilk motorlu taşıt 1885 yılında yapılır. Yapılan taşıt, sadece iki kişilik bir bisiklet biçimindedir. Yaklaşık bir yıl sonra motor atlı arabalara monte edilir.

Ulaşılan bu sonuçlardan sonra çalışmalar hızlanır ve klasik tip arabanın icadı fazla gecikmez. 1891 yılında, bilinen ilk klasik tip araba icat edilir.

2014 yılı Eylül ayında da KKTC’de ilk defa, güneş enerjisi ile çalışan RA25 tanıtılır!

Yeniden o tarihi basın toplantısına dönecek olursak; açılış konuşmasını yapan Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, RA25’in Ekim ayından gerçekleştirilecek olan South African Solar Challenge’da KKTC adına yarışacağını kaydederek, aracın ismini güneş tanrısı RA ile Yakın Doğu Üniversitesi’nin kuruluşunun 25. yılından almış olduğunu belirtir.

Doç.Dr. Günsel’in RA25 hakkında verdiği teknik bilgiler ise şöyle: tamamen güneş enerjisi ile çalışıyor, 1800 W. doğru akımlı bir motora sahip ve 135 km. hıza ulaşabiliyor.  Üç tekerlekli olan RA25, modern araçlarda kullanılan disk fren sistemi, direksiyon ve süspansiyon yapısı ile Formula-1 araçlarında olduğu şekilde dizayn edilmiş, teknoloji harikası bir araç.   5 metre uzunluğunda, 1,8 metre genişliğinde olan bu gelecek nesil aracın yalnızca ileri ve geri olmak üzere iki vitesli kontrol paneli bulunuyor.

Doç.Dr. Günsel, konuşmasında; “biz her adımımızı ülkemiz, insanımız ve en önemlisi insanlığın bütünü için atıyoruz.  RA25’in; Mercedes, Audi gibi dev araba üreticisi firmaların araçları ile birlikte, dünyanın önde gelen üniversitelerinin araçlarının yarışacağı Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona erecek 2000 km’lik rallide ülkemizi temsil edecek olmasından gurur duyuyoruz.  RA25’in ülkemizi başarılı bir şekilde temsil edeceğine, bayrağımızı gururla dalgalandıracağına ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nden iyi bir sonuçla döneceğine inanıyorum” dedi.

Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in ardından konuşan KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Ahmet Kaşif, konuşmasına RA25 için “azmin zaferi” ifadesini kullandıktan sonra; “dünya teknolojisi ilerliyor, adamız üniversiteleri ile artık dünyanın her yerinde biliniyor.  Elbette Yakın Doğu’nun yeri de her zaman yaptığı atılımlar ile fark ediliyor. YDÜ yine önemli bir ilki başardı Yakın Doğu ailesini kutluyorum.  Bugün, dünya enerji ihtiyacını güneşten ve doğadan tedarik etmeye çalışıyor.  Bu tamamen tanrının bize sunduğu ve tabiatın bize sunduğu bir lütuftur.  Bundan ne kadar faydalanabilirsek ve halkımıza da bu konuda ne kadar hizmet verebilirsek o denli faydalı oluruz.  Ülkemizde enerji açığı vardır, işte bu enerji açığını kapatmak için de alternatif enerjiden faydalanmalıyız. RA25’in en önemli özelliğinin ilk defa bir uluslararası yarışmada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla ve plakasıyla yarışacak olmasıdır. KKTC’nin 70 ülke içinde ismi anılacaktır. Yakın Doğu Üniversitesi’nin bu aracı üretmesi, sadece ülkemizde teknolojinin hangi noktalara ulaştığını göstermesi bakımından değil, KKTC’nin ismini, bayrağını ve plakasını dünya liginde temsil etmesiyle de çok önemli bir dönüm noktasıdır” dedi.

Konuşmasının sonunda emeği geçen herkesi kutlayan Bakan Ahmet Kaşif “tabi ki bu işin üstadı Yakın Doğu’nun başındaki isimdir.  Onu da kutlamadan geçmek mümkün değildir.  Suat hoca azimli ve inatçı.  Bir şeyi kafasına koydu mu onu gerçekleştirmek için tüm enerjisini ortaya koyar ve başarıya ulaşır.  Onu da kutlarım. İnşallah ondan sonra gelecek nesiller de aynı şekilde, aynı azimle devam ederler ve Yakın Doğu başarılarına başarı katar” dedi.

Toplantıya ilişkin bir-iki gözlemimi kısaca yazmak isterim: Suat hoca’nın, tüm heyecanına rağmen geride durmaya çalışması; başta Doç.Dr. İrfan S. Günsel olmak üzere, Cemre Günsel Haskasap, Aziz Günsel ve Enver Haskasap için yeni bir dönemin çoktan başladığının işaretiydi!  Öyleyse bugünkü alkışlar, bu genç ekip ve RA25 için!

Burada, köşemde gelenekselleştiği üzere, sanatı da yazıya dahil etmek isterim: YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, RA25’yı oluşturan ekipte; YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğretim Görevlisi Dr. Gökhan Okur’un yer almasından ve ayrıca RA25’in üzerinde fakültemiz adının olmasından gurur duydum!

Dünü hatırlayın, başarıyı takdir edin, sanatla kalın…

Sunday, September 14, 2014

RA25, otomobil, alkış!-1

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:44
14 Eylül 2014, Pazar, Lefkoşa

yarın ikinci kısmı yayınlanacak YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



KKTC’de, geçtiğimiz hafta bir ilk daha yaşandı!  Yakın Doğu Üniversitesi AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli ve tescilli otomobili, RA25, YDÜ Hastanesi sergi salonunda dünyaya tanıtıldı!

Tanıtımı yapılan bir otomobildi.  YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in gerek sohbetlerinde sözünü ettiği, gerekse röportajlarında zaman zaman dillendirdiği, çocukluk düşlerinden biri olan “araba üretmenin” zorluklarını da şifreleyen “adada kıtalı gibi yaşamak” ülküsünün gerçekleşmesine bir adım daha yaklaşılıyor olmasının güzel bir göstergesiydi bu otomobil.  Şık bir tasarım ve başarılı bir gösterge.

Eskiden merakla kurcaladığım ansiklopediler ile, bugünün teknolojik olanaklarıyla ulaştığım kaynaklar, hala aynı şeyi söylüyor: “Teker, ateşin keşfinden sonra insanlık tarihinin en önemli buluşlarından biridir.”

Kaynaklar, otomobil sözcüğünün; Yunanca αὐτός (autós:kendi) ve Latince  mobilis:hareket eden  sözcüklerinin birleştirilmesiyle oluşturulan ve başka bir hayvan ya da araç tarafından itilmeden, ya da çekilmeden kendi kendine hareket eden araç anlamına gelen Fransızca automobile  sözcüğünden Türkçeye geçmiş olduğunu yazar.  Etimolojik olarak bunun doğruluğuna inanmakla beraber, bu basit konuda bile yaptığım araştırmada, yazanların tarihi iki yönlü tarifi dikkatimi yeniden çekti.

Teker üzerinden bile yan tutmanın dayanılmaz gücüne teslim olmuşluğu görmek evet, can sıkıcı.  Bilimsel verilere rağmen; “diğerini” görmezden gelmek, yok saymak, dışlamak ve değersizleştirmek yazılı tarih kadar eski sayılır.  Düz bir mantıkla; tarihi yazan, “kendi” tarihini yazmıştır.  Çok da uzak olmayan bir tarihten örneklemek gerekirse, bu çarpıtmaların yansıması; Moskova Olimpiyatlarında siyasi, Pekin Olimpiyatlarında ise kültürel olarak yürütülen “öteleme” kampanyaları ile doruğa ulaşmıştır.  Batı ve inanç sisteminin, hemen her şeyde “kendini” referanslaması; artık satırarası bilgilerden dahi deşifre olmaktadır denilebilir.  Tarihi yazanların, kendilerini yüceltmek ve haklı çıkarmak için oluşturmaya çalıştığı yapay gerçeğin karanlığı, çarpıklığını da beraberinde taşıdığı için, karşılaştırmalı bilgi edinimi ile, “esas gerçeği” asla örtemeyecektir ümidini taşıyanlardanım.

Bu küresel bir sorun ve ona dokunmam gerekti, çünkü:

Geçtiğimiz hafta yapılan RA25 tanıtımından sonra; gazetelerdeki köşe yazarlarının çoğu, büyüyen kurumlara veya başarılı bireylere karşı eleştirilerde daha dikkatli olunması gerektiği yönünde fikir beyan ediyorlardı. Salgın bir şekilde yaşanan “çekememezlik hastalığının” uzun yıllardan beri gelen, belki de ada psikolojisinden beslenen, toplumsal bir sorun olduğuna işaret ediyorlardı.  Oysa bu hastalık sadece coğrafi ayrışmada değil, inanç sistemleri ile küresel güç kazanmış bir “kendinden olmayanı” reddetme hastalığının mikro düzeyde, adada görülmesinden başka bir şey değildir.  Çoğu siyasi parti ve genellikle iktidar tarafı beyan oluşturma gayretleri içindeki sosyologların, bu tür konulara merak uyandırmaları elbette beklenemez.  Ancak, son yıllarda tarihin, gazetelerde tefrika halinde yayınlanmasının bir nebze, bu merakın oluşmasında yararı olduğuna inanmaktayım.

Böylesi bir toplumda; kendine inanarak, ötelenme veya reddedilme çabalarını ciddiye almadan, düşleme, tasarlama ve üretme yöntemlerini başarıyla kullanarak, sonuca gidip RA25 gibi bir ilki yaratmak, fazlasıyla takdiri hak ediyor diye düşünüyorum.

Tekrar, tekere dönecek olursak: İnsanoğlu otomobili icat edene kadar pek çok yol, yöntem dener.  Örneğin; ağır nesneleri yuvarlak kütükler ve taşlar üzerinde kaydırmanın daha kolay olduğunu görürler. Taşınacak nesnelerin yerle teması kesildiği için daha kolay taşınabilir, ipler aracılığıyla istenen yöne daha kolay götürülebilir.

Doğunun gerçeklerine sırt çevirmemiş kaynaklara göre; tekerleğin Orta Asya’da M.Ö.3000’lerde kullanılmaya başlandığı sanılmaktadır. Daha bugünkü anlamıyla, teknoloji diye bir olgunun varolmadığı, insanların doğayla mücadele içinde oldukları dönemde, hayat şartlarını kolaylaştırmak için binek hayvanları kullanılıyordu. Hayvanların evcilleştirilmesi de ilk kez buralarda olmuş, bu iki olaya bağlı olarak ilk hayvanlı arabalar yine bu topraklarda ortaya çıkmaya başlamıştır. Çünkü; arkeolojik araştırmalarda M.Ö.3000 -2500 yıllarına ait dört tekerli araba figürlerine rastlanmaktadır.  Dolayısı ile; eldeki bilgilere göre ilk arabanın Orta Asya’da yapıldığı varsayılmaktadır.

Tekerlek ilk önce binek hayvanlarıyla kullanılır. Daha sonra ise tekerlek yardımı ile at arabaları, kızaklar ve tarımda kullanılabilecek çeşitli araçlar elde edilir. Böylece, insanların yaşamlarını devam ettirebilmeleri için gerekli olan; tarım, taşımacılık, göç gibi ihtiyaçlarını gerçekleştirmek daha kolay hale gelir.

Tekerlek, daha sonra insanların kara taşımacılığı ve diyarlararası ticaret yapmalarını kolaylaştırır. Zenginlik ve birikim yönü doğudan batıya doğru olan bu ticaretle beraber, inanç sistemi dahil büyük bir kültürel “evşirme” yaşanır. Bunu gizlemek için olsa gerek, bugünkü Batı, tarihini antik Yunana kadar getirip, orada muğlaklaştırmakta, belirginsizleştirmektedir. Yukarıda bahsettiğim reddetme stratejisinin temelinde işte bu vardır.

İlk kullanımı yük ve yolcu taşıma amacı güttüğü düşünülen arabanın, Avrupa’da ortaçağda kullanılmaya başlandığı sanılmaktadır.  Tekerlikli ulaşımın 1500 sonlarına kadar Amerika’da bilinmemiş olması günümüzden geriye doğru bakıldığında ilginç olsa gerek!

Dünü hatırlayın, başarıyı takdir edin, sanatla kalın…

(devamı yarın)


Sunday, August 24, 2014

Kırkbir, yazmak ve mutluluk

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:41



Değerli okuyucular, size bu hafta kırkbirinci makalem ile merhaba diyeceğim!  Hani kırkbir kere maşallah derler ya, işte öyle üstüme alınacağım bir durum!  Aynı zamanda kendi dünyamda hoş bir aksiseda bulacak selama dönüşür ümidini de taşıyorum bu merhabanın.  Yakından Sanat’ı yazmaya başladığım günden beri kesintisiz, ısrarla ve kararlılıkla bugüne geldim.  Nedir rakam diye sorduğumda üstatlara “eh kırk tamamdır” diye güldüler…  Buna ayak uydurarak; çok sıkıntı da yaşamadan, özveriler cebimde, öyle keyifle yazdım...

Bir baktım; “bu haftaki makale de bitmeli, işer yolunda gitmeli; derken kırk bir hafta olmuş... Tam iki yıl önce Ankara’dan gelirken kendime uzun ve kısa vadeli hedefler koymuştum.  Günlüğümden analiz ettiğimde; “yazmak” bu hedefler arasında gerçekleştirilebilecek nerede ise en zor olanı.  Diğerlerinin gerçekleşme olasılığı daha “mümkün” görünüyor.  Elbette benim kontrolümde olan hedeflerden söz ediyorum.  Başkası, ya da başkalarıyla ilintili hedeflerde olasılık hesapları, dâhil olan kadar çarpanlı sonuç vereceği için, oraları fazla kurcalamadan yoluma devam edeyim.  Bu bağlamda; pek çok konudaki düşüncemi, tarihe not düşecek “formata” getirip, Yakından Sanat sayfasında yazarak var kıldım!

Bu haftaki yazı için hazırlık çalışmaları yaparken bir gazetede yayınlanmış “sanat mutlu ediyor” haberi ilgimi çekti.  Yaşamıma renk katan, çevremdeki eş dost ile sohbetlerimde; gazete yazılarım gündeme geldiğinde “yazdıkça mutlu oluyorum” diye ifade ederim duygularımı.  Bugün de bir hekim arkadaşımla, sıcaktan şikayet etmeden kahve içip sohbetlerken, benzer bir konuşma geçti aramızda.  O da bana sağolsun tıbbi bilgilerini anlayabileceğim bir dile dönüştürüp açıklamalar yaptı.  Hem arkadaşım, hem uzman!  Yazılarımdan da hatırlanacağı üzere, profesyonel alan ayrışmalarına duyduğum saygı nedeniyle uzman görüşü benim için “ayrıca” değerlidir.  Bu yüzden de dikkatle dinledim arkadaşımı:  Melatonin, serotonin ve endorfin adı verilen bazı hormonlar insanın mutlu olmasını sağlıyor ya da, mutlu olmalarına zemin hazırlıyormuş.  Vücutta bu hormonların salgılanmasını artıracak yiyecek, içecek tüketimi yanı sıra, bazı sosyal başarılar da kimyasal olarak bu peptit yapıdaki hormonların salgılanmasını tetiklermiş.  Çikolata, keyif kahvesi, cinsel aktivite vb. gibi tetikleyicilere ben, bunlara yazılarımı da ekliyorum!  Çünkü yazılarımı yayınlanmış halde gördüğümde benzer ve artı bir etkiyle karşılaştığımı itiraf edebilirim. Birikimleri bir yana bırakırsak, bir haftalık üretim sürecinin, çabanın sonundaki heyecan!  Tevekkeli değil! Melatonin, serotonin ve endorfin; “mutluluk hormonları” olarak da anılırlarmış. Bilgiyi uzmanından pekiştirmek ne güzel!  Kestirme bir çıkarımla evet, yazmak beni “mutlu” ediyor.

Bir sütunluk köşe ile başlayıp, uzun bir zamandır tam sayfa ile devam eden haftalık yayın olanağını edinmemde katkısı olan ve bu nedenle teşekkür etmem gereken insanlara buradan, mutluluk arayışlarını sonlandırıp vefa duygularımı iletmek isterim.  Kültüründe vefa duygusu var olan bir toplumun bireyi olarak “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözünün boşa kullanıldığını sanmam!

Kıbrıs Postası yeniden basılı hayata geçme aşamasında iken; Polat Alper ve Rasih Reşat ile gazetenin tasarımı için YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğr.Gör. Gökhan Okur’un kapısını çaldıklarında tanıştım.  Yanlarında YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan vardı.  Daha öncesinden gazete ve dergilere yazma deneyimim olduğu için yeniden ve neden olmasın diye düşündüm… YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in desteğini de alarak Yakından Sanat köşesine can verdim.

Dün sosyal medyada gezerken İrfan Suat Günsel profilinde;  “Dünya aya çıktı bizim ayağımızda prangalar” paylaşımı; bu kültür ya da, coğrafya insanının sıklıkla karşılaşabileceği durumun, yeniden ve güzel bir tespitiydi aslında.  Net, kısa ve öz bir ifade!

YDÜ adına ise; konuyla ilgili basınla ilişkileri yürüten ve basın toplantısını da yöneten Ahmet Savaşan’ın; üstlendiği görev ve sorumluluğu, hakkıyla ve kendine yakıştığı şekliyle yerine getirdiği kanaatindeyim.  YDÜ Hastanesi Başhekimi Dr. Sevim Erkmen’in gayretleri de takdire şayan.  Umarım; insan için yola çıkılan; küçük bir emek ve küçük bir ümit dahi heba olmaz.

Geçen kırkbir hafta içinde zaman zaman “siyasi” dokunmalarım da olmuştur. Ancak yukarıdaki konu kapsamında soruna müdahil beyanlar arasından basına yansıyan “Özel Bir Kurum Devletin Üstünde Olamaz” başlığının; söyleyen ve retoriği açısından özellikle ilgimi çektiğini yazmak isterim!

Yine de “ilgimi çeken” beyanatla bağlantılandırmayacağım ancak; sorunların kaynağı olarak, tüm elemanlarıyla “kültürü” işaret etmek çözüm olmayacaktır. Hele de, fırsat buldukça sisteme yüklenmek, kaderci toplumlarda yetişmiş bireylerin farkında olmadan sığındıkları limandır. Bu, özellikle olumsuzlukta, işin esasından kaçmanın veya aklanmaya çalışmanın da en kestirme yoludur!  Yakın tarih bunun ve sorumluluğu paylaşmayıp “gidenlerin” örnekleriyle doludur.  Yeni bir ivme için; toplum bilimcilerin yapacakları araştırmalar; durum tespitinden öteye geçtiğinde ancak yarar sağlayabilir.  Bilimsel çözüm önerilerinin ortaya çıkarılmasında ve bunların toplumla paylaşılıp uygulanmasında; seçilmiş ya da atanmışlara çok farklı sorumluluklar düşecektir. Geleceği kurmak günlük ya da kısa dönemlik bir sorun değildir.  Devlet ve kurumları; kamusal hizmet sunmaları açısından hele de eğitim kurumları, geleceğin ta kendisidir!

Yazıyı bağlamak için; bilim insanlarının tespit ettiği gerçeğe yeniden dönersek: Sanat mutlu ediyor! Bilim insanları tarafından; 2004 ile 2012 arasında, yedi ülkede yürütülen çalışmalara göre; insanların sanat eserlerini izlerken ve onlar hakkında yorum yaparken, beynin performansının arttığı ve yine beyin tarafından bireyin zevk aldığını gösteren hormonlar salgıladığı saptanır.  Başka bir kaynakta ise; beynin görsel, hafıza, duygu ve zevk alma kısımlarını etkin hâle getiren sanat için uzmanlar şu ifadeyi kullanıyor: “İnsan beyni sanatı takdir etmek için çok uygun.  Bu doğal ve biyolojik bir süreç.”

Keyifle yazdığım bu nedenleymiş!

Kırkbirinci yazıya sonuç: kendinizi takdir edin, sağlıklı, huzurlu ve  kaliteli yaşamı seçin, eğitim alın, sanatla kalın…

Sunday, August 17, 2014

Eğitim, kapı ve rakamlar

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:40
17 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Üniversitelere giriş; hâlâ isteyenler için bu yıllık şans olarak uzaklarda bir yerlerde öylece duruyor… Kontenjanlar ilk açıklandığında fark ettiğim onlarca ilginç bölüm, adına pek sık rastlanmayan onlarca yeni program orada bekliyor, birileri kapılarını çalsın diye... Kapının öbür tarafında hayatlarının karar aşamasında olan yüz binlerce genç.  O kapıların sahibi ya da sahipleri var birde.  Ya da devlet kapısını babasının malı sananlar.  Bugünkü yazım kapının dışında kalıp da, içeri girmeye çabalayanlara yönelik olsun diye ümit ediyorum…  Yazma hakkımı kullanarak, üniversite kapılarında bekleyenlere bu hafta da ayrıcalık tanımaya çalışacağım!

Peki kapının dışında durum nedir?  Geçen hafta, Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa bir Cumhurbaşkanı halkın oylarıyla seçildi!  Seçimin üzerinden, halen daha günlük artçı depremler devam etmekle beraber; siyasetle duygusallığın bu kadar içi içe olacağını sanırım kimse beklemiyordu ki, seçim sonuçlanmışken sonuç üzerinden gürültü, “içe doğru” kayarak devam ediyor.  Hele de sosyal medya!  Birazdan esas konunun rakamlarına geçeceğim ancak, kazanan oniki yılda dokuz kere kazanmış.  Bu süre içinde kaybeden de dokuz kere kaybetmiş demektir bu.  Yaşam, kişi için bir maraton ise, iktidar da siyaset için aynı anlamı taşır.  Yalnızca rakamsal bir kıyaslama için, kendi tarihimin siyasi kısmından hatırladığım; İngiltere’de Margaret Thatcher, 1979-1990 yılları arasında Başbakanlık yaparken, Partisi 1997’ye kadar iktidarda idi, yani on sekiz yıllık bir iktidar, ya da öbür tarafta on sekiz yıllık bir muhalefet…

Bizim kapıya dönersek yeniden; genellikle kendi çabalamalarıyla nice kapıdan geçip akademisyen olmuşlar, elbette ki yaz döneminde özel uzmanlık alanlarında çalışmaktan biraz uzak durur, nefes alırlar.  Daha ileriye sıçramak için biraz geri çekilmek gerekir ya, bu da öyle bir nefes alma olarak ele alınmalı.  Şöyle ki; ille de ailelerinden bir ferdin sınava girmesi gerekmez belki ama, bu dönem içerisinde doğrudan olmaz ise bile mutlaka göz ucuyla üniversite giriş sınavını ve sonuçlarını takip ederler.  Hatta çaktırmadan görev yapmakta oldukları üniversitenin “tercih edilenler” arasındaki sıralamasını, fakültelerine gelen en yüksek puan ile eşdeğer fakültelere gidenler arasında puan kıyaslamasını yaparlar.  Eğer durum kendi lehlerine ise “diğerlerine” yönelik ben de “buradayım” diye yüksek sesle kahkaha atarlar!  Kimileri rakamlarla istatistikler çıkarır, yorumlarla yeni stratejiler belirler, tarihlerle hedefler koyar önüne…  Karşılık görür mü bu işte, onu bilemem!  Bu benim “yaşama biçimim” diye eğer kendini kandırmış ise kişi, zaten sorun yok.

Peki bu yaz neler vardı “etrafta” göz ucuyla bakıldığında göze çarpan?  Örneğin; OECD ülkeleri ile Türkiye’deki eğitimin rakamsal kıyaslamalarından başlayalım: Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde altmış sekizi ilkokul mezunu.  Bu rakamın OECD ülkelerinde yüzde yirmi beş olduğu görülüyor.  Nerede ise ters bir orantı var!  Benzer bir ters orantı da, bir eğitim kurumuna kayıtlı 03-04 yaş gurubu nüfusunda var.  Türkiye’de, bir eğitim kurumuna kayıtlı nüfus oranı yüzde oniki, buna karşın AB ülkelerinde yaklaşık yüzde seksenbir!

Öğretmen kadrolarına bakınca da durum pek iç açıcı değil.  Resmi rakamla göre Türkiye’de 2013 yılında 705.468 öğretmen görev yapıyor.  Bunlardan yaklaşık 101.000 öğretmen yönetici, uzman, vb. gibi konumlarda çalışıyor. Yine resmi makamlara göre (MEB ve ÖSYM) ihtiyaç olarak gösterilen öğretmen açığı rakamı 128.867.   Bu rakam toplandığında ortaya çıkan sonuç 229.867.  Gerçek öğretmen açığı rakamı bu olsa gerek! Buna karşılık atanmak için bekleyen 300.000 öğretmen olduğu ifade edilirken durumun herkes için büyük bir sıkıntı oluşturduğu açık.  Avrupa Birliği müzakere sürecinde açılan fasıllar tartışılırken “doğuya doğru gitmekte olan gemide biz batıya doğru koşmak istiyoruz” sözleri duyuluyordu.  Domatesin rengine hıyarın boyuna karışan Avrupa Birliği eğitim sistemindeki çarpıklıklara hiç burnunu sokmadı, acaba neden?

Bu karmaşanın devamında; karşımıza çıkan başka bir sorun da, öğretmenin kendi branşında derse girmesi! Kimya mezunu Matematik, Türkçe mezunu Fizik, Tarih mezunu Resim dersine girerse ne olur?  Elbette pilotun gemi kullanması, taksi şoförünün uçak kullanması gibi açık felaketler hemen görülmez ama, o eğitim sisteminden “geçmiş” olan kuşaklar açısından bakıldığında sonuç, çok da farklı olmayacaktır.  Bir de; üniversitelerin bir kısmında küçük hesaplar peşinde koşup ucuz kahramanlıklar gösterme derdinde olan bazı yöneticiler, başka bir sorunun oluşumuna çanak tutmaktalar.  Şöyle ki; müfredat programlarına nerede ise her branştan bir ders koymayı maharet sayan, profesyonel yaklaşım yoksunu bu muhteremler, böylece uzmanlık alanlarına saygı duymama cehaletini göstermiş oluyorlar. Özellikle günü kurtarma hedefli hareket eden bu tür lisans düzeyi yöneticilerinin eğitime verdikleri zarar, ulusal eğitim sistemi içinde kendini, “maalesef” ile göstermektedir.

Yine ilköğretim düzeyi, (yani 06 ila 15 yaş aralığındaki öğrenci için) kişi başına yapılan harcamada Türkiye, OECD ülkeleri arasında (kaynaklara göre) 19.821 dolar ile son sırada yer alırken, Lüksemburg 197.598 dolar ile birinci sırada yer alıyor.

Eğitimle birileri ilintilendirebilir diye bende yazayım; kadın istihdam oranı Türkiye’de yüzde otuzbir, Rusya Federasyonunda ise yüzde yetmiş iki!

Eskisi kadar gündeme gelmese de, YÖK sistemindeki değişiklik beklentilerine ilişkin birkaç cılız ses yazıya dökülmüş olarak karşımıza çıktı basında.  Bu yaz, ülkeler arasında sınırların kalktığı, çok kültürlü-uluslararası olmanın en azından eleman istihdamında tercih edildiği çağımızda, Yüksek Öğretim Sisteminden de değişim beklentileri “yine yeniden” dillendirildi. Aynı bölüme yerleşen burslu öğrenciler ile, ücretli öğrenciler arasındaki puan farkı örnekleriyle tartışıldı köşelerde… Genellikle yetenek sınavıyla öğrenci alımlarında baraj olarak kullanılan puan (180), merkezi sistemle öğrenci alan bölümlerde de kullanılsın istendi… Özellikle vakıf üniversitelerinin barajı geçenlere tüm kapılarının açık olması istemleri dillendirildi.  Bilindiği üzere; son yıllarda devlet üniversiteleri uluslararası öğrenci alımında, kendi sınavını kendisi yapıyorlar.  Bu durum vakıf üniversitelerinin de kendi sınavlarını yapma isteminde haklılık payını yükseltiyor.  Ortaya çıkan durum, vakıf üniversitelerinin taleplerine haklı bir gerekçe oluşturuyor da denilebilir.

Başka bir yazının konusu olacak kadar önemli bir sorun; kendi sınavlarını kendileri yapmak isteyen üniversiteler…  KKTC’de üniversiteler, KKTC vatandaşı adaylar için kendi sınavlarını kendileri yapıyorlar.  Kaynaklar; Yakın Doğu Üniversitesinin (YDÜ), alan tercihi ve burs sıralaması sınav sisteminin, oldukça başarılı olduğunu belirtiyorlar.  Ayrıca; KKTC’deki diğer üniversitelerin (LAÜ, DAÜ, UKÜ, GAÜ) yaptığı sınavlardan da herhangi bir sorun basına yansımış değildir.

Son haftalarda şaşırtıcı bir şekilde üniversitelerin lisansüstü programlarına yönelik haberler yer aldı.  Alınacak öğrenci sayısından, vakıf üniversitelerindeki ücretlere kadar kıyaslamalı yazılar yayınlandı.  Geçmiş yıllarda genellikle sınav tarihleri bildirilirdi, bu düzeyde ve böylesi detaya pek girilmezdi.  Yazımın başında değindiğim “siyasi gürültü”ye benzer bir gürültü de kontenjanların nasıl doldurulabileceğine ilişkin yazılar ile kendine gösterdi.  Fırsat eşitliği, hak, hukuk ve adalet kavramlarının biraz flulaştığını tartıştı yazanlar.   Ancak tüm üniversiteler için sonuca yönelik bir uyarı yapmak zarureti şimdiden ortaya çıkmış görülüyor:  Her düzeyde, mesleki “yeterlik” önemsenmelidir.

Sabahattin Eyüboğlu’nun Türkçeye çevirdiği; Jean-Jacques Rousseau’nun “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev” kitabında bir bilge der ki: “ben öğrencimin vaktini top oynamakla geçirmesine razıyım, hiç olmazsa gürbüzleşir.  Biliyorum çocuğu bir şeyle uğraştırmak gereklidir, çünkü boş oturmak çocuklar için en büyük tehlikedir.  Öyleyse ne öğrensinler diyeceksiniz, bu da sorulur mu? Adam olunca ne yapacaklarsa onu öğrensinler, unutacakları şeyi değil.”

Yukarıda, kilidi ve anahtarı hakkında düşüncelerimle üç boyutlu olarak etrafında dolandığım kapının; “mesleki” tercih yapma sorununu güncel olarak yaşayan gençler için açık olması umudum ile yazımı noktalıyorum.

Meslek seçin, eğitim alın, sanatla kalın…

Sunday, July 20, 2014

Tercih, üniversite, gelecek

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:36
20 Temmuz 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!


Sanat ve tasarım alanının dayanılmazlığı; yörüngesi olmayanlara yörünge olacak kadar çekicidir. Defalarca yazdığım gibi üzerinde en çok konuşulan, herkesin görüş bildirebildiği bir alan.  Ellisinden sonra kimse; ben matematikçi olacağım, ben mühendis olacağım, ben elektronikçi, fizikçi, dişçi, doktor olacağım demez.  Ancak ellisinden sonra bir kısım insanlar; eğitimsizlerden eğitim alanların atölyelerinde fırça, palet, tuval veya kamera ile tanıştıktan kısa bir süre sonra ben sanatçıyım demeye başlarlar..  Hele de bir sergi açınca, film çekince tescilli sanatçı olurlar ki artık alanın uzmanlarının bile esemesi okunmaz!

Dışarıda olan bitene ilişkin pek müdahil hamleler yapmadan; akademiye durumun yansımalarına ilişkin ise fikir beyan etme zorunluluğu bugün tekrar ortaya çıkmıştır.  Çünkü üniversitelerin öğrenci çekmek için uyguladıkları yol ve yöntemler ile sanat ve tasarımın çekiciliği arasında benzerlikler gözle görülür bir hal almıştır.  Sosyal medyaya yansıyan bazı reklamlarda; öğrencinin eğilimine göre kampanyasına yön veren kimi üniversiteler; gezip eğlenmeyi, oynamayı ön plana çıkarmaktadırlar.  Geçen hafta izlediğim bir televizyon programında, zamanında kendine üniformalı bir meslek seçmiş şimdinin üniversite patronu, açık açık “para kazanacağınız bir bölüm seçin” dedi! Bilgi değil “para”!

Tercih konusunda bana göre en güçlü anekdot; Hacettepe Üniversitesinde kendisiyle birlikte çalışmaktan onur duyduğum eski Rektör Prof.Dr. Uğur Erdener’e ait. Öğrenci adaylarından biri görüşmelerinde; A-üniversitesi kayıt yaptırdığımda bana şunları vaat ediyor, B-üniversitesi bunları vaat ediyor, C-üniversitesi… diye sıraladıktan sonra sorar: siz ne vereceksiniz? Rektör Erdener’in yanıtı kurumsal güvenin doruk noktasındandır: “Başarılı olursanız bizden Hacettepe Üniversitesinin diplomasını alırsınız.”  Bugün için o kadar çok şey okuyorum ki, ben yazmayacağım.

YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi öğretim görevlisi Mehmet Naci Dedeal’ın görüşü alana ilişkin ipuçlarını veriyor gençlere... Yetenek sınavı mı, merkezi sınav mı tartışmalarının arasında “sınava ilişkin” güncel bir yorum ve öneri, o nedenle de aynen aktarıyorum: “Yetenek sınavları dönemi başlıyor... Merak etmeyin jürideki hocalar çocuğunuzun el yazısından bile hangi tür yeteneğe sahip olduğunuzu anlarlar. Kurslarda oluşturulan basit biçimlendirmeler o kadar çoğaldı ki gerçekten yetenekli olanlar bu şablonun içinde başarılı olamayıp sınavları kazanamıyorlar. Standart görsellerle okula girmeyi başaranlar da maalesef sıradan olmanın ötesine geçemiyorlar. Okula giriliyor ama eğitim eziyete dönüşüyor. Gençler, sanat eğitimi ortamları, ailelerinizden yada arkadaşlarınızdan alkış aldığınız ayrıcalıklı ortamlar değildir...” Değerli dostumun yıllarla harmanlanmış “deneyimlerine” dayalı görüşü, elbette ve öncelikle “sınavla girilen” sanat ve/veya tasarım fakültesi öğrenci adaylarına... “Özel okulların kendine has yaklaşımları olması doğal. Tek tip bir eğitim zaten düşünülemez.  Tercih eden gider ve yaşayarak öğrenir.”

YDÜ ile aynı statüde diğer Üniversiteler arasında kaç tanesinde Resim, Heykel ve Seramik birimleri var? Kaç tanesinde Sahne Sanatları, kaç tanesinde Tiyatro, kaç tanesinde Oyun Yazarlığı bölümleri var?  Bu sorunun cevabı sanırım “yok denecek kadar az” olur...  Bu ayrıcalıklı üniversite ile ilgili internette şöyle bir bilgi mevcut: “Yakın Doğu Üniversitesi’nin, 16 Fakülte, 98 bölüm, 187 mastır ve doktora programıyla eğitim veren 4 enstitüsü, 2 okul, 4 yüksekokul ve 24 araştırma merkezi”  var.  Ancak, benzer ya da eşdeğer statüdeki eğitim kurumları ile kıyaslandığında bu rakamların; bir marka değer gibi, her alanda yörüngesi olmayanlara yörünge olacak kadar çok şey anlattığını görebilirsiniz.

Sunday, July 6, 2014

Mezuniyet, başarı ve emek

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:34

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!


Akademik yılın sonlanmasıyla beraber, kuruluşunu tamamlamış tüm üniversite ve fakültelerde yoğun bir "mezuniyet" heyecanı yaşanır.  1987'de ilk defa "hoca" olarak, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin töreninde idim!  O günden bugüne kimi protokol gereği, kimi de gönüllü olarak pek çok mezuniyet törenine katıldım. Hocalığın en ilginç yönlerinden biri de belki de budur: sizin yaşınız ilerler ancak her yıl aynı yaş grubunun aynı heyecanına tanık olursunuz. Dolayısıyla uyum sağlayabilen için bir "genç kalma" durunu söz konusudur! Büyük İtalyan düşünür Umberto Eco'ya takılır biri; senin gibi şöhretli, zengin, büyük bir adamın üniversitede hocalık yapmaktan ne gibi bir beklentisi olabilir? Eco; öğrenciler demiş, "her yıl onlarla beraber gençleşiyorum!

Kullanmasını çok iyi bildiği için, suçu sadece kapitalist sisteme yüklemeden, insanın doğasında var olan "rekabet" ve "çıkar" merkezli ilişkilerin yararına olduğu kadar zararına ve hatta daha fazlasına tanık olmak pek sevimli bir durum olmazsa gerek. Sadece bu iki değerin bilinçaltındaki hafif etkisi ile dahi;  siyasi, ekonomik ve akademik camianın tozu dumanı arasında yol almak kolay değil. İdealist kavramlar ve yaşam ilkelerinin öğretilmeye çalışıldığı bir sistemden mezun olan öğrencilerin, günlük yaşamda veya piyasa ortamında; en yumuşak tanımla, "bocalamaları" kanıksanmış bir durum olarak karşımıza çıkmakta. Bugünkü ikinci anektodum olsun: kişi harıl harıl çalışarak matematikçi olmuş, bol bol kitap okuyarak edebiyatçı olmuş, yüzmek için de kitap okumuş ancak; havuza düşünce boğulmuş!

Yaşam;  elbette bilim ve aklın ışığında, geçmişe değil geleceğe yatırım yapanların, ayakta kalanlarıyla sürer...

Bu akademik yılsonunda; KKTC'de ilk defa; yerleşik bir üniversitenin Tıp Fakültesi'nden öğrenciler mezun oldu. Sağlık, herkesi ilgilendiren bir alan! Çok büyük bir yatırım gerektiriyor. O nedenle, ekonomik gücün yanı sıra, iyi bir vizyon ve planlama olmazsa olmaz bu iş için de.  Eğer bunlar varsa; artı olarak mekan, teknik ve teknolojik donanım ve elbette yetkin ve deneyimli bir kadroya da ihtiyaç kaçınılmazdır. Bütün bunları sağlayan Yakın Doğu Üniversitesi; kurucu rektör Dr. Suat İ. Günsel başta olmak üzere, tüm ekibiyle bu sorunları çözerek ilk meyvelerini aldı!  İkinci kuşaktan, YDÜ Mütevelli heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, geleneği bilerek gerçekleştirdiği çağdaş projeler, YDÜ geleceğinin garantileridir.  Mekan ve donanımın eksiksiz oluşumu için YDÜ Mütevelli heyeti Başkan Yardımcısı Adem Aköl’ün çabalarını selamlamak isterim. Kısaca ve artık kurumsal olarak alışıldığı üzere bu başlangıç; KKTC için büyük bir başarıdır.  Ayrıca; emeklerine uzaktan da olsa tanık olduğum: kurucu kadrodan değerli dostlarım, öncelikle; Dekan Prof.Dr. Gamze Mocan Kuzey, Prof.Dr. Sezgin İlgi ve Prof.Dr. Nazmi Özer ve diğer hocaların gururuna gönlümle eşlik ediyor, herkesi kutluyorum!

Mezuniyet dönemleri hocaların ve özellikle öğrencilerin hem hüzünlü, hem de mutlu olduğu dönemlerdir.

Bilimin ve aklın ışığında yürüyenlerin ayak izleri takip edilir.

Yolunuz açık olsun, sanat da olsun!

Wednesday, July 2, 2014

Yakından Sanat-TV: YDÜ Mimarlık Fakültesi yöneticileri

KONUKLAR: Mimarlık Bölümü Başkanı Dr. Ayten Özsavaş Akçay, İç Mimarlık Bölümü Başkanı Dr. Huriye Gürdallı, Fakülte Koordinatörü Kozan Uzunoğlu, Peyzaj Bölümü Başkanı Doç.Dr. Özge Özden Fuller; 02.07.2014, YDÜ-TV stüdyoları-Lefkoşa

Sunday, June 22, 2014

Galeri, sanatçı, söyleşi

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:32
22 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!

Geçen hafta uçmak için havaalanına gittiğimde güvenlik gereği ceplerimi boşaltmam lazım geldi, ben de soruları orada bıraktım!  Yok hemen öyle adaya dönünce soru paketini açıp yeniden bellek zorlaması yapmak niyetinde değilim.  O nedenle bugün; sizlerle yalnızca sanatı paylaşmak istiyorum!

Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini kurarken; o günün başvuru koşulları arasında, kadroda yer alacak öğretim üyelerinden taahhütname almam gerekiyordu.  (Kurucu kadroda yer alabilmek için en az Yrd.Doç. olmak zorunluluktu, bu koşul halen geçerlidir!)  Diğer türlü Fakültenin kuruluşunu gerçekleştirmem mümkün değildi.  YÖK ile Beytepe arasındaki yolları ezbere bilirim.   Şimdi de Ankara’nın yolları buluttan… Sağ olsunlar o gün “resmen” yanımda olanların hemen hepsi, bugün hala yanımdalar.

Ankara’yı her ziyaretimde mümkün kılıp, bir sergiye uğramaya çalışırım. Bu sefer Cinnah caddesi üzerinde Bâlâ Atalay tarafından 2005’te kurulan Atlas Sanat Galerisi'ne davet edildim.  Atlas Sanat Galerisi; resim, heykel, video sanatı, dijital sanat, seramik ve enstalasyon gibi sanatın farklı disiplinlerinden iyi örneklerin izleyicilerle buluşturulmasını amaçlayarak kurulmuş ve bunu başarıyla sürdüren bir galeri.  Galerinin sitesinde verilen bilgiye göre; mekan olarak seçilen Cinnah 19 apartmanı, Mimar Nejat Ersin tarafından 1950'lerin sonunda tasarlanmış olup; sivil mimarlık yapıtlarının önemli örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.  Benim de iki kişisel dijital resim sergisi açtığım galeri, geometrik tasarımıyla ilgi çeken binanın modern görünümünü destekleyecek şekilde tasarlanmıştır. İç düzenlemede geniş bir sergileme salonunun yanı sıra, iki küçük sergi salonu, koleksiyon odaları ve servis mekanlarıyla modern bir galeri hizmeti sunmaktadır.

Bâlâ Atalay’ın her zamanki gibi zarif ev sahipliğinde gezdiğim sergi; YDÜ.GSTF’nın kurucu kadrosunda izinle yer alan ve halen Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde görevini sürdüren, Mustafa Salim Aktuğ’un “Böyle Bir Şey" sergisi idi!

Okumakta olduğunuz bu makaleyi yazmadan önce, bir akademisyen olarak hemen kişisel arşivime baktım.  Çünkü; Radikal gazetesinde Mustafa Salim Aktuğ’un bir sergisi hakkında “çizgi ile ışığın işbirliği” başlıklı bir makalemin yayınlandığını biliyordum.  Yayın tarihinden (7 ocak 1998) şimdiye yaklaşık onaltı yıl geçmiş olduğunu gösteriyordu gazete küpürü!  Geçen zaman içinde arşivden nostaljik bir yolculuğa çıkmadan; sadece ne yazdığımı merakla ve yeniden okuyunca “keyif aldığımı” size özetleyebilirim.

Bu nedenle; izninizle birkaç alıntıyı bugünkü yorumlarımla size getirmek isterim:   “İnsanın, tarih boyunca pek çok doğal oluşumla birlikte ışık ve hareketten de etkilendiği kuşku götürmez.  Bu etkilenmede insanı, ışığın ve hareketin yasalarını ve kullanımlarını bulma ve sanat eserlerinde betimleme çabası içinde de görürüz.”  Şimdi de rahatlıkla ve tanıklıkla söyleyebilirim ki; Mustafa Salim Aktuğ’un kendine özgü sanatsal dili işte tam da bu sanatsal çabanın sonucu.  “Renk ve ışık, maddenin biçimsel görüntüsünü gerçeğinden oldukça farklı bir şekilde oluşturuyor.  Buna doğadan beslenmenin resimlerdeki yansımaları denilebilir.  Yağlıboya fırçasının sağladığı olanak, boyanın yumuşak biçimlendirilmesi, ışığı bazen emip bazen yansıtarak ‘horon tepen uşakların dizgiselliğinde’ dans ettiriyor tuvalde.  Yalnız bu dizgisellikte ışığın ve çizginin ustalıkla kontrol edildiği hemen hissediliyor.”  Yineleyerek, Mustafa Salim Aktuğ’un resimlerinde süregelen ustalığın arkasındaki felsefeyi ve imrenilen başarıyı tanımlamaya çalışmışım.  Bu arada, o gün için; ince ince göndermelerim de olmuş!  Bugünkü açıklaması ile: teknikte öykünmeci, çözümde beceriksiz, siyaseten hain ve kimlikte kaypak betimlemecilere inat  “duygu ve anlam slogancılığından kaçınıyor” demişim.

Dünkü yazının yeteri ile, bugünkü serginin basın bültenindeki açıklamasına dönelim:   “Yaşamın her alanından etkilenerek çoğunlukla düşey-yatay ve diyagonal fırça tuşlarıyla kurguladığı soyut resimleriyle tanınan Aktuğ, iki yıl önce açılan geniş kapsamlı retrospektif sergisinden sonra gerçekleştirdiği çalışmalarını, 'Böyle Bir Şey' başlığı altında topladı. Atlas Sanat Galerisi'nde düzenlediği 'Meditasyon' sergisinde çok renklilik içinde derinlik arayışlarını bu sergisinde neredeyse tek renk uygulamalarıyla sonuçlandırdı. Monochrome-tek renk ya da o rengin tonları kullanılarak farklı derinlik, ritm ve renk enerjileri üzerinde yoğunlaştı. Tek rengin değerleriyle resim yüzeyinde ince bir duyarlılık ve sonsuzluk etkisini mümkün kılan sanatçı, iç dünyasında yer alan varlıklarla ilgili kavramların soyut aktarımlarına uzandı.”

Mustafa Salim Aktuğ ile  Bâlâ Atalay’ın “Böyle Bir Şey” hakkında Radikal gazetesinde yayınlanan söyleşilerinden bir kesiti; müdahil olmadan ve onlara teşekkürle sizinle paylaşmak istedim:
Yaklaşık otuz yıldır resimlerinde soyut anlatım tarzını sürdüren Mustafa Salim Aktuğ’a, Bâlâ Atalay “Böyle Bir Şey” hakkında sormuş.  Cevap:  “Her sanatçının kafasında yoğurduğu, her zaman haşır neşir olduğu konuları vardır. Benim söylemim soyut aktarımlar içerdiği için genel başlıkları tercih ediyorum. Yani bir başlangıç olsun, bir sebep olsun ki sonuca varayım. İnsanlarına yeni ve farklı dünyalar olasılıklar sunalım. Yaşadığım çağın girift, karmaşık yapısına karşı soyut bir söylemi ifade eden çalışmaları imliyor, bu başlık. Tek rengin tonlarıyla bir araya gelse de  acı, huzur, mutluluk, kırılganlık gibi insana ait duygulanımları içeren bu seriyi izleyen kişinin, kendi iç sesinde bulmasını istediğim karşılığı anlatıyor. İnce bir duyarlıkla örülmüş, sonsuz bir renk algısının yaşanması gibi. İşte yeşil, "böyle bir şey", kimi için arsenik, dezenfekten kimi için de güven, huzur, iyileştirici, yeni bir yaşam ve enerji.”

Söyleşide serginin çıkış noktası da irdeleniyor elbet. Cevap: “İki sene önce bu resimleri oluşturma kararı aldım. Daha önce yaptığım tek renkli resimler bu serinin oluşumunu hazırladı. Bunlardan, Zonguldak Kozlu  Maden Ocağı'nda, 3 Mart  1992'de  grizu patlaması sonucu ölen 263 madenci için yaptığım "Maden İşçilerine Ağıt " adlı çalışmam üst  üste sürülerek oluşturulmuş siyah boyanın katılaşmış görünümünü sunar. Katalogun giriş yazısında bu resme referans verildi. Son sergimi açtıktan bir hafta sonra bu kez, 13 Mayıs'ta Soma faciasıyla karşılaştık. Acıklı bir olayı yeniden yaşadık, farklı bir boyutuyla. Ardından gezi olaylarının yıldönümü, ölen bir sürü can. Sonuçta sığınılan kara bir kader. Doğa olayları, felaketleri karşısında çaresiz kaldığımız yetmezmiş gibi, bir de kendimizin yarattığı felaketlerle karşı karşıya kalıyoruz. Toplumda bu olaylara algı ve tepkiler hep farklı farklı olmakta, kimi sosyal paylaşım sitelerinde profil resimlerini siyaha döndürdü, kimi yardım kampanyası, başlattı, kimi takdiri ilahi diyerek dua etti. Hükümetimiz de TOKİ'yle '301 evleri' yapmaya karar verdi. Sorunun özü ve insanın insanca yaşama hakkı ve şartları, bunun üzerinde durulmalı. Ben ressam olarak bu durumu içimize derinlemesine işleyen siyah resimlerimde görselleştirdim. Olay belleklere kazınsın diye, 1993'de yaptığım resmimin arkasına, şair Metin Altınok'un şu dizelerini yazmıştım. "Bağırsan neye yarar nasılsa duymazlar/Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm/İçimde cesetler ve daha ölmemişler var".  İşte sanatçı duyarlığı böyle bir şey.  Büyük yıkımlara, büyük tahammüllere katlanıp oradan yeni hayatlar çıkarmak.”

-Biçimi yok eden bir tavırla simgesel olarak rengi kullanıyorsunuz o zaman.
Tamamen öyle. Dramatik etkiyi anlatmak için renkler ve varyasyonlar önemli. Siyahla acıyı, karamsarlığı verebiliriz. Fakat bu etkiyi sarı, mavi, kırmızıyla da verebiliriz. Burada sanatçının yorumu öne çıkar. Aynı zamanda bu renklerin şiddetini ve ışığını artırarak mutluluğu da yansıtabilirsiniz. Duyumsama ve duyumsatma benim işimin özü.

Serginiz geniş bir  spektrumu içerse de sayısal olarak yeşiller öne çıkıyor. Burada bir dayatma söz konusu olabilir mi?
Yeşili, bu çoklukta mistik dünya arayışı olarak bir sığınak olarak kullandım.  Doğduğum ve ilk gençlik yıllarımı yaşadığım Karadeniz coğrafyası kişiliğimin oluşumu, yeşilin bin bir çeşidiyle belirledi diyebilirim.  Her ressamın kendine has rahat kullandığı renkler vardır.  Benim renk paletim çok renkliliği zorlar ve bir çok rengi rahatlıkla kullanırım.  Yeşil bunlardan en başta geleni.  İslam'da kutsal bir renk.  Vaat edilen Cenneti simgeler.  Ben bu yeşil resimleri İstanbul'da Gezi Parkı olaylarının ardından yaptım.  İnsanların rahatça paylaşacağı ve yaşayacağı temiz oksijen alacağı bir dünyaya ihtiyaç olduğu için.  Endüstri çağının sürüklenmesiyle insanların mekanları yapay elemanlarla doldurup, bunalmalarına çözüm önerisi olarak doğayı korumaya dikkat çekmek için.  İnsanın insanca yaşayacağı çevre, makineler ve binalar kadar önemli olduğu için.  İnsanlık alemi çevresel bu durumları, savaşları yaşadıkça sanat eserlerinde bu okumalarla hep karşılaşacağız.  Sonuç olarak insanlığın, doğanın, çiçeklerin bütün renklerine bir selam olarak görelim derim, bu resimleri.”

Doğaya ve sanata yakın kalmanız dileğimle.

Sunday, June 1, 2014

Okul, hocam ve ben

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:29
01 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!






































Değerli okurlar bugün; tam bir yıl önce verilmiş bir sözü kendi köşemde yerine getirmeye çalışacağım için mutluyum.  Birkaç haftadır köşemde ağırlıklı olarak yazdığım Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin düzenlediği  “AKADEMİADA gerçek anlamda bir okul kimliği taşıyor” demek çok da yanlış olmasa gerek.  Gönüllü katılımcıların ve gönüllü eğiticilerin yaklaşık on gün boyunca önyargılardan ve küçük-büyük her tür hesaptan uzak durduğu; üretmenin ve bilgi paylaşımının üst düzeyde yaşandığı bir ortam, bir okul tanımlamaya çalıştığım.  Bu okulda sadece uygulamalı atölye çalışmaları yapılmıyor elbette.

Çoğunluğu öğrenci olan katılımcılara her etkinlikte bir de sanat, tasarım, eğitim ana başlıkları altında bir tartışma ortamı yaratılıyor.  Böylece kuramsal atölye çalışmasının bir seminer ile hayat bulması sağlanıyor.

İşte budur sözünü ettiğim okul, uygulama ve kuramın birlikte ele alındığı okul…
İstanbul, Doğuş Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesinden Prof.Dr. SITKI M. ERİNÇ tarafından; geçen yıl AKADEMİADA etkinliğinde sunulan bir bildiriyi size sunmak istiyorum bugün.  Anlaşılması kolay ve bir o kadar da geniş kitleler tarafından okunması; akıllara takılan pek çok soruya cevap niteliği taşıyan içeriği bakımından gerekli diye düşündüğüm için bildiriyi sizlere getiriyorum:

SANATÇI VE SANATSEVER İLİŞKİSİNİN DOMİNANTLARI
“Sanat olgusunun bu iki öznesi arasındaki ilişki, nesnel ya da tinsel olarak ama mutlaka sürekli bir şekilde varlığını sürdürür. Bu süreç içinde ilişkiyi hem var eden hem de kendini hissettirecek şekilde etkileyen temel dominantları en genel şekliyle üç ana grupta toplayabiliriz.

Bunlar; a) Kültür ve Eğitim, b) Politika ve Demokrasi, c) Ekonomi ve Yaşam Standardı.

Bu üç dominant ayrı ayrı ele alınsalar bile birbirinden bağımsız düşünülemez ve daima üçü bazen sebep-sonuç ilişkisi içinde, bazen de yan yana hem sanatçıyı, hem sanatseveri hem de aralarındaki kaçınılmaz ilişkiyi etkiler. Fakat salt konuyu daha anlaşılır kılmak için bu üç etmeni ayrı ayrı ele almakta yarar görülebilir.

a) Kültür ve Eğitim:
Eğitim, Kültür örtüsünün en temel öğelerinden biridir. Öylesine temeldir ki, kültürü tek başına yönlendirebilir, şekillendirebilir. Fakat eğitimi temel öğe yapan da kültürün yoğunluğudur, derinliğidir.
Sanatçıyı ve sanatseveri öncelikle bu kültür ve eğitim var kılar. sanattan ne anlamamız gerektiğini, nasıl bir sanatın yeğlenmesi kaçınılmaz olduğunu, sanatla çağı ve çağcıl olanı nasıl yakalayabileceğimizi ancak önce kültürel edinimlerimizle, sonra da bu edinimlere uygun düşen ve onu pekiştiren daha ileri götüren eğitimle sağlayabiliriz. Bu ikisinden biri yani kültür ya da eğitim yetersiz kalırsa sanat hemen önce durağan bir hal alır, sonra da kavuklaşır, büzülür, küçülür.  Sanatçı için yetenek ön koşul kabul edilir. Fakat bu yetenek nesneleşmedikçe, sanata dönüştürülmedikçe onun varlığından söz edilemez. Bir sanat eseri yaratabilmek ise teknik ve felsefi eğitimle gerçekleşebilir.  Önce bu yeteneğin nasıl ortaya konulabileceği, hangi yolla ve nasıl bir sanat eseri yaratabileceği öğrenilir, sonra da bu sanat eseri ile sanatseverine ne verilebileceği.   Yani sanat eserinin iletisinin ne olacağı...

Bilindiği gibi her sanatçı potansiyel bir alıcı için ürün verir. Sanatçının bu 'potansiyel'den ne anladığı onun yapıtını önce yeni yapar, sonra da o talebe uygun arz yaratılır. Bunun tek ayrıcalıklısı sanattır. Sanatta önce arz yapılır, bu arza göre talep oluşturulur. İşte sanatçı kültürü ve eğitimi sayesinde neyin yeni bir arz olabileceğini keşfeder. Yoksa Amerika'yı tekrar, tekrar keşfeder durur.

Sanatsever, kendisine arz edilen yeni, tek ve özgün bir yapıtı, alışageldiklerinden farklı bir eseri ancak kültürü ve eğitimi sayesinde kavrayabilir ve o yapıtla hem duygusal bir bağ kurar, hem de belli bir ileti sağlar, bir bilgi elde eder.  Sanatseverin kültür düzeyi ve eğitim seviyesi sanatçının 'potansiyel' kavramını doğrudan etkiler ve onun yapıtının sıradanlığını engeller.

Sanatçının yapıtı da sanatseverin kültür düzeyini yükseltir, görgüsünü, bilgisini artırır. örneğin bir Bilge Karasu kitabı okumak, okuyabilmek ve onu sindirebilmek, ya da Sefiller Müzikalini izlemek ve dinlemek, yahut Meriç Hızal'ın Antalya’daki Alyazma Anıtını turlamak ve kavramak... Bunları yapabilen bir sanatseverin hem kültür seviyesi bir üst basamağa çıkar hem de bilgisi artar. Bu ve bunlar gibi yapıtlar onu çağdaş yapar, çağcıl toplumlar düzeyine ulaştırır. Bu tür eserlerin varlığından bile habersiz olanlar asla sanatsever sayılmazlar, niçin yaşadıklarının, nasıl yaşadıklarının farkına bile varamazlar.  Sanatçı ile sanatsever arasındaki bu ilişki; kültür ve eğitim ilişkisi, sanatı sanat yapan en önemli  dominantlardan da birini, hatta ilkini oluşturur.

b) Politika ve Demokrasi:
Demokrasi özgür düşünebilmenin, özgür düşünebilme yönteminin öğrenilmesinin tek yoludur.  Bir ülkede yönetim biçimi ne olursa olsun, sanatçı kendini özgür hissedebilmelidir. Bu hisse ket vuran pek çok dış etken olabilir. Ama asıl etken içimizdeki, düşünsel yapımızdaki ket vuruculardır. Bu nedenledir ki en diktacı rejimlerde bile çok iyi sanatçılar çıkabilmiş ve evrensel üne kavuşabilmişlerdir.

Politikada, ister bir devlet yönetimini, ister bir toplum ya da bir aile yönetimini ölçüt alalım, asıl olan sanata bakış, sanattan anlayış üzerine oluşturulan politikadır. Örneğin bir aile babası, bir ilin valisi ya da bir devletin en baştaki yöneticisi nasıl bir politika izlerse izlesin, bu politika sanata, iyi sanata, evrensel sanata ne kadar karşı olursa olsun, eğer hem sanatçı ve hem de sanatsever, ruh olarak akıl olarak özgürlüğünü koruyabiliyorsa sanat gelişme yolundan sapmaz. Olsa olsa biraz gecikir. O kadar...

Rus ihtimalinde, Nazi Almanya'sında ya da İtalya'sında, daha pek çok ülkede tüm politik baskılara, engellemelere rağmen sanat derinden derinden gelişmeye devam etmiştir. Daha 14. Yüzyılın ilk yarısında Giovanni Boccaccio, özellikle dine dayalı diktaya rağmen 'Decameron Geceleri' yazabilmiştir. 1600'lerin hemen başlarında İspanyol ressam Diego Velasquez, engizisyonun katı yasağına rağmen 'Aynadaki Venüs'ü yapabilmiş, arkasından da Francisco de Goya'nın 'Çıplak Maya'sı için öncülük edebilmiştir. Nazım Hikmet'in durumu da bunlardan farksız olmuştur. Çünkü bunlar ve bunlara benzeyen sanatçılar hiçbir şey uğruna kafa özgürlüğünden ve demokratik tutumdan taviz vermemişlerdir.

Demokrasinin bir sistem olarak, bir ad olarak var olması ile bir düşünce tarzı, bir dünyaya bakış şekli olarak var olması çok farklı iki durumdur. İkinci varsa birinciyi gerçekleştirmek sorun değildir. Ama eğer yoksa, yani kafa olarak yoksa birincinin var gözükmesi sanatı olumlu etkilemez, hatta aksine sanatı geriletir. Bunu bilmemize rağmen, ne yazık ki, aydın kabul edilenler, sanatçı geçinenler anti demokratik bir düzende iktidarın yanında olmayı çağdaşlık kabul ederler, entelektüellik zannederler ve koşulların daha da beter olmasına çanak tutarlar. Böyle bir ortamda sanat evrenselliğin çok uzağında oluşur. Sanat adına yapılan her şey alaturkalaşır. Gerçek sanatseverlerin sanattan kopmasına neden olur.

Sanat severin sanat politikası, her ne kadar ailesinin, yakın çevresinin tutumundan doğarsa da kendi geliştikçe, eğitimi değiştikçe, görgü ve bilgisi arttıkça kendi politikasını oluşturur ve çağa ayak uydurur. Evrensel sanatı tanır ve benimser. Böyle bir politika sanat adına yapılan arzın kalitesini de yükseltir şüphesiz. Talebin kalitesi sanatçının potansiyel alıcı üzerine oluşturduğu imim de kalitesini yükselteceğinden toplumun sanat seviyesi, toplumun yeğleme düzeyi de yükselir.  İktidardakilerin sanata karşı politik tutumları çağa ve çağcıl akla ters düşse bile sanatçılar buna direnebilecek kapasiteye sahip ise sanatın yükselmesini hiçbir güç engelleyemez. Yeter ki sanatçı sanatı her şeyin önünde tutabilsin.

c) Ekonomi ve Yaşam Standardı:
Gerek toplumun ve gerekse o toplumu yaratan bireylerin yaşam düzeyleri ekonomik koşullarla doğrudan ilişkilidir. Fakat bu konuda iki temel kuralı unutmamak gerekir. Bunlardan ilki hiçbir toplumda, siyasal rejim ne olursa olsun ekonomik eşitlikten söz edilemez. İkincisi ise, ekonomik koşullar ne kadar üst düzeyde olursa olsun bu düzeyle sanat arasında aracısız, doğrudan bir ilişki kurulamaz. Bu ilişki ancak kültür ve eğitim düzeyi aracılığı ile sağlanabilir.

Yaşam standardı dendiğinde önce ekonomik olanaklar akla gelir genellikle. Ama aslında bundan daha farklı, daha yoğun bir anlamı içerir yaşam standardı tanımlaması. Ekonomik olanakları nasıl kullanacağını bilmek, doğru kullanabilmek yaşam standardını gösterir. Geliri ne denli kıt olursa olsun hiç olmazsa bir kitap alabilmek için para ayırabiliyorsa, zaman zaman bir buket çiçek almayı akıl edebiliyorsa, bir tiyatroya gitmek için gerektiğinde bir öğününden vazgeçebiliyorsa bu kişinin yaşam standardı yüksek demektir. Bir müze giriş ücretinden, bir sergi biletinden kaçınmayı tasarruf zannedip, pahalı bir lokantada görünmeyi yaşam standardı zannedenlerin safdilliği, tüm çevresi tarafından fark edilebilir.

Gerek sanatçı, gerekse sanatsever kişisel yaşam standartları için bilinçli bir şekilde çaba sarf ederlerse toplumun kalkınmasına doğrudan hizmet etmiş olurlar. Bu da vatandaşlık görevlerini yerine getirmek anlamına gelir ki galiba hepimizin temel dileği de budur, bu olmalıdır.”

Öğrencilerimle derste tartışma ortamı yaratmak için paylaşmaktan keyif aldığım bu yazıyı, sunumdan sonra hocamdan yayınlama izni istemiştim.  “Yayınladığında bir kopya da bana yollama sözü verirsen evet” demişti hocam!  Aradan bir yıl geçti!  Artık okudunuz, sizlerin de yararına olduğu ümidi ile ve değerli hocamı bir kere daha saygı ve minnetle anıyorum.

Deep Purple, Cumhuriyeti Afişleyen Adam: İhap Hulusi Görey sergisi, Piri Reis Haritaları sergisi, YDÜ, GSTF, Plastik Sanatlar Bölümü sergisi; artık evrensel büyüklüğe ulaşmış bir bütünün değişik düzeydeki başarıları…  Sanat ne ulvi bir değer ki herkes kendine göre nasipleniyor, kovası kadar su alıyor denizden…

Sanata yakın kalmanız dileğimle.


Sunday, May 4, 2014

Yakından Sanat-TV: Prof. Ahmet Şinasi İşler

KONUK: BASKI RESİM atölyesi sorumlusu Prof. Ahmet Şinasi İşler; 04.05.2014, GSTF Baskı Resim Atölyesi-Lefkoşa

Akademiada, kurum ve birey

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:25
04 Mayıs 2014, Pazar, Lefkoşa
YDÜ GSTF'nin gururu AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisinin 5.sine ilişkin yazdığım ve Kıbrıs Postası'nda renkli ve tam sayfa yayınlanan bu haftaki yazım.

Sunday, April 20, 2014

Sanat, Dünya ve Yasa

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:23
20 Nisan 2014, Pazar, Lefkoşa



Dünya Sanat Günü ve KKTC Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Yasası hakkında yazdığım ve Kıbrıs Postası'nda renkli ve tam sayfa yayınlanan yazım.

Friday, April 18, 2014

Yakından Sanat-TV: Dünya Sanat Günü

KONUKLAR: Şevket Öznur (Edebiyat), Hasan Zeybek (Resim), Kuzey-Tarık (Müzik), 18.04.2014, YDÜ-TV stüdyoları-Lefkoşa

Sunday, April 13, 2014

Mizah, sanat, felsefe

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:22
13 Nisan 2014, Pazar, Lefkoşa


















































Mizah, sanat, felsefe

Prof.Dr. Uğurcan Akyüz*

Bu hafta “İstanbul’dan abim gelmiş” diye bir uyarlama ile Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve sergisinden bahsedeceğim.  Onyedi ülkede çalışmaları yayınlanan bir sanatçıyı kısa bir özet ile sizlerle tanıştırdıktan sonra düşüncelerinden küçük bir kesit, çalışmalarından da birkaç örnek sunacağım.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu; Karadenizin şirin ili Ordu’nun Mesudiye ilçesinde 1954 yılında doğdu.  Mesleki öğrenimini İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nda (günümüzde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) gördü.  Ekşioğlu, 1980’de girdiği üniversiteden 25 yıl sonra emekli olarak ayrıldı. 2006 yılından beri Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Ekşioğlu, 23'ü uluslararası olmak üzere, toplam 71 ödül kazandı.  Atlantic Monthly, New York Times gibi gazete ve dergilerin yanı sıra, New Yorker dergisinin kapağında 7 kez, Forbes dergisinin kapağında ise bir kez çalışmaları yayımlandı.

1977 yılından beri karikatür çalışmaları yapan Ekşioğlu’nun,  farklı tarihlerde yaptığı, değişik içerik ve kapsamda 26 tanesi orijinal olmak üzere 56 çalışması bir seçki halinde Girne’de Art Rooms At The House’da 4 Mayıs’a kadar izlenebilir. (Serginin organizasyonu için Oya Yaşarcan Silbery’e teşekkürler.) Türkiye'de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York'ta olmak üzere 21 kişisel sergi açan Ekşioğlu’nun bu sergisi KKTC’deki ilk kişisel sergisi niteliğini de taşıyor.

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde bir konferans veren ve Yakından Sanat TV programının konuğu da olan  Gürbüz Doğan Ekşioğlu; alçakgönüllü sanatçılığı ve yardımsever kişiliği ile çevresi ve öğrencileri tarafından örnek bir insan olarak değerlendiriliyor.

Bir gazetede 15 Mayıs 1998 tarihinde yayınlanan, kendisi ile Ankara’da açtığı bir sergi nedeniyle yaptığım görüşmede; yaptığınız işlerin illüstrasyon mu, resim mi, yoksa karikatür olarak mı değerlendirilmesini istersiniz sorusuna verdiği yanıt: “Bunlar daha çok karikatür olarak değerlendiriliyor,çünkü karikatür yarışmalarında ödül alıyorum. İllüstrasyon olarak değerlendiriliyor;çünkü gazetelerde dergilerde reklam amaçlı yayınlanıyor. Sergi açıyorum resim diye değerlendiriliyor. Aslında şöyle bir saptama yapabiliriz: Bir işin ne olduğuna karar vermek için onun nerede kullanıldığına bakmak gerekir. Günümüzde plastik sanatların tüm dalları arasında müthiş bir etkileşim var.” O görüşmeyi gazetenin sayfasından bağlantısını verip paylaşmak için epey aradım ama ulaşamadım. Başka bir soruyu daha yine cevabından dolayı size getirmek istedim.  Günümüzde kuşaklararasında, uğraşı alanlarının perspektifinden bakanlar sanat ve tasarımı birbirine karıştırıyorlar! “Üretimi ve sonrasında bir iş, sanatsal niteliğini koruyorsa sanat eseridir denilebilir. Günlük taleple birlikte tükenip gidiyorsa elbette sanat eseri değildir, ama grafik tasarım olabilir o.  Grafik sanat için yapılmaz sanatlardan etkilenir, ama sanat değildir. Grafik tüketime yönelik olduğu için anlayış değiştikçe gereksinimlerin de yenilenmesi gündeme gelir, amblemler yenileniyor, çağa göre bir anlatım gerekiyor.”  Grafiğin ya da görsel anlatımın en kestirme araçlarından biri olan yazının çalışmalarında yer almamasına ilişkin ise “mizah, felsefe önemli benim için. Ayrıca yazıya gerek kalmıyor, iş kendini anlatıyor” diye verdiği cevap aslında tüm çalışmalarından yansıyan yetenek ve zekanın özeti olarak da değerlendirilebilir. 

Zaman zaman çalışmalarının yanış ellerde farklı şekillerde kullanılmasına da rastlıyor Ekşioğlu.  Sosyal medyada ben de rastlamıştım, dokuz yaşında bir çocuk hikayesi ile birlikte servis edilmişti bir çalışması.  Denizin ortasında terazide duran iki kafes, birinde kuş kafesin dışarıda ve aslında özgür, diğerinde ise kapalı kafesin içinde.  Gürbüz hocaya gönderdim mesajı.  Gürbüz hoca bana çalışmanın orijinal hali, eskizi ve o çalışmaya temel olmuş “gerçek yaşam” öyküsü, yanı açıklaması ile hemen dönmüştü. Yukarıda sözünü ettiğim yetenek ve zekanın aslında çok çalışmak, iyi gözlem yapmak ve duyarlı olmakla bağlantısına bir kere daha ve iç burukluğuyla tanık olmuştum.

İnsana, emeğe ve sanata yakın olmanız dileğimle.

 

*Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi