Showing posts with label Hasan Zeybek. Show all posts
Showing posts with label Hasan Zeybek. Show all posts

Saturday, April 30, 2016

Sergiler, öğretenler, öğrenenler

KIBRIS gazetesi, 2016-04-30, Cumartesi, sayfa:40



İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılan "Sanat Üretenler - Sanat Öğretenler" seçkisinde benim de bir çalışmam yer aldığı için; hafta başında İstanbul’a, sergi açılışına gitmeyi tercih ettim!  25 Nisan tarihinde açılan ve birinci seçkide olduğu gibi yine iki ay sürecek sergi; 1970 sonrası kurulan sanat eğitimi bölümlerinde, güzel sanatlar enstitü ve fakültelerinde hocalık yapmış, aktif sanat yaşamıyla ülke sanatında belli bir yer edinmiş eğitimci sanatçıları ele alıyor.

İş Sanat Kibele Galerisi'nin 2015-2016 sezonunda; Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversitelerinde yetişmiş, bu üniversitelerde, güzel sanatlar ve eğitim fakültelerinde hocalık yapmış ve çok sayıda sanatçının yetişmesine katkı sağlamış, kendi sanatsal üretimlerini de belli bir devamlılıkla sürdüren, aktif sanat yaşamı olan değerli sanatçıların eserlerinin yer alacağı karma bir sergi projesi yapılmasına karar verilir. 1932-1990 yılları arasında kurulmuş güzel sanatlar ve sanat eğitimi enstitü, fakülte ve akademilerinde görev yapmış ressam-eğitimci kuşaklarının kapsanacağı sergiyi küratör vasfıyla Deniz Erbaş hazırlamış.

Sanat tarihi açısından önemli bir seçki sunan projenin kronolojik olarak iki sergiye yayılması öngörülür. Birinci sergi 9 Şubat - 9 Nisan 2016 tarihlerinde gerçekleştirilir. Tarihsel olarak Gazi Eğitim'in ilk hocalarından 1970 kuşağına kadar gelir ve bu sergide yaklaşık 70 civarında sanatçı hocamız yer alır. Bu ilk sergide yer alan sanatçı hocalarımız şunlardır: Abdullah Demir, Adem Genç, Adnan Turani, Ahmet Özol, Ali Candaş, Ali İsmail Türemen, Atilla Atar, Bahattin Odabaşı, Balkan Naci İslimyeli, Basri Esmer, Bedri Karayağmurlar, Bekir Sami Çimen, Bilal Erdoğan, Cavit Atmaca, Cevat Demir, Cuma Ocaklı, Ergin İnan, Erol Eti, Erol Özden, Fahri Sümer, Ferit Apa, Fevzi Karakoç, Fevzi Saydam, Fikri Cantürk, Filiz Başaran, Gören Bulut, Halil Akdeniz, Hamza İnanç, Hasan Akın, Hasan Kavruk, Hasan Pekmezci, Hasan Rastgeldi, Hayati Misman, Hüsamettin Koçan, Hüseyin Bilgin, İhsan Çakıcı, İsmail Avcı, İsmail Hakkı Demirtaş, Kadir Ata, Kadri Özayten, Kayıhan Keskinok, Kemal Gürbüz, Malik Aksel, Mehmet Özer, Mehmet Özet, Mustafa Aslıer, Mustafa Ayaz, Mustafa Pilevneli, Mürşide İçmeli, Nazan Sönmez, Nevide Gökaydın, Nevzat Akoral, Nihat Kahraman, Numan Arslan, Oya Kınıklı, Ramiz Aydın, Refik Epikman, Sabri Akça, Söbütay Özer, Süleyman S. Tekcan, Şeref Bigalı, Turan Erol, Umur Türker, Veli Sapaz, Veysel Erüstün, Veysel Günay, Zafer Gençaydın, Zahit Büyükişleyen, Zeki Şahin.

Bu projenin ikinci sergisi ise ilk serginin kaldığı yerden devam ile; 1970'lerden başlayıp 1990 yılına kadar lisanstan mezun olup, hem akademik kariyerine devam etmiş, hem de sanat üretimine düzenli olarak devam ederek sanatsal etkinliklerde varlık göstermiş, akademisyenliğinin yanında istikrarlı sanatçı kimliği de oluşturmuş eğitimci sanatçıları kapsıyor. Kapsamı gereği her sanatçıdan tek bir eser alınan sergilerin her ikisi için de birer katalog basılmış.

Güler Akalan, Zeliha Akçaoğlu, Şeniz Aksoy, Turan Aksoy, Enis Aktaş, Mustafa Salim Aktuğ, Uğurcan Akyüz, H. Esat Arpacı, Canan Atalay Aktuğ, İsmail Ateş, Sevgi Avcı, Bünyamin Balamir, Erol Batırbek, Hatice Bengisu, Dilek Bilhan,  Erol Bulut, Ümran Bulut, Füsun Çağlayan, İsmet Çavuşoğlu, Hayati Çetin, Hüseyin Demir, Pesent Doğan, İhsan Doğrusöz, Hüsnü Dokak, Yıldız Doyran, Saime Dönmezer, Mahmut Durmuş, Hüseyin Elmas, Turan Enginoğlu, Merih Ercan, Gonca Erim, Aziz Erkan, Hayri Esmer, Mehmet Fırıncı, Mürteza Fidan, Nur Hakime Gökbulut, Meltem Gökmen, Hamdi Gökova, Birsen Gültekin, Himmet Gümrah, Nuray Gümüştekin, Sema Ilgaz Temel, Gonca İlbeyi Demir, İsmail İlhan, Atilla İlkyaz, Hülya İz Bölükoğlu, Metin Erkan Kafkas, Devabil Kara, Nurdan Karasu Gökçe, Mustafa Karyağdı, Tuncay Keçelioğlu, Erol Kılıç, Kerim Kılıçarslan, Feyzi Korur, Cüneyt Kurt, Seher Kurt, Ünal Kuş, Veli Mert, Zafer Mintaş, Mustafa Okan, Hakan Onur, Cebrail Ötgün, Murat Özdemir, Erkan Özdilek, Ferhat Özgür, Rasim Özgür, Yakup Öztuna, Mahmut Öztürk, Hasip Pektaş, Cengiz Savaş, Sevgi Soylu Koyuncu, Hüseyin Sönmez,  Adnan Tepecik, Muzaffer Tire, Ilgaz Topçuoğlu, Nurseren Tor, Arif Ziya Tunç, Tansel Türkdoğan, Halil Türker, Leyla Varlık Şentürk, Adnan Yalım, Erol Yıldır, Vural Yıldırım, Mehmet Yılmaz, Ayşe Yüce Sağlam

"Sanat Üretenler-Sanat Öğretenler" seçkisinin, benim de katıldığım ikinci sergisinde pentürden özgün baskıya uzanan, farklı medyum ve teknikleri kapsayan resim ve yüzey sanatı eserleri yer alıyor.

Yazıya; yine Deniz Erbaş’dan kolajlarla devam edelim:
Sergi, yaygınlığı ve sayısı artan yükseköğretim kurumları bünyesindeki sanat eğitimine ve güzel sanatlar bölümlerindeki eğitimci sanatçıların üretimlerine toplu bir bakış sunuyor. Dokuz Eylül, Hacettepe, Anadolu Üniversitesi gibi belli bir geleneğin üzerinden yükselen yükseköğretim kurumları ile son otuz yıllık süreçte akademik kimliğini oluşturan fakülte ve bölümler bir arada sunuluyor. Böylece İzmir'den Adana'ya, Bolu'dan Maraş'a, Bursa'dan Hatay'a, Eskişehir'den Konya'ya, Ankara'dan Samsun'a, Mersin'den Kayseri'ye uzanarak Türkiye genelindeki sanat eğitimi ve üretimini aynı çatı altında topluyor.

Yükseköğretim kapsamında yürüyen sanat eğitimi, gençlere kültürel mirası aktarma ve onları kendi sanat üretim yollarını çeşitlendirerek geliştirmelerini sağlayacak teknik ve teorik bilgi ve beceriyle donatma şeklinde özetlenebilir. Bu anlamda sanat eğitimi, hem kendi çağının sanatsal ve estetik parametrelerini geliştirerek yeniden üretir hem de sanatçı adaylarını, kendi potansiyellerini ve özgün yaratıcılıklarını ortaya koyacakları, özgün üsluplarını geliştirecekleri araçlarla donatır.

Eğitimci sanatçılar, bir yandan üniversitelerin sanat alanındaki akademik kimliklerinin ve sanat eğitimi geleneğinin altyapısını oluştururken, bir yandan da bu kentlerdeki sanatsal üretim ve etkinlikleri artırarak çeşitlendirmektedir. Böylece Türkiye'nin birçok kentinde hem sanatın toplumla buluşma kanallarını çoğaltmakta, hem de bu kentleri ulusal ve uluslararası düzlemlerde sanat yoluyla temsil etmektedirler.

“Sanat Üretenler - Sanat Öğretenler” seçkisi, 1970-1990 kuşağı eğitimci sanatçıların çalışma, üretim ve birikimlerini ele alan bir proje olarak, bu ikinci sergisiyle son buluyor.

İş Bankası Koleksiyonunun yakın bir zamanda KKTC’de sergilendiğini görmek; TC. Merkez Bankası Koleksiyonuna ev sahipliği yapmış olan bizleri, kuşkusuz çok mutlu edecektir.

“Genç Sanatçılar Resim Yarışması”
KKTC Kültür Dairesi’nin bu yıl sekizincisini düzenlediği Genç Sanatçılar Resim Yarışmasında; İnci Kansu, Emel Samioğlu ve Güner Pir’den oluşan jüri tarafından yapılan seçmeler sonucunda ödüle layık görülen eserlerle birlikte, 25 katılımcının toplam 68 eseri sergilemeye değer bulunmuş.

Bu yıl, ilk defa dijital bir baskıya ödül verilmiş. Sergide dijital çalışmaların önemli bir yer tutması da jürinin geleneksel olan kadar, çağdaş teknolojinin sanatta kullanımına sıcak bakması açısından hayli olumlu bir gelişme olarak da değerlendirilebilir. Deneyimli jüriyi kutlamak gerek.

Seçici kurulun gerçekleştirdiği değerlendirmeler sonucunda beş ödülün dördü şöyle dağıtılır:
Başarı Ödülü: Raif Kızıl, “İçimdeki Çığlık-I”
Başarı Ödülü: Mehmet Sariler, “Horoz Dövüşü-III”
Mansiyon Ödülü: Tamer Ekendal, “I”
Jüri Özel Ödülü: Rahme Manastırlı, “Göç-IV”

Ödül alan bu dört genç sanatçı; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi lisans ve lisansüstü öğrencileridir…

Ödül alan eserler dışındaki eserleri sergilemeye değer görülen YDÜ GSTF mezunu ya da halen öğrencisi olanlar:  Bekir Ruso, Deren Kalfaoğlu, Dicle Özlüses, Fatma N. Özoğul, Hakan Rüşlü, Hascan İleri, Kemal Borak, Kemal B. Caymaz, Necla Ecem Özoğul, Neriman Şaban 68 çalışmadan 41’inin sahipleri idiler!

Öğrt.Gör. Hasan Zeybek yarışmaya ilişkin şöyle bir açıklamada bulundu: “Katılımcı veya eser sayısındaki değişkenlik değil de, bu yıl çağdaş resimleme yöntemleri ve tekniklerinin kullanımını teşvik edeci bir değerlendirme yapılmış olması, gelecek yıllar için gençlere ışık tutacağa benziyor. Sergi düzeni mutlaka daha iyi olabilirdi, ama yarışmanın sürekliliğini sağlayan ve emek veren Kültür Dairesi çalışanlarına teşekkür borçluyuz.  Bu yıl da geçen yıllarda olduğu gibi, Genç Sanatçılar Resim Yarışmasına katılan, ödül alan veya çalışmaları sergilenen tüm öğrencilerimizi, arkadaşlarımızı yürekten kutlarım.”

“AKADEMİADA-7” devam ediyor
Marka değeri ve tanınırlığı açısından KKTC sınırları içinde gerçekleştirilen en önemli sanat etkinliklerinden biri olan Akademiada’nın yedincisi “YDÜ Akademiada-7 Uluslararası Sanat Akademisi”, 25 Nisan’da başladı ve 3 Mayıs’a kadar devam edecek. Akademiada-7 sırasında ortaya çıkan çalışmalar 3 Mayıs Salı günü saat 11:00’de YDÜ Büyük Kütüphane Fuaye salonunda sergilenecek.

Akademiada-7, katılımcılarından 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanatta Yeterlik öğrencilerinden Güler Oğuz “daha önce sosyal medyadan ve arkadaşlarımızdan duyduğumuz Akademiada’ya biraz merak, biraz da hocam Füsun Uludinç Çövenoğl’nun teşviki ile katıldım. İyi ki de gelmişim, çok güzel deneyimler kazandık, paylaşımlar yaşadık. KKTC’yi gezdik, gördük. Bize ev sahipliği yapan Üniversitenize ve emek veren herkese teşekkür ederim” dedi.

“11’iz” sergisi
Lefkoşa Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü öğrencileri Burcu Kurtcebe, Yağış Keskinel, İzel Hastunç, Yaşar Yüceöz, Zalihe Düzey, Zülal Beserler, Mert Arık, Salih Kayataş, Hande Bayar, Kardelen Keskinel, Erdoğan Taşkurt’un; branş öğretmenleri Ceylan Dimililer ve Ruzen Atakan’ın önderliğinde gerçekleştirdikleri mezuniyet sergileri “11’iz”; öğrenmenin resmedilmiş haliyle görülmeye değer bir sergiydi. Gençler kendilerinin yetişmesine katkı koyan herkese müteşekkir idiler, bizlere de onları kutlamak kalıyor.

Sanatın içinde olun, sanata yakın kalın…

Saturday, April 23, 2016

Saraybosna Sergisi, Akademiada

KIBRIS gazetesi, 2016-04-23, Cumartesi, sayfa:31



Geçen hafta ‘yazacağım’ dediğim konuları aşağıya doğru erteleyerek, bu haftaki yazıda önceliği çocuklara verelim! Çünkü, bugün 23 Nisan!

Biz dünyaya gelmeden
Her yeri düşman almış.
Atatürk düşmanları,
Yurdumuzdan çıkarmış.

23 Nisan günü
Meclis kuruldu diye,
Büyük bayram verilmiş
Çocuklara hediye.

Gülelim eğlenelim,
Kutlayalım bayramı
Verelim hep el ele
Yükseltelim vatanı.

Melahat Uğurkan’ın çocuksu bir dille yazılmış 23 NİSAN şiirinden sonra şöyle bir açıklamayı paylaşmak da iyi olur diye düşündüm: “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ɑçılmɑsı ile millet egemenliği resmen hɑyɑtɑ geçirilmiş, bu önemli gün Atatürk tɑrɑfındɑn millet egemenliğini sonsuzɑ kɑdɑr koruyɑcɑk olɑn çocuklɑrɑ ɑrmɑğɑn edilmiştir. Meclisin ɑçılış günü olɑn 23 Nisɑn’ı Ulusɑl Egemenlik ve Çocuk Bɑyrɑmı olɑrɑk ilɑn eden büyük önder Mustɑfɑ Kemɑl Atɑtürk, bu dɑvrɑnışı ile çocuklɑrın hɑklɑrını dünyɑ gündemine tɑşımış, geleceğimiz olɑn çocuklɑrɑ sevgisini en yüksek seviyede ispɑt etmiştir.”

Ve de bugünkü durum:

Basın, yayın organlarında, medyada Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının bu yıl da, “terör” nedeniyle yapılamayacağı duyuruldu.

Kameri bayramlar serbest ve dünyada sadece Türkiye’de Miladi takvimde Ulusal günlere ikame etmek için sabitlenmeye çalışılıyor.

Yedi düvele karşı kazanılan Ulusal bayramlar ise acı içinde! Terör nedense ve sadece o günlerin kutlanmamasında akla geliyor!

Nazım Hikmet ne güzel demiş: “Çocuklara kıymayın efendiler!” Bayramlara da!

Bugün 23 Nisan
Neşe doluyor insan!

Saraybosna’da İZDÜŞÜM-S sergisi açıldı! 

Evet; İzdüşüm-S sergisi için Bosna Hersek’in başkenti (Saraybosna) Sarajevo’ya gittim ve döndüm. İkinci defa gittim Sarajevo’ya. Yazıya hazırlıklarım sırasında, geçen seyahatime ilişkin karaladıklarımı kurcalarken dikkatimi çeken şey; orada yaşadığım tedirginliği bu sefer hiç hissetmediğim oldu... Ama savaşın ve kuşatmanın izleri hala orada!

Sokaklar tanıdık geldi, insanlar da öyle… Geçen gidişimizde “merhaba” diyenler bu sefer “sarılarak” karşıladılar…

Serginin kurulumunu Hasan Zeybek, Adis Lukać ve Mirsada Balzić birlikte yapmışlardı. Galerija Preporod  kentin merkezinde, orta büyüklükte ve Sarajevo için önemli bir galeri!

Türkiye Cumhuriyeti Saraybosna Kültür Ataşesi Soner Şahin; sergi öncesi de, sergi sonrası da bize zaman ayırdı, misafir etti, ilgilendi, sağolsun.

Sergimizin açılışında; Bosna Hersek Kültür Bakanı Mirvad Kurić, Sarajevo Academy of Fine Arts Dekanı Marina Finci, Dekan Yardımcısı Nusret Pasic, Cazim Hadzimejlić, Sarajevo Museum of Contemporary Art müdürü Enver Hadziomerspahic ve Olimpijski Muzej müdürü Edin Numankadic başta olmak üzere çok sayıda yönetici, sanatsever ve sanatçı yer aldı. Katılımcı sanatçıları temsilen ise açılışa; ben, Mustafa Hastürk ve Hasan Zeybek katıldık.

Biraz da sergi hakkında bilgi vermem gerek: İZDÜŞÜM-S sergisi; YDÜ GSTF’nin 2015-2016 Akademik yılında gerçekleştirmekte olduğu, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamında (Türkiye-Ankara, Azerbaycan-Bakü, Bosna Hersek-Saraybosna, Estonya-Tallin) yer alan ve sonuncusu fakültenin kuruluşunun onuncu yılında Lefkoşa’da açılacak sergi dizilerinden üçüncüsü olma özelliğini taşımaktadır.

Kısa bir not daha ekleyelim: YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organizasyonunda; projenin ilk sergisi Ankara’da “İZDÜŞÜM-A” adıyla Galeri Çankaya’da 16-30 Ekim 2015 tarihleri arasında; projenin ikinci sergisi ise 18-23 Ocak 2016 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de “İZDÜŞÜM-B” adıyla Artvilla Galerisinde gerçekleştirilmişti.

Genel olarak gezi ve özel olarak da yazılabilecek formatta sergi hakkında şöyle bir açıklamam oldu: “Sergimizin başarısı yanı sıra; bu tür uluslararası etkinliklerin Yakın Doğu Üniversitesinin tanınırlığına katkı sağladığını bir kere daha gördük. Sanatçılar, akademisyenler ve özellikle de Kültür Bakanı ile yaptığımız görüşmelerin kısa sürede ışıldayacağına inanıyoruz. Davetimiz üzerine Bakan Mirvad Kurić; Sanat Akademisi Dekanı Marina Finci ve Çağdaş Sanat Müzesi müdürü Enver Hadziomerspahic ve Galerija Preporod Müdürü Mirsada Balzić ile birlikte YDÜ 2.Resim Çalıştayı kapanış sergisine katılacağını belirtti.  Sanata destekleri nedeniyle; özellikle Üniversitemiz yönetimine bir kez daha teşekkür ederiz.” 

Bu serginin sorumlusu Hasan Zeybek, beşinci kere gittiği ve bir de kişisel sergi açtığı Sarajevo’dan sergiye ilişkin şu açıklamada bulundu: “Yurtdışında organize ettiğimiz sergilere bir yenisini daha ekledik.. Diğerlerinde olduğu gibi bu sergide de, başkentler arasında bir sanatsal köprü, kültürel bağ ve sanatçıların işleri ile içsel bir izdüşüm oluşturmaya çalıştık.  “İZDÜŞÜM-S” sergisine; YDÜ’den akademisyenler, mezun veya halen öğrenimlerine devam eden öğrenciler ile akademi dışında resim çalışmalarını yürüten onsekiz sanatçı katıldı. Sergide; farklı teknikler ile yapılmış toplam 27 çalışma yer aldı. Sergimizin gerçekleşmesi sürecinde başta Yakın Doğu Üniversitesi, Galerija Preporod, Değirmenlik Belediyesi ve katılımcı sanatçılar olmak üzere bizleri destekleyen herkese teşekkür ederim.”

Bir sonraki sergi serisinde görüşmek üzere!

AKADEMİADA-7 başlıyor!

Fakültemizin kuruluşunun üzerinden henüz bir yıl geçmeden 2007 yazında arabayla Ankara’ya doğru giderken uğradığımız dostum; Aksaray Üniversitesi eski Rektörü Prof.Dr. Necdet Sağlam’ı ziyaretimiz sırasında bir ortak proje olarak önerdiğim “Yaz Akademisi” fikri; iki üniversite arasında Lefkoşa’da, 17 Nisan 2008 tarihinde protokol imzalanması ve Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin de katılımıyla kendini buldu.

İlk yaz akademisi; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi işbirliği ile Aksaray Üniversitesi, Aksaray Valiliği, Güzelyurt Kaymakamlığı ve Güzelyurt Belediyesi’nin desteğiyle ve “Güzelyurt (Ihlara) Uluslararası Yaz Akademisi” adı ile 21 Temmuz-14 Ağustos 2008 tarihleri arasında iki dönem halinde gerçekleştirildi.

Sanat alanında Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen Yaz Akademisi’nde öğretim elemanları gönüllü olarak görev aldı, öğrencilerden de hiçbir ücret talep edilmedi. Ayrıca; barınma, beslenme, malzemeler ve ulaşım giderleri ilgili kuruluşlarca karşılandı.  Necdet hocaya bu sayfadan bir kez daha teşekkürlerimi gönderiyorum!

Maalesef idarecilerin değişmesi ile birlikte kurumsal tavırlarda veya işbirliklerinde oluşan erozyon neticesinde biz bugün, artık kendi başımıza yürüyoruz.

İşte bu süreçten geçip de artık markalaşan sanat etkinliği Akademiada’nın yedincisi “YDÜ Akademiada-7 Uluslararası Sanat Akademisi”si, 25 Nisan-3 Mayıs 2016 tarihleri arasında Lefkoşa’da gerçekleştirilecek.

Geçen hafta Dünya Sanat Günü için hazırladığımız bildirinin akıbetine uğramaması için Akademiada-7 basın açıklamasında yer alan bilgileri buradan paylaşmak istedim:

Tarafımdan açıklananlar şunlar:  “Bugüne kadar 6 defa gerçekleştirdiğimiz etkinliğimizde sanat üretimi için 394’ü yurtdışından olmak üzere toplam 643 katılımcı/öğrenciyi, 45’i yurtdışından 60’a yakın usta sanatçı/hoca ile buluşturduk. Bu yıl da, Akademiada-7 kapsamında yurtdışı ve KKTC’deki üniversitelerin ilgili fakültelerinden katılacak öğrencilerin geçen yıllarda olduğu gibi YDÜ-GSTF çatısı altında ve birlikte sanat üretmeleri hedeflenmektedir. Etkinliğimize desteğini esirgemeyen Üniversitemiz Rektörlüğüne ve her yıl Akademiada’ların gerçekleşmesi için emek veren başta Fakültemiz ve üniversitemiz çalışanlarına ve öğrencilerimize teşekkür ederim!"

Akademiada-7, yürütme kurulu adına Öğr.Gör.Dr. Gökhan Okur tarafından yapılan açıklama da şöyle: “Bu yıl için çalışma alanları; resim, heykel, seramik, fotoğraf ve grafik olarak belirlenen Akademiada-7 de; Resim Atölyemizde Abant İzzet Baysal Üniversitesi, GSF öğretim üyesi Birsen Giderer, Heykel Atölyemizde Heykeltıraş Mert Kılınç ve Heykeltıraş Sinem Akın, Seramik Atölyemizde Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Öğretim Görevlisi Füsun Uludinç Çövenoğlu ve YDÜ GSTF Öğretim Görevlisi Vedia Okutan Gaydeler, Fotoğraf Atölyemizde sanatçı Mehmet Aslan Güven, Grafik Atölyemizde YDÜ GSTF öğretim üyesi Erdoğan Ergün ile yurt dışı ve KKTC’den katılması beklenen toplam 100 katılımcıyı bir araya getireceğiz.”

Pazartesi günü İstanbul’a gideceğim!

İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılacak "Sanat Üretenler - Sanat Öğretenler" seçkisinde benim de bir resmim yer alıyor!  Sergi; 1970 sonrası kurulan sanat eğitimi bölümlerinde, güzel sanatlar enstitü ve fakültelerinde hocalık yapmış, aktif sanat yaşamıyla ülke sanatında belli bir yer edinmiş eğitimci sanatçıları ele alıyor.

Sanata yakın kalın…

Saturday, February 6, 2016

Yazmak, yarışma, keşif

KIBRIS gazetesi, 2016-02-06, cumartesi, sayfa:27



Yaklaşık binyüzelli kelimelik bir makaleyi; aklım henüz bir konuya odaklanmamışken nasıl düzgün bir içerikle yazabilirim düşüncesi, üç yıldan beri neredeyse en çok karşılaştığım sıkıntının soru formatındaki halidir. Biçimin cevap hali ise, o makaleyi gazeteye basılmış durumda görmektir.

Cumartesi sabahlarının haleti ruhiyesi içinde gazeteyi elime alıp, makalemin matbaa teknolojisi ile basılmış şeklini gördüğümde bir rehavet kaplar içimi. Ama ondan önce; her hafta merakımın çoğunluğunu “sayfa tasarımı nasıl olmuş acaba, nasıl görülüyor” sorusuna ayırırım... İkinci yoğunlukta ise; “anlatmak istediklerim ile anlattıklarım örtüşüyor mu” sorularının sıralı merakı vardır...  Sonra, fotoğraflar nasıl kullanılmış?

Sayfayı açtığımda yüzleşme başlar...
Yavaş yavaş beğenimi dokurum!
Kendi yazımı, noktasına kadar tekrar okurum.
Sonra...
Beynimde bir melodi duyarım şöyle uzaktan, sanki başımda kuşlar...
Veya

O kuşları görmemiş bir kedi mırıltısı uçuşurken kulaklarımda, ilk soru gelir aklıma “bu hafta ne yazacağım?” İlerleyen günlerde bu soru, yankılanma düzeyini yükseltir... Bu yankı, Cuma sabahında gürültüye dönüşmüş, endişe tavan yapmıştır artık. Bitinceye kadar yazı, seçilinceye kadar fotoğraflar, mail olarak gönderilinceye kadar makale, “yandık!”

Yazı gönderildikten sonra aldığım keyif, “bir başka şeyle örneklenemez” dedim geçen gün bir arkadaşıma. “O keyif, o rahatlama ancak başka şeylere örnek olarak gösterilebilir”!

Mekan ve koşulların değişkenliği önemsizdir bu yanmadan önceki döngü için. Yaklaşık üç yıldır, tanık olduğunuz üzere “yanmama” istikrarlılığımı da bozmadan sürdürüyorum!

Bir de dağ yürüyüşlerinde, ruhumu güldürüyorum!

Yazının burasında da kısa bir ara veriyorum!

Üç gün önce bir mail aldım:  ŞİDDETE KARŞI DİREN ANIT YARIŞMASI ile ilgili bir mail. Şartnamedeki kurul üyelerinin anıt veya anıtlarla profesyonel çalışma alanları, uzmanlık alanları arasında araştırabildiğim kadarı ile, uzaktan ilgi kuramadım. Yakından ilgiyi de zaten sorgulamama gerek yoktu. Ortada takdir edilmesi gerekli bir çaba var görülüyor.. Bu tür yarışmaların ve anıtların daha yaygınlaşması, herşeye rağmen görsel seçiciliğin ve bireylerdeki beğeni sorgulamasının önünü açacaktır.  Tersi bir durumu ya da, “ötekinin” yaptığı örnekleri eleştirmek, aynı hatayı yapmamaları konusunda o eleştirilerin sahiplerine de sorumluluklar yükler kanaatindeyim. Bu şartname örneğinde, çaba sarf edenlerin emeklerine ve “iyi niyetlerine” saygıyı teslim ederek ancak, sorunların şartnamenin yayınlanmasıyla beraber kamuya açılması nedeniyle ve alana ilişkin duyduğum sorumluluklar gereği fikirlerimi yazmam lazım geldi.

Şartnameyi hazırlarken bir yerden sonra uzman görüşünün yetersiz kaldığı görülüyor. Bir yere kadar dedim çünkü, seçip karar verirken; eşitlik olmasın, en azından çoğunluk sayısıyla karar alınsın diye kurullar özellikle (3-5-7 gibi) hep tek sayıdan oluşturulur.  Oysa, bu kurul altı kişi!

Uzmana sorulmuş olduğu belli, cümle eksiği ile aynen aktarıyorum: “Borular, profiller kullanılacaksa boru çapı, boyutu ve et kalınlığı belirtilmelidir. (ör: Ø 90 çapında ve et kalınlığı 3mm’den)”… 

Ama; aradım baktım, o uzmanlardan bir tane bile o kurulda yok! Danışma kurulu oluşturulması elbette jürinin oluşturulmasından farklı olabilir. Bu kuruldakilerin “yetkinliğini” tartışmak sözümü meclisten dışarı atar.  Mesele anıt yarışması jüriliği! Peki jüri nedir diye sanal ortamda sordum. İşte cevap: “Herhangi bir mesele için hüküm vermek üzere toplanan “yetkili” kurul.”

KKTC üniversitelerinde uzmanlık alanı heykel olan, heykel ile ilgili çalışmalar yapmış akademisyenler veya sanat dernekleri üyesi, heykel eğitimi almış, heykel yapmış “yetkili” sanatçılar varken… Bunlardan hiç bir tanesi yetkili kurul olması beklenen bu anıt yarışmasının jürisinde yok…

“Vizyon: Eser Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini öne çıkaracak ve Kadına Yönelik Ev İçi Şiddete Hayır mesajını verecek şekilde tasarlanacaktır. Çember ‘Şiddete Karşı Diren’ Projesi kapsamında düzenlenmektedir.” 

Şartnamenin başlığında  LEFKOŞA  TÜRK  BELEDİYESİ KEMAL ŞEMİLER CADDESİ ÇEMBERİ ŞİDDETE KARŞI DİREN ANIT YARIŞMASI yazarken, başlığın dışında tüm şartnamede “Lefkoşa Türk Belediyesi Kemal Şemiler Caddesi Çemberi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Anıtı Yarışması” başlığı kullanılmış!

Bana maili atan arkadaşımla paylaştım. Yazdığı cevap özetle şuydu: “kim, hangi açıdan bakacak, seçecek?  Bakıp da nasıl yorumlayacak? Neye, hangi kritere göre değerlendirecek?  Nasıl birinci seçilecek? Gerçekten şaka gibi…”

Ümit ederim birinci seçilip uygulanacak çalışmada, siyasi veya sosyal sloganlı ayrıştırıcılıktan çok, estetik kaygılarla birleştiriciliğe yanıt aranır... Nokta.

Ara vermemize neden olan konuyu ve molayı yukarıdaki dilek cümlesi ile bitirip, yürümeye devam edelim bıraktığımız yerden.

Bu hafta; üzerine yazmayı planladığım bir “keşif” için, geçen haftadan kalan bir güne gitmemiz gerekiyor!

Konuyu anlatmak için "keşif" sözcüğünü bilerek ve isteyerek kulandım. Ancak, “keşif nedir” sorusunun yanıtını,  http://kesif.nedir.com/#ixzz3z8hB3ZvI  kaynağından paylaşmakta yarar var diye düşündüm:

1. Ortaya çıkarma, meydana çıkarma, açma; gizli olan bir şey hakkında geniş bilgi edinme.
2. Var olduğu daha önce bilinmeyen bir şeyin ortaya çıkarılması; bir şeyin olacağını önceden anlama, sezme, tahmin.
3. Bir olay ya da durumun oluş nedenlerini anlayabilmek için yerinde inceleme yapma.

Dördüncü bir madde ekleyerek kendi durumumuzu özetlemeye çalışalım:
4. Var olan, ancak var olduğunu bilmeyenler tarafından bir şeyin, altmış yıl aradan sonra yeniden ortaya çıkarılması!

İki gün önce (Perşembe günü) yerel basına yansıyan, işte bu özel tanıma uyan keşif ile ilgili haber şöyleydi:

“Crocus hartmannianus adıyla nitelendirilen ve Kıbrıs’ın endemik bitkileri arasında gösterilen çiçek Kuzey Kıbrıs’ta tam altmış yıl sonra yeniden görüldü.  Ernest Hartmann tarafından 1904-1905 yıllarında Trodos dağlarının birkaç bölgesinde keşfedilen ve kayıtlara geçen çiçek; en son 30 Ocak 1956’da ekolojist L.F.H.Merton tarafından Bufavento Kalesi bölgesinde 600 metre yükseklikte görülmüştü.

Çiçek; ilginç bir tesadüf olarak ve günü gününe tam altmış yıl sonra, 30 Ocak 2016’da ise Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden bir grup akademisyen tarafından 888 metre yükseklikte Beşparmak dağlarında ancak; Bufavento Kalesinden farklı bir bölgede tespit edildi.

Yakın Doğu Üniversitesi, Lefkoşa (Near East University, Nicosia) Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre; çiçeği altmış yıl sonra tespit eden ekipte Uğurcan Akyüz, Raif Dimililer, Hasan Zeybek, Başaran C.Akyüz  ve Hikmet Uluçam yer alıyordu. Ekip; çiçeği gördükten sonra eko-bilimsel formatta fotoğrafladı ve koordinatlarını tespit etti.

Çiçeğin görüntüleri sosyal medyada paylaşıldıktan sonra dikkat çeken ilgi yoğunluğu, konuyu kısa sürede  ekologların gündemi haline getirdi.  Çiçeğin tekrar görülmesi çevreciler arasında da büyük bir heyecan yarattı.

Hikmet Uluçam’ın yürüttüğü araştırma ve kaynak taraması sonucunda çiçeğin Crocus hartmannianus olduğu sonucuna varıldı.  Araştırmalar sırasında; D.E.Viney tarafından yayınlanan “An Illustrated Flora of North Cyprus, Koeltz Scientific Books, Koenigstein, Almanya, 1994” ve R.D.Meikle tarafından yayınlanan “Flora of Cyprus, Volume-II, The Bentham-Moxon Trust, Royal Botanic Gardens, Kew, İngiltere, 1985” adlı yayınlar kaynak olarak kullanıldı. Sonuç, alanın uzmanları ile de paylaşıldı.

Bu sonuçtan sonra; istikrarlı bir şekilde, aynı bölgeye, aynı ekiple yürüyüşler devam etti.  Yürüyüşler sırasında yine endemik bir tür olan Crocus veneris’in (Venüs’ün Crocos’u) aynı bölgede ve yaklaşık aynı koordinatlarda varlığı da tespit edildi.

Her iki çiçek üzerine çalışmalar devam etmektedir.”

Haber, görüntüleri ile ve kaynak destekli bu kadar özetlenmişti!

İşin güzel ve bizi mutlu eden tarafı; konuyu açtığımız uzmanların sorduğu keşfimize ilişkin eko-bilimsel formattaki sorulara, net bir şekilde cevap verebilmemizdi. Amatör yürüyüşçüler olarak, dağa keşif amacıyla çıkmadığımız halde, teknolojik donanımımız ve olası sorulara cevap olacak bilgileri toplamış ve kayıt altına almış olmamız çok sevindiriciydi.

Gelen kutlama, koordinat istemleri, merak içerikli mesajlar ve telefonlara cevaben konuyu sonuçlandırmak için yazayım: Crocus hartmannianus ve Crocus veneris’e ilişkin bilgi ve kayıtlarımızı Yakın Doğu Üniversitesindeki profesyonellerin, uzmanların jüriliğine devredeceğiz!

Ben yazmayı sürdüreceğim, yürüyüşlerimize de devam edeceğiz!

Yollar daha ne hazineler saklıyordur, keşfedilmek üzere! Kim bilir, bizi daha “neler” bekliyordur?

Sanata yakın kalın…

Saturday, January 2, 2016

2-Sergi, 2-Yazı, 2-Katalog

KIBRIS gazetesi, 2016-01-02, cumartesi, sayfa:28





İkibinonaltı yılının ikinci gününden kısa bir yorum: ikibinonbeşin son gününü ikibinonaltının ilk gününe bağlayan gece kimisi eğlendi, kimisi dinlendi.  Kimisi “fıtratında olduğu için” yoksulluğuna sarılıp uyudu, kimisi vatanı için öldü ağlayan yakınlarına “dinsel telkin verelim” dendi. Kimisi de dünya ile birlikte sevinme yerine “takvimi” ötelemeyi tercih ederken çağın gerisinde kaldı.  Kimisi başına çuval geçiren, gemisini batıran, elçiliğini bombalayan canavara ısrarla ey dostumuz müttefikimiz dedi… Gitti bir de “kendi zihniyetinin” ezeli düşmanıyla antlaşma imzaladı.

Nereye bakarsan bir dilemma, anlaşılabilir ve anlaşılamayan iç içe dramatik bir sahnenin ortasında kukla gibi yönetiliyor insanlar..  Erk, dünyanın ilk yüz üniversitesi arasında gösterilen kendi üniversitesini “takip edeceğiz” hale geldi.  Aynı coğrafyada ilkokul mezunları palalarla başka bir üniversite bastı, kimseden ses yok!

Komik bir sahne de var elbet: Nobel ödülü alanın ödülünü ne yapması gerektiğine kadar burnunu soktu plazma akıllılar.

Bu arada “takvim” konusunda hassasiyete sahip olanlar; http://ugurcanakyuz.blogspot.com.cy /2015/01/ dilek-takvim-siir.html  kaynağından rahatça anlaşılabilir ve epey bilgiye ulaşabilirler.

Umarım ikibinonaltıda her şey daha güzel olur…

Lefkoşa’da açılan iki sergi var, sözünü etmek istediğim ve iki katalog.  İki serginin de kataloglarına yazılan yazıları size getirmek istedim. İlk paylaşacağım Mehmet Gökyiğit’in 10x10 sergisinin katalogunda basılmak üzere gönderdiğim yazı olacak:

“Fotoğrafın en önemli değerlerinden biri “belge niteliği” taşıması ise, teknik ve estetik yönü de o kadar dikkate değerdir.  Digital çağın getirdiği olanaklar, iletişim teknolojilerinin yanı sıra görüntü ve anın belgelenmesine ilişkin sorunlara da çözümler getirmiştir. Bu da fotoğrafın yaygınlaşmasına neden olmuştur. Hatırlayalım; 20 yıl önceki 2.8 megapixel fotoğraf makinelerine ulaşılabilmek; bugünün 16 megapixel kameralarına sahip akıllı telefonlarına ulaşabilmekten çok daha zordu. 

Elbette ki ilk fotoğraf makinesini kim icat etti sorusunun önüne, “modern fotoğraf teknolojisinin temeli” diye yazarsanız doğal olarak 1839 tarihi ve Louis Daguerre’in adı ile karşılaşırsınız.  Hele batılı kaynakları referans alırsanız “batı moderninden” daha eskilere gitmeniz pek mümkün olmayacaktır. Fotoğrafın tarihine “iğne deliğinden” bakar iseniz, terim olarak 1604’de kullanılmaya başlanan Kamera Obscura (Latince karanlık oda) ile karşılaşmanız olasıdır. Kamera Obscura temel prensip olarak çevresindekilerin resmini ekrana ters olarak yansıtan optik bir alettir. 

Oysa ısrar ve titizlikle araştırmaya devam ederseniz pek çok “şeyin” olduğu gibi fotoğrafın tarihinde de doğudaki uygarlıkların katkısı ile karşılaşırsınız. İğne deliği kamera veya Kamera Obscura  çalışma ilkelerine dair, günümüze kadar ulaşabilmiş ilk ifadenin, Çinli düşünür Mozi'ye (M.Ö. 470-390) ait olduğunu görürsünüz... Mozi, ışık doğrusal çizgiler halinde yayıldığı için Kamera Obscura’da oluşan görüntünün baş aşağı yani ters olacağını ileri sürmüştür. Bu ilkenin doğruluğuna rağmen batılı kaynaklar malum hal ile 1839 tarihinden daha eskiye gitmezler.  Hatta bu tarihi, aynı zamanda sanat/teknik işbirliğinin başlangıcı olarak da kabul ederler.

İnsanlık, sanat ile tekniğin işbirliğinden yararlanarak bilginin taşınması bağlamında, her çağda kendine yeni yöntemler ve araçlar geliştirmiştir. Başlangıçtaki amacı bizleri gerçekliğe anında ulaştırabilmek olan fotoğrafçılık,  görüntüleri seri şekilde üretip çoğaltarak bireyle dünya arasında “ışık” ile sanal bir bağ kurulmasını sağlamıştır. 

Tam burada, John Berger’den bir alıntı yapalım:“fotoğraf makinelerinin gerçekliği; ileri sanayi toplumunun işleyişi açısından temel önem taşıyan iki yolla tanımlanır: kitleler için bir “teşhir” ve yöneticiler için bir “takip” nesnesi. Toplumsal değişimin yerini imgelerin değişimi almıştır.” 

Fotoğraf üzerine genel yazmayı burada bırakıp Mehmet Gökyiğit’in yüreğiyle yaptığı işe dönecek olursak: Yüksek öğrenimini tamamlayıp Kıbrıs’a döndükten sonra, 2005’de yani 10 yıl önce bir fotoğraf meraklısı olarak FODER’e katılır. Başlangıçta hobi olarak başlayan fotoğraf serüveninde bugün, artık uluslararası başarıları olan ve tutkuyla çalışmalarına ve fotoğrafa katkı koymaya devam eden bir fotoğraf sevdalısı Mehmet Gökyiğit. Antalya açıklarında çektiği denizden yükselen üç hortumlu fotoğrafın, ders niteliğindeki öyküsünü öğrenip, yabancı bir TV kanalında ve sosyal medyada yayınlandığını da görünce gurur duyduğumu belirteyim.

Fotoğrafın tarihinden, batının bencilliğinden ve doğunun kültürel zengininliğinden söz ettikten sonra bir de; KKTC ve yurt dışındaki pek çok fotoğraf yarışmasında ödüller almış, etkinlikler düzenlemiş, ve aktif olarak “dernekçilik” de yapmakta olan Mehmet Gökyiğit ne demiş ona bakalım: “Işığın peşinde koşmaktan yorulmayan biri olarak, yıllardır fotoğrafla ilgili bir çok projede yer aldım; karma sergilere katıldım; sunumlar yaptım, yurt dışında ülkemi temsil ettim; bir çok programa konuk oldum; bir çok değerli insanla tanıştım ve 2015 yılı sonu itibarı ile fotoğraflarımı kişisel sergimde sizlerin beğenisine sunmaya karar verdim.” 

Hatırlayınız; yaradılış yazıları “ışık” ile başlar! Fotoğraf “ışık ile iz bırakmak” olduğuna göre; ışığınız bol olsun.”

İkinci yazı Osman Keten’in “Metafor-2015” sergisine ilişkin Hasan Zeybek’in kaleme aldığı Sahne Olarak Yapıt” yazısı. Shakspeare’den alıntıyı atlayarak!

“Kıbrıs Adası zaman ve mekâna tabi olmayan karakterlerde vücut bulan birçok mitolojik olayın sahnesi olmuştur. Bu olaylardan biri de bereket tanrıçası Demeter’in trajedisidir…

Demeter, kızı ile ülke ülke, diyar diyar dolaşıp, tarlalara tohum serpip kırlarda çiçek toplarken, kızı Persephone, gözüne ilişen nergis çiçeğini koparmak üzere eğildiği esnada yer kabuğu yarılır ve Hades, güzelliğine hayran kaldığı Persophone’yi yer altında arafta bulunan ölüler ülkesine kaçırarak karısı yapar. Annesine çığlıklarını duyuramayan Persophone’nin kaçırılışını güneş tanrısı İlios dışında gören olmaz… Demeter, kızını yeryüzünün dört bir köşesinde arar fakat çabaları sonuçsuz kalır. Bereket tanrıçasının çaresizliğinden kaynaklanan kederi üzerine yağmur yağmaz, toprak kuraklaşır, çatlar, tohumlar yeşermez… Yeryüzündeki mevsimlerin döngüsü, neşe, bereket ve canlılık son bulur… 

Osman Keten’in son dönemde ortaya koyduğu yapıtlar değerlendirildiğinde, Demeter’in boyun eğdiği yazgı ile örtüşen bir yazgıya karşı girişilen yüzleşme halinin, yapıtların var oluş gerekçesini oluşturduğu görülmektedir. Bu yazgı, elbet yakın Kıbrıs Tarihinde yaşanan göç, ölüm, savaş gibi toplumu şekillendiren trajedilerin ta kendisidir… Sanatsal bağlamda girişilen bu yüzleşme ve meydan okuma hali bizzat yaratma sürecinin kendi hassasiyet ve malzeme dili ile ifade bulan yapıtta bedene kavuşmaktadır…  

İzlemekte olduğumuz yapıtlarda ‘toprak’ ressamın yaşadığı tanıklık sürecinin ifade aracına dönüşerek hem maddi hem de temasal olarak yapıtın temel unsurunu oluşturmaktadır. Osman Keten’in çalışmalarında toprak, barınma hali içerisinde olageldiğimiz yeryüzüne, mekâna dolayısı ile yurt kavramına içkin bir değeri ifade eden bir unsur olarak karşımızdadır.

İnsan var olduğu an itibari ile yeryüzü barınılan bir mekân olarak kurulmaktadır. Shakspeare’ in tüm dünyayı bir sahne olarak nitelendirmesi anlamlıdır. İkamet edilen mekân ve mekânın özellikleri kuşkusuz aidiyet bağı geliştirilen yerin özelliklerini ve kimliği tanımlayan alışkanlıklar toplamını ifade etmektedir… Osman Keten’in bir sanatçı olarak ait olduğu toplumun içinden geçtiği dönüşüme olan tanıklık ve aidiyet bağı kendini var ettiği sanatsal ifade sürecinde somutlaşan işlerine nakşedilmektedir.

Sanatsal ifade elbet sanatçı ve eser arasında araçsal bir bağ olan malzeme ile gerçekleşir. Bu malzeme ise, Osman Keten’in yapıtlarında toprak olarak içkin olduğu anlam ile karşımızdadır. Sanat nesnesi somutlaşırken onu meydana getiren materyalin maddi bünyesinde eyleyenin sanatsal kavrayış, duyu ve görüsüne mekân olma imkânı sağlar. Bir imkân olarak toprak, simyasal bir bağlamda dönüşerek sanatçının varlığının izini barındıran metafizik görüyü maddi bir varlık olan eserin bünyesinde barındırması üzerinden yapıtı bir sahne gibi önümüze açar. 

Önümüzde açılmış olan bu sahne Osman Keten’in sanatçı aidiyeti,  sanatsal kavrayış ve ifadesinin belleğini arkeolojik kazı alanı gibi bünyesinde barındırmasından dolayı yapıt kurulmuş sahne olarak tanımlanmaktadır. Bu minvalde sergi, Osman Keten’in toprak ile giriştiği sanatsal ifade süreci üzerinden, içinde olageldiğimiz coğrafyanın halleri ve gerçekliklerinin birer içsel tezahürü niteliğindedir. Yapıtlar,  izleyicinin tecrübe ve tanıklığı bağlamında yeniden algılanarak  izleyiciye olageldiği hal ile sanatsal bağlamda gerçekleşen yüzleşmeyi mümkün kılan kapıyı açmış olmaktadır...”

İki başarılı sergi, Osman Keten’in teknikte özgünlük, dilde yalınlık, kavram kargaşalarının arkasına saklanmamış söylemi ile ortaya koyduğu sergisi hakkında ayrıca yazmak isterim elbet. Ümit ederim o sergiyi başka ülkelerde, başka şehirlerde de izleyebilir insanlar.

Olumsuz örneklerden başladığım yazımı; iki eksi bir artı eder, hesabı ile öyle de sonlandırayım: Kataloglar; her iki “sergi” katalogunun grafik tasarımı genel kurallar açısından çok zayıftı.  Bir sergi katalogu nasıl olmalı? Bir market, bir konfeksiyon, bir fotoğraf makinesi katalogundan nasıl ayrılmalı sorularının cevabını o tasarımcılar “ürüne bakınca” önemsememiş izlenimi bıraktılar.

İkibinonaltıda her şey gönlünüzce olsun, sanata yakın kalın…

Sunday, September 13, 2015

Flux, sergi, olmak

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:97



Epey zamandır KKTC’deki galerilerde genç kuşaktan birilerinin “nitelikli” bir sergisi üzerine yazmak ümidimi yitirmeden, o zamanın gelmesini bekliyordum.

Bu yıl Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin Mezuniyet Sergisini gezerken bu ümidimin yerinde ve toplumsal beklentimin ne kadar gerekli olduğunu fark ettim.

Kurum olarak bu Fakültenin önümüzdeki yıllarda KKTC sanat ve kültür hayatına önemli katkılar yapacak veya bayrağı taşıyacak genç sanatçı adaylarını yetiştiriyor olmasını görmekten, o sergide büyük keyif almıştım. YDÜ GSTF kurulmadan önce sanata veya tasarıma merak duyanların kendilerini İngiltere veya Türkiye’ye deki sanat eğitimi veren okullara atmaları normaldi. Bunun hala daha devam ettiğini görmekten çok da mutlu olduğumu söyleyemem.  Çünkü her nereden diplomasını alırsa alsın KKTC’ye döndüğünde akademisyen olmak isteyenler, nedense gelip YDÜ GSTF’nin kapısını çalıyorlar. Kapının dışında kalanların dışarıdaki çabalamalarını da takdirle karşıladığımı hemen belirteyim. Onlara destek olmak, sorduklarında yol göstermek, YÖK ve YÖDAK onaylı yüksek lisans ve Doktora çalışmaları için yardımcı olmak, elbette bu fakültenin kuruluş amaçlarından olduğu için, elimizden geleni yaptığımızı söylememe gerek yok sanırım.

Bu kısım birinci gözlemim ya da durum tespitim idi. İkinci tespit ise daha “dokunaklı” bir tespit. Dört yıllık sanat öğrenimi sürecini tamamlayıp mezun olan “sanatçı adayları” hemen kendilerine bir alan açabilmek için öğrencilik dönemlerinden kalan işlere birkaç tane daha ekleyip, arka fonda “insan hakları, ezilenler, özgürlük”, gibi klişe sözlerin gürültüsü eşliğinde bir etkinlik gerçekleştirdiklerinde, işleriyle beraber tavır olarak “hamdım, piştim, sanatçı oldum” eğilimi sergiliyorlar!  Estetize edemedikleri siyasi konular veya sloganların arasına, kan grubunu dahi artı bir değer olarak katanların “plastik” sorunları çözümleyemeden, sosyal sıkıntılarla ilgileniyor gibi yapıp “sanatçı” yaftası takınmak gayretlerini anlamak okuyabilen için çok kolay. Aynı oyun havası ile ritim ve yer tutmaya çalışan birkaç kişi daha olunca etrafta, bunların birbirlerini “sanatçı” olarak çağırmalarını duymak “doğal” bir sonuç olacaktır.

Hoca olarak katıldığım 1987’deki ilk mezuniyet töreninden sonra izlediğim onlarca genç yeteneğin “mezun oldum ben oldum” ters yön rüzgarı ile yok olup gittiğinin tanığı olmaktan pek keyif aldığım söylenemez.  Ancak; coğrafi konum veya mezun olunan kurum ayrımı yapmadan, her yıl bu tür girişimlerde bulunmak isteyenlerin tavır ve davranışlarına katılmasam da kendilerinin heyecan ve motivasyon nedenlerini daha anlar olduğumu buradan paylaşayım!

“Batu Gündal 1983 İngiltere doğumlu, on yaşında ailesi İle Kıbrıs’a yerleşmiş ve orada ortaokul ve lisenin yanında altı sene boyunca Kıbrıslı sanatçı Salih Oral’ın yanında özel resim kurslarıyla çocukluğundan gelen resme olan ilgisini geliştirmiş. Daha sonra Hacettepe Üniversitesinde resim bölümünü kazanıp eğitimine orda Prof. Hasan Pekmezci’nin atölyesinde devam etmiş. Mezun olduktan sonra İngiltere ve Kıbrıs'ta kendini geliştirme maksadıyla farklı projeler ve etkinliklere yer verdi. Bunlar arasında restorasyon, resim performansı, workshoplar, duvar resmi (mural) çalışmaları ve sergiler yer alıyor. 2010-2013 yıları arasında kendi oluşturduğu “Express yourself” atölyesini çalıştırmış özel resim dersleri verip workshoplar yapmıştır. Şu anda özel bir şirketin grafik tasarım işlerinden sorumlu. Batu Expressif bir ressam, insan psikolojisi, kişinin ruh hali ve yaşanmışlıklar üzerinden yola çıkarak genellikle nü ve figüratif  çalışmalarla karşımıza çıkıyor.” 

Yılarca ve ısrarla tartışıldığı üzere; akademik eğitim almak için üniversitelere giden gençlerin çoğu geleceklerine ilişkin sorularını dördüncü sınıfın başlarında kendilerine sorarlar “ben ne yapacağım” diye… Sorunun cümle dizilimi ve kelimeleri değişse de içeriği aynıdır. “Üniversite kazanmak, istatistikler” başlıklı yazımda şöyle demişim: Tam da her şey yoluna girdi derken, dördüncü yılın yağmurlu bir Eylül akşamında akla gelir o tabu soru; “ben, mezun olunca ne yapacağım”.  İşte dört yıl öncesinden belki de daha öncesinden  sorulması gereken soru budur!  Özellikle sanat eğitimi alanların “o fakülteye” bir şekilde girebilmek için herhangi bölümünü kazanmayı kabul etmeleri, aslında sonradan ortaya çıkacak sorunların ayak seslerini duymamazlıktan gelmeleri ile eşdeğerdir.

En çok da Grafik veya Grafik Tasarım bölümlerine yönelik bir alan kayması kendini belli eder mezuniyet sonrası. (Bu konuda epey kalıcı fikir yürüttüğüm önceki yazılarımda görülecektir!)  Alan kayması bağlamında; akademik, sosyal ve ekonomik koşullar göz önüne alındığında, özellikle resim bölümü mezunlarının aldıkları derslerin içerikleri (renk, oran-orantı, kompozisyon vb. gibi) açısından diğer bölümlere (heykel, seramik) göre daha şanslı oldukları açıktır.  Hele de güncel teknolojinin kullanımı konusunda becerileri iyi ise, başarılı olma şansları daha yükselir diye düşünüyorum.

Geçtiğimiz hafta Batu Gündal’ın Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezi Sergi Salonunda açtığı Flux (devam eden değişim durumu) isimli sergisi vardı. Yukarıda yazdıklarımın çok güzel bir örneğiydi tüm sergi. Sergi katalogunda yazılanları doğrudan aktarmanın daha yararlı olacağı ümidi ile, değiştirmeden:

“Figürlerin (insanların) çevreleriyle ve kendileriyle çatıştığı, dönüştüğü, dönüşemediği, asılı kaldığı zamanları sorgulayarak başladı herşey.
Kendimle ilgili farkındalık yaratma çabam, kısa süre içinde kişisel olmaktan çıktı. Ben, sen, hepimiz değişim çarkının içindeyiz. Aidiyet, önyargılarımız, toplumun boşvermiş halleri, korkuyla yaşamamızı sağlayan çarpık sistemler, empoze edilen estetik kaygılar, psikolojik  gel-gitler, zaman ve hareket gibi kavramlar her gün bizleri hem form, hem de duygusal anlamda değiştiriyor.
Bu sergi;
İyi yada kötü yönde yepyeni bir çehreye, yepyeni bir ruha büründüğümüz bu sürecte farkında olmadan, karşı koyamadan, belki gönüllü, belki de istemeden parçası olduğumuz DEĞİŞİM’in sergisi...
Farkındalık kavramının yok edildiği bu dünyada, hepimizin deneyimlediği bu kaçınılmaz süreci sorgulamanız dileğiyle…”

Sergiyi YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ile gezmeye gittiğimizde, Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber de oradaydı! Mustafa Hastürk, Hasan Zeybek, Ceyhan Özyıldız, Nuri Ünüçok…

Prof.Dr. Bektaş; KKTC’deki önemli sanat koleksiyonerlerinden biri. Şenol hocanın yorumu ile sergiyi noktalayalım:  “Yeni ve genç bir yetenek. İllüstrasyon ve resim asarında teknik ve estetik kaygılar açısından iyi bir denge yakalamış. Kendisi ile iftihar ettim, önünde daha uzun yıllar var. Bu ilk sergisi ile bence iyi bir başlangıç yaptı. Bizim mezunlarımıza da haklarını teslim ederek; bu tür sergi ve çalışmalar, KKTC’de resim sanatının geleceğine ilişkin ümit vaat ediyor.” 

Sanat, savaş çıkarmaz! Sanata yakın kalın…

Sunday, February 1, 2015

Çizenel, sanatsal provokasyon

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:65



Emin Çizenel kimdir sorusuna bir internet sitesinde şöyle bir yanıt buldum: “Resim sanatçısı Emin Çizenel, 1949 yılında Limasol’a bağlı Malya köyünde doğdu. İstanbul’da Güzel Sanatlar eğitimi aldı. 1979 yılından beri Kıbrıs’ın iki yanında ve yurt dışında 30’un üzerinde kişisel sergi açtı. Birçok ortak sergiye katıldı. Birçok “Kültür ve Sanat Ödülü” sahibidir. Kıbrıslı Türkler’in en ünlü resim sanatçılarından biridir. Halen çalışmalarını Kıbrıs’ta Lapta köyündeki atölyesinde sürdürmektedir.”

Bu haftaki yazıya ben de bu “atölyeden” başlayarak gireyim.  Çizenel’in atölyesini ilk ziyaret edişimizi yazayım:

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin kuruluşundan sonra sürdürdüğümüz etkinlikler içinde kuşkusuz sanatçı/ustalarla paneller düzenlemek de önemli bir tanışma tartışma ortamı sunuyordu öncelikle öğrencilerimize ve sonra da sanat severlere. İşte bunlardan 13 Mart 2008’de  gerçekleştirdiğimiz Plastik Sanatlar ile ilgili bir panelde; Yeditepe Üniversitesinden Prof. Zahit Büyükişleyen, Prof. Fevzi Karakoç, Yrd.Doç. Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve Marmara Üniversitesinden Prof. Nilay Büyükişleyen vardı…  Aynı gün panel sonrasında Zahit Büyükişleyen hocanın arzusu üzerine Emin Çizenel’in atölyesini Erdal Aygenç ve Raif Dimililer’i de ekibe alarak ziyaret ettik. Bir sanatçı için önemi ve mahremiyeti “özel” olan “atölye nedir” sorusunu başka bir yazıda yanıtlama hakkımı saklı tutarak… Yine de zorunlu olarak yazmam gerektiğine inandığım iki cümleyle: Sanat yolculuğunda biriktirdiği pek çok özel nesnenin varlığı ile dolu ortamda; düşüncenin çizgiden resme görselleştirilme aşamalarının ekolandığı duvarlarla çevrili çok özel bir mekan Çizenel’in bu atölyesi. Ancak ben; o resimler, heykeller, dosyalar, boyalar, fırçalar, kitap ve dergiler yanında o mumları unutmadım!

Sonrasında Emin Çizenel ile pek çok görüşmemiz ve konuşmamız oldu, ancak; benim için farklılık taşıyan yönü ile 27 Kasım 2013 tarihi, notlarım arasında öne çıkmaktadır.  O tarihte Emin Çizenel “Yakından Sanat” TV programımın konuğu olmuştu. (Bu, okumakta olduğunuz “Yakından Sanat” köşesi/sayfası ile aynı günlerde ve aynı isimle kamuoyu önüne çıkmaya başlayan bana ait iki sanat paylaşım ortamımdır bunlar!)

İlk konuğum Anber Onar’dan sonraki ikinci programım olması nedeniyle ve özellikle bu konuk olma kısmını biraz açmam lazım. Çünkü; kamera, ışık, ses, koltuk, oturma şekli ve hele de zamanın kullanımı konusunda tam da acemiliğin ne olduğunun farkındalığı ile çektiğimiz bir program… İşin elbette “sohbet” için bilgi hazırlığı, soru sormadan konuğu ve konuyu açma kısmının da ne kadar emek, sabır ve sakinlik gerektirdiğini deneyimleyerek öğrendiğim, heyecanlı bir dönemdi o dönem…

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde güncel sanatı bilen, takip eden uygulayan kim var denilince akla gelen ilk isimlerden biri veya kanımca ilk isim diyebileceğimiz Emin Çizenel’in geçen hafta, Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) isimli yeni bir sergisi açıldı Argo Galeri'de.

Sanat sever özelliğini yıllar içinde birkaç adım daha ileri götürüp artık yerli ve yabancı sanatçıların çalışmalarından oluşan önemli bir koleksiyonun sahibi, Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ile birlikte Hikmet Uluçam, Mustafa Hastürk, Hasan Zeybek ve ben açılışa gittik.

Sanatçının ve o sergisinin daha iyi anlaşılabilmesi, okunabilmesi için dağıtılan manifestoların ben oldukça gerekli ve yararlı olduğuna inanıyorum.  Çünkü, ihtiyaç duyulduğunda görmek ve anlamak için ışık tutuyorlar.  Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) manifestosunda özet olarak şunlar yazılıydı: gözün iris’inden, kulağın zarı’ndan; dalga kırılmalarının geçmesinden meydana gelen, körlük ve sağırlık anı… Düşünce zirvelerindeki iniş ve çıkışları taşır dalgalardaki melodi ve yansımalar …  Bu yansımalar doku gibi bir şeylerin üzerine sinmiştir ancak göz onu hiç bir zaman göremez. Eko yapar ama duyulmaz…  Hissedilir ama dokunulamaz… İşte bu paradoksun sesi, biçimi aksaklıktır, “aksak ritim”dir.

Sergi uzamında Emin Çizenel bir anlamda; entellektuel ve psikolojik deneyimleri ile ortada olan sorunlu durumları uzlaştırmaya çalışır.  Sergi “durum raporlarını” yeniden yapılandırır ve onları açıklar. Bu durum raporları; yeniden kurulan ve keşfedilen bellek, kırsaldan kente kayan mekan, yaşamın arzuyu denetlemedeki rolü, kabul edilen farklılıkların yıkılması sonucunda doğan sosyal ve psikolojik sonuçlar, dönüştürücü cinsiyet konseptleri, kaygan ve çelişkili kültürel normlar ve tabulara işaret etmektedir.  Bu norm ve tabuların üzerine oturttuğu sosyal ve kültürel bağlamadaki çelişkileri, ironik bir sunumla, hem resim hem de video kullanarak izleyici ile küçük notlar eşliğinde buluşturması, onun sıklıkla kullandığı provakatif bir yöntem olarak da değerlendirilebilir.

Sanatıyla provokasyon yapmayı seven Çizenel’in “Kendi Resmim Üstüne Birkaç Not” yazısını sizinle paylaşmamın doğrudan bilgilendirme açısından en azından bu yazı kapsamında daha yararlı olacağını düşündüm:  “Derin yazgıları olan bir coğrafyanın ortasında oturup, kendinizi bile “metaforlaştırdığınız” bir durum ve ahval var aslında.  İnsana dair ne varsa, sizin de içinde olduğunuz  ve  onlarla kurduğunuz yaşamın anlamı, altı çizilmiş cümlelerinizle size bir dil oluşturuyor.

Benim resmim, koloni dönemleri yaşamış bir kuşağın, savaşların, didişmelerin ve belirsizliklerin, ama hiç bitmeyen umutların omurgalaştırdığı bir vücuda oturuyor. Metaforik, imgelem gücü olabilen ana başlıklarla kurulu, ve  açılımlarını maddeleştiren bir espas.

Malzemenin, her zaman bir derin kimya olabileceğini düşünürken, ona verdiğim kabiliyeti, hareketli bir zeminde paylaşırken, tam da o macaranın  ortasında olmayı yeğliyorum. Dil, plastik bir çözümleme sürecinin, entelektüel alanlarında, “şimdiki dünyalı” olmanın hızında algılanmalıdır.

Kavramlar ve teori üretme yerine, kendi kendini kavramsallaştıran “işin”, kendi yaşam sürecini kurmaya çalışıyorum. Kurulanlar, kendi uçurumlarıma köprülerdir de. Ve her yeni uçuruma kurulacak yeni köprüler.

Bu sergide de malzeme, kışkırtan yüzeylere doğru dağılırken, “dürtülen” bir şeyler vardı. Tam da istediğim huzursuzluk.

“Provokasyon” ana başlığı ile oluşan bu proje, “Seçilmiş Ağaç”, “Phoenix Again” gibi başlangıç projelerinin yol açtığı bir süreci izlemektedir. Bu işler, mum isinin ortaya çıkardığı izlerle oluşmaktadır. Ve Emin Çizenel’in bu işlerine, mum isinin dolaştığı “aksak ritim”deki soyut yüzeylerde kodladığı manayla birlikte, anarşist bir aşkı yaşamın içinde tutan, bir diğer okuma ile başlanabilir.”

Mumlar sönmesin, resimler aksamasın, sanat devam etsin…
Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Friday, April 18, 2014

Yakından Sanat-TV: Dünya Sanat Günü

KONUKLAR: Şevket Öznur (Edebiyat), Hasan Zeybek (Resim), Kuzey-Tarık (Müzik), 18.04.2014, YDÜ-TV stüdyoları-Lefkoşa