Showing posts with label Şenol Bektaş. Show all posts
Showing posts with label Şenol Bektaş. Show all posts

Saturday, May 21, 2016

Gazi Yüksel, Duvarlar

KIBRIS gazetesi, 2016-05-21, Cumartesi, sayfa:33



Babasının Temel’i; araba çarpması sonucu hastaneye kaldırılır.

Ameliyat olması gerekmektedir. Doktorlar maskelerini takarlar.  Yarı baygın Temel doktorlara bakarak:
-Haçan boşuna takmayun maskeleri, pen sizi taniyirum!
…

Duvarlarımız

Bu hafta Lefkoşa-Bedesten’de Gazi Yüksel’in; tuval üzerine akrilik tekniği ile yapılmış kırkiki parçadan oluşan ilk kişisel sergisi açıldı.

Yoğun emek, titiz işçilik, çaba, renk kullanımı ve duvarın olumsuz çağrışımına karşın politik söylemlerin karmaşasına teslim olmadan kendi dili ile konuşmuş Gazi Yüksel sergisinde. Kendi resim dilinin yanı sıra kataloğuna yazdığı “Duvar” başlıklı yazısının samimiyetini olduğu şekliyle paylaşmak istedim:

“İnsanın parçalı gereçlerle yapı oluşturma serüveni mağara düzeninden yerleşik topluluklar düzenine geçmesi ile başladı. Bu yeni düzende doğal ya da yapay materyallerle oluşturulan duvarlara koruma misyonunun yanı sıra, saklama, insanları birbirlerinden ayırma ve özgürlükleri kısıtlama misyonları da yüklendi.

Tarihin en ciddi fiziksel yapılarından biri olan Çin Seddi savunma ve koruma, Utanç Duvarı olarak da nitelenen Berlin Duvarı ise insanları ayırma ve özgürlüklerini kısıtlama misyonlarıyla inşa edildi.

Tarihsel süreçte duvar nitelemesi “Ağlama Duvarı” adıyla ruhani dünyanın, “Güvenlik Duvarı” adıyla da internet dünyasının öne çıkan fenomenlerini oluşturdu.

Fiziki bir yapı olan duvar, taş, tuğla ve benzeri materyallerin yan yana, üst üste, birbirlerine yaslanarak ve birbirlerini destekleyerek oluşturduğu bir bütündür.  Bu anlamda, kişisel olduğu kadar toplumsal yapı olarak da insan yaşamını duvarlara benzetmek mümkündür. Öyle ki, dayanışma ve yardımlaşmayla oluşan bu bütünsel yapıda her birim zamanın imbiğinden süzülerek ortaya çıkar. Her varlık farklı özellikleri olan birer duvar örgüsüne sahip olurken benliğinde de yaşanmışlığın özünü taşır.

Duvarlar yaşantılarımızın bekçisidirler. Ancak, böyle olmalarına rağmen birbirine zıt anlamlandırmaların etkisinde kalırlar. İnsanları sevdikleriyle bir arada tutarak koruyup gözettiklerinde sevginin ve mutluluğun, yönetim erkinin psikolojik stratejileriyle halklar arasına örüldüklerinde ise nefret ve üzüntünün simgesi haline gelirler.

Duvar ögesi aynı zamanda modern dünyadaki insan ilişkilerinden kaynaklanan negatif olguların soyut tezahürünü (belirtisini) oluşturur.  Reel dünyada gözle görünmeyen bu duvarlar giderek yalnızlaşan ve yabancılaşan insanın korku, umut ve beklentileri doğrultusunda çevresine ördüğü soyut duvarlardır.

Kısa sürede oluşmayan ama hemen de yıkılmayan bu duvarlar elle tutulur gerçeğin aksine, zorlanması gereken sınırların, sıkışıp kalınan dogmaların da sembolüdürler.  Her soyut duvarın önyargılardan oluşan birbirinden farklı harçları olduğu da unutulmamalıdır.

İşte ben resimlerimde gözle görünmeyen ancak duyumsanabilen bu gerçeği betimlemeye çalıştım. Soyut veya yarı soyut imge ve semboller kullanarak duyguların fenomonolojik karşılığını aradım.”

Yaşamın Kayıtsız Tanıkları: Duvarlar

Gazi Yüksel; açılışta yaptığı konuşmasında özellikle isimlerini andığı hocalarından Mustafa Salim Aktuğ’un sergi hakkında yazdığı yazısını da iznine teşekkürlerimle paylaşıyorum:

“Gazi Yüksel, Kıbrıs’ta gençlik yıllarını gazetecilik ve foto muhabirliğiyle geçirdi. Yaşadığı coğrafya ve günlük hayatla ilgili bir çok olayı, anı fotoğrafladı.  Görünen dünyayla ilgili bu görsel notlamalarını alımlarken, beyinsel bir bütünleşmeyle hareket etmekte olduğu bir gerçek. Zaten zanaatkâr bir ailenin çocuğu olarak yetişmişti ve bunun da avantajı, kendisini mesleğinde her zaman bir adım daha öne çıkarmıştı. Yakın Doğu Üniversitesi’nde  vermiş olduğu “Temel Fotoğrafçılık”, “Basın Fotoğrafçılığı”, “Stüdyo ve Reklam Fotoğrafçılığı” derslerinde öğrencilerin yetişmesine katkı sunarken her zaman yakından takip ettiği resim sanatına yeni kurulan Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin Plastik Sanatlar Bölümü’nde başladı.  Fotoğraf sanatındaki sistematik kapsayıcı çalışmalarını resim sanatı üzerinde uygulamalı ve kesintisiz olarak devam ettirdi. Kendince sürdürdüğü uzun çabaların sonunda kişisel resim sergisini oluşturma aşamasına geldi. Belli konular, imgeler ve temalara yöneldi. Onları zamanla yoğurarak önemli aşamalar kat etti. Yüksel’in önceden fotoğraf bilmesinin verdiği avantajla çok iyi bir imge avcısı olduğunu, bunun sonucu, şiirsel bir resim dili sergilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. KKTC Turizm Bakanlığı’nca yayınlanan ‘Fotoğraf Albümleri’,  bölgenin değerlerinin öne çıkarılmasının kanıtı niteliğindedir. Onun bakış açısından bu ülkenin insanı, oluşturduğu kültürü, renkleri, günün ışığıyla kayıt altına alınır. Burada fotoğraf sanatı adına değinmeden geçemeyeceğim 2007 yılında yayınladığı, “Kıbrıs’ta Fotoğraf ve Fotoğrafçılık:1878-2006” adındaki geniş kapsamlı kitabını vurgulamak gerekir.  Topluma verdiği hizmeti kayıt altına alarak gelecek nesillere aktarmak adına Yüksel’in bu kitabı takdire şayan niteliktedir.

Kıbrıs  toplumu  eğitimi, okumayı  seven ve çeşitli  hobilere  yönelim  konusunda  oldukça ilgimi çekmiştir.  Gazi Yüksel, böyle bir toplumun farkındalığını fazlasıyla yaşayan bir kişiliktir. Fakültede arkadaş grubuyla gerçekleştirdikleri “Yüzleşme” sergisiyle (2012), doğa ve çevre felaketlerine dikkat çekmek adına, atık  malzemelerle  büyük  boyutlu  çalışmalar üretmişlerdi.  Gazi, bu sergide farkındalığın en güzel örneklerinden birini,  babasının  biriktirdiği  saatleri  bir  portre haline getirerek sergilemişti.  Çalışmasıyla, geldiği kültürün kökleriyle ve o kültürün  elemanı  olan ailesinin birikimiyle bizi  yüzleştirmişti.  Eserinde  yüzlerce  saatin farklı bölümlerine ait parçaları iç içe bir yığın oluşturarak  zamana karşı direnen doğanın varlığını derin bir kavramsal boyuta taşıdı. Saatlerin üst üste eklemlenerek oluşturduğu bu yapı, çevre felaketlerine karşı zamanla yarışan doğamızı koruma adına, saatlerin geçişini izleyende duyumsatmıştı.  Olağanüstü  teknik  bir mükemmellikle yapılmış  bu eser  bir çok şeyin de cevabı niteliğindeydi.  Gazi,  saatleri  birbirine  eklemleyerek oluşturduğu yapıda yitip giden doğaya karşı temsili bir sesin varlığını heykel boyutuna taşımıştı.

Gazi Yüksel, fotoğrafla gerçekleştirdiği görsel notları, resim ve heykel dünyasının yeni aktarım olanaklarıyla çeşitlendirme yoluna böylece girmiş oldu. Takip eden yıllar, onu resimlerinde  tematik çalışma  yoluna  sevk  etti.  Kıbrıs’taki  duvarların  sessiz renkliliği, dünyaya açılan kapılarındaki motifler, insanların günlük hayatlarındaki duruş ve davranışları onun resimlerinde yerlerini aldı. Akrilik  boyayı daha çok tercih  etti.  Bu seçim,  konuları resmederken düşündüğü  biçimi  hızlı kuruyan  bir  boyayla  sonuçlandırmak  istemesinden kaynaklanmaktadır.

Duvarlar insanları birbirinden ayıran, çevreyi sınırlayan, kapatan yapı elemanlarıdır. Duvarlar,  bizi çevreleyen  duyarsız  koruculardır aynı zamanda. Duvar ve inşa sureti duvarlaşmış, duyarlılığı kalmamış  insanlara  göndermelerde bulunur.  Bazen  de  bu  durumu ters yüz etmenin arayışı içerisindedir sanatçı.  Parçacıklarla renklendirilmiş duvarlar, şeffaf duvarlar,  onların  renkleriyle  iç içe  geçmiş insan suretleri bunun en güzel  temsili  örnekleridir.

Duvarlar yaşamın kayıtsız tanıklarıdır. Dünü, bugünü yaşayıp yarına taşıyacaklardır kuşkusuz.  Ama onlar bu tanıklığın farkında mı ?  Duvar gibi bir tanıklık onlarınkisi. İnsanca yaşamın ve belli bir dönemin duyarlı tanıklarıdır. Yaşayan nefes alıp verendir. Onları yaşadıklarıyla, yiyip içtikleriyle, giyip kuşattıklarıyla, çevreleriyle sadece yansıtmak yeterli değildir. Yaşamanın anlamına dair, geleceğe dair derinlikleri de göstermek şarttır. Burada yaşamın birikimlerinin oluşturduğu simgeler, devreye girmeye başlıyor. Bu çalışmalarda, örneğin, salyangoz şeklinden hareketle oluşturulan spiraller, sonsuzluğun simgesi olarak yer almaktadır.

Gazi’nin resimlerinde insan maskları adeta duvar sessizliğinin vurdumduymazlığını dışa vururlar.  Masklar  kadın-erkek  gibi  bir cinsiyet  farkını içermezler. Onlarla gösterilmek istenilen  tam  anlamıyla  insandır  ve  insanlık  halleridir.

İnsan maskelerinin soğuk-durağan ifadelerinin karşısında yer alan renkli tuğlalarla örülü kuş siluetlerini görmekteyiz. Burada daha bir şenlikli dünyanın varlığına varıyoruz. Kırlangıç suretleriyle duvarların yıkılması, aşılması ve özgürlüğe doğru kanatlanıp uçmak anlatılır.

Gazi Yüksel’in resimlerinde Kıbrıs’ın duvarlarını dışarıya açan kapılarda yer alan metal süslemelerdeki motiflerle de sıklıkla karşılaşırız. Bunların yanı sıra düşen hilaller, medoş lalesinin soyutlamaları, temel geometrik formlar (kare-dikdörtgen-daire) resimlerinde istiflenmektedir. Kullanılan geometrik formlar ve renklerle zihinsel derinliklerde geziye çıkmamızı sağlayan sanatçı, metafizik ağırlıklı sürrealist dünyalarla da bizi sıkça yüzleştirmektedir.

Birçok filme, müzik eserine, şiire, resme, mimariye asıl konu olan “duvar” konusunda yapılan çalışmalara Gazi Yüksel’in bu sergisi önemli bir katkı niteliğindedir.  Gazi’nin ustaca biçimlendirdiği resim tekniğiyle, dikkat çekici uygulamalarıyla ve değindiği konularla, “Kıbrıs Resim Sanatına” sağlam adımlarla geldiğine sevinerek tanık olmaktayız.”

Maske takan doktorların niyeti belli Temel’e karşı!  Ama duvarların anlamı, hangi tarafında durduğunuza göre değişir…

Sanata yakın kalın…


Sunday, July 12, 2015

Birinciler, mezunlar, törenler

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:88



Salı günü düzenlenen mezuniyet törenleri ile bir akademik yılı daha geride bırakmış olmanın huzurunu paylaşmak isterim bu hafta da sizlerle. Kısaca; tören salonundan çıktığımda hafiflemiştim… Yorgunluğumu takdir edersiniz. Aşağıda verdiğim  konuşmamın içinde geçen “çözüm”, bu haftaki yazıma çıkış bulmaya bir kere daha yardımcı oldu... Şöyle ki; törenlerde yapılan konuşmaları hem yazılı halde paylaşmak; hem de mezunlarımızın duygularını doğrudan kendilerinden aktarmak iyi ve kolay bir çözüm olabilirdi benim yorgunluğuma!

Öyleyse hemen başlayalım; YDÜ Mimarlık Fakülte birincisi Sinem Yıldırım’ın konuşmasını izni ve teşekkürlerimle sunuyorum:

“Mimarlık fakültesi öğrencisi olmak zordur,ciddi bir sorumluluk,disiplin ve özveri gerektirir. Öncelikle çok zorlu bir yarıştan geçip üniversiteye girersiniz ve hemen ardından daha zor olan maratonu koşarak uykusuz geceler eşliğinde sonlandırırsınız. Ve artik uzun yıllardır hayalini kurduğunuz bir mesleğe sahip olmak üzere mezun olup mimar olmuşsunuzdur.

Aslında sonlandırdığınızı düşündüğünüz bu zorlu maraton yepyeni başlangıçlara kapı açacak olan bir başlangıç çizgisidir. Çünkü esas mücadele mezuniyetten sonra başlayacaktır. 

Lisans hayatimiz boyunca bizi bir nakış gibi isleyen değerli öğretim üyelerine, bize bu imkanları sağlayan üniversite yöneticilerimize ve hiçbir zahmetten kaçınmayıp beni bugünlere getiren her zaman yanımda olan aileme ve yanımda olamayan ancak varlığını her zaman hissettiğim babama ve bugün burada mutluluğumuza tanık olan herkese teşekkür ederim...”

Törende fakültenin Uluslararası öğrencileri adına Natalia Onofrei, de güzel ve heyecan dolu bir konuşma yaptı. Öğrencilerimden sonra yaptığım konuşmayı, takdir ve alkışları arkama alarak ve bencillik yaparak sunuyorum:

“Hemen konuşmamın başında Kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel, Mütevelli Heyeti Başkanımız Doç.Dr. İrfan S. Günsel,  üniversitemiz ve Fakültemiz yönetimindeki arkadaşlarıma teşekkür ederim…

Geçen yıl yine bu fakültenin mezunlarına “başarıya ulaşmak” üzerine bir ders vermiştim.  O gün bugün birbirimize adım adım yaklaştık.  Öyleyse bu yıl başka bir şey yapmalıydım… Tam da bu hazırlıklarım sırasında;  vahşi kapitalizmin önemli ikonlarından birinin gençlere 12 öneri diye bir mesajı dolaşıyordu sosyal medyada, bana da denk geldi.  Onlardan bazılarını eledim, bazılarını değiştirdim, işte sizinle paylaşacaklarım:

Hayat adil değil, buna alışsanız iyi olur.

Dünya sizin kendinize saygınızla ilgilenmez. Ama “sen” kendine saygı duy!

Öğretmeninizin gerçekten ters biri olup olmadığına karar vermek için, bir patronla tanışana kadar bekleyin.

Başarısızlığınızda ailenizi suçlamayın. Hata yaptığınızda sızlanmak yerine, onlardan ders alın.

Siz doğmadan önce, ailenizin hayatı şimdiki kadar sıkıcı değildi. Onlar kendi yollarını sizin için yeniden çizdiler.. Sizin için çizdiler, faturalarınızı ödemek için, sizi büyütmek için, buralara kadar getirmek için, yeniden çizdiler kendi yollarını. Onlara hayıflanırken, kendi odanızı derleyip toplamayı hep unuttunuz, artık unutmayın.

Okulunuzda  kazananlar ve kaybedenlerle karşılaştınız. Gerçek hayattaki karşılaşmalar böyle olmayacaktır. Kimi öğrenciler bütünleme şansını kullanır derslerini geçmesi için. Ancak gerçek hayatta kimse size bütünleme şansı vermez.

Bütün yaz boyunca tatil yapamazsınız. Hiç bir patron buna izin vermez. Bu yüzden zamanınızı iyi kullanmalısınız.

Televizyon gerçek hayat değildir. Gerçek hayatta insanlar, işlerine gitmek zorundadırlar.

Bunlar o ikonun öğütlerinden size getirdiklerim idi, peki ÖNERİ nedir?

Beynimiz meraklı bir organdır. Baskı altına almayın, bırakın çalışsın. Merakınızı engellemeyin! Olayların neden ve nasıl olduğunu merak edin. 

Öğrenmenin  en iyi yolu “neden” diye sormaktır.  Hayal kurun...

Yeni bir alışkanlık edinin ve her gün en az 10 defa “neden” diye sorun.  Zamanla beyninizin özel hayatınızda ve iş hayatınızda yeni fırsatlara ve çözümlere daha açık olduğunu fark edeceksiniz.

Sizin için bir sonuç:

Başarı için önce kendinize inanmalısınız, daha sonra harekete geçmeli ve asla vazgeçmemelisiniz.”

Konuşmamın bundan sonraki kısmında şov vardı! Mezuniyet törenlerinde yaptığım o şov vardı…
YDÜ TV stüdyolarında çekilen Yakından Sanat programı, Kıbrıs Postası’nda yayınlanan Yakından Sanat sayfası ve o şov.  KKTC’de keyif aldığım alametifarikalarım!

Rektör Yardımcımız Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın konuşması ise her zamanki gibi takdir ve motivasyon doluydu.

Konuşmalardan sonra salondakilere nefes aldıran, nefis bir solo zeybek gösterisini İç Mimarlık Bölümü öğrencimizden  Önder Taş’dan izledik. Önder’e kişisel bir teşekkürüm var!

Ardından diplomaların takdim edilmesine geçildi: YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel; Sinem Yıldırım, Kerim Gölcük ve Özlem Aksu Şerif’e; KKTC Başbakan Yardımcısı Menteş Gündüz; Aylin Menevşe, Waed Al Ghraba ve Songül Terece’ye; Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş; Gülçin Tekinalp, Natalia Onofreı ve Melike Uluışık’a, mevcut hocalar da diğer mezunlara diplomalarını verdiler. Törene emeği geçen herkese elbette teşekkür ederim.

Buradan başka bir törene geçelim:

Geçen hafta açtıkları “ciddi” ve başarılı sergi nedeniyle teker teker isimlerini yazdığım YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi mezunları adına mezuniyet töreninde konuşma yapan Fakülte birincisi Dicle Özlüses’in söylediklerini de izni ve teşekkürlerimle paylaşıyorum:

“Bugün burada, ben ve arkadaşlarımın yalnızca üniversitemizden mezuniyeti için değil, ayrıca hayatın ta kendisine doğru attığımız ilk adımı kutlamak için bulunuyoruz. Bu kapıdan çıktıktan sonra biliyoruz ki artık hiçbir şey ne bu geçen dört yıl, ne de daha öncekiler gibi olacak... Bir sanat eseri ortaya koymaya çalışmak, bir tasarım yapmak, kısacası derdini estetik kaygı içerecek şekilde insanlara anlatmanın verdiği yük ağır olacak. Neyse ki bunların üstesinden gelecek özgüvenin anlamını sindirerek mezun oluyoruz.

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” demişti, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, işte bizler bu damarın acısıyla, tatlısıyla varlığını sağlamayı  boynumuzun borcu biliyoruz...  Zor olacak, ama ne mutlu bizlere ki, bu sorumluluklarla baş edebilmeyi bizlere öğretmiş olan, güçlü bir akademik kadro ile beraberdik.

Değerli hocalarım; durmadan çalışmayı, yeniliğe açık olmayı, vizyonumuzu geniş tutmayı, araştırmayı sizden öğrendik. 

Ve tabii bu aileye dahil olmamızı sağlayan esas ailelerimiz; değerli annelerimiz, babalarımız; bu okulu biz çalışıp bitiriyor olsak da, sizin maddi manevi desteğiniz olmasaydı bunu başaramazdık. Bizleri bu günlere getirebilmek için çok fedakarlıklar yaptınız. Annelerimiz belki  o çok beğendikleri kırmızı eteği alamadı, babalarımız da derbi maçlarını kaçırmak zorunda kaldı ama bence diplomalarımız, fedakarlıklarınıza değdi. Bizler hepimiz ayrı ayrı sorumluluklarının bilincinde, ülkesinin geleceği için çalışacak yeni bir nesil olarak buradan ayrılıyor, hayata atılıyoruz. İyi ki varsınız, iyi ki yanımızdasınız.

Ve değerli mezun arkadaşlarım; umarım hepimiz hayalini kurduğumuz, hak ettiğimizi düşündüğümüz güzel hayatı kendimize sağlarız. Unutmayın bunu sağlamak, kendi elimizde. 

Mutluluk, gurur, biraz da gelecek endişesi içinde kıvranırken, lisans hayatımız boyunca bizlere bilgisini ve desteğini esirgemeyen değerli hocalarımıza, fedakarlıkta sınır tanımayan ailelerimize bugün  burada olup, bu anı paylaşan herkese teşekkür eder, saygılarımı sunarım.”

Öncelikle her iki fakültemizin ve tüm mezunların yolu açık olsun.

Eğitim alın, diploma alın, sanata yakın kalın…

Sunday, May 24, 2015

Akademiada, sergi, yayın

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:81



“Akademiada Uluslararası Sanat Akademisinin altıncısı da büyük bir katılım ve başarıyla tamamlandı” diye başlayan bir cümle; hafta sonu okumaları için pek dikkat çekici olmayabilir.  Ancak, bir etkinliğin son durumunu tanımlaması ve bu sayfanın yazarı olarak kendi açısından da önem arz etmesi nedeniyle yazıma onunla başlamayı tercih ettim!

Yerel basının bir kısmında ve sosyal medyada yer aldığı kadarı ile; bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen Akademiada’nın tamamlanmasının ardından açılan sergide  resim, seramik, grafik ve heykel çalışmaları YDÜ Hastanesi Sergi Salonunda 5 haziran’a kadar sanatseverlerin beğenisine sunuldu haberini sizlerle paylaşmak istedim:

Akademiada katılımcılarından Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik bölümü öğrencisi Tuğçe Akgün sergi açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “öncelikle Yakın Doğu Üniversitesi yönetimine, fakülte dekanına, öğretim elemanlarına ve etkinlik görevlilerine Akademiada’yı gerçekleştirmelerinden dolayı katılımcıları temsilen teşekkür ederim.

Bizim açımızdan bakıldığında Akademiada; sanatı paylaşmak için önemli ve özel bir etkinlik olarak sürekliliği kanıtlanmış öğrencilere yönelik tek etkinlik. Altıncısı düzenlenerek devamlılığı da gösterilmiş oldu.  Akademiada, farklı sanat dallarını bir araya getirip katılımcılara düşüncelerini biçimlendirme ve uygulama şansını tanıyarak ve aynı zamanda keyifli zaman geçirerek bir arada olmayı sağlaması açısından da bizim için bir şanstı. Farklı atölye öğrencilerinin hocalarla ve birbirleriyle etkileşimi, farklı sanat disiplinlerini tanıma ve deneyimleme fırsatı sunması da Akademiada’nın başka bir artısı idi.

Özellikle gönüllü/görevli öğrencilerin, yardımlarını unutmak mümkün olmayacaktır.  Umarım bizler de kendi okullarımızda onları ağırlama şansını buluruz” dedi.

Akademiada-6 Yürütme Kurulu Başkanı Prof.Dr. Uğurcan Akyüz sergi açılışında şunları söyledi: “Üniversitemizin çatısı altında onun büyüklüğüne yakışır, böyle bir organizasyonu bir kere daha başarıyla gerçekleştirdiğimiz için çok mutluyuz. Bu nedenle; başta Kurucu Rektörümüz Sayın Dr. Suat İ. Günsel ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Sayın Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e sanata verdikleri önemden ve bu anlamlı etkinliği himayelerinden ötürü çok teşekkür ederiz.

Katılımcı sayısı, etkinlik süresi, bütçesi ve yarattığı sinerji ile bu coğrafyada yaratılmış en büyük AKADEMİK sanat etkinliği ile Üniversitemizin değerine katkıda bulunmaktan onur duyuyoruz.  AKADEMİADA-6  bu anlamda sadece Üniversitemizin değil Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin marka değerine de önemli bir katkıdır.

Şimdiye kadar yirmidört farklı üniversiteden gelen bine yakın katılımcıyla ve ortaya çıkardığımız, sergilediğimiz eserlerle geleceğe iz bırakıyoruz. Çalışması tamamlanan muflon heykeli hakkında sonra konuşacağız! Emeği geçen herkese içtenlikle teşekkür ederim.”

YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ise, konuşmasında kısaca “GSTF’nin büyük bir özveri ile sürdürdüğü bu etkinlik altı yıldır bizlere çok güzel anılar yaşatıyor. Gerek öğrencilerimiz gerekse hocalarımız için sanat adına farklı bir atmosfer oluşuyor. Sosyal, kültürel, sanatsal ve akademik olarak üniversitemize katkısı oldukça büyük bir etkinlik Akademiada. Ayrıca örneklik oluşturması açısından da bizim için çok önemli. Katılımcı öğrenciler üniversitelerinde artık bizim birer temsilcimiz” dedi.

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz” demiştim geçen hafta… Bizimle olanlara teşekkür ederim. Tamamlanmış altı Akademiada, altı cilt ders…

Buradan yayınlar konusuna geçeceğim. Son iki aylık sürede yazdığım yazılarda “yayın” konusunu elimden geldiğince irdelemeye çalıştım. İdareci olarak, sanat alanından bir akademisyen olarak “makale” sorununa ilişkin fikirlerimi ve duyarlılıklarımı pek çok başka sosyal gönderme ile birlikte beyan ettim...

Bir de gördüm ki  rh+ Art Magazine  Mayıs sayısında dört sayfasını benim Kıbrıs Postası gazetesinde 05 Nisan 2015 tarihinde ve kendi  ugurcanakyuz.blogspot.com   adresimde aynı gün yayımladığım “Kaos, Akademisyen, İndeks” yazıma yer vermiş!  Yazımın; yayın süresi açısından köklü,  yayın sayısı açısından da 114.sayıya ulaşmış bir dergide yayınlanmış olması  beni oldukça mutlu etti. (derginin kapağı; tarafımdan kolajlanmış olarak sunulmuştur!)

Basın taramalarında, yazıma ilişkin ulaştığım bazı rakamsal bilgileri paylaşmamın ilginç olacağını düşündüm: Yayın: rh+Art Magazine; Periyod: Aylık, Şehir: İstanbul, Tiraj:5.500, Yayın Tipi: Dergi, Sayfa: 36-37-38-39, Reklam Eşdeğeri: 5.465,83$, Markalar: Yakın Doğu Üniversitesi…

Bu hafta bereketli geçti!

Muflon heykeli…

YDÜ Mimarlık Fakültesinde “sınır” konulu öğrenci çalıştayı vardı…

“Mimarizm”, Mimarlık ve Tasarım Yayın Platformu etkinlikler bağlantısında Atlas Sanat Galerisinde açılan “Kent, İnsan ve Yaşam” resim-heykel sergisi kapsamında; adına ben “Girne ve Kapısı” çalışmam diyeyim, siz ona sanat eseri bile diyebilirsiniz;  http://www.mimarizm.com/ Etkinlikler/Detay. aspx?id=54703 bağlantısında yayınlandı!

Şimdi; ben cevabını iyi biliyorum da, soru şu: bir akademisyen için hangi kritere göre değerlendirilip puanlanabilir bu yayın?

Sorum geçen hafta Ankara’da Türk Dünyası’ndan ödül beklediği sırada, “orada olması bizim için büyük bir şans” diye bana iltifat eden başkana!

Ciltler dolusu dersler!

Eğitim alın, üretin, sanata yakın kalın…

Sunday, April 12, 2015

Seçim, anarşi ve İnatçı

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:75



Sanat insanla beraber devam ederken; KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimine tam bir hafta kaldı! Özellikle açıkhava reklamlarının grafik tasarımları, gazete ve basılı yayınlarda yürütülen kampanyalar…  Bu “hazır bilgilendirmenin”; seçmenin adaylar hakkında “görüş” oluşturmasında, örneğin billboardların algılanabilirliği kriteri ile kıyaslamalar yapıp, adaylardan birini tercih etmesinde ve oyunu kullanmasında ne kadar etkisi olduğu merak uyandıran bir durumdur.

Tasarımdaki görsel karmaşayı mesela; retorik, semantik, sentaktik veya semiyotik açıdan değerlendirip ona göre “reklam” stratejisi belirleyen aday veya adayların farklılıkları son hafta mı görülecek sorusu da başka bir merak konusudur.  Merakımdan; ben de işinin uzmanı iletişimcilerin, kampanyalara ilişkin yorumlarını hem takip, hem de “like” ediyorum! Ama yine de yazmadan yapamayacağım: kampanya yürütücülerinden kaç tanesinin grafik tasarım bölümlerinden mezun olduğu, bulutlu havada açıkça görülüyor! İşi profesyoneller, işi her alanın uzmanları yapmalı diye uyarmalarımız ondandır!

Sanat devam ediyor… Hatırlarsanız geçen hafta makalemde Guernica vardı, kaos vardı. Bu hafta Türkçesi ile anarşi olacak: AN-ARCHE ve Ümit İnatçı…

2005 yılının 14 Kasım’ında; Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın ofis duvarlarında asılı duran resimleriyle tanıştım Ümit İnatçı ile… O resimler hala orada duruyor… İzninizle; Ümit İnatçı da Art Rooms’daki sergisinin “tam” manifestosu ile bu sayfanın konuğu oluyor:

“Mitolojik kozmogoni ve teogoninin yaratıcılarından olan Eski Yunan şairi Hesiodos’a göre dünyanın yaratılış orijininde kaos var. Kaos aynı zamanda kozmik armoninin kendisidir de. Hermes’ten Orfeus’a bu anlayışın bir yaradılış ve inanç efsanesine bürünmesi  doğayı esrarengiz bir dünyaya dönüştürür. Böyle bir dünyada ritüel ve tılsımın tinsel eğilimleri beslemiş olması insanın kendi doğasından kaynaklanır. İnsan evladı, kendinde doğa ve kendi öznelliği arasında yaşadıklarına anlam vermeye çalışan bir varlıktır. Sanat işte bu anlamlandırma ve anlamı yüceltme sürecinin görünür kılınmasını sağlayan doğal bir eylem biçimidir. 

Hatırlamak ve hatırlanmak istemek iz bırakmayı zorunlu kılan bir davranışın sonucudur. İz, bir çizgiden başlayarak doğayı taklit eden biçime gelene kadar her zaman için bir yücelme duygusunun tezahürü olarak bedene büründü. Sonra ses ve tını. Rüzgarın ıslık sesinden senfonilere kadar, bir şaman yakarmasından ilahilere kadar tapınmanın, adanmanın ve özgürleşmenin karmaşık duyguları üzerinden yükselen müzik... Müzik de tıpkı resim gibi insanın doğayla uyumu arasındaki gizemli ilişkisinden beslenmeye devam etti. Tek tanrılı yaradılış efsanesine gönderme yaparak ‘‘Başlangıçta söz vardı. Sessizlik ondan sonra ortaya çıktı.’’ diye bir vurgulama yapıyor Jean Baudrillard ‘‘Neden Her Şey Hala Yok Olup Gitmedi?’’ adlı kitabında (2007); bu da onun yanılgısı. çünkü aslında sözdür sessizliğin bozulmasına neden olan. Başlangıçta sessizlik vardı sonra söz ortaya çıktı. ‘‘Artık ortada son denilebilecek bir şey kalmadı’’ diye ekliyor yine aynı düşünür. Halbuki ilk de son da aynı döngünün ivme jeneratörleridir ve bir ayna yansıması gibi birbirlerinin içinde çoğalırlar. İlk ve son’u doğum ve ölüm gibi bir ikilik olarak algıladığı zaman, yaşamın ne anlama geldiğini sorgulamaya başlayan insan tanrıları tasarlamaya başlar. Sanatın başlangıcını (arche’sini) da burada aramak lazım.     
Beni ilgilendiren de işte bu ‘arche’dir; sanatın ilk bakir hali; hatta sanat olmadan önceki hali. Benim bir sanatçı olarak zaman ve mekan içindeki konumum ise –an-arche– ilk ve orijinal olmayan bir durumdan kaynaklanıyor. Soyut sembollerle bezenmiş iki boyutlu bir düzlemde Klee’nin resimde müziği aradığı gibi ben de müziği ve armoniyi arıyorum. Resim ve enstalasyonlardaki ritüellik de orfik tinsellikle bağdaştırılabilir. Doğayla uyum arayışı ne kadar antik bir arayışsa benim eserlerim de o kadar eski ve anakroniktir; çünkü şimdiki zamanın sınırları içinde düşünmenin sanatla çelişen bir zihinsellik durumu yarattığına inanıyorum.  

Orfizm kübik resim sanatçılarının renk armonisine dayalı kompozisyonlarını tanımlamak için kullanılan bir terimdi. Tam anlamıyla orfik sanatın karşılığını bulacak resimler ürettiğime inanıyorum. Soyut sembollerle bezenmiş doğadan soyutlamalarla müzikalite ve yazı düzeninde kurgulanmış motifler arasında inşa edilen ritüel resimlerimde metaforik olarak Hermes ve Orfeus düalizminin yansımasını görebiliriz. Boya resimlerim ya da nesne resimlerim her zaman tılsım ve büyüyü çağrıştıran ezoterik bir kurguyu içerirler. Enstalasyon çalışmalarımda da yine aynı yönelimlerin makasında ilerlediğimi görebilirsiniz. Çektiğim fotoğraflar da aynı doğrultuda kurgulanmış nesnelerin resme aktarılma hallerini içeriyorlar. Aslında onlara ‘çektiğim’ değil ‘yaptığım’ fotoğraflar desem daha doğru olur. Dijital enstrümanlarla müdahale ettiğim fotoğraflarda nesneler ve mekan kendi gerçekliklerini terk edip metafiziksel bir boyuta taşınıyorlar.   

Güncelliğin içine sıkışmış bir metropoliten entelektüeli gibi değil doğanın kozmik bütünlüğüne dönmeye çalışan bir şaman gibi sanat yapıyorum. ilkellik ve geometri, sezgi ve bilinç, özne ve nesne, gizem ve açıklık, parça ve bütün, şüphe ve mutlak... İkiliklerle çatışarak, bir homo ludens gibi kendimi de oyunun bir parçası kılarak, tüm yüceliklerin bir rol kapma oyunundan ibaret olduğunu kanıtlamaya çalışıyorum. Her ritüel bir gerçeklikten kaçış ve hiçliğe direnme biçimiyse sanat da bundan farklı bir mevcudiyet durumu ortaya koymuyor. ‘‘Gerçek olan hiçliğin kendisi mi?)’’ diye soru sormamızı engelleyen gündelik yaşamın tüm etkilerinden arınmanın bir yolunu bulmak lazım diye düşünüyorum. Kendimi anarşist ve ateist olarak tanımlamam bile eksik kalıyor; ya da fazla geliyor. Benim yolculuğum ‘‘hiç’’e doğruysa bu tanımlamalar da kendi değerlerini yitirebilirler. 
Şamanizm’den Mısırlıların hermetik ritüel sanatlarına, Antik Yunan Mitolojisi’ndeki kozmogoniye ve kültürel antropoloji - etnografya düzeyinde günümüze kadar varan betimleme biçimleri eserlerimin kültürel gen yapısında gizlidirler. Bir antik seramikten ikonaya, bir tapınak resminden kilim motiflerine, bir şamanın tılsımlı nesnesinden simyacının şematik resimlerine, bengü taşlarından el yazmalarına, bir Uzakdoğu resminden minyatüre... Resim ve yazının bir bütün olarak algılandığı her ne varsa zihnimi meşgul ediyor. Sanatsal üretimimi devingen kılan bu esin ve bilgi kaynakları zihnimi hep diri tutuyor. Elbette ki sanatın psiko-dinamiği, sosyal etkisi, entelektüel ve tinsel salınmaları, ontolojik kaygı ve erdemli olma durumları da bir sanatçı için önemlidir; ancak daha da önemlisi bir sanatçının kendi mevcudiyetini bir başka aklın yücelik denemelerine araç kılmamasıdır. 

Romantizmin sanatçıya kazandırdığı özgürlük elden yitmişe benziyor. Kurumlar, statüler, onama yetkesi derken, sanatçının ontolojik konumu sosyoekonomik bir silsilenin içine kayıyor. Sanat piyasasının ‘‘Güncel Sanat’’ adı altında totalize etmeye çalıştığı entelektüel üretim biçimlerine direnen bir sanatçı olarak içinde yaşadığım zamanın değil, insanı hafızasına kaydeden bütünsel zamanın bir parçası olma çabasındayım. ‘‘Omnia ab uno omnia ad unum’’ bütünden teke, tekten bütüne... Mikrokozmos ve Makrokozmos döngüsü... İşte bu döngü içinde varlığımı sınıyorum; hem varım hem yokum.  Bütün ‘‘ben’’ler tanrıya çıkar, bütün tanrılar da ‘‘ben’’e. Benim yolumsa evrene çıkar orası ki hem kendimi bulduğum hem de kaybolduğum yerdir. İşte bu yüzden an-arche.”

Eğitim alın, uzmanlığa saygı duyanı seçin, sanata yakın kalın…

Sunday, February 1, 2015

Çizenel, sanatsal provokasyon

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:65



Emin Çizenel kimdir sorusuna bir internet sitesinde şöyle bir yanıt buldum: “Resim sanatçısı Emin Çizenel, 1949 yılında Limasol’a bağlı Malya köyünde doğdu. İstanbul’da Güzel Sanatlar eğitimi aldı. 1979 yılından beri Kıbrıs’ın iki yanında ve yurt dışında 30’un üzerinde kişisel sergi açtı. Birçok ortak sergiye katıldı. Birçok “Kültür ve Sanat Ödülü” sahibidir. Kıbrıslı Türkler’in en ünlü resim sanatçılarından biridir. Halen çalışmalarını Kıbrıs’ta Lapta köyündeki atölyesinde sürdürmektedir.”

Bu haftaki yazıya ben de bu “atölyeden” başlayarak gireyim.  Çizenel’in atölyesini ilk ziyaret edişimizi yazayım:

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin kuruluşundan sonra sürdürdüğümüz etkinlikler içinde kuşkusuz sanatçı/ustalarla paneller düzenlemek de önemli bir tanışma tartışma ortamı sunuyordu öncelikle öğrencilerimize ve sonra da sanat severlere. İşte bunlardan 13 Mart 2008’de  gerçekleştirdiğimiz Plastik Sanatlar ile ilgili bir panelde; Yeditepe Üniversitesinden Prof. Zahit Büyükişleyen, Prof. Fevzi Karakoç, Yrd.Doç. Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve Marmara Üniversitesinden Prof. Nilay Büyükişleyen vardı…  Aynı gün panel sonrasında Zahit Büyükişleyen hocanın arzusu üzerine Emin Çizenel’in atölyesini Erdal Aygenç ve Raif Dimililer’i de ekibe alarak ziyaret ettik. Bir sanatçı için önemi ve mahremiyeti “özel” olan “atölye nedir” sorusunu başka bir yazıda yanıtlama hakkımı saklı tutarak… Yine de zorunlu olarak yazmam gerektiğine inandığım iki cümleyle: Sanat yolculuğunda biriktirdiği pek çok özel nesnenin varlığı ile dolu ortamda; düşüncenin çizgiden resme görselleştirilme aşamalarının ekolandığı duvarlarla çevrili çok özel bir mekan Çizenel’in bu atölyesi. Ancak ben; o resimler, heykeller, dosyalar, boyalar, fırçalar, kitap ve dergiler yanında o mumları unutmadım!

Sonrasında Emin Çizenel ile pek çok görüşmemiz ve konuşmamız oldu, ancak; benim için farklılık taşıyan yönü ile 27 Kasım 2013 tarihi, notlarım arasında öne çıkmaktadır.  O tarihte Emin Çizenel “Yakından Sanat” TV programımın konuğu olmuştu. (Bu, okumakta olduğunuz “Yakından Sanat” köşesi/sayfası ile aynı günlerde ve aynı isimle kamuoyu önüne çıkmaya başlayan bana ait iki sanat paylaşım ortamımdır bunlar!)

İlk konuğum Anber Onar’dan sonraki ikinci programım olması nedeniyle ve özellikle bu konuk olma kısmını biraz açmam lazım. Çünkü; kamera, ışık, ses, koltuk, oturma şekli ve hele de zamanın kullanımı konusunda tam da acemiliğin ne olduğunun farkındalığı ile çektiğimiz bir program… İşin elbette “sohbet” için bilgi hazırlığı, soru sormadan konuğu ve konuyu açma kısmının da ne kadar emek, sabır ve sakinlik gerektirdiğini deneyimleyerek öğrendiğim, heyecanlı bir dönemdi o dönem…

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde güncel sanatı bilen, takip eden uygulayan kim var denilince akla gelen ilk isimlerden biri veya kanımca ilk isim diyebileceğimiz Emin Çizenel’in geçen hafta, Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) isimli yeni bir sergisi açıldı Argo Galeri'de.

Sanat sever özelliğini yıllar içinde birkaç adım daha ileri götürüp artık yerli ve yabancı sanatçıların çalışmalarından oluşan önemli bir koleksiyonun sahibi, Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ile birlikte Hikmet Uluçam, Mustafa Hastürk, Hasan Zeybek ve ben açılışa gittik.

Sanatçının ve o sergisinin daha iyi anlaşılabilmesi, okunabilmesi için dağıtılan manifestoların ben oldukça gerekli ve yararlı olduğuna inanıyorum.  Çünkü, ihtiyaç duyulduğunda görmek ve anlamak için ışık tutuyorlar.  Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) manifestosunda özet olarak şunlar yazılıydı: gözün iris’inden, kulağın zarı’ndan; dalga kırılmalarının geçmesinden meydana gelen, körlük ve sağırlık anı… Düşünce zirvelerindeki iniş ve çıkışları taşır dalgalardaki melodi ve yansımalar …  Bu yansımalar doku gibi bir şeylerin üzerine sinmiştir ancak göz onu hiç bir zaman göremez. Eko yapar ama duyulmaz…  Hissedilir ama dokunulamaz… İşte bu paradoksun sesi, biçimi aksaklıktır, “aksak ritim”dir.

Sergi uzamında Emin Çizenel bir anlamda; entellektuel ve psikolojik deneyimleri ile ortada olan sorunlu durumları uzlaştırmaya çalışır.  Sergi “durum raporlarını” yeniden yapılandırır ve onları açıklar. Bu durum raporları; yeniden kurulan ve keşfedilen bellek, kırsaldan kente kayan mekan, yaşamın arzuyu denetlemedeki rolü, kabul edilen farklılıkların yıkılması sonucunda doğan sosyal ve psikolojik sonuçlar, dönüştürücü cinsiyet konseptleri, kaygan ve çelişkili kültürel normlar ve tabulara işaret etmektedir.  Bu norm ve tabuların üzerine oturttuğu sosyal ve kültürel bağlamadaki çelişkileri, ironik bir sunumla, hem resim hem de video kullanarak izleyici ile küçük notlar eşliğinde buluşturması, onun sıklıkla kullandığı provakatif bir yöntem olarak da değerlendirilebilir.

Sanatıyla provokasyon yapmayı seven Çizenel’in “Kendi Resmim Üstüne Birkaç Not” yazısını sizinle paylaşmamın doğrudan bilgilendirme açısından en azından bu yazı kapsamında daha yararlı olacağını düşündüm:  “Derin yazgıları olan bir coğrafyanın ortasında oturup, kendinizi bile “metaforlaştırdığınız” bir durum ve ahval var aslında.  İnsana dair ne varsa, sizin de içinde olduğunuz  ve  onlarla kurduğunuz yaşamın anlamı, altı çizilmiş cümlelerinizle size bir dil oluşturuyor.

Benim resmim, koloni dönemleri yaşamış bir kuşağın, savaşların, didişmelerin ve belirsizliklerin, ama hiç bitmeyen umutların omurgalaştırdığı bir vücuda oturuyor. Metaforik, imgelem gücü olabilen ana başlıklarla kurulu, ve  açılımlarını maddeleştiren bir espas.

Malzemenin, her zaman bir derin kimya olabileceğini düşünürken, ona verdiğim kabiliyeti, hareketli bir zeminde paylaşırken, tam da o macaranın  ortasında olmayı yeğliyorum. Dil, plastik bir çözümleme sürecinin, entelektüel alanlarında, “şimdiki dünyalı” olmanın hızında algılanmalıdır.

Kavramlar ve teori üretme yerine, kendi kendini kavramsallaştıran “işin”, kendi yaşam sürecini kurmaya çalışıyorum. Kurulanlar, kendi uçurumlarıma köprülerdir de. Ve her yeni uçuruma kurulacak yeni köprüler.

Bu sergide de malzeme, kışkırtan yüzeylere doğru dağılırken, “dürtülen” bir şeyler vardı. Tam da istediğim huzursuzluk.

“Provokasyon” ana başlığı ile oluşan bu proje, “Seçilmiş Ağaç”, “Phoenix Again” gibi başlangıç projelerinin yol açtığı bir süreci izlemektedir. Bu işler, mum isinin ortaya çıkardığı izlerle oluşmaktadır. Ve Emin Çizenel’in bu işlerine, mum isinin dolaştığı “aksak ritim”deki soyut yüzeylerde kodladığı manayla birlikte, anarşist bir aşkı yaşamın içinde tutan, bir diğer okuma ile başlanabilir.”

Mumlar sönmesin, resimler aksamasın, sanat devam etsin…
Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, November 23, 2014

Müjde müze ve çalıştay

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:55
23 Kasım 2014, Pazar, Lefkoşa



İnsanı olayın içinde tanımak gerekir, derler! Çok güzel insanlarla tanışıp, çok güzel öğreniler elde edip, bir etkinliği daha başarıyla tamamladık. Bu nedenle; çalıştayımıza varlıkları ve eserleri ile renk katan öncelikle sanatçılarımıza teşekkür ederim. Onlar katılmasaydı bu çalıştayın başarısı bu kadar büyük olmazdı. (Katılımcı isim alfabetik sıralamasına göre:) Güney Kıbrıs’tan Adi Atassi, Çankırı Karatekin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Dekan Prof.Dr. Alaybey Karoğlu, Kosova Shkolla e Mesme e Artit Pamor’dan Prof.Dr. Avni Behluli, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Prof.Dr. Basri Erdem, Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nden Doç.Dr. Birsen Çeken, Yrd.Doç.Dr. Erol Yıldır, Kosova’dan Prof.Dr. Ethem Baymak, Feridun Işıman, Gönen Atakol, Doç.Dr. Gültekin Akengin, Hikmet Uluçam, İnci Kansu, Filipinler’den Jonal Buenafe, Ürdün’den Khaldoon Daoud, Arnavutluk’tan Mirjana Shqiptare, Bosna-Hersek’ten Mirsada Baljic, Kırgızistan’dan Momunbek Akmatkulov, Arnavutluk Tiran Güzel Sanatlar Akademisi’nden Prof.Dr. Mustafa Arapi, Mustafa Hastürk, Nihat Kürkçüoğlu, Nurhayat Erdem, SanARTworK’dan Sinan Yasdıman, Makedonya’dan Zharko Jakimovski, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Doç.Dr. Zuhal Arda…

Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde, 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenlediğimiz Uluslararası Resim Çalıştayı’nda paletimizin renkleriydiler!  YDÜ Hastanesi sergi salonunda açtığımız ve halen izlenebilecek olan serginin de kahramanları!

Çalıştayın başka kahramanları da vardı kuşkusuz, bunlar: YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel ile görüşmemizden sonra –diğer etkinliklerimizde olduğu gibi- ilk kapısını çaldığım kişi Dorana Turizm İşletmeleri Müdürü Ahmet Savaşan; katılımcı isimleri üzerinde ve organizasyonda birlikte çalıştığımız Sinan Yasdıman, Hasan Zeybek ve Mustafa Hastürk.  Fakültemizden görevli akademisyenler: Evrim Ergün, Mine Okur, Elif Atamaz, Raif Dimililer, Vedia Okutan Gaydeler, Rahme Manastırlı, Raif Kızıl.  Gönüllü olarak çalışan öğrencilerimiz: Aybatur Yüzyıl, Emrah Türkyılmaz, Önder Türkkal, Salih Akpolat, Tamer Ekendal, Umutcan İltaş; zaman, mekan ve olanaklar ölçüsünde çalışan bir düzeneğin parçalarıydılar!

Çalıştay Düzenleme Kurulu adına sergi açılışında yaptığım konuşmada; “katılımcı sayısı ve üretilen işler açısından KKTC’de şimdiye kadar resim alanında benzeri yapılmamış bir etkinlik ile ve yine sizlerin karşısında olmaktan gurur duyuyorum.  Tüm katılımcı sanatçılara; genç veya deneyimli hepsine, okuyabilen için birer yaşayan kitap özellikleri ile çok değerli zaman, birikim ve emeklerini bizimle paylaştıkları için teşekkür ederim.  Diğer etkinliklerimizde olduğu gibi; bize her türlü desteği sağlayan Üniversitemiz Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Doç.Dr. İrfan Günsel’e, Rektör Yardımcımız Sayın Prof.Dr. Şenol Bektaş’a; ulaşımdan, matbaaya, yemekhaneden otele kadar, hizmet ve emeği geçen üniversitemiz personeline teşekkür ederim.

Üniversitelerin büyüklüğünün sadece bilim ile değil; sahip olduğu müze, galeri, konser salonu, sahne, spor salonu ve sanat eserleri ile de ölçüldüğü bir dünyada; oluşturduğumuz ve oluşturmaya devam ettiğimiz değerlere sahip çıkılmasının motivasyonumuzu etkilediği gerçeği ile; okyanusu geçip derede boğulmadan, böylesi önemli ve güçlü bir uluslararası organizasyon gerçekleştirmek, takdir edersiniz ki kolay değildir.  Bunu yerine getirmenin kıvancını yaşıyoruz. Bu arada sergimizi daha yerleştirme aşamasında ziyaret edip resimler ve sanatçıları hakkında teker teker bilgi alan;  Kurucu Rektörümüz Sayın Dr. Suat İ. Günsel’e huzurlarınızda ve bir kere daha içtenlikle teşekkür etmek isterim çünkü; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilk Çağdaş Sanatlar Müzesini kurma sözünü aldım Suat hocadan!  Ayrıca; müzemize işi alınan sanatçıların %10 indirim hakkı ile hastanemiz hizmetlerinden yararlanabilmeleri sözünü de aldım” deyip sözlerime devam etmiştim.

Müze için aldığım söz, beni ayrıca heyecanlandırdı!  Bu bir söz değil, müjde aslında!  KKTC’de plastik sanatlar ile biraz ilgisi olanların bile, ihtiyaç olarak gördükleri ve gösterdikleri bir Çağdaş Sanatlar Müzesinin sözünü almak; değil yalnızca Üniversitemiz için KKTC için bile heyecan verici!  Bu müze sözünü, çalıştayın başarısına borçlu olduğumuzu söyleyebilirim.  YDÜ, kurulacak bir müze ile, kurumsal kimlik ve marka değerine oldukça önemli katkılar sağlayacaktır.  Yakın coğrafyadaki eşdeğer veya benzer Üniversiteler arasında farklılaşacak, öne çıkacaktır.

Tüm katılımcıları kutlayarak ve kucaklayarak ancak; özellikle uzaklardan gelenler için bir şeyler yazmak isterim. Khaldoon Daoud’un resimleri yanı sıra; konuşmalarımız ve ilginç fikirleri ile “küçük bir pencereden dünyaya bakış” ve “kitap” projesi artık biçimleniyor bile! Yeni bir ekip çalışması, yeni sergi-ler ve yeni ufuklar…

Zharko Jakimovski; çalışma disiplini, atölyesini ve zamanı kullanmada titizliği, beslenme alışkanlığı ve “kübizmin yaşayan efsanesi” unvanını hak etmiş bir usta...  Elbette çalışmaların hepsi birbirinden güzeldi ama Zharko’nun yaptığı Kıbrıs konulu çalışmasının müzede özel bir yeri olacağına eminim.
Ethem Baymak “Rumeli’nde yorgun bir gramofon”.  Avni Behluli çini mürekkebi ile tuval üzerinde ustaca çizdiği özellikle boğa desenleri… Alçak gönüllü bir eğitimci. Görevli öğrencilere kağıt üzerine yaptığı desenleri hediye etmekten keyif alan bir paylaşımcı.

Üniversite sıralarından arkadaşım Erol Yıldır’ın üç ayrı tual üzerine çalıştığı atları… Jonal Buenafe’in Büyük Han ve Girne limanı; Adi Atassi’nin renkli şifreleri, Mirjana Shqiptare’nin hayvan figürleri…  Momunbek Akmatkulov’un at, kartal ve okları…  Mustafa Arapi’nin tarihi yapı resimleri…

Çalıştayda ortaya çıkarılıp sergilenen elliye yakın eser müzeye aktarılmak üzere YDÜ’nün envanterine girecektir.

Bu sergi izlenmeye değer…

Yarın sabah; Bangladesh’in başkenti Dhaka’da; Asya, Avrupa, Afrika ve Pasifik Bölgesi’nden elliye yakın ülkenin katılımı ile bu yıl onaltıncısı gerçekleştirilecek olan Asya Bienali’ne jüri üyesi olarak görev yapmaya gidiyorum.  Oradan da yazmaya çalışacağım ama, iki hafta sonra görüşmek üzere…

Eğitim alın, resim yapın, sanata yakın ve hoşça kalın…


Sunday, November 16, 2014

Teşekkür, eleştiri, çalıştay

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:54
17 Kasım 2014, Pazar, Lefkoşa



Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin düzenlemekte olduğu “Uluslararası Resim Çalıştayı” şu sanatçılarla sürüyor:  Adi Atassi, Alaybey Karoğlu, Avni Behluli, Basri Erdem, Birsen Çeken, Erol Yıldır, Ethem Baymak, Feridun Işıman, Gönen Atakol, Gültekin Akengin, Hikmet Uluçam, İnci Kansu, Jonal Buenafe, Khaldoon Daoud, Mirjana Shqiptare, Mirsada Baljic, Momunbek Akmatkulov, Mustafa Arapi, Mustafa Hastürk, Nihat Kürkçüoğlu, Nurhayat Erdem, Sinan Yasdıman, Zharko Jakimovski, Zuhal Arda.

Bu nedenle de bugünkü yazımın ana konusu, yine ve yeniden çalıştay!

Çalıştaya katılan ustalarla sohbetlerimizde, çalıştayların son yıllarda gittikçe ve yeniden kendine geniş hareket alanı bulmakla beraber, öyle çok da yeni organizasyonlar olmadığı konusunda hemfikir olduğumuzu gördüm.  Şöyle bir geriye doğru bakınca; “sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyen Atatürk’ün talimatıyla, Cumhuriyetin kuruluşunun ilk yıllarında sanat aracılığıyla, Anadolu’nun aydınlanması için devlet tarafından yürütülen çabaları hatırlamakta da yarar vardır.  O yılların sosyal ve ekonomik sorunlarına karşın, sanatın her alanından  “isim yapmış” kişiler tüm masrafları devlet tarafından karşılanmak suretiyle değişik illere sanatlarını icra etmek üzere gönderilirler.  Örneğin; hem gittikleri yerlerin resimlerini yaparlar, hem de heveslilerine “okulun” yolunu gösterirler.  İşte bu öncülerin yaptıkları resimler, devletin himayesinde müzelere alınır ve sergilenir.

Parantez içinde sormanın bir sıkıntı oluşturmayacağına inanarak;  bugünlerde artık hukuki bir boyut kazanmış olması nedeniyle basını meşgul eden, Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi’nden “kaybolan” resimler arasında o dönemden eserler var mı acaba?

Ethem Baymak, Sovyetler döneminde gerçekleştirilen sanat kolonilerinin amaçlarından birinin; sanat üreticilerinin-ustalarının devlet destekli olarak, farklı bölgelerde bir araya gelip, o bölgede meraklı ve yetenekli çocuklara sanatı sevdirmek olduğunu söyledi.  Başka bir amacın da, ortaya çıkan çalışmalardan oluşan kent müzelerinin kurulması olduğuydu hocanın söylediği.  Sanata ve kültüre yön vermek, toplumsal bellek oluşturmak ve kentin marka değerine katkı koymak elbette ki bu tür organizasyonların diğer amaçları olarak sıralanıyordu, Ethem Baymak’in Kosova’dan taşıyıp bizimle paylaştığı deneyimleri arasında.

Elbette ki tüm katılımcıların, genç veya deneyimli hepsinin, okuyabilen için birer yaşayan kitap özelliği taşıdığına inanıyorum.  Çalıştay içinde; Öğt.Gör. Nurhayat Erdem’in “baskı resim” etkinliğinde; öğrencilerimiz ve isteyenler “baskı” yapma şansını buldular.  Prof.Dr. Alaybey Karoğlu’nun moderatörlüğünde katılımcılarla gerçekleştirilen “Güncel Sanat” söyleşisi ve deneyimsel paylaşımlar ile de, orada olan herkes, o yaşayan kitaplardan bir şeyler öğrendiler.

Fakültemizin kuruluşundan beri neredeyse tüm etkinliklerimize katılıp bize destek veren YDÜ Rektör Yardımcımız Sayın Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın ustalarla, katılımcılarla yaptığı sohbetlerinden; gerçekleştirmekte olduğumuz bu ilk resim çalıştayının başarısını tahmin etmek zor değil!  Okyanusu geçip derede boğulmadan böylesi önemli ve güçlü uluslararası bir organizasyon gerçekleştirmek de, kolay değil.   Çünkü ve araştırdığım kadarı ile KKTC’de bu boyutlu bir “resim çalıştayı” daha önce gerçekleştirilmemiş.   Çalıştayda ortaya çıkan eserler; 18 Kasım Salı günü, saat 11:00’de, YDÜ Hastanesi Sergi Salonunda açılacak sergi ile sanatseverlerin izlenimine sunulacak.

Şunu da belirteyim ki; bu çalıştay ile, Yakın Doğu Üniversitesi’nin himayesinde bir ilk’e daha imza atarak, adadaki kültür sanata katkı koymak misyonumuzu yerine getirmekte olmanın kıvancını yaşıyoruz.

Üniversitelerin büyüklüğünün sadece bilim ile değil; sahip olduğu müze, galeri, salon ve sanat eserleri ile de ölçüldüğü bir dünyada; oluşturduğumuz ve oluşturmaya devam ettiğimiz değerlere sahip çıkılmasının motivasyonumuzu etkilediğini bir kere daha belirtmek isterim.  Üniversitemizin marka değerine; kişisel ve kurumsal olarak, alanımız açısından her geçen yıl yeni açılımlarla artı katmak, bizleri ayrıca mutlu etmektedir.  Etkinliklerimizi ve çalışmalarımızı gerçekleştirme içerikli veya bu çalıştay kapsamındaki teşekkürlerimi haftaya paylaşacağım.

Bir eleştiri: Benim de ikinci kere katılımcıları arasında bulunduğum; KKTC Başbakan Yardımcılığı, Ekonomi, Turizm, Kültür ve Spor Bakanlığı, Kültür Dairesi Müdürlüğü’nün düzenlediği Cumhuriyet Sergisi’ne ilişkindir eleştirim! Afişten anladığım kadarı ile sergilenenler arasında üç fotoğraf, iki illüstrasyon, bir enstalasyon, bir baskı resim ve toplamda sanırım otuzdan fazla çalışma olacak.  Sergi, geçen yıl “Cumhuriyet Resim Sergisi” olarak adlandırılmıştı. İsmin sınırlayıcılığından kaynaklı düşüncelerimi özellikle sergi açılışı sırasında yetkililere iletmiştim. Bu yıl “Cumhuriyet Sergisi” olarak isminin değiştirilmesi çok da iyi olmuş. Böylece; kapsam genişlediği için, plastik sanatların, ya da estetik kaygılı üretim yapılan resim dışındaki klasik alanların da sergilenme şansı olabilirdi.  Olabilirdi dedim çünkü; geçen yıl ismin kapsamı nedeniyle heykel çalışmaları yoktu, sanırım heykel bu yıl da yok.

Ayrıca, günümüz olanak ve koşullarında yaygınlaşan yenimedya gibi çoklu yöntemlerin birlikte kullanıldığı çalışmaların da sergiye dahil edilmesi isim değişikliği ile mümkündü.  Bu, gençlerin teşvik edilmesi açısından da önemliydi.  Serginin ismi bu yıl değişmekle beraber, katılımcı isimler ve afişteki görüntülerin nerede ise “tekrarı”, geçen yıla göre durumun pek değişmediğini göstermektedir.   Bu tekrar; sergiye katılmayanların neden katılmadıklarının da değerlendirilmesi açısından pek çok soruyu cevaplıyor gibi!

Yine de; serginin bir organizasyon olarak sürekliliğini sağlayan ve emeği geçenlere şükranlarımı sunarım.  Ümit ederim önümüzdeki yıllarda farklı katılımcılar ve daha çağdaş işler görme şansımız olacaktır.

Bir kişisel teşekkür: Borcumu bu sayfadan paylaşmak isterim:  Bangladesh’in başkenti Dhaka’da; Asya, Avrupa, Afrika ve Pasifik Bölgesi’nden elliye yakın ülkenin katılımı ile bu yıl onaltıncısı gerçekleştirilecek olan Asya Bienali’ne jüri üyesi olarak seçilmem nedeniyle değişik yollarla tebriklerini ileten; hocalarımdan öğrencilerime, ailemden arkadaşlarıma, idarecilerimden idare ettiklerime, kendi veya kalbi yakın herkese çok teşekkür ederim.

Eğitim alın, yenilenin, sanata yakın kalın…

Sunday, September 28, 2014

Uluslararasılaşma, ICOGRADA, taklit

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:47



İngiltere, De Montfort Üniversitesi’nde doktora çalışmalarım için bulunduğum yıllarda yoğun bir şekilde “Overseas Students” aktivitelerinin içinde idim.  “Executive member” statüsünde iken, tezime geçince onlardan uzaklaşmak zorunda kalmıştım.  Ancak ve yine de fırsat buldukça onlara destek vermeye devam etmiştim, ta ki Ph.D derecemi alıp da Türkiye’ye dönünceye kadar.

Doksanlı yılların ilk yarısı, jetonlu telefonların kullanıldığı dönemler ve fax uluslararası iletişim için en hızlı araçların henüz önünde, mumlu kağıt üzerinde seyrine devam ediyor.  Öbür taraftan da bilgisayarların yaygın kullanımı için herkes elinden geleni yapıyor.  Polaroid fotoğraf makinelerinden henüz dijitale geçiş olmamış. Printerler A3 basarken bile renklerin bir tuhaf olduğu dönem bahsettiğim.  Cep telefonu için yoğun şekilde iştah açıcı kampanyalar henüz ajanslarda bile kurgulanmıyordu.  Kendi tarihimde ilk olarak bir arabada mobil telefona temas etmiştim! Doksanlı yılların en başları!

İngiltere, üzerinde güneş batmayan ülke!  Değişik ülkelerden ve oldukça farklı ekonomik profillerden binlerce yabancı öğrenci nasıl geliyordu İngiltere’ye? Önemli olarak epey kafamı kurcaladı bu soru. İzledim, araştırdım. Kendimin oraya nasıl gittiğine de baktım elbet!

Yaygın olarak katalogları kullanıyordu pazarlama elemanları veya ekipleri! Onların başarısı da ülke ekonomisine, genel bütçeye yaklaşık %25 katkı olarak geri dönüyordu elbet. Bilimin öncülüğünde uluslararasılaşmanın ne demek olduğunu bilen bir toplumda idim!

24 Eylül 1990’da e-mail adresim vardı, okuldan aldığım!  Aradan nerede ise çeyrek asır geçmiş, orada görev yapmakta olan arkadaşlarım hala aynı mail adreslerini kullanıyorlar!

Buralarda ise durum oldukça farklıydı!  En büyük ağızlardan bile dışarıya “beyin göçü” vermenin olumsuzluğu konuşulurken, farkında olmadan göçmeyip de kalanların işe yaramaz olduğu empoze ediliyordu topluma.  Bir eziklik!  Orada ise öyle bir sıkıntı yoktu.

O yıllarda, kimisi ile hala ilişkim sürmekte olan yüzlerce öğrenci ile tanışma şansım oldu.  Kimisini ise artık fotoğraflardan hatırladığım bu öğrencilerin; aklıma gelen ülkelerini şöyle sıralayabilirim: Kanada, USA, Şili, Kolombiya, Brezilya, Arjantin, Taiwan, Thailand, Kore, Singapur, Çin, Japonya, Romanya, Almanya, Yunanistan, Belçika, Norveç, Danimarka, Hollanda, İtalyan, İsrail, Kenya, Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya…

Bugüne geldiğimizde ise; halen görev yapmakta olduğum Yakın Doğu Üniversitesi’nde; öğrencileri temsilen yaklaşık yüze yakın ülkenin bayrağı dalgalanıyor!  Gerek Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde gerekse Mimarlık Fakültesi’nin toplamında yirmiye yakın farklı ülkeden artık kendi öğrencilerim olduğunun gururunu yaşadığımı da belirteyim!

Uluslararasılaşma, o “önemli olarak kafamı kurcalayan” sorunun cevabı bu işte!

Başka bir gurur ve uluslararasılaşma süresi için Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesine geçelim yeniden!   Arkadaşlarım, üç ay gibi kısa bir sürede hedefledikleri sonuca ulaşarak çabalarının karşılığını aldılar.  Uluslararası bir örgüte üye olarak kabul edildiler!  Bunun için elbette ki tüm ekibi içtenlikle kutlarım.  Resim, heykel, seramik veya grafik tasarım gibi alan ayrımı yapmadan yürütülen etkinliklerle oluşan sinerji; güçlü bir fakülte örneği çıkarıyor karşımıza.  Pek çok ilke imza atmış ve bunu kendine misyon edinmiş başarılı ve başarıları ile gurur duyulacak bir fakülte.

Affınıza sığınarak şunu da yazmam gerekiyor: iki hafta önce sosyolojik bir sorun ya da hastalık olarak eleştiri ve hatta çekememenin kronolojik bir zaafa dönüştüğüne ilişkin fikir beyan etmiştim. Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin ilerlerken yükselen başarı grafiğinin dışında kalanlar da aynı hataya düşüyorlar.  Fakültenin kuruluşundan beri o kabul etmeme, öteleme, kıskanma  mekanizmasını ısrarla kullanıyorlar. Bunu yaparken komik durumlara düştükleri halde “taklit” etmeyi sürdürüyorlar!

“Taklitlerinden sakınınız” diyerek biz tekrar, başarı öyküsü yazanlara dönelim.  Artık yalnızca Akdeniz’in doğu çanağında değil, globalleşen dünyada emin adımlarla kendine edindiği yeri akademik başarılar ve etkinliklerle pekiştirmekte olan YDÜ’nün ilerleme stratejisine uygun bir başarı sözünü ettiğim.  Bu strateji çerçevesinde uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini geliştirme çabalarını yoğunlaştıran YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, ICOGRADA’ya kabul edildi!
Konuyla ilgili Fakülte Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç şunları söyledi:

“Fakültemiz, kuruluşundan beri gerçekleştirdiği pek çok etkinlikle sanat ve tasarım alanında yetkinliğini defalarca kanıtlamıştır.  Beşincisini düzenlediğimiz AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi, Rauf Denktaş konulu Uluslararası Exlibris Yarışması gibi büyük yankı bulan ve etkisi ada sınırlarını aşan bir çok etkinliği gerçekleştirmiş bulunuyoruz.  Yalnızca workshop, atölye çalışması gibi uygulamalı etkinliklerle değil, aynı zamanda sanat ve tasarım alanı için gerekli olan kuramsal desteği de sağlıyoruz.  Bunun için; alanında söz sahibi tasarımcı, sanatçı ve teorisyenleri yurtdışından konuk ediyoruz.  Ulusal ve uluslararası etkinliklerde yer alıyoruz.

Fakültemiz, geçtiğimiz aylarda Grafik Tasarım ve iletişim alanlarında önemi ve saygınlığı bilinen, merkezi Kanada’da olan ICOGRADA’ya (International Council of Comunation Design) üyelik için başvurmuştu.  Titiz bir değerlendirme sonucunda, üyelik koşullarını yerine getirdiği saptanan Fakültemizin üyeliği genel kurul üyelerinin oybirliği ile kabul edilmiştir. Böylesi güçlü ve köklü bir örgüte kabul edilmekten oldukça mutlu olduk.

Eğitim-öğretim yılının henüz başında aldığımız bu haber kuşkusuz bizleri sevindirmiştir.  1963 yılından beri çalışmalarını sürdüren uluslararası bir örgüt tarafından kabul görmemiz, bir eğitim kurumu olarak bölgedeki ve dünyadaki yerimizin belirlenmesi açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilebilir.

Kurulduğundan bu yana adada ilkleri gerçekleştiren Fakültemiz, sanat, tasarım ve kültür dünyasına koyduğu değerli katkılarla taktir toplamaktadır. Grafik tasarım, resim, heykel, seramik alanlarında YOK onaylı lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde akademik eğitim veren adadaki tek kurum olarak hızını kesmeden çalışmalarına devam etmektedir.

ICOGRADA’ya kabul edilmemizde desteğini esirgemeyen Üniversitemiz yönetimine ve tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim.”

İşte bu durum yazılmakta olan bir başarı öyküsünde şimdilik ve sadece bir paragraf olsun.

Uluslararası olsun, başarı olsun, taklit olmasın, sanat olsun…

Sunday, May 11, 2014

Sanat, biz ve sonuç

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:26
AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisinin 5.sine ilişkin bu hafta yazdığım ve Kıbrıs Postası'nda renkli ve tam sayfa yayınlanan yazım.