Showing posts with label Müze. Show all posts
Showing posts with label Müze. Show all posts

Sunday, February 8, 2015

Heidi Trautmann, öteki

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:66



Uzun bir aradan sonra karşılaştığımız sergide kendisine “geçmiş olsun” diye sarıldığımda o da beni bir abla gibi kucakladı.  Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin öğretim faaliyetlerine başladığı 2006 Eylül’ünden beri bir şekilde “yakınımızda” olan Sayın Heidi Trautmann ile tanışma sürecimiz pek de iyi başlamamıştı. “… aslında planlanmamış bir deneyim, bir keşif yolculuğuydu ve nereye gittiysem iyi karşılandım ve hemen her durumda dostlukla, büyük bir paylaşım isteği ve işbirliği ile karşılaştım.” Diye önsöz yazdığı Rastgele Söyleşiler Derlemesi’nde “…ailemde biraz Rum kanı da var…” diye beyan edilmiş bir biyolojik özellik; tüm diğer ölçütler bir yana, sanatçı olmanın “kana dayalı” bir ölçütü de olduğunun fark edilmesine vesile oldu elbet hepimiz için!  “Karşılaşmalar” ve kan beyanı aslında; yazan, konuşan ve “genel amaç” hakkında itirafların bilinç altından gün ışığına çıkması olarak da yorumlanabilir burada. O günlerden kalanı, bugün silmek için emek harcamaya değmez diyerek, kirliliği umursanmayan gözlük camlarından sızan ışıkta neler okunabilir? Yahut da neler yazılabilir diye sormak geliyor insanın aklına.  Da, bunun cevabına “çalışmak” ve gözlem yapmakla  rahatlıkla herkesin ulaşılabileceğini bilmek, bence bir şans…

“Özellikle geçtiğimiz dört yıl içinde öğrenim gördükleri ya da çalıştıkları ülkelerden, halkla sorunları paylaşmak için vatanlarına dönen çok sayıda genç sanatçı oldu.”  Cümlesi; kitabı ilk okuduğumda her sanat alanından, bölümünden diploması olanın, hemen daha öğrenciliği bittiğinde, okulunda ödev olarak ya da ders için yaptığı işleri ile, burada sanatçı olarak değerlendirilmesini önemli bir hata olarak değerlendirmiştim. Kitabın basımından sonra geçen yaklaşık yedi yıllık süre içinde; o kitapta yer alan, o genç sanatçılardan kaç tanesinin, örneğin kaç tane kişisel sergi açtıkları sorusunun cevabı, o hatanın kanıtı ve cevabıdır.  Ulusal karmaları bir yana bırakalım; devlet finansörlü para verilerek katılınan uluslararası “fuarlar” üzerinden reklam yapılmasının, sanata düşmanlıkla eş anlam taşıdığını da burada belirtmek isterim.  Halkın sorunları, vatan; hamaset edebiyatı sanat siyaset, siyaset sanat, satan…

Amacım “sanat gönüllüsü” sayın Heidi Trautmann’ı, ya da büyük bir emekle ortaya çıkardığı kitabını eleştirmek değil elbet. Kısaca bir durum tespiti yapmaktır amacım. Kitap basıldığında iki yıldır akademik ve sanatsal faaliyetlerini burada örneğine rastlanmamış bir yoğunlukla gerçekleştiren fakültemizden söz edilmemesi; adada açılan ilk dijital resim sergisinden bahsedilmemesi; yukarıda sözünü ettiğim hataya bir başka örnek olarak durumunun tespitidir. Çünkü; Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında, Fakültemizin kuruluşundan beri sürdürdüğü akademik ve sanatsal faaliyetlerin sayısı, büyüklüğü ve kalitesi; o yıllarda olduğu gibi bugün de, karşılaştırılamaz bir düzeyde ve devam etmektedir.

Bugün o kitapta; hiç biri yer almamakla beraber, hocalarımızın kişisel başarısı ve sanata katkısı ve hatta KKTC’yi temsili görmezden gelinemez, “ötekileştirilemez” bir hal almıştır. Örnekleyecek olursak; yine bir ilk, “stencil” sergisini geçen yıl, hocalarımızdan biri açmıştır! Sanat ve Tasarım alanında Profesör unvanı taşıyan adadaki tek akademisyen, bizim hoca kadromuzdadır.  Bir hocamız, 16.Asya Sanat Bienaline “jüri üyesi” olarak davet edilmiş ve orada görev yapmıştır. Bizim için gurur ve başarı dolu bu süreçtir yaşadığımız…

Sayın Trautmann’a, bu düşüncelerimi de geride bırakarak “geçmiş olsun” diye sarılmıştım.

KKTC Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber’in “Müze” resepsiyonunda karşılaştığımızda sayın Trautmann’a tekrar sarılmam bir “özür” içindi. Kendisine; Alman Devletinin Liyakat Nişanı takdim edileceği törene davet edilmiş olmama rağmen, yurtdışında olduğum için katılamamıştım...

İşte o tören nedeniyle kafamda oluşan düşünceler bana bu haftaki yazıyı yazdırıyor.  Bir tarafta alaylı bir sanat gönüllüsü olduğunu saklamadan, bitmez tükenmez enerjisi ile üreten ve paylaşan bir insan… Öbür tarafta; doğduğu, büyüdüğü, çalıştığı, gezdiği ve yaşadığı ülkelerden arta kalan tercih ile, KKTC’de hayatını sürdüren bir Alman!

Ve ona Liyakat Nişanı veren bir devlet ve onun elçiliği!

Maalesef; devletlerin büyüklüğü, gücü, uluslararası prestiji ne olursa olsun, “temsiliyet” kişiler üzerinden yürüdüğü için; bir ülkeyi temsil edene saygılar sunarken, diğerine selam vermek bile istemeyebilirsiniz.

Sayın Trautmann’a vatandaşı olduğu devletin nişanı, devletini temsil eden kişilerce, “sanat ve kültüre katkılarından dolayı” başka topraklarda verildi.  Sanatın öğretim ve üretim sürecini yaşayan biri olarak, o nişanı vereni de, alanı da selamlamak düşüyor bana. Yeri gelmişken veya parantez içinde; Ankara’da Goethe Enstitüsü Müdürlüğü görevi de yapmış olan Sabine Hargeman Ünlüsoy’u da buradan saygıyla selamlarım.

Ödül töreninde yaptığı konuşmayı “özetlemeye” çalışarak sayfama taşıyabilirsem; sanırım sayın Trautmann’a karşı tercih ettiğim görevimi yerine getirmiş olacağım:

“Yaptıklarımı yapabilmem için bana destek olan Kıbrıs halkına; benimle tanışan ve yıllar içinde dostum olan sanatçılara, bu yolculuğumda benimle oldukları için çok şey borçluyum.

Sadece sanatlarıyla değil, yaptıkları etkinliklerle de iz bırakan sanatçılara, Kıbrıs sanatı hakkında bir ufuk çizmeme yardımcı olanlara, bana ilk röportaj yapma şansını tanıyanlara, bu akşam buraya gelebilen bir avuç dostuma çok şey borçluyum.

İki toplumlu etkinlikleri, şiir okumaları, sergiler ve sanatın başka yollarıyla açılan kapıları, birbirimizi anlamak için harcanan çabaları ve Goethe Merkezinin desteklerini unutmak mümkün değil.

Birleşmiş Milletlerin kontrolündeki görüşmelerin yapıldığı bölgedeki Türk ve Rum sanatçıların gerçekleştirdikleri ortak sanat projelerini unutmam mümkün değil.  Bu süreçte gözlemci olarak yer almaktan gözlemlerimi yazılar yoluyla paylaşmaktan hep mutlu oldum.

Bu süreçte yaptığım ilk röportajları ve onların duygusal etkilerini unutmam mümkün değil. Yerlerde oturarak onlarla yaptığımız sohbetleri ve çizimleri çok iyi hatırlıyorum.  Onlar şimdi farklı ülkelerde sergileniyorlar. 

Şiirlerden Kıbrıs edebiyatının gelişmesini öğrendim, felsefelerini, yaşadıklarını, hassasiyetlerini duygusallıklarını öğrendim insanların. 

Sekiz yıldır hiç bir tiyatro oyununu kaçırmadım, büyük sanatçıların çalışmalarına ve başarılarına tanık oldum. Tiyatrolarının yaşaması için verdikleri mücadeleye destek oldum. Ölecek en son şey umut olmalı.  Bu felsefenin hala ve ısrarla sürdüğünü görmekten, tanık olmaktan onur ve gurur duyuyorum.

Bu ödülü hayatımın çok önemli bir parçası olarak saklayacağım.”

Sanat evrensel ölçütleriyle sınırları aşarak devam etsin istiyorsak; “kan” grupları,cinsiyet, din, dil, ırk, “öteki” sınıflaması “hiç” olmamalı…  Kucaklaşmalar olmalı.

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, January 25, 2015

Gülümseyen ay, müze

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:64



Gerekçe ve zamanlamasına koşturulabilecek polemikleri umursamadan; sanat ve sanatçı için, dünyanın her coğrafyasında ve her zaman önemli bir konu olarak, yapıtın resmileşmesinin en önemli taşıyıcısı olan müzeler hakkında, güncel bir yazının gerekliliği ile başlayalım bu haftaya.

Bu köşede müze içerikli veya müze değinmeli birkaç yazım oldu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde şu sıralar nabzı yükselme seyri izleyen siyasi gündemin aralığından, müze konusunda kendine söz hakkı doğan sanat ve sanatçıların yeniden heyecanlanmalarına tanık olmak, tarihi ve bir o kadar da güzel bir duygu…  Bu duyguyu; ay’ın gülümse görüntüsü ile, müzeye ilişkin yanıtlanması gerekli pek çok sorudan önce, size getirdim!

Kaynaklara göre; müze sözcüğünün etimolojik temelinde Yunanca “ilham perilerinin evi” anlamına gelen “mousa” vardır.  Mousa ise, “mouseion” kelimesinden türemiştir.  Müze, bir düşünce olarak insanların güzel sanatlara olan merakı ve eser biriktirme eğiliminden doğmuştur denilebilir.  Aynı kaynakların tanımlarına göre müzeler; kültürel değer taşıyan unsurları korumak, incelemek, değerlendirmek, özellikle halkın beğenisinin yükseltilmesi ve eğitimi için yapıt sergilemek amacıyla kamu yararına çalışan kurumlardır. Bu tanıma, genel anlamda “müzeler, bilim, kültür, teknoloji ve güzel sanatlarla ilgili yer üstünde, yer altında ve su altındaki tüm taşınır ve taşınmaz belgeler olarak nitelenen kültür varlıklarını saptayan, açığa çıkaran, inceleyen ve değerlendiren, aynı zamanda onları koruyan, tanıtan, sürekli ve geçici olarak sergileyen, çalışmaların bilimsel sonuçlarını yayımlayan kurumlardır” açıklaması epeyce daha yararlı olacaktır kanısındayım.

Geçmişin aydınlanmasına ev sahipliği yapan müzeler; yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar, eski eserlerin toplanmasına, korunmasına ve sergilenmesine hizmet ederken, bu dönemden sonra yeni bir yaklaşımla ele alınmaya başlanır. Kültürel çeşitliliğin ve toplumsal belleğin izleyicisine daha iyi aktarılabilmesine olanak sağlayan yöntemlerinin kullanılmasıyla, müzelere olan ilgi de artmaya başlar.  Böylece; kent müzesi, modern sanatlar müzesi, araba müzesi, denizcilik müzesi, özel müzeler gibi müzeler ortaya çıkmaya başlar.

Müzeler; toplama, belgeleme (arşivleme), koruma (bakım-onarım), sergileme ve eğitim işlevleri açısından değerlendirilebilirler.  Hatta, gelişen teknolojiye koşut olarak, kaybolmaya meyilli geleneksel kültürü, yabancı kültür şoklarından korumaya da yardımcı olurlar.

Müzelerin gerekliliğine ilişkin söylenebilecekler ise şöyle sıralanabilir: Sanatsal değerlere ulaşmanın yollarını öğrenen birey, sanatı eleştirel bir gözle algılayıp değerlendirirken süreç içinde sanat eserlerini değersiz olandan ayırmayı da öğrenir. Bunu yaparken gerçek yapıtla buluşma, onu tanıma, ilgisini artırma sonucu müzelere gitme isteği ve alışkanlığı kazanır.  Bundan çıkarımla da; geçmişten günümüze ulaşan kültürel ve sanatsal değerlerin sergilendiği müzeler, aynı zamanda tarih ve kültür bilincinin oluşması için de gereklidirler.

Müzeler, çok sayıda sanat yapıtı görme, tanıma, ondan sanatsal haz duyma, onu doğru algılama imkanı sağladığı gibi insanların yeni değerler yaratma yetilerini de geliştirir. Müzeler, bir ulusun kimliği olma misyonunu taşımasının yanı sıra aynı zamanda uygarlıkları bize bırakan insanların davranışlarının, yaşam tarzlarının korunduğu ve bu mirasın geleceğe taşındığı mekanlardır. Geleceği görebilmek için geçmişi bilmek, bir başka deyişle yarınları sadece bugünün değil, geçmişin üzerine de inşa etmek gerekir ki, bu da tarihi yaşatan ve unutturmayan müzelerle sağlanabilir.  Toplumu oluşturan bireylerin, geçmişi daha iyi tanımalarına olanak sağlar. Burada parantez içine alarak; siyasi arenanın bugünlerdeki modası “yüzleşme” polemiklerinin toplumun sadece “kanayan tarafıyla” sınırlı tutulmasının manidar olduğunu düşündüğümü belirteyim.  Tarihi unutturarak, geçmiş ve gelecek arasında yaratılmak istenen kimliksizlik ile, kayıp bir güruh oluşturmak mıdır hedef acaba?

Gelişmiş toplumlarda geleneklere, kültüre ve sanata kimlerin nasıl sahip çıktıklarını küçük araştırmalarla öğrenebiliriz.  Aydınlar, sanatçılar, sanatseverler, üniversiteler, devlet, özel şirketler ve sivil toplum örgütlerinin kendi özel çabaları ile bir şeyler yapmaya çalıştıklarını rahatlıkla görebiliriz.  Örneğin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber’in, bugünlerde Çağdaş Sanatlar Müzesi kurulmasına ilişkin çabalarını; sanatın üretim ve eğitim süreçlerini yaşayan birisi olarak takdirle karşıladığımı belirmek isterim.

Çünkü; Sicilya ve Sardinya'dan sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs’ta; yaklaşık 9.000 yıllık zengin bir tarih ve uygarlıkların izleri üzerine oturmuş KKTC’de bir Çağdaş Sanatlar Müzesinin olmayışı ortak kabul ile büyük bir eksikliktir.

Kıbrıs’taki ilk müzenin Güney Lefkoşa’da, 1910 yılında Kraliçe Victoria adına açılan Victoria Müzesi olduğu bilinmektedir. Kaynaklar; Kıbrıslı Türklerin ilk müzesi olarak, 1963 tarihinde etnografya müzesine dönüştürülen Mevlevi Tekkesi’ni işaret etmektedirler.

Açılmış ve açılacak üniversiteleri ile KKTC’nin müzeler konusunda da büyük bir şansın sahibi olduğuna inanmaktayım.  Yalnızca bilimin ve teknolojinin değil, aynı zamanda sanatın ve kültürün de araştırıldığı, korunduğu ve geliştirildiği yerler olması nedeni ile üniversitelere, topluma önderlik etmeleri bakımından önemli görevler düşmektedir.  Dünyaca ünlü üniversitelerde müzeler, bu amaçla vardır.  Üniversitelerarası “ranking” listelerinde, hep ilk sıralarda yer alan Oxford Üniversitesi'ne bağlı Ashmolean Müzesinin 1683'te, Harvard Üniversitesi Fogg Müzesinin ise 1895'te kurulmuş olduğunu hatırlatmak isterim.  Buradan kanımca şöyle bir sonuca varabiliriz: üniversitelerde sanat, teknoloji ve bilimin birlikteliği, yüzyıllardan beri iç içe ve süregelmektedir.  KKTC’deki sanatçıların sancısı ve tepkisi, belki de bu iç içeliğin farkına hala varılmamış olmasınadır.

KKTC’de basına yeterince yansımasa da, “fark edilen sanat” adına çok güzel gelişmeler de yaşanmaktadır.

Yakın Doğu Üniversitesinde Kurucu Rektör Dr. Suat İ. Günsel’in himayelerinde 18 Kasım 2014’de kurulduğu açıklanan ve kısa bir süre sonra ziyaretçi kabul etmeye başlayacak olan YDÜ Sanat Müzesi, çok önemli bir açığın kapatılması açısından tarihteki yerini almıştır.  YDÜ Sanat Müzesi, KKTC’deki üniversiteler içinde, geçmişin ve günümüzün sanatsal birikimine sahip; resim, heykel, fotoğraf, grafik sanatlar, video, yeni medya gibi görsel sanatlara ait eserleri sergileyecek kimliği ile, plastik sanatlar kapsamına uygun KKTC’deki ilk üniversite müzesi olma özelliğini de taşıyacaktır.

Bu açıklamalar ışığında ve sonuç olarak müzeler; toplumların geçmiş ve gelecekleri arasında köprü görevi görürler.  Toplumların kültürel anlamda gelişimini ve bakış açılarını etkilerler.  Bulundukları kentlerin merkez noktaları, marka değerleridirler.

Sanata değer veren, müzeleri kuran ve kurmaya çalışanlara selam olsun. Ay gülümsesin!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, November 23, 2014

Müjde müze ve çalıştay

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:55
23 Kasım 2014, Pazar, Lefkoşa



İnsanı olayın içinde tanımak gerekir, derler! Çok güzel insanlarla tanışıp, çok güzel öğreniler elde edip, bir etkinliği daha başarıyla tamamladık. Bu nedenle; çalıştayımıza varlıkları ve eserleri ile renk katan öncelikle sanatçılarımıza teşekkür ederim. Onlar katılmasaydı bu çalıştayın başarısı bu kadar büyük olmazdı. (Katılımcı isim alfabetik sıralamasına göre:) Güney Kıbrıs’tan Adi Atassi, Çankırı Karatekin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Dekan Prof.Dr. Alaybey Karoğlu, Kosova Shkolla e Mesme e Artit Pamor’dan Prof.Dr. Avni Behluli, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Prof.Dr. Basri Erdem, Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi’nden Doç.Dr. Birsen Çeken, Yrd.Doç.Dr. Erol Yıldır, Kosova’dan Prof.Dr. Ethem Baymak, Feridun Işıman, Gönen Atakol, Doç.Dr. Gültekin Akengin, Hikmet Uluçam, İnci Kansu, Filipinler’den Jonal Buenafe, Ürdün’den Khaldoon Daoud, Arnavutluk’tan Mirjana Shqiptare, Bosna-Hersek’ten Mirsada Baljic, Kırgızistan’dan Momunbek Akmatkulov, Arnavutluk Tiran Güzel Sanatlar Akademisi’nden Prof.Dr. Mustafa Arapi, Mustafa Hastürk, Nihat Kürkçüoğlu, Nurhayat Erdem, SanARTworK’dan Sinan Yasdıman, Makedonya’dan Zharko Jakimovski, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nden Doç.Dr. Zuhal Arda…

Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde, 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenlediğimiz Uluslararası Resim Çalıştayı’nda paletimizin renkleriydiler!  YDÜ Hastanesi sergi salonunda açtığımız ve halen izlenebilecek olan serginin de kahramanları!

Çalıştayın başka kahramanları da vardı kuşkusuz, bunlar: YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel ile görüşmemizden sonra –diğer etkinliklerimizde olduğu gibi- ilk kapısını çaldığım kişi Dorana Turizm İşletmeleri Müdürü Ahmet Savaşan; katılımcı isimleri üzerinde ve organizasyonda birlikte çalıştığımız Sinan Yasdıman, Hasan Zeybek ve Mustafa Hastürk.  Fakültemizden görevli akademisyenler: Evrim Ergün, Mine Okur, Elif Atamaz, Raif Dimililer, Vedia Okutan Gaydeler, Rahme Manastırlı, Raif Kızıl.  Gönüllü olarak çalışan öğrencilerimiz: Aybatur Yüzyıl, Emrah Türkyılmaz, Önder Türkkal, Salih Akpolat, Tamer Ekendal, Umutcan İltaş; zaman, mekan ve olanaklar ölçüsünde çalışan bir düzeneğin parçalarıydılar!

Çalıştay Düzenleme Kurulu adına sergi açılışında yaptığım konuşmada; “katılımcı sayısı ve üretilen işler açısından KKTC’de şimdiye kadar resim alanında benzeri yapılmamış bir etkinlik ile ve yine sizlerin karşısında olmaktan gurur duyuyorum.  Tüm katılımcı sanatçılara; genç veya deneyimli hepsine, okuyabilen için birer yaşayan kitap özellikleri ile çok değerli zaman, birikim ve emeklerini bizimle paylaştıkları için teşekkür ederim.  Diğer etkinliklerimizde olduğu gibi; bize her türlü desteği sağlayan Üniversitemiz Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Doç.Dr. İrfan Günsel’e, Rektör Yardımcımız Sayın Prof.Dr. Şenol Bektaş’a; ulaşımdan, matbaaya, yemekhaneden otele kadar, hizmet ve emeği geçen üniversitemiz personeline teşekkür ederim.

Üniversitelerin büyüklüğünün sadece bilim ile değil; sahip olduğu müze, galeri, konser salonu, sahne, spor salonu ve sanat eserleri ile de ölçüldüğü bir dünyada; oluşturduğumuz ve oluşturmaya devam ettiğimiz değerlere sahip çıkılmasının motivasyonumuzu etkilediği gerçeği ile; okyanusu geçip derede boğulmadan, böylesi önemli ve güçlü bir uluslararası organizasyon gerçekleştirmek, takdir edersiniz ki kolay değildir.  Bunu yerine getirmenin kıvancını yaşıyoruz. Bu arada sergimizi daha yerleştirme aşamasında ziyaret edip resimler ve sanatçıları hakkında teker teker bilgi alan;  Kurucu Rektörümüz Sayın Dr. Suat İ. Günsel’e huzurlarınızda ve bir kere daha içtenlikle teşekkür etmek isterim çünkü; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilk Çağdaş Sanatlar Müzesini kurma sözünü aldım Suat hocadan!  Ayrıca; müzemize işi alınan sanatçıların %10 indirim hakkı ile hastanemiz hizmetlerinden yararlanabilmeleri sözünü de aldım” deyip sözlerime devam etmiştim.

Müze için aldığım söz, beni ayrıca heyecanlandırdı!  Bu bir söz değil, müjde aslında!  KKTC’de plastik sanatlar ile biraz ilgisi olanların bile, ihtiyaç olarak gördükleri ve gösterdikleri bir Çağdaş Sanatlar Müzesinin sözünü almak; değil yalnızca Üniversitemiz için KKTC için bile heyecan verici!  Bu müze sözünü, çalıştayın başarısına borçlu olduğumuzu söyleyebilirim.  YDÜ, kurulacak bir müze ile, kurumsal kimlik ve marka değerine oldukça önemli katkılar sağlayacaktır.  Yakın coğrafyadaki eşdeğer veya benzer Üniversiteler arasında farklılaşacak, öne çıkacaktır.

Tüm katılımcıları kutlayarak ve kucaklayarak ancak; özellikle uzaklardan gelenler için bir şeyler yazmak isterim. Khaldoon Daoud’un resimleri yanı sıra; konuşmalarımız ve ilginç fikirleri ile “küçük bir pencereden dünyaya bakış” ve “kitap” projesi artık biçimleniyor bile! Yeni bir ekip çalışması, yeni sergi-ler ve yeni ufuklar…

Zharko Jakimovski; çalışma disiplini, atölyesini ve zamanı kullanmada titizliği, beslenme alışkanlığı ve “kübizmin yaşayan efsanesi” unvanını hak etmiş bir usta...  Elbette çalışmaların hepsi birbirinden güzeldi ama Zharko’nun yaptığı Kıbrıs konulu çalışmasının müzede özel bir yeri olacağına eminim.
Ethem Baymak “Rumeli’nde yorgun bir gramofon”.  Avni Behluli çini mürekkebi ile tuval üzerinde ustaca çizdiği özellikle boğa desenleri… Alçak gönüllü bir eğitimci. Görevli öğrencilere kağıt üzerine yaptığı desenleri hediye etmekten keyif alan bir paylaşımcı.

Üniversite sıralarından arkadaşım Erol Yıldır’ın üç ayrı tual üzerine çalıştığı atları… Jonal Buenafe’in Büyük Han ve Girne limanı; Adi Atassi’nin renkli şifreleri, Mirjana Shqiptare’nin hayvan figürleri…  Momunbek Akmatkulov’un at, kartal ve okları…  Mustafa Arapi’nin tarihi yapı resimleri…

Çalıştayda ortaya çıkarılıp sergilenen elliye yakın eser müzeye aktarılmak üzere YDÜ’nün envanterine girecektir.

Bu sergi izlenmeye değer…

Yarın sabah; Bangladesh’in başkenti Dhaka’da; Asya, Avrupa, Afrika ve Pasifik Bölgesi’nden elliye yakın ülkenin katılımı ile bu yıl onaltıncısı gerçekleştirilecek olan Asya Bienali’ne jüri üyesi olarak görev yapmaya gidiyorum.  Oradan da yazmaya çalışacağım ama, iki hafta sonra görüşmek üzere…

Eğitim alın, resim yapın, sanata yakın ve hoşça kalın…


Sunday, October 19, 2014

Bulutlar, çalıştay, müze

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:50
19 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa



Hoşbulduk!  Bulutlar karşıladı beni. Dokuz yıldan beri aramızda ilginç ve dostane bir ilişki olan Kıbrıs’ın bulutları karşıladı beni. Görsel kayıtlarımda binlercesini arşivlediğim bulutlar.  İnanırım ki yazılı kayıtlarımda kendilerini görmek için de sabırsızlanırlar!

İki Pazar gününü de kapsayan yaklaşık oniki gün sonra adaya dönüşümde Karpaz yönünden alçalırken uçak Ercan’a doğru, Dillirga havasındaydı bulutların geçişleri. Bir telaş bir heyecan…  Ha bir de sanki, suç işlemiş de kaçar gibiydiler! Oysa rüzgar ile bulutların yön değişimi doğaldır, insanınki muamma!

Ercan’a indiğimde; iklim değişikliği, mevsim değişikliği ve siyasi hareketlilik nedenleriyle oluşmuş sosyal sarmalda; yılların birikimiyle önü tıkalı “su”, kendi baskınlarını yaparak hafızasını umursamadığı topluma bir ders daha veriyordu... Yazmak istedim:

Her ciddi yağmur sonrası özellikle Lefkoşa ve Mağosa’da ortaya çıkan felaketi durumlar, dokuz yıldır neredeyse aynı seyri izliyor. İstikrarlı bir seyirdir bu aslında!  Çarpık veya plansız yapılaşma, coğrafi ve diğer ekolojik mazeretleri de içine katarak oluşan su baskınının şiddeti aynıdır.  Aynı istikrar siyasette ve tepkisel durumu da, sosyal medyada görülmez!  Daha önceleri sosyal medyayı da sel alırdı, fotoğraflar, filmler, karikatür ve “özlü” sözler…

Son yağmurlarda ise durum oldukça farklıydı.  Müthiş bir tolerans vardı yerel yöneticilere! Tercihler devredeydi tüm “hoşgörüsüyle”!

Sosyal medyada; sel çamurlarından evini, arabasını kurtarmaya çalışanların “enstalasyon değil bu” diye fısıltıyla karışık, bireysel çığlıkları yankılanıyordu… Veeee sevdiğim bir arkadaşımın yorumu:  “Harika bir yağmurdan sonra, hafiflemiş bir gök ve berrak bir hava...”

Doğal, ya da insani olaylara tepkiler koltuğa oturana göre değişiyorsa, o değişen tepkilerin samimiyetini en iyi sahipleri bilir inancındayım. Yine inancıma göre entelektüel düzeyi yüksek bir toplumda, toplumsal hafızanın da sağlıklı çalışması gerekir beklentisindeyim.

Bekli de can kaybı olmadığı için mi kimse durumu pek ciddiye almaz; diye düşünürken, bir yerel yöneticinin demeci, seli durdurucu, çamuru süpürücü, sorunu çözücü nitelikteydi: “…bunları çözmek için göreve geldik, tüm eleştiri, iğneleme ve siyasi söylemleri doğal karşılıyorum, umarım önümüzdeki yıllarda sorunu azaltarak ilerleyebiliriz."

Bana göre böyle bir demeç vermek sanattır!  Kimilerine göre siyaset de sanattır! Öyleyse biz de bulutları, yağmuru, çamuru bir tarafa bırakarak, buradan gerçek sanata geçelim!

Kuruluşundan bu yana, ulusal ve uluslararası platformlarda geniş yankı uyandıran, pek çok sanatsal ve kültürel etkinliğe imza atan  Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenleyeceği “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” bugünkü yazımın “sanat” konusu olsun!

Çalıştaya yurtdışından; Arnavutluk, Belarus, Bosna-Hersek, Filipinler, Kırgızistan, Kosova, Makedonya, Moldova, Yunanistan, İspanya ve Türkiye’den onbeş sanatçı davet edildi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ise 1935-1950 yılları arasında doğmuş olanlardan, davetimizi kabul eden on usta, deneyimli sanatçı ile etkinliği gerçekleştireceğiz. Elbette etkinlik süresince resim sanatına ilgi duyan herkese kapılarımız açık olacak. Özellikle KKTC’deki tüm öğrencilerimizin, eğitim gördükleri alan sanat ve veya tasarım olsun olmasın hepsinin öğrenecekleri çok şey olduğuna inanıyorum. Alacakları küçük bir estetik dersi, hafızalarına kazınacak bir renk, bir şekil mutlaka olacaktır.

YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organize edip gerçekleştirdiği AKADEMİADA etkinliği sonrası yazdığım bir yazıda: “Sorumluluklar başarıyla taçlanınca ortaya çıkan sonuca bakıp da keyif almamak mümkün mü?  İçinde bulunduğumuz akademik ortam ve yapılan sanatsal işler “üniversiter bir bütünün” parçası niteliğinde ve ona ivme kazandıran artılar olunca, paylaşımın adı elbette evrensel başarı olacaktır…  Heyecan, doğru strateji, öngörü ve güç ile YDÜ çatısı altında daha nice başarıların yaşanacağından kuşkum yok…” demişim.  Böylesi güçlü ve karalı bir vizyona sahip Fakültenin “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” ile, bu başarılarına bir yenisini daha eklemesi sürpriz olmasa gerek!

2014-15 Akademik yılında öğretim kadrosunu yeni elemanlarla ve araştırma görevlileriyle daha da güçlendiren YDÜ GSTF, “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” etkinliği ile KKTC’nin sanat ve tasarım alanlarında lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde YÖDAK ve YÖK onaylı eğitim veren ilk ve tek akademik kurumu olma özelliğine bir yenisini daha ekleyecektir. En üretken, en aktif Fakülte! (Umarım sayfa editörü o güçlü kadrodan küçük bir fotoğrafı sizlerle paylaşmamızı sağlar!)

YDÜ çatısı altında geçenlerde açılan KKTC’deki “sporun mabedi” sloganını fazlasıyla hak eden “RA25 Spor Salonu” örneğinden hareketle; önümüzdeki süreçte, yine YDÜ çatısı altında “sanatın mabedi” bir sanat müzesine de kavuşacağımızdan kuşkum yok.  O müzenin duvarında küçük bir taş olacak “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” ile biz, çabalamalarımızı gerçeğe dönüştürmede hızla yol alıyoruz inancındayım. Bu yıl beşincisini gerçekleştirdiğimiz AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi ve diğer etkinliklerimizden kazandığımız deneyim, “MÜZE” sahibi olma konusunda da bizleri “yeterli” kılmaktadır. Ayrıca; daha önce Müze Müdürü olarak görev yaptığım Hacettepe Üniversitesi Sanat Müzesi’ndeki görevim sırasında müzeye kazandırdıklarım ve rakamlar, kayıtlarda mevcuttur!

Sanat ve tasarım alanındaki; hem uygulamalar hem de yazısal birikimimi, şimdi burada, YDÜ’nün çatısı altında ve üniversite yönetiminden tam destek alarak “akademinin yararına” kullanmaktan da büyük bir keyif aldığımı ifade edeyim. Çünkü; daha önceki etkinlik önerilerimizi götürdüğümüzde olduğu gibi, bu sefer de “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” önerimize aynı “himayeyi” görünce bir kere daha doğru adreste olduğumu hissettiğimi belirtmek isterim.  Bu nedenle; YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’e ve YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e minnettarım.

YDÜ Sanat Müzesinin envanterine; çalıştayda ortaya çıkacak eserlerin de, kayıtlı halini gördüğümüzde hepimiz bir kere daha mutlu olacağız!

Bir müzemiz olsun!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…


Tuesday, December 24, 2013

Sanat, Kent ve Kültür

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:06
22 Aralık 2013, Pazar, Lefkoşa

Kıbrıs Postası gazetesinin 14 Aralık 2013 Cumartesi günü “Yakından Sanat” köşesinde yayınlanan KKTC’de bir sanat müzesi kurulmasına ilişkin Sanat, Müze ve bir Örnek başlıklı makalem nedeni ile görüş bildiren sanatsever ve sanatla uğraşanlara çok teşekkür ederim. Bana yükledikleri sorumluluk bu konu üzerine tekrar yazmaya yönlendirdi beni.

KKTC’ye uçakla gelirken koltuk arkalarında okunmak veya alınmak için bırakılan dergileri incelediğinizde bazısında KKTC’de lüzumlu telefonlar diye bir sayfa ayrıldığını göreceksiniz.  İyi niyetle hazırlanmış bir sayfa olduğundan kuşku yok.  Ancak; Bakanlıklarla başlayan listede (KKTC genelinde var olan müzeleri arkeolojik veya etnografik olarak ayırmadığı için) epey bir “sanat” müzesinin var olduğunu görebilirsiniz! Oysa o müzelerden birinde genel olarak sanat kapsamında evrensel ölçülerde kabul gören resim, heykel, seramik ve hatta fotoğraf adına bir şeyler görebilmek nerede ise imkansız. Ki var olanların da oldukça ilgiye muhtaç olduğu ortadadır.  Özellikle müzelerin bir kentin kimliğini yansıtan ve hatta marka değerine katkı koyan varlıkları yadsınamaz.  Mesele müzelerin zaruretinin farkına varıp ona çözüm üretecek idarecilere/siyasilere doğru yolu göstermektir.

Coğrafik olarak uygarlığın beşiği olan bu bölgede son elli yılda (isteyen daha eskiye de tarihleyebilir) üretilen sanat çalışmalarının sayısının nüfusa göre çok da az olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki genç kuşak yeni teknolojik olanaklarıyla dünyayı takip ediyor. Hatta her şeyin farkında ve fark edilmek için de mücadele veriyorlar.  Fakat bilmiyorum genlerin taşıyıcı bir özelliği midir yoksa alışkanlığa dönüşmüş bir kültürel davranış biçimi midir çözebilmek pek kolay değil bu “olumsuz” eleştirileri.  Hani bir söz der ki “bir işi yapmak isteyen yolunu, istemeyen nedenini bulur.”  Tarafların kavga etmek yerine oluşturabilecekleri sinerji sonuç için çok önemlidir. Gazete sütunlarına yansıyan eleştiriler veya “bana sormadılar” gibi egosal tatmin bekleyişleri “müzenin” duvarında bir kum tanesi bile olamaz.

Öte taraftan Çin mallarının ucuz olma özellikleri gereği hemen her alanda kendilerine pazar bulmalarından –nerede ise var olmayan- sanat piyasası da maalesef nasibini almıştır.  Taşınması sorun yaratmasın diye küçük parçalara ayrılmış resimler bir dülger aracılığıyla duvarlarda yeniden bir araya getirildiğinde ortaya komik sonuçlar çıkıyor.  Kimi zaman; çalışma ucuz olsun diye çoklu üretiliyor ki bu da başka bir vahim sorun.  Bu tür reprodüksiyonlara özenenlerin bir top kumaştan kesip çerçeveledikleri desenlerin altına imza atıp sergilemeleri; durumun cehaletine mühür, olası müzenin kapısına da çivi oluyor.

Küçük bir toplumda, sanatın farkına varıp onu “belki yatırım aracı olabilir” zihniyetine çıkabilmiş kişilere değişik ilişkilerle yukarıda sözünü etiğim Çin özentisi bu kumaş parçalarını sanat eseri diye sunmaya çalışmak hainlikle eşdeğerdir.  Soruya dökersek; elinde röprodüksiyon bulunduran “kötü” ise ona fabrikasyon kumaş deseni sunan “iyi” mi?

Böylesi bir alış-verişin olduğu toplumun kültürüne “müze” kavramını yerleştirebilmek dahi çok anlamlı olacaktır.

Değerli ve sanatla yakın kalın!