Showing posts with label Kültür. Show all posts
Showing posts with label Kültür. Show all posts

Sunday, June 1, 2014

Okul, hocam ve ben

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:29
01 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!






































Değerli okurlar bugün; tam bir yıl önce verilmiş bir sözü kendi köşemde yerine getirmeye çalışacağım için mutluyum.  Birkaç haftadır köşemde ağırlıklı olarak yazdığım Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin düzenlediği  “AKADEMİADA gerçek anlamda bir okul kimliği taşıyor” demek çok da yanlış olmasa gerek.  Gönüllü katılımcıların ve gönüllü eğiticilerin yaklaşık on gün boyunca önyargılardan ve küçük-büyük her tür hesaptan uzak durduğu; üretmenin ve bilgi paylaşımının üst düzeyde yaşandığı bir ortam, bir okul tanımlamaya çalıştığım.  Bu okulda sadece uygulamalı atölye çalışmaları yapılmıyor elbette.

Çoğunluğu öğrenci olan katılımcılara her etkinlikte bir de sanat, tasarım, eğitim ana başlıkları altında bir tartışma ortamı yaratılıyor.  Böylece kuramsal atölye çalışmasının bir seminer ile hayat bulması sağlanıyor.

İşte budur sözünü ettiğim okul, uygulama ve kuramın birlikte ele alındığı okul…
İstanbul, Doğuş Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesinden Prof.Dr. SITKI M. ERİNÇ tarafından; geçen yıl AKADEMİADA etkinliğinde sunulan bir bildiriyi size sunmak istiyorum bugün.  Anlaşılması kolay ve bir o kadar da geniş kitleler tarafından okunması; akıllara takılan pek çok soruya cevap niteliği taşıyan içeriği bakımından gerekli diye düşündüğüm için bildiriyi sizlere getiriyorum:

SANATÇI VE SANATSEVER İLİŞKİSİNİN DOMİNANTLARI
“Sanat olgusunun bu iki öznesi arasındaki ilişki, nesnel ya da tinsel olarak ama mutlaka sürekli bir şekilde varlığını sürdürür. Bu süreç içinde ilişkiyi hem var eden hem de kendini hissettirecek şekilde etkileyen temel dominantları en genel şekliyle üç ana grupta toplayabiliriz.

Bunlar; a) Kültür ve Eğitim, b) Politika ve Demokrasi, c) Ekonomi ve Yaşam Standardı.

Bu üç dominant ayrı ayrı ele alınsalar bile birbirinden bağımsız düşünülemez ve daima üçü bazen sebep-sonuç ilişkisi içinde, bazen de yan yana hem sanatçıyı, hem sanatseveri hem de aralarındaki kaçınılmaz ilişkiyi etkiler. Fakat salt konuyu daha anlaşılır kılmak için bu üç etmeni ayrı ayrı ele almakta yarar görülebilir.

a) Kültür ve Eğitim:
Eğitim, Kültür örtüsünün en temel öğelerinden biridir. Öylesine temeldir ki, kültürü tek başına yönlendirebilir, şekillendirebilir. Fakat eğitimi temel öğe yapan da kültürün yoğunluğudur, derinliğidir.
Sanatçıyı ve sanatseveri öncelikle bu kültür ve eğitim var kılar. sanattan ne anlamamız gerektiğini, nasıl bir sanatın yeğlenmesi kaçınılmaz olduğunu, sanatla çağı ve çağcıl olanı nasıl yakalayabileceğimizi ancak önce kültürel edinimlerimizle, sonra da bu edinimlere uygun düşen ve onu pekiştiren daha ileri götüren eğitimle sağlayabiliriz. Bu ikisinden biri yani kültür ya da eğitim yetersiz kalırsa sanat hemen önce durağan bir hal alır, sonra da kavuklaşır, büzülür, küçülür.  Sanatçı için yetenek ön koşul kabul edilir. Fakat bu yetenek nesneleşmedikçe, sanata dönüştürülmedikçe onun varlığından söz edilemez. Bir sanat eseri yaratabilmek ise teknik ve felsefi eğitimle gerçekleşebilir.  Önce bu yeteneğin nasıl ortaya konulabileceği, hangi yolla ve nasıl bir sanat eseri yaratabileceği öğrenilir, sonra da bu sanat eseri ile sanatseverine ne verilebileceği.   Yani sanat eserinin iletisinin ne olacağı...

Bilindiği gibi her sanatçı potansiyel bir alıcı için ürün verir. Sanatçının bu 'potansiyel'den ne anladığı onun yapıtını önce yeni yapar, sonra da o talebe uygun arz yaratılır. Bunun tek ayrıcalıklısı sanattır. Sanatta önce arz yapılır, bu arza göre talep oluşturulur. İşte sanatçı kültürü ve eğitimi sayesinde neyin yeni bir arz olabileceğini keşfeder. Yoksa Amerika'yı tekrar, tekrar keşfeder durur.

Sanatsever, kendisine arz edilen yeni, tek ve özgün bir yapıtı, alışageldiklerinden farklı bir eseri ancak kültürü ve eğitimi sayesinde kavrayabilir ve o yapıtla hem duygusal bir bağ kurar, hem de belli bir ileti sağlar, bir bilgi elde eder.  Sanatseverin kültür düzeyi ve eğitim seviyesi sanatçının 'potansiyel' kavramını doğrudan etkiler ve onun yapıtının sıradanlığını engeller.

Sanatçının yapıtı da sanatseverin kültür düzeyini yükseltir, görgüsünü, bilgisini artırır. örneğin bir Bilge Karasu kitabı okumak, okuyabilmek ve onu sindirebilmek, ya da Sefiller Müzikalini izlemek ve dinlemek, yahut Meriç Hızal'ın Antalya’daki Alyazma Anıtını turlamak ve kavramak... Bunları yapabilen bir sanatseverin hem kültür seviyesi bir üst basamağa çıkar hem de bilgisi artar. Bu ve bunlar gibi yapıtlar onu çağdaş yapar, çağcıl toplumlar düzeyine ulaştırır. Bu tür eserlerin varlığından bile habersiz olanlar asla sanatsever sayılmazlar, niçin yaşadıklarının, nasıl yaşadıklarının farkına bile varamazlar.  Sanatçı ile sanatsever arasındaki bu ilişki; kültür ve eğitim ilişkisi, sanatı sanat yapan en önemli  dominantlardan da birini, hatta ilkini oluşturur.

b) Politika ve Demokrasi:
Demokrasi özgür düşünebilmenin, özgür düşünebilme yönteminin öğrenilmesinin tek yoludur.  Bir ülkede yönetim biçimi ne olursa olsun, sanatçı kendini özgür hissedebilmelidir. Bu hisse ket vuran pek çok dış etken olabilir. Ama asıl etken içimizdeki, düşünsel yapımızdaki ket vuruculardır. Bu nedenledir ki en diktacı rejimlerde bile çok iyi sanatçılar çıkabilmiş ve evrensel üne kavuşabilmişlerdir.

Politikada, ister bir devlet yönetimini, ister bir toplum ya da bir aile yönetimini ölçüt alalım, asıl olan sanata bakış, sanattan anlayış üzerine oluşturulan politikadır. Örneğin bir aile babası, bir ilin valisi ya da bir devletin en baştaki yöneticisi nasıl bir politika izlerse izlesin, bu politika sanata, iyi sanata, evrensel sanata ne kadar karşı olursa olsun, eğer hem sanatçı ve hem de sanatsever, ruh olarak akıl olarak özgürlüğünü koruyabiliyorsa sanat gelişme yolundan sapmaz. Olsa olsa biraz gecikir. O kadar...

Rus ihtimalinde, Nazi Almanya'sında ya da İtalya'sında, daha pek çok ülkede tüm politik baskılara, engellemelere rağmen sanat derinden derinden gelişmeye devam etmiştir. Daha 14. Yüzyılın ilk yarısında Giovanni Boccaccio, özellikle dine dayalı diktaya rağmen 'Decameron Geceleri' yazabilmiştir. 1600'lerin hemen başlarında İspanyol ressam Diego Velasquez, engizisyonun katı yasağına rağmen 'Aynadaki Venüs'ü yapabilmiş, arkasından da Francisco de Goya'nın 'Çıplak Maya'sı için öncülük edebilmiştir. Nazım Hikmet'in durumu da bunlardan farksız olmuştur. Çünkü bunlar ve bunlara benzeyen sanatçılar hiçbir şey uğruna kafa özgürlüğünden ve demokratik tutumdan taviz vermemişlerdir.

Demokrasinin bir sistem olarak, bir ad olarak var olması ile bir düşünce tarzı, bir dünyaya bakış şekli olarak var olması çok farklı iki durumdur. İkinci varsa birinciyi gerçekleştirmek sorun değildir. Ama eğer yoksa, yani kafa olarak yoksa birincinin var gözükmesi sanatı olumlu etkilemez, hatta aksine sanatı geriletir. Bunu bilmemize rağmen, ne yazık ki, aydın kabul edilenler, sanatçı geçinenler anti demokratik bir düzende iktidarın yanında olmayı çağdaşlık kabul ederler, entelektüellik zannederler ve koşulların daha da beter olmasına çanak tutarlar. Böyle bir ortamda sanat evrenselliğin çok uzağında oluşur. Sanat adına yapılan her şey alaturkalaşır. Gerçek sanatseverlerin sanattan kopmasına neden olur.

Sanat severin sanat politikası, her ne kadar ailesinin, yakın çevresinin tutumundan doğarsa da kendi geliştikçe, eğitimi değiştikçe, görgü ve bilgisi arttıkça kendi politikasını oluşturur ve çağa ayak uydurur. Evrensel sanatı tanır ve benimser. Böyle bir politika sanat adına yapılan arzın kalitesini de yükseltir şüphesiz. Talebin kalitesi sanatçının potansiyel alıcı üzerine oluşturduğu imim de kalitesini yükselteceğinden toplumun sanat seviyesi, toplumun yeğleme düzeyi de yükselir.  İktidardakilerin sanata karşı politik tutumları çağa ve çağcıl akla ters düşse bile sanatçılar buna direnebilecek kapasiteye sahip ise sanatın yükselmesini hiçbir güç engelleyemez. Yeter ki sanatçı sanatı her şeyin önünde tutabilsin.

c) Ekonomi ve Yaşam Standardı:
Gerek toplumun ve gerekse o toplumu yaratan bireylerin yaşam düzeyleri ekonomik koşullarla doğrudan ilişkilidir. Fakat bu konuda iki temel kuralı unutmamak gerekir. Bunlardan ilki hiçbir toplumda, siyasal rejim ne olursa olsun ekonomik eşitlikten söz edilemez. İkincisi ise, ekonomik koşullar ne kadar üst düzeyde olursa olsun bu düzeyle sanat arasında aracısız, doğrudan bir ilişki kurulamaz. Bu ilişki ancak kültür ve eğitim düzeyi aracılığı ile sağlanabilir.

Yaşam standardı dendiğinde önce ekonomik olanaklar akla gelir genellikle. Ama aslında bundan daha farklı, daha yoğun bir anlamı içerir yaşam standardı tanımlaması. Ekonomik olanakları nasıl kullanacağını bilmek, doğru kullanabilmek yaşam standardını gösterir. Geliri ne denli kıt olursa olsun hiç olmazsa bir kitap alabilmek için para ayırabiliyorsa, zaman zaman bir buket çiçek almayı akıl edebiliyorsa, bir tiyatroya gitmek için gerektiğinde bir öğününden vazgeçebiliyorsa bu kişinin yaşam standardı yüksek demektir. Bir müze giriş ücretinden, bir sergi biletinden kaçınmayı tasarruf zannedip, pahalı bir lokantada görünmeyi yaşam standardı zannedenlerin safdilliği, tüm çevresi tarafından fark edilebilir.

Gerek sanatçı, gerekse sanatsever kişisel yaşam standartları için bilinçli bir şekilde çaba sarf ederlerse toplumun kalkınmasına doğrudan hizmet etmiş olurlar. Bu da vatandaşlık görevlerini yerine getirmek anlamına gelir ki galiba hepimizin temel dileği de budur, bu olmalıdır.”

Öğrencilerimle derste tartışma ortamı yaratmak için paylaşmaktan keyif aldığım bu yazıyı, sunumdan sonra hocamdan yayınlama izni istemiştim.  “Yayınladığında bir kopya da bana yollama sözü verirsen evet” demişti hocam!  Aradan bir yıl geçti!  Artık okudunuz, sizlerin de yararına olduğu ümidi ile ve değerli hocamı bir kere daha saygı ve minnetle anıyorum.

Deep Purple, Cumhuriyeti Afişleyen Adam: İhap Hulusi Görey sergisi, Piri Reis Haritaları sergisi, YDÜ, GSTF, Plastik Sanatlar Bölümü sergisi; artık evrensel büyüklüğe ulaşmış bir bütünün değişik düzeydeki başarıları…  Sanat ne ulvi bir değer ki herkes kendine göre nasipleniyor, kovası kadar su alıyor denizden…

Sanata yakın kalmanız dileğimle.


Tuesday, January 21, 2014

Sanat, güve, muhtarlar

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:10
21 Ocak 2014, Salı, Lefkoşa

Koza sözcüğü; pek çok yumuşak, hafif, esnek ve hatta zarif çağrışımlarla dolu bir doğurgan formu tarifler.  O formdan çıkacak varlık beklentisi genellikle kelebektir.  Peki; “kelebek nedir, nasıl bir şeydir, insanlar ona nasıl bakar, insanlarda o nasıl duygular uyandırır” soruları bana hep olumlu cevaplar ile dönerken şimdi kozadan “güve” çıktı…

Öyle ise; “güve nedir” bir araştıralım bakalım:  “Güve, yapısal olarak çok ufak bir böcektir. Görünüş olarak kelebeğe çok benzetilir. Ancak; kelebeğin kanatları tüysüzdür ve renkleri çok canlıdır. Güvenin kanatlarında ise çok sayıda tüy vardır, renkleri mat ve soluktur.  Güvenin baş kısmında bir çift anteni bulunur. Anteni sayesinde besinin yerini çok rahat bulur ve anteni ile ayrıca kendi türleri arasında “iletişim” sağlar. Radardan daha güçlü bir sistem sayesinde güveler kendilerini dış etkenlerden korurlar. Güveler büyüklü küçüklü olurlar ve çeşitli kaynaklardan beslenirler.  Ve ama mutlaka insanlara farklı şekillerde zarar verirler.” 

Harika bir açıklama; tam da benim anlatmak istediğim konuyu örnekliyor, daha ne olsun… Yalancı, iftiracı, sokma akılla hareket eden kelebek maskeli bir güve benim örneğim, üstelik kendini “gigsi” sanıyor! Komedinin böylesi ancak akademik dünyada olur…

Akademik dünyayı elbette yerel bazda ele almalı, çok uzağında bulunduğumuz evrensel değerlerin ancak “…mış gibi” içindeyiz… Biz ne kadar akademinin içinde isek, “güve” de o kadar içinde.  Hatta güveye koza örmesi için alternatifler de sunulur. Orası olmazsa burası, burası olmazsa şurası. Şura toplantılarıyla çözüm bulunana kadar devam… Sonra da güvesine göre kriterler, cinsine göre ilkeler, antenine göre kurumlar, tüyüne göre akademi.  Vah ki ne vah…

Sanatla ne alakası var demeyin, bu güve! Adı üstünde bunun; daha önce de belirtmiştim, çin işi parçalı bulutlu kumaş eserlerin çekiciliği güveye yarar. Yorgan döşekten arta kalmış kumaştan çerçevelenen her şey onunla ilgili olduğunda “sanat” bile olabilir! Başkası ürettiğinde yorum: “fark etmez”. Renk, biçim, doku, kafiye; gerisi gigsi safiye…

Elbette güve kendi başına bir hiçtir. Anteni çalışmazsa tükenir! Anten günümüzde iletişim için kullandığımız pek çok araçta gizli bir şekilde mevcut, güvede ise görünüyor! Onlardan kaynaklı radyasyonun insana zarar verdiği söylenir ama bir türlü araştırma sonuçları yayınlanamaz.  Yayınlanmamış olanın akademide hükmü yoktur. Yayını olmayanın da takatı yoktur. Çünkü “normal” akademik ilerlemede, kriterler öyle buyurur. 

Ancak muhtarlar için böyle bir sorun yoktur. Kozadan kelebek yerine güve çıksa ne olur?

Saturday, January 18, 2014

Gerçeküstü Haller ve Sanat

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:09
18 Ocak 2014, Cumartesi, Lefkoşa

İnsan yaşadığı toplumu sorgularken zaman zaman kendini de sorgular. Hele küçük ölçekli bir durum var ise sosyolojiden psikolojiye geçiş, genetik bağ veya diğer bağlantıların analizindeki kolaylıklar nedeniyle daha da çabuklaşır. 

Sanki ortada “gerçeküstü” bir yaşam var: İnsanlar kendilerine bahşedilen veya çaba sonucu elde ettikleri sosyal durumlarının algılarını etkilemesi nedeniyle “dışarıda kalan” gerçeklik konusunda kolaylıkla yanılgıya düşerler.  Makamlarına ayrılmış mekanın ya da uzamda ki hacmin, fiziki yapısının gerçeklik boyutundan öte, sosyolojik havalandırma ile birlikte aslında düşsel bir “dünyaya” form değiştirerek geçerler. Bu geçiş, insanın her tür hiyerarşide ve her seviyede sıklıkla sergilediği bir davranış biçimidir. Koşut olarak; böylesi düşsel durumun dışında kalanlar ya da beklentilerine yanıt bulamayanlar buna “omurgasızlaşma” da derler. Oysa hacim olarak oldukça ağır olacağı düşünülenlerin; süreç içinde sadece yanılgı oldukları ortaya çıkar.  Dışarıda kalanlar için başka bir gerçeklik oluşur; ahbabı olmayanlar veya lütfe maruz kalmamış olanlar, halusyonatif beklentileriyle birlikte bir sonraki döneme kadar hava alırlar.  Makamdakinin kendi varlıksal özellikleriyle kullanım şeklinin farklılaşması, başka bir deyişle makamında gittikçe küçültülen insanın “vaziyete ömür biçme” alışılagelmiş gerçeğiyle yüzleşmesi nihayetinde karşılaştığı çıkmaz; aslında yaşamın gerçeküstü olmasıyla değil, insanın egosuyla ilgilidir.

Köşenin adıyla bağlantıyı kaçırmadan yukarıdaki “yüzleşme” sanatla ilintilendirildiğinde –ki sanatla alakası olanlar her şeyden önce gerçeküstücülüğü bir “akım” olarak algılarlar-  durum biraz daha farklıdır.

Çünkü sanatsal bir kategorizasyon yapıldığında gerçeküstücülerin sanatsal malzemelerini seçmeleri ve onları kullanma yöntemlerindeki farklılıklar, ilk paragraftaki geleneksel veya alışılagelmiş kuralların dışındadır.  Birinde kullanan ile kullanılan arasında dayanılmaz bir çekim ve denge varken, diğerinde tek bir “efendi” vardır, o da sanatçının ta kendisidir.

Sanatçının bir eser için malzemesini seçimi ile, yalnızca kendi istemi doğrultusunda onları anlamlandırma süreci; bir bakıma doğal malzeme ile sanat malzemesi arasındaki algılanma farklılığının doğmasına neden olur.  Şöyle ki; doğal malzemeler alışılagelmiş bir tutum ile düz algılanır, oysa sanat malzemeleri pek çok yan anlam içerir.  Sanat malzemesinin seçimindeki bu farklılık, sanatçının tercihine göre algılama çeşitliliği ve görsel bir zenginliğe dönüşür. Bu dönüşüme katkı bakımından estetik kaygıların ve bilinçaltının baskınlığı ön plandadır.  Bilinçaltındaki görüngülerin yakalanıp günışığına çıkarıldığı yerlerin başında kuşkusuz rüyalar gelir. Rüyalarda görülenlerin görsel olarak biçimlendirilmeleri yanı dışavurumu, sanatçının becerisiyle mümkündür. Çünkü malzeme gerçek hayattaki anlamını yitirmiştir, usta ya da acemi işi bile olsa herşey gerçeküstüdür.

Yaşadığımız coğrafyadaki süregelen toplumsal olaylara baktığımızda karşılaştığımız gerçeküstü haller, artık sorgulanmayan, alışılagelmiş hal durumunda.

Gerçek ve sanatla yakın kalın!

Saturday, January 4, 2014

Takvim, sanat ve dilekler

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:08
05 Ocak 2014, Pazar, Lefkoşa

Yılın ilk yazısı için geride bıraktığımız yılın son yazısında ele aldığım takvim konusuna devam etmek istemi ağır bastı.  Çünkü zaman ölçüleri arasında tekli tanımlarla gösterilen en büyük birim yıl.  Daha detaya inilme şansı olmakla beraber, bir gün, bir ay, bir mevsim, bir yıl.  İşte bugünlerde onlardan birinin öbürüne bağlanması evrensel bir konu.  Takvimsel dönüşüme ilişkin sosyal medyada paylaşılan yaratıcı ve özet yorumlara; sığ zeka ürünü dogmatik “reddetme” çabaları ile yanıt verilemeyeceğini hala anlamayanlar mevcut… Bu reddetme ilginç bir hastalık; durum, mekan ve pozisyona göre de maalesef farklılık gösteriyor.  İçe kapalı toplumlarda sorun daha da derin.

Derin sulara dalmadan güne döndüğümüzde karşılaştığımız manzarada henüz her şey hala sıcak.  

Dışarıda; dün gece atılan havai fişeklerin kokusu, sabaha karşı hafif yağan yağmura rağmen yine de var. Ancak sokaklar geleneksel bir tavırla “herkesin kendi evinin önünü temizlemesi” kuralına uyulmuş ki tertemiz.  Sosyal düzen kolajlanmış gibi eğreti durmuyor burada.  Ezberlenmişlerden kaynaklanan zıtlıklar değil; öğrenilmiş davranışlar belirleyici.  Ezberci eğitim sitemi ile yetişenlerden kopyacı çıkma olasılığı; araştırıp sorgulayan sistemle yetişenlere oranla çok yüksektir.  Araştırıp sorgulayan, başka bir deyişle yaratıcı eğitim sistemlerinde sanatın önemi açıkça kendini gösterir.  Burada kuşkusuz kültür boyutu da devreye girer; aileden gelen ve çevreden gelen ayrışmalar önem taşır.  Bu ayrışmalar özellikle sanat ve sporda kendini gösterdiği gibi hayatın diğer alanlarına da yansır.  

Bu ayrışmalardan biz sanata ilişkin yazmaya devam edersek karşımıza “kötü bir orijinal başarılı bir kopyadan daha iyidir” sözü çıkıyor…  Başkalarının aklı ile yaşayanlar ancak kolaj değerlerin taşıyıcısı olurlar.  Dışarıdan görüldüğü haliyle de insan türünün zavallı  örnekleri.  Çünkü sanat; sokma akılla hareket edenleri (büyüklü-küçüklü) affetmez.  Ayrıca başka bir gerçek var ki reddi mümkün değildir: meslektaşlar birbirlerini ilk kullanımı MÖ.46’ya kadar dayandırılan takvime bakarak bile iyi anlarlar!  Hele bu kolajcılar akademik bir ortamın kriterleri ile tartılacaklarsa kaçış mümkün değildir kaderlerinden.  Takvim yaprakları döküldükçe gerçekler ortaya çıkar.  Ardından da bir soru: “tenekeyi parlatınca çeyrek altın eder mi”?

Bu yılın takvimiyle yürümeye başladığımızda ilk dilekler önümüze çıkıyor:  Sağlıklı, mutlu, huzurlu, başarılı, bol paralı ve barış içinde geçireceğimiz bir yılda “her şey gönlünüzce olsun” bireyden topluma herkesi kucaklayacak kadar geniş bir dilek.  Böylesi umut dolu beklentilerden kurulmuş bir cümle kabul görse gerek.  Bir sonraki aşamasında bu dileklerin; kuram ve kuralların karmaşasından çıkarak “bir şey yapmalı”.  Yaşamın pek çok alanında bence en önemli kavşak bu; dilekten eyleme geçiş!

Evet, biz yılın bu ilk sabahında kapımızın önünü temizledik! 

Takvime duyarlı, sanata yakın kalın!

Sunday, December 29, 2013

Takvim, insan ve sanat

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:07
28 Aralık 2013, Cumartesi, Lefkoşa

Geleneksel olarak yılın son günlerinde hesaplaşma yazıları süsler gazetelerin köşelerini. Kimi kendiyle hesaplaşır, kimi toplumla. Akdeniz, hatta batı toplumlarında kimsenin çıkan sonuç için ne bir bedel ödediği görülür, ne de bir şeylerin değiştiği. Doğu kültürlerinde ise durum çok farklıdır. Elbette bu farklılıklarda inanç sistemlerinin katkısı da vardır. İçe kapalı toplumların sosyolojik yapısında karanlık noktalar çoğalır. Reddetme, öteleme en olumlu ayrımcılık olarak kabul görür, ötesi zaten felaket…

Resmen kullanılan bir takvimde; bir yıldan diğerine rakamsal olarak geçişin dünya nüfusunun en az üçte ikisi tarafından barışçıl bir şekilde kutlanması “günah” olmasa gerek. Günahın; karanlık noktaların olduğu toplumlarda, ne de çok dünyevi kayıtlara geçtiğinin medyadan saklanamayan toz dumanı içinde açığa çıkmasıdır esas felaket. Şu günlerde “dünyanın en itibarsız toplumu” olarak acaba hangi coğrafyada yaşayanlar işaret  edilmektedir? Ki o toplumun basına yansıdığı kadarıyla bazı bireyleri hala Noel Baba ile uğraşıp onu “sünnet” edecek kadar reddetme hırsına yenik düşmekteler. Yılın son günlerinde resmi tarihin veya gayri resmi tarihin neresindeyiz?

Takvimi de ihtiyaç belleyip yaratan uygarlıkların doğmasında bilimsel ve teknik gelişmelerin önemi kabul edilir. Bilimsel ve teknik gelişmelerle insan; doğa, çevre, madde ve malzemeye egemen olmayı, böylece yaşam koşullarını iyileştirmeyi başarır. Bu süreçte insanlık tarihi içinde ve insanla birlikte yolculuk yapan kültürel bir miras olarak sanat da biçimlenir. Öyle ki; görsel mirasıyla günümüze yansıyan kendi geleneklerini oluşturur sanat. Yine de insan bu gelenekleri; coğrafya ve diğer koşullara göre değiştirir. Çünkü zamanla birlikte ve zaman içinde kendisi de değişir insanın. Değişime direnip, çağın yaşamsal koşullarını reddeden toplumlarda “sanatın içine tükürenlerin” takvimi de bitiverir bir gün.

Yaşadığımız çağa bakalım, takvimler bize nice kolaylıklar sağlamaktadır, karşılığını kimi değişik acılarla ödeyerek pek çok şey öğrendi insan. Oportünist, kopyacı, kaypak ve “benim için fark etmezci” ucuz tavır sergileyenler, bedel ödemeden pervasızca kendilerini güçlü görenlerdir. Ki bunların değerleri Çin işi parçalanmış kumaş desenli imitasyon resimleri kadardır.  Kendilerine; büyüklü küçüklü asılacak bir duvar mutlaka buluverirler!

İnsanlığın ilerlemesini, insanla anlam kazanan zamanı, takvimi kimse durduramamıştır.  Ne savaşlar, ne intiharlar ne de sosyal ve ekonomik şiddet durdurabilmiştir zamanı.

İnsan tarihi boyunca, değişikliklere, yeniliklere karşı çıkışlar hep olagelmiştir. Ancak, zamanın geriye doğru işlemesini beklemek (bilim-kurgu filmleri dışında) mantığa göre bir iş değildir.  Hele uygarlıkların beşiği Akdeniz’in doğu çanağında kayıtlara geçmiş pek çok güç mensubu takvimin sayfalarıyla beraber yitip giderken.

Takvimli ve sanatla yakın kalın!

Tuesday, December 24, 2013

Sanat, Kent ve Kültür

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:06
22 Aralık 2013, Pazar, Lefkoşa

Kıbrıs Postası gazetesinin 14 Aralık 2013 Cumartesi günü “Yakından Sanat” köşesinde yayınlanan KKTC’de bir sanat müzesi kurulmasına ilişkin Sanat, Müze ve bir Örnek başlıklı makalem nedeni ile görüş bildiren sanatsever ve sanatla uğraşanlara çok teşekkür ederim. Bana yükledikleri sorumluluk bu konu üzerine tekrar yazmaya yönlendirdi beni.

KKTC’ye uçakla gelirken koltuk arkalarında okunmak veya alınmak için bırakılan dergileri incelediğinizde bazısında KKTC’de lüzumlu telefonlar diye bir sayfa ayrıldığını göreceksiniz.  İyi niyetle hazırlanmış bir sayfa olduğundan kuşku yok.  Ancak; Bakanlıklarla başlayan listede (KKTC genelinde var olan müzeleri arkeolojik veya etnografik olarak ayırmadığı için) epey bir “sanat” müzesinin var olduğunu görebilirsiniz! Oysa o müzelerden birinde genel olarak sanat kapsamında evrensel ölçülerde kabul gören resim, heykel, seramik ve hatta fotoğraf adına bir şeyler görebilmek nerede ise imkansız. Ki var olanların da oldukça ilgiye muhtaç olduğu ortadadır.  Özellikle müzelerin bir kentin kimliğini yansıtan ve hatta marka değerine katkı koyan varlıkları yadsınamaz.  Mesele müzelerin zaruretinin farkına varıp ona çözüm üretecek idarecilere/siyasilere doğru yolu göstermektir.

Coğrafik olarak uygarlığın beşiği olan bu bölgede son elli yılda (isteyen daha eskiye de tarihleyebilir) üretilen sanat çalışmalarının sayısının nüfusa göre çok da az olduğunu sanmıyorum. Kaldı ki genç kuşak yeni teknolojik olanaklarıyla dünyayı takip ediyor. Hatta her şeyin farkında ve fark edilmek için de mücadele veriyorlar.  Fakat bilmiyorum genlerin taşıyıcı bir özelliği midir yoksa alışkanlığa dönüşmüş bir kültürel davranış biçimi midir çözebilmek pek kolay değil bu “olumsuz” eleştirileri.  Hani bir söz der ki “bir işi yapmak isteyen yolunu, istemeyen nedenini bulur.”  Tarafların kavga etmek yerine oluşturabilecekleri sinerji sonuç için çok önemlidir. Gazete sütunlarına yansıyan eleştiriler veya “bana sormadılar” gibi egosal tatmin bekleyişleri “müzenin” duvarında bir kum tanesi bile olamaz.

Öte taraftan Çin mallarının ucuz olma özellikleri gereği hemen her alanda kendilerine pazar bulmalarından –nerede ise var olmayan- sanat piyasası da maalesef nasibini almıştır.  Taşınması sorun yaratmasın diye küçük parçalara ayrılmış resimler bir dülger aracılığıyla duvarlarda yeniden bir araya getirildiğinde ortaya komik sonuçlar çıkıyor.  Kimi zaman; çalışma ucuz olsun diye çoklu üretiliyor ki bu da başka bir vahim sorun.  Bu tür reprodüksiyonlara özenenlerin bir top kumaştan kesip çerçeveledikleri desenlerin altına imza atıp sergilemeleri; durumun cehaletine mühür, olası müzenin kapısına da çivi oluyor.

Küçük bir toplumda, sanatın farkına varıp onu “belki yatırım aracı olabilir” zihniyetine çıkabilmiş kişilere değişik ilişkilerle yukarıda sözünü etiğim Çin özentisi bu kumaş parçalarını sanat eseri diye sunmaya çalışmak hainlikle eşdeğerdir.  Soruya dökersek; elinde röprodüksiyon bulunduran “kötü” ise ona fabrikasyon kumaş deseni sunan “iyi” mi?

Böylesi bir alış-verişin olduğu toplumun kültürüne “müze” kavramını yerleştirebilmek dahi çok anlamlı olacaktır.

Değerli ve sanatla yakın kalın!