Showing posts with label sanatçı. Show all posts
Showing posts with label sanatçı. Show all posts

Sunday, June 8, 2014

Çözüm, sanat, inisiyatif

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:30
08 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Kolaycılıkla ele alınabilecek sosyolojik konuların çekiciliğine bir kere daha kapılmadan ve yeniden sanat demeli. Israrla, usanmadan. Çünkü gerçeklerin kahrolası tarafında yetersizlik, kalitesizlik, liyakat ya da uygunluk vasıflarının nasıl ayaklar altına alındığını hatta çamurlarda sürünmekte olduğunu görmek; sanatın kimi ısmarlama yaftalılarca hunharca tahrip edilmesini duymak, bugün için belki de trajikomik bir durum. Bu durum ki toplumun “ilgili” kesimleri tarafından “beklentileri” ya da kendi kriterlerine uygunluğu açısından ele alındığından duyarsızca karşılanan, hatta alışılmış, kanıksanmış bir tepkisizlik ile sergi salonlarında resim yerine sallanan acınası bir durum.  Güney-Kuzey ayrımının pek çok anlamıyla yaşandığı bir toplumda; evrensel sanat kriterlerinin farkında olarak en azından diğer ayrıştırıcı değerleri yok sayıp, sanat için gösterilen çabayı ve büyük emeklerle kat edilen mesafeyi tahrip etmek; sanatla ilgisi alakası olan biri veya birilerinin hedefleyebileceği varış noktası değildir.  Öyleyse ve kısaca; ya bunlar sanatı bilmiyorlar ya da sanatı sevmiyorlar diyebilir miyiz?  Belki, ikisi de! Kimdir bunlar?

Bu haftaki birinci soru bu idi, geçelim ikinci soruya. İkinci soru aslında ve bana göre bir replik: “...sorunlara kalıcı çözümler üretilmesi...”  Sanattan siyasete, sağlıktan spora uzman ya da amatör herkesin sıklıkla, tekrarlayarak tükettiği bir deyiş. Kullanımı bazen “moda” haline gelen, bellek ya da ağız alışkanlığıyla kırk dakikalık bir oturumun son on dakikasında onbeş kez yinelenen bir replik.  Sosyologlar ya da psikologlar bu durumu nasıl açıklar bilemem, ancak o dört kelimenin yan yana dizildiğinde ve hele de bas bir sesle kulakta defaten çınlaması pek hoş duygular uyandırmasa gerek.  İşin bir de, dilbilimci veya anlambilimciler açısından da açıklaması olabilir.  Mutlaka vardır da.  Seçim kampanyalarının start aldığı bir dönemde sözün ya da sloganın başarısı; kolay anlaşılırlığı kadar çok çağrışım yapmasına ve “net bir şey” olarak yazılmasına bağlıdır dersek yanlış olmaz sanırım.  Konu elma ise, elma demekte yarar vardır.  Açıklamak için Adem ile Havva’nın meselesinden başlamaya gerek yok!  Sorunlar tamam. Kalıcı, bu replikteki en tutucu sözcük!  Çözüm, kilit sözcük bu bence. Üretmek tamam… Bunların hepsi için ve ayrı ayrı istisnasız olarak; ne, niye, nasıl, niçin, nerede ve kim için soruları sıralanabilir. Böylesi göreceli ve “temenni” içerikli bir replik ne kadar inandırıcıdır acep? Kimdir bunu söyleyenler?

Çözüm yaratma, en azından “kültüre” göre değişkenlikler gösterir.  Örneğin sanat ortamına bakınca;  birbirinden uzak bazı toplumların kimi alanlarda benzer biçimlerle ortak görsel dil ortaya koymalarına karşın; aynı dili bu toplumların kendilerine yakın diğer toplumlarla oluşturamadıkları gözlemlenmiştir.  Yüzyıllardır aynı çatı altında aynı coğrafyada yaşayan kimi toplumların hala “ayrık” olarak varlıklarını sürdürebilmesini açıklamak zor olsa gerek.   Uzak coğrafyadakilerle görsel bir dil oluşturacak kadar sürprizlerle dolu insanoğlu, barış gibi evrensel bir dili kullanmada neden bu kadar zorlanır?  Ancak çözümün ne kadar geçerli bir süre kalacağı o üretilen dil ile ölçülebilir mi veya çözümlerarası üstünlük hangi kriterlerle test edilip ölçülebilir? Üstünlük nedir? Eğer, coğrafik olarak küçük bir kültür, kendi varlığını başlı başına üstün olarak kabul ettirmeye çalışıyorsa, buradan hareketle ve en olumlu yaklaşımla durum; toplumlararası en barışçıl araçlardan biri olan sanatla ilişkilendirildiğinde  o sosyolojik yapının kendi sanatının dışındakilerini sanat olarak görmemesi, başka sorunlar üretecektir.  Hatta “sorunun çözümüne yönelik atılan ve atılacak adımlara tam destek” beyanında bulunan “diğer tarafın” kaçınılmaz bir savunma refleksi ile “ötelenmeye” karşı nerede ise tüm kurumlarıyla direnmeye çalışması doğal bir hak yansıması biçiminde tezahür edecektir. Baskınlık mücadelesindeki kültürlerden hangisinin haklı ya da hangisinin üstün olduğu veya hangisinin ürettiği çözümlerin kalıcı olacağı, “tarafsızlık” söz konusu olamayacağı için ortaya çıkan durum “inisiyatifsizlik” olacaktır.  Güçlerin inisiyatifsizliği… İyi niyet kamuflajlı müzakerelerde tartışılmayacaktır.  Böylece daldaki beş kuş hikayesi kuşaktan kuşağa farklı versiyonlarla anlatılagelecektir.  Elbette ki yarım asrı aşan inisiyatifsizlik de kuşkuyu doğasında barındıracaktır.  Kuşku da soruları getirecektir örneğin; kimin çözümüdür?

Oysa bugünün kolaycı toplumlarını fastfood design metotları ile “kültürleme” ve onlara kimin üstün olduğunu dikte ettirme gücü ve aklına sahip olanlar inisiyatifi de elinde tutanlardır.  Onlar ki sanatı da, çözümü de belirleyenlerdir dersek pek çok sorunun yanıtını işaret etmiş oluruz düşüncesindeyim.

 “Akademinin” tutumu bilinmekle beraber; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. İrfan S.Günsel’in sanatı himayesi ve çözüm girişimlerini  takdirle karşılamak gerekir inancındayım.  Basında yankılanan; müzakereci Doç.Dr. Kudret Özersay’ın YDÜ’ye daveti ve bilgilendirici toplantısının önemli bir girişim olduğuna inanıyorum. Ancak; sağlık sorunlarıma çözüm üretemediğim için toplantıya katılamamış olmaktan üzüntü duyduğumu belirteyim.

Çözüme ve sanata yakın kalmanız dileğimle…

Sunday, June 1, 2014

Okul, hocam ve ben

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:29
01 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!






































Değerli okurlar bugün; tam bir yıl önce verilmiş bir sözü kendi köşemde yerine getirmeye çalışacağım için mutluyum.  Birkaç haftadır köşemde ağırlıklı olarak yazdığım Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin düzenlediği  “AKADEMİADA gerçek anlamda bir okul kimliği taşıyor” demek çok da yanlış olmasa gerek.  Gönüllü katılımcıların ve gönüllü eğiticilerin yaklaşık on gün boyunca önyargılardan ve küçük-büyük her tür hesaptan uzak durduğu; üretmenin ve bilgi paylaşımının üst düzeyde yaşandığı bir ortam, bir okul tanımlamaya çalıştığım.  Bu okulda sadece uygulamalı atölye çalışmaları yapılmıyor elbette.

Çoğunluğu öğrenci olan katılımcılara her etkinlikte bir de sanat, tasarım, eğitim ana başlıkları altında bir tartışma ortamı yaratılıyor.  Böylece kuramsal atölye çalışmasının bir seminer ile hayat bulması sağlanıyor.

İşte budur sözünü ettiğim okul, uygulama ve kuramın birlikte ele alındığı okul…
İstanbul, Doğuş Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesinden Prof.Dr. SITKI M. ERİNÇ tarafından; geçen yıl AKADEMİADA etkinliğinde sunulan bir bildiriyi size sunmak istiyorum bugün.  Anlaşılması kolay ve bir o kadar da geniş kitleler tarafından okunması; akıllara takılan pek çok soruya cevap niteliği taşıyan içeriği bakımından gerekli diye düşündüğüm için bildiriyi sizlere getiriyorum:

SANATÇI VE SANATSEVER İLİŞKİSİNİN DOMİNANTLARI
“Sanat olgusunun bu iki öznesi arasındaki ilişki, nesnel ya da tinsel olarak ama mutlaka sürekli bir şekilde varlığını sürdürür. Bu süreç içinde ilişkiyi hem var eden hem de kendini hissettirecek şekilde etkileyen temel dominantları en genel şekliyle üç ana grupta toplayabiliriz.

Bunlar; a) Kültür ve Eğitim, b) Politika ve Demokrasi, c) Ekonomi ve Yaşam Standardı.

Bu üç dominant ayrı ayrı ele alınsalar bile birbirinden bağımsız düşünülemez ve daima üçü bazen sebep-sonuç ilişkisi içinde, bazen de yan yana hem sanatçıyı, hem sanatseveri hem de aralarındaki kaçınılmaz ilişkiyi etkiler. Fakat salt konuyu daha anlaşılır kılmak için bu üç etmeni ayrı ayrı ele almakta yarar görülebilir.

a) Kültür ve Eğitim:
Eğitim, Kültür örtüsünün en temel öğelerinden biridir. Öylesine temeldir ki, kültürü tek başına yönlendirebilir, şekillendirebilir. Fakat eğitimi temel öğe yapan da kültürün yoğunluğudur, derinliğidir.
Sanatçıyı ve sanatseveri öncelikle bu kültür ve eğitim var kılar. sanattan ne anlamamız gerektiğini, nasıl bir sanatın yeğlenmesi kaçınılmaz olduğunu, sanatla çağı ve çağcıl olanı nasıl yakalayabileceğimizi ancak önce kültürel edinimlerimizle, sonra da bu edinimlere uygun düşen ve onu pekiştiren daha ileri götüren eğitimle sağlayabiliriz. Bu ikisinden biri yani kültür ya da eğitim yetersiz kalırsa sanat hemen önce durağan bir hal alır, sonra da kavuklaşır, büzülür, küçülür.  Sanatçı için yetenek ön koşul kabul edilir. Fakat bu yetenek nesneleşmedikçe, sanata dönüştürülmedikçe onun varlığından söz edilemez. Bir sanat eseri yaratabilmek ise teknik ve felsefi eğitimle gerçekleşebilir.  Önce bu yeteneğin nasıl ortaya konulabileceği, hangi yolla ve nasıl bir sanat eseri yaratabileceği öğrenilir, sonra da bu sanat eseri ile sanatseverine ne verilebileceği.   Yani sanat eserinin iletisinin ne olacağı...

Bilindiği gibi her sanatçı potansiyel bir alıcı için ürün verir. Sanatçının bu 'potansiyel'den ne anladığı onun yapıtını önce yeni yapar, sonra da o talebe uygun arz yaratılır. Bunun tek ayrıcalıklısı sanattır. Sanatta önce arz yapılır, bu arza göre talep oluşturulur. İşte sanatçı kültürü ve eğitimi sayesinde neyin yeni bir arz olabileceğini keşfeder. Yoksa Amerika'yı tekrar, tekrar keşfeder durur.

Sanatsever, kendisine arz edilen yeni, tek ve özgün bir yapıtı, alışageldiklerinden farklı bir eseri ancak kültürü ve eğitimi sayesinde kavrayabilir ve o yapıtla hem duygusal bir bağ kurar, hem de belli bir ileti sağlar, bir bilgi elde eder.  Sanatseverin kültür düzeyi ve eğitim seviyesi sanatçının 'potansiyel' kavramını doğrudan etkiler ve onun yapıtının sıradanlığını engeller.

Sanatçının yapıtı da sanatseverin kültür düzeyini yükseltir, görgüsünü, bilgisini artırır. örneğin bir Bilge Karasu kitabı okumak, okuyabilmek ve onu sindirebilmek, ya da Sefiller Müzikalini izlemek ve dinlemek, yahut Meriç Hızal'ın Antalya’daki Alyazma Anıtını turlamak ve kavramak... Bunları yapabilen bir sanatseverin hem kültür seviyesi bir üst basamağa çıkar hem de bilgisi artar. Bu ve bunlar gibi yapıtlar onu çağdaş yapar, çağcıl toplumlar düzeyine ulaştırır. Bu tür eserlerin varlığından bile habersiz olanlar asla sanatsever sayılmazlar, niçin yaşadıklarının, nasıl yaşadıklarının farkına bile varamazlar.  Sanatçı ile sanatsever arasındaki bu ilişki; kültür ve eğitim ilişkisi, sanatı sanat yapan en önemli  dominantlardan da birini, hatta ilkini oluşturur.

b) Politika ve Demokrasi:
Demokrasi özgür düşünebilmenin, özgür düşünebilme yönteminin öğrenilmesinin tek yoludur.  Bir ülkede yönetim biçimi ne olursa olsun, sanatçı kendini özgür hissedebilmelidir. Bu hisse ket vuran pek çok dış etken olabilir. Ama asıl etken içimizdeki, düşünsel yapımızdaki ket vuruculardır. Bu nedenledir ki en diktacı rejimlerde bile çok iyi sanatçılar çıkabilmiş ve evrensel üne kavuşabilmişlerdir.

Politikada, ister bir devlet yönetimini, ister bir toplum ya da bir aile yönetimini ölçüt alalım, asıl olan sanata bakış, sanattan anlayış üzerine oluşturulan politikadır. Örneğin bir aile babası, bir ilin valisi ya da bir devletin en baştaki yöneticisi nasıl bir politika izlerse izlesin, bu politika sanata, iyi sanata, evrensel sanata ne kadar karşı olursa olsun, eğer hem sanatçı ve hem de sanatsever, ruh olarak akıl olarak özgürlüğünü koruyabiliyorsa sanat gelişme yolundan sapmaz. Olsa olsa biraz gecikir. O kadar...

Rus ihtimalinde, Nazi Almanya'sında ya da İtalya'sında, daha pek çok ülkede tüm politik baskılara, engellemelere rağmen sanat derinden derinden gelişmeye devam etmiştir. Daha 14. Yüzyılın ilk yarısında Giovanni Boccaccio, özellikle dine dayalı diktaya rağmen 'Decameron Geceleri' yazabilmiştir. 1600'lerin hemen başlarında İspanyol ressam Diego Velasquez, engizisyonun katı yasağına rağmen 'Aynadaki Venüs'ü yapabilmiş, arkasından da Francisco de Goya'nın 'Çıplak Maya'sı için öncülük edebilmiştir. Nazım Hikmet'in durumu da bunlardan farksız olmuştur. Çünkü bunlar ve bunlara benzeyen sanatçılar hiçbir şey uğruna kafa özgürlüğünden ve demokratik tutumdan taviz vermemişlerdir.

Demokrasinin bir sistem olarak, bir ad olarak var olması ile bir düşünce tarzı, bir dünyaya bakış şekli olarak var olması çok farklı iki durumdur. İkinci varsa birinciyi gerçekleştirmek sorun değildir. Ama eğer yoksa, yani kafa olarak yoksa birincinin var gözükmesi sanatı olumlu etkilemez, hatta aksine sanatı geriletir. Bunu bilmemize rağmen, ne yazık ki, aydın kabul edilenler, sanatçı geçinenler anti demokratik bir düzende iktidarın yanında olmayı çağdaşlık kabul ederler, entelektüellik zannederler ve koşulların daha da beter olmasına çanak tutarlar. Böyle bir ortamda sanat evrenselliğin çok uzağında oluşur. Sanat adına yapılan her şey alaturkalaşır. Gerçek sanatseverlerin sanattan kopmasına neden olur.

Sanat severin sanat politikası, her ne kadar ailesinin, yakın çevresinin tutumundan doğarsa da kendi geliştikçe, eğitimi değiştikçe, görgü ve bilgisi arttıkça kendi politikasını oluşturur ve çağa ayak uydurur. Evrensel sanatı tanır ve benimser. Böyle bir politika sanat adına yapılan arzın kalitesini de yükseltir şüphesiz. Talebin kalitesi sanatçının potansiyel alıcı üzerine oluşturduğu imim de kalitesini yükselteceğinden toplumun sanat seviyesi, toplumun yeğleme düzeyi de yükselir.  İktidardakilerin sanata karşı politik tutumları çağa ve çağcıl akla ters düşse bile sanatçılar buna direnebilecek kapasiteye sahip ise sanatın yükselmesini hiçbir güç engelleyemez. Yeter ki sanatçı sanatı her şeyin önünde tutabilsin.

c) Ekonomi ve Yaşam Standardı:
Gerek toplumun ve gerekse o toplumu yaratan bireylerin yaşam düzeyleri ekonomik koşullarla doğrudan ilişkilidir. Fakat bu konuda iki temel kuralı unutmamak gerekir. Bunlardan ilki hiçbir toplumda, siyasal rejim ne olursa olsun ekonomik eşitlikten söz edilemez. İkincisi ise, ekonomik koşullar ne kadar üst düzeyde olursa olsun bu düzeyle sanat arasında aracısız, doğrudan bir ilişki kurulamaz. Bu ilişki ancak kültür ve eğitim düzeyi aracılığı ile sağlanabilir.

Yaşam standardı dendiğinde önce ekonomik olanaklar akla gelir genellikle. Ama aslında bundan daha farklı, daha yoğun bir anlamı içerir yaşam standardı tanımlaması. Ekonomik olanakları nasıl kullanacağını bilmek, doğru kullanabilmek yaşam standardını gösterir. Geliri ne denli kıt olursa olsun hiç olmazsa bir kitap alabilmek için para ayırabiliyorsa, zaman zaman bir buket çiçek almayı akıl edebiliyorsa, bir tiyatroya gitmek için gerektiğinde bir öğününden vazgeçebiliyorsa bu kişinin yaşam standardı yüksek demektir. Bir müze giriş ücretinden, bir sergi biletinden kaçınmayı tasarruf zannedip, pahalı bir lokantada görünmeyi yaşam standardı zannedenlerin safdilliği, tüm çevresi tarafından fark edilebilir.

Gerek sanatçı, gerekse sanatsever kişisel yaşam standartları için bilinçli bir şekilde çaba sarf ederlerse toplumun kalkınmasına doğrudan hizmet etmiş olurlar. Bu da vatandaşlık görevlerini yerine getirmek anlamına gelir ki galiba hepimizin temel dileği de budur, bu olmalıdır.”

Öğrencilerimle derste tartışma ortamı yaratmak için paylaşmaktan keyif aldığım bu yazıyı, sunumdan sonra hocamdan yayınlama izni istemiştim.  “Yayınladığında bir kopya da bana yollama sözü verirsen evet” demişti hocam!  Aradan bir yıl geçti!  Artık okudunuz, sizlerin de yararına olduğu ümidi ile ve değerli hocamı bir kere daha saygı ve minnetle anıyorum.

Deep Purple, Cumhuriyeti Afişleyen Adam: İhap Hulusi Görey sergisi, Piri Reis Haritaları sergisi, YDÜ, GSTF, Plastik Sanatlar Bölümü sergisi; artık evrensel büyüklüğe ulaşmış bir bütünün değişik düzeydeki başarıları…  Sanat ne ulvi bir değer ki herkes kendine göre nasipleniyor, kovası kadar su alıyor denizden…

Sanata yakın kalmanız dileğimle.


Sunday, April 20, 2014

Sanat, Dünya ve Yasa

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:23
20 Nisan 2014, Pazar, Lefkoşa



Dünya Sanat Günü ve KKTC Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Yasası hakkında yazdığım ve Kıbrıs Postası'nda renkli ve tam sayfa yayınlanan yazım.

Sunday, March 2, 2014

Konuşmak, sanat, susmak

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:16
02 Şubat 2014, Pazar, Lefkoşa

Ünlü İtalyan heykeltıraş Michelangelo uzun zamandır çalıştığı ve artık bitirmek üzere olduğu heykelin karşısında dikilmiş dururken birden elindeki çekici ona doğru fırlatır: "konuş Musa"!  Bu bağırma, bu isyan aslında onun kendi yalnızlığına karşı çıkmasıdır...  Sıradan bir mermer kütleyi Musa'nın figürüne dönüştürürken harcadığı emek, zaman ve yaşadığı duygusal fırtınalar onun muhtemelen kendiyle hesaplaşmasına sebep olmuştur.  Ortaya çıkan belki Musa'nın heykelidir ama büyük bir olasılıkla Michelangelo'in kendini de yansıtmaktadır.  O heykel ile bir mermer kütlesini yaşadığı gün ile gelecek arasında köprü olarak biçimlendirmiştir Michelangelo.  O sert kütleyi hamur gibi yoğurarak en ince detayına kadar Musa'ya veya kendine dönüştürmüştür Michelangelo.

Becerisi ve yeteneğinin kendine kazandırdığı nice olumlu katkıları yanı sıra aynı zamanda yine o özelliklerinin lanete dönüşmesine de engel olamamıştır.  O lanet ki; var olduğundan beri insanoğlunun en çok başını ağrıtan sorunlardan biridir: Yalnızlık!  Sosyal bir varlık olarak dijital çağın insanı en çok da buna çözüm aramaktadır.  (Belki de o çözüm yollarının evrensel anlamda en eskisi, geçerli ve kalıcı olanı sanattır!)  Michelangelo o heykeliyle kendi yalnızlığını da biçimlendirmiştir.  Bu öyle bir süreçtir ki heykel bittiğinde yalnızlığının gerçekliğini de kabul etmek zorunda kalacaktır.  Üçlü bir figür grubunun ortasında, kolunun altında tabletler ve başında boynuzlarıyla bir yalnızlık abidesi.

Bir de batı dünyası kültüründe kendine pek de yer bulamayan vefa duygusunu da burada yorumun içine katabiliriz! Çünkü; Michelangelo'in  "konuş Musa" diye haykırması ondan "artık karşılıklı suskunluğumuza bir son verelim" beklentisinin de açık ifadesidir.  Başka bir deyişle bir beklentinin yerine getirilmemiş olmasına da isyandır.  Michelangelo haykırırken "ey Musa seni öyle güzel biçimlendirdim ki gerçek olarak benden farkın yok, öyleyse konuş da yalnızlığımızdan kurtulalım" demektedir.  Bu tutumun bir vefa, bir beklentiyi deşifre ettiğini de söyleyebiliriz..  Michelangelo sonuç olarak; emekle, zamanla biçimlendirdiği mermer kütleden vefa beklemektedir...

Çekici fırlatma anı aslında o kendi duygularıyla, kendi beklentileriyle yüzyüze gelmesinin dayanılmaz sonucudur.  Bu karşılaşmayı reddetmektedir Michelangelo.  O nedenledir ki, sonuca karşı isyanı haykıran bir ses ve şiddet ile kendini ifade eder.  Bu dramatik gerçek sanat tarihi içerikli pek çok kaynakta, kaynağın yazarına göre analiz edilerek, Michelangelo’in dramatikleştirilen yaşamıyla birleştirilip işlenerek bugünlere kadar gelmiştir.

Bugünden sonra da büyük bir olasılıkla Musa inatla susmaya devam edecek.  Onu her izleyen kişi de Michelangelo’in sorusuna sebep olan yalnızlığın mermerden formuna hayran kalacak ve sorunun cevabını önce heykelde sonra da kendinde arayacaktır.

Musa’nın şifresi “konuşmamasında” ise, Michelangelo’in cevabını onu bugünlere getiren sanatsever toplumunda aramak gerekir!

Yalnızlığa uzak, sanata yakın kalmanız dileğimle.


Sunday, February 23, 2014

Görmek, cinsiyet, sanat

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:15
23 Şubat 2014, Pazar, Lefkoşa

Akdeniz Üniversitesi Güzel sanatlar Fakültesinde; Dünya Kadınlar Günü’ne denk getirilerek gerçekleştirilecek “Kadın Gözüyle Erkek-Erkek Gözüyle Kadın” sergisine jüri üyesi; paneline de davetli konuşmacı olarak katılacağım. O nedenle bu haftaki yazımın konusu kadın ve erkek ile ilgi olacak.  Yok öyle hemen sexist bir tartışma yürüteceğim sanılmasın. Geçen haftalarda KKTC Meclisinden geçen yasa nedeniyle ortaya dökülen tartışmalar malumunuzdur.  Ayrıca şimdi gündemden düşmüş öyle bir tartışmaya girmenin de bence anlamı yoktur.  Peki tartışma ne üzerinden gitmeli?  “Her kim ve ne isen o olarak gözünle bakarsın, beyninle de görürsün”.   Yazının şifre ifadesi budur.  Çünkü; ilk kural olarak gözün bakmak için açık olması gerekir.  Göz açık olmayınca beyin görmez,  bakma eylemi de gerçekleşmez.  Görmek için bilincin açık olması gerekir.  Bu süre içinde insanlar arasında klasik, ancak tartışmalı ayrıştırıcı olarak kullanılan dil, din, ırk, cinsiyet vb. gibi değerlerin hiç birisinin “etken” özelliği yoktur.

Sanatın uygulama alanlarından resim, heykel, seramik, grafik ve fotoğraf için de bu aynıdır. Sanat uygulayıcısının taşıdığı çoğu biyolojik o “ayrıştırıcı” özelliklerden hiç birinin, bakıp da görme sürecinde önemi ve hatta yeri yoktur. Ancak üretilenler veya sanat eserleri üzerinden, etki ya da etkiler; bilinçaltı deşifre edilerek analiz edilebilir!

Bu ön açıklamadan sonra, ilgili serginin duyurusuna bakalım:  “Eski çağlarda kutsal olarak nitelendirilen “Kadın”ın günümüz toplumundaki yerinin önemine vurgu yaparken, doğurganlığın ve üretkenliğin yanına özveriyi, gücü ve insani diğer özellikleri barındıran kadın olgusuna sanatçı duyarlılığıyla yaklaşılmasının sağlanması, görsellik kazanması büyük önem arz etmektedir. Bu nedenle “Kadın Gözüyle Erkek” ve “Erkek Gözüyle Kadın” konulu bir karma sergi düzenlenmesi planlanmış ve bütün görsel sanatlar disiplinlerini kapsayacak şekilde genişletilerek teknik altyapısı oluşturulmuştur. Bu sergiyle birlikte sanatçı duyarlılığının yansıma biçimlerinin topluma aktarılması, kalıcılık sağlanması, kadının toplum içindeki yerinin öneminin vurgulanması, farklı sanatçılar tarafından görselleştirilerek topluma sunulması, sanat tüketim-iletişim dilinin yaygınlaştırılması ve geliştirilmesi amaçlanmaktadır” denilmektedir.

Gazetelerin üçüncü sayfalarını süsleyen polisiye haberlerde toplumsal yozlaşmanın gizlenemeyen yansımalarını ve çürümüşlüğünü kadınların üzerinden okumak mümkün… İşte buradan; ilgili kuruma kendi duyurularındaki pozitif açıklama için teşekkür ediyorum.  Bir gerekçe ile aslında üyesi olduğumuz toplumun “kadın-erkek” konusuna nasıl baktığına dikkat çekiyorlar.  Emek verenleri; oluşturdukları bu farkındalık veya duyarlık için de ayrıca kutluyorum.

Yakın Doğu Üniversitesini temsilen jüri üyesi olarak görev yapacağım sergide her zaman olduğu gibi sanatın evrensel kriterleri ve objektif tavrımla değerlendirme yapacağım.  Hatta belleğimin yukarıda sözü edilen ayrıştırıcılardan temiz olacağından da eminim…

İşin öbür tarafına ilişkin ise yapılan bir araştırma; kimi meraklıları rahatlatacaktır diye düşünüyorum: Araştırmacılar, kırksekiz kadın ve erkekten oluşan gruptan, farklı uzaklıklarda bir parça kâğıt üzerindeki çizgilerin merkezini işaret etmek için lazer işaretleyici kullanmalarını isterler.

Kâğıt, 100 cm uzaklıktayken, erkeklerin kadınlara göre daha dikkatli davranıp merkezi işaretlemede başarılı oldukları gözlemlenir.  Kadınların ise, kâğıt 50 cm uzaklıktayken daha doğru işaretleme yaptıkları ortaya çıkar.  Sonuç: Kadınlar, yakın mesafedeki nesneler üzerine odaklanmada daha iyiyken, erkekler uzaktakileri daha iyi görüyor…

Ayrışmaya uzak, sanata yakın kalmanız dileğimle.