Showing posts with label Hacettepe Üniversitesi. Show all posts
Showing posts with label Hacettepe Üniversitesi. Show all posts

Saturday, June 11, 2016

Üsküp, konferans, devam

KIBRIS gazetesi, 2016-06-11, Cumartesi, sayfa:31




Değişik gerekçeler ve defalarca gittiğim Balkanlar; Batı’nın özellikle Müslümanlaşmış toplulukları öteleme çabaları gözle görülür biçimde cereyan ederken, demokrasi havarilerinin buna ses çıkarmamaları ve hatta demografik yapının sosyalizm çöktükten sonra bu topluluklar aleyhine hızla çalıştırıldığı bir coğrafi bölge haline gelmiş durumda. Baskınlık savaşı sadece Üsküp’teki heykeller arasında yok! Sosyalizmden sonra Müslümanlara karşı yürütülmüş bir kıyım ve bunun hala devam eden sistematik yansımalarını görmek mümkün. İşin içinde ABD ve hatta NATO olduğu için kimse “ey benim Müslüman kardeşime zulmeden…” diye horozlanamıyor…  Ki bu konuda görüştüğüm uzmanlara göre; Balkanlardaki demografik yapının değişmesi, Arap baharı kandırmacası ile kan ve gözyaşına boğulup ortaçağa döndürülen başta Libya ve halen teslim alınamayan Suriye’deki zorlamadan çok daha önemli görülüyor.

Böylesi labirentvari siyasi ve sosyolojik ortamda kurulabilecek akademik işbirliklerinin en barışçıl girişimlerden biri olması muhtemeldir.  Özellikle; görüştüğümüz akademisyenlerin yaklaşımları, bu işbirliklerini bir görev olarak algılamamıza neden olabilecek samimiyette idi diyebiliriz!

Kosova AAB Üniversitesi Rektörlüğünden bir heyetin Priştine’den kalkıp, (SEEU) Tetova kampusunda devam eden konferansın ikinci gününde bizimle görüşmeye gelmeleri; yukarıda sözünü ettiğim samimiyete önemli bir örnek olarak gösterilebilir sanırım!

Bu görüşmeler sırasında ve geçen haftadan devamla; Makedonya South East European Üniversitesi, Kosova AAB Üniversitesi ve KKTC Yakın Doğu Üniversitesi arasında oluşturulacak akademik işbirliğinin yararlı sonuçlar doğuracağına inancım tamdır.

Temmuz ayının ortalarında iki üniversite arasında imzalanacak protokolden sonra; çok yakın bir zamanda bunun meyvelerini göreceğimizden de kuşkum yok!

YDÜ Eğitim Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu’yu özellikle Balkanlarda kurduğu bağlantılar ve bağlantılarda sağladığı süreklilik açısından kutlamak gerekiyor.  Makedonya’nın başkenti Üsküp’te South East European Üniversitesi (SEEU) ev sahipliğinde beşincisi gerçekleştirilen “Dünya Tasarım, Sanat ve Eğitim Konferansı” da bunlardan biriydi.

Tekrar bu konferansa dönelim, bu konferansa ve benim konuşmama!

Bu cümle tekrar olacak ama geçen haftadan kalan anlamı pekiştirme açısından gerekli diye yineliyorum! Makedonya’nın başkenti Üsküp’te South East European Üniversitesi (SEEU) ev sahipliğinde gerçekleştirilen beşinci Dünya Tasarım, Sanat ve Eğitim Konferansı’nda baş konuşmacı olarak “Sanat, Eğitim ve Akademi” başlıklı bir konferans vermiştim.  Konuşmamı Temel’den bir fıkra ile sonlandırdığımı ve fıkrayı paylaşmıştım.  Bazı arkadaşlardan gelen; “konuşmanın başlangıcı nasıldı?” sorularına yanıt için; Üsküp’e değil de konferansa geri dönmem lazım!  Dolayısı ile de konferansımın başında anlattığım fıkraya dönelim!

Sunum için İngilizceye çevirdiğim fıkranın Türkçesini aradım bulamadım. Bu nedenle de tekrardan Türkçeye çevirmek zorunda kaldım!  Farklı anlatımları da mevcuttur elbet; ama ortaya çıkanı birlikte okuyalım:

Temel’in uzun olan hayat hikâyesinin fıkrası kısa olsun diye:

Temel, yirmi yıllık hapis cezasının son bir ayına gelmiş… Koğuşta kara kara düşünüp dururken yanına hemşerisi Dursun gelmiş, elinde iki bardak çay ile.
-Ula uşağum nedur düşündüğün, aha da çıkacaksun işte daha ne isteyisun…
Temel dertli:
-Sorma Dursun; dışarı çıkmak eyidur muhakkak da, benum için öyle değil.  Ne ailemden kimse kaldi, ne evum var, ne işim ne de geçinecek param… Ne yapacağum pilmeyirum…
Deyip çaydan kocaman bir yudum çeker. Dursun güler durumuna Temel’in.
-Habu düşündüğün derde bak. Ben biliyurum bir çare…
Temel: Söyle o zaman da nedur o…
Dursun: Habu senin horon oynamayı öğrettuğun pire var ya
Temel: Eee noldi ki?
Dursun: Uşağum; işte o pireye horon oynatursun, seyredenlerden de para alursun da…
Temel: Hay aklun ile bin yaşa Dursun!

Ceza biter, o gün gelir Temel özgürlüğüne kavuşur… Pirenin kutusu cebinde çıkar dışarı…

Özlemiştir, hemen bir lokantaya girer, hamsi ve yanında bir duble rakı sipariş eder.
Yer, içer. Hesabını ister. Keyfi yerindedir. Hesabı getiren garsona; masanın üstüne koyduğu kutudan çıkardığı pireyi gösterir…
-“Ula uşağum habu pireyi göriyimisun” der ve horon için ıslık çalmaya başlar… Pire de oynar…
Bunu gören garson da hemen cebinden çakmağı çıkarır ve pireyi yakar!

Konuşmamın devamında: “bu fıkrayla “Sanat, Eğitim ve Akademi” başlığının ne alakası var diyeceksiniz, merak edenler için açıklayayım öyleyse!
1-  Fıkrada eğitim var. Çünkü bizim Temel pireye horon tepmesini öğretti, yani onu eğitti! Dolayısı ile işin içinde eğitim var!
2-  Horonu dans olarak değerlendirmek lazım, dans da bir tür sanat olduğuna göre bu bağlantıyı da kurduk. İşin içinde sanat da var! Geriye kaldı akademi!
3-  Elbette hapishane resmi bir eğitim kuruluşu değildir. Ancak başlık kapsamında ister istemez akıllara akademiyi çağrıştırıyor.
Böylece fıkra ile konuşma başlığı arasında bir bağlantı kurulmuş oluyor mu, oluyor!
Öyleyse şimdi akademiden başlayalım!” diyerek konuşmamın esas konusuna geçtim…

Konferans kapsamında ilk gün Türk Sanatçıların (SEDER üyelerinin) sergi açılışı yapıldı. Arkasından açılış konuşmaları ve benim sunumum geldi. Sunumumda “Burning Man” izleyenler ancak Destan’da köfte yiyerek kendilerine gelebildiler!

Sonra SEEU Tetovo Kampus’une geçtik.
Dikkatimi çeken yerler ve durumlar hakkında yorumlarımı paylaşmıştım!

Hacettepe Üniversitesine torpil geçerek; sözlü sunumları yapılan bildiriler arasından bazılarını yazar ve konu başlığıyla paylaşmak istedim. Bildiriler yayınlandığında veya yazarlarının adından, arzu edenlerin onlara ulaşması mümkün olabilir.

~ Ayşe Bilir: From The Surface of Painting to Architecture Space: Cloud Image.
~ Refa Emrali: Present Day Artists’ Multicultural, Hybrid Identity.
~ Banu Bulduk: Contemporary Illustration Methods and New Application Areas on Illustrations: Interaction Induced Animated Illustrations.
~ Emre Demirel: The Haptic and Visual Considerations of the Public Spaces: Otto Herbert Hajek’s Proposal for Hergelen Square in Ankara.
~ Seza Soyluçiçek: New Generation Console Game Technologies; Console Game Application Supported with Projection Mapping.
~ Ödül Işıtman: Producers of Contemporary Art; Generations X, Y, Z.
~ Hüseyin Özçelik: Ceramic wall tales based on the work named “Freedom”.
~ Hakan Sağlam, Ilayda Asak: Post Graduate Architectural Education in Turkey.
~ Sezer Cihaner Keser: The Role and Importance of Art Education Socializing.

Konferans sekreteri Naziyet Uzunboylu’dan aldığım bilgilere göre; Yakın Doğu Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Zagrep Üniversitesi, Avrupa Eğitim Araştırmaları Birliği ve South East European University işbirliği içerisinde gerçekleştirilen konferansa; 19 farklı ülkenden 120’ye yakın akademisyen katılarak tasarım, sanat ve eğitim bilimleriyle ilgili güncel araştırma konularını tartıştılar.

Konferans kapsamında düzenlenen “Üst Düzey İndexli Dergilerde Yayın Yapımında Dikkat Edilmesi Gereken Unsurlar” başlıklı panelde koşan Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu, özet olarak; dünyada yayınlanan makalelerin yüzde elliden fazlasının hiçbir atıf almadığını, araştırmacıların eriştiği makalelerin yüzde doksanının sadece başlığına göz attığı, yüzde ikisinin özetini okuduğunu ve yüzde birinden azını detaylı okuduğu yönünde bilgiler verirken, etki faktörlü dergilerde; orijinal, bilime katkı getirme düzeyi yüksek ve iyi yazılmış makalelerin yayınlandığını dikkat çekerken, önemli olanın yazarın dışında başka araştırmacıların yazılan makaleye atıf yapmasının olduğunu vurguladı.

Keyifli bir etkinliğin yazısını sonlandırırken: Konferans hiçbir aksaklık olmadan tamamen planlandığı gibi başladı ve sonlandı. Bu nedenle genel koordinatör olarak Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu‘na, evsahipliği yapan SEEU Rektörü Prof.Dr. Zamir Dika ve Yrd.Doç.Dr. Mentor Hamiti’ye, organizsayona emek veren Ankara Üniversitesinden Prof.Dr. Ayşe Çakır İlhan ve Prof.Dr. Hafize Keser’e özellikle teşekkür etmek isterim.

Konferansın benim için öngörülmeyen getirilerinden biri de; geçen gün elektronik postama gelen bir mektup oldu.  Mektubun bir cümlesini aktarayım: “We have learned your paper "Art, Academy and Education" at the 5th International Conference on Education.  We are very interested to publish your latest paper in the Journal of Modern Education Review.”

Balkanlara ve sanata yakın kalın…

Saturday, May 14, 2016

Hocam, sergi, davetler

KIBRIS gazetesi, 2016-05-14, Cumartesi, sayfa:35



Geçen hafta büyük bir laf et deyince “fil” cevabı veren bizim Temel vardı ya işte o, babasını üzmemiş!  Büyümüş, akıllı adam olmuş, hatta zengin bile olmuş. Sonra bir gün, iş dönüşü kuşçuya gitmiş!

Hemen dükkanın girişindeki bordo renkli papağanı göstererek satış elemanına sorar:
-Haçan bu papağanun fiyatı nedur?
Satış elemanı kestirmeden düz bir rakam söyler:
-1.000-TL efendim!
-Temel: Neye göre habuna o rakami söyledun uşağum, pahali celdi bana!
Satış elemanı günün yorgunluğu ile kargaların altını temizlerken:
-Efendim o papağan 100 Türkçe kelime ile konuşabiliyor!

Temel, bu papağanı üçyüz kelime ile günlük hayatını sürdüren hem türleri ile karşılaştırınca şaşırır. Başını kaşır, geçer hemen birincinin yanındaki mavi papağan ile ilgilenmeye başlar. Sorar:
-Bana habunun fiyatini de pakayim uşağum!
-2.000-TL efendim
-Anlamak isteyirum niye o fiyati dedun?
Satış elemanı bu sefer elindeki işi bırakır Temel ile ilgilenmeye başlar:
-Efendim; bu papağan deminkinden farklı olarak aynı kelimeler ile hem Türkçe hem de İngilizce konuşabiliyor!

Bu cevap karşısında akşam akşam kafası iyice karışan Temel, merakla onun yanındaki, daha albenili görünen kırmızı renkli papağanı işaret ederek sorar:
-Peki bunun fiyatı nedur da?
Satış elemanı sakın, geçiyor üçüncü kafesteki papağanın yanına:
-4.000-TL efendim!  Neden diye siz sormadan ben hemen söyleyeyim. Bu papağan diğerlerinin konuştuğu kelimeleri her dilde konuşabiliyor!

Temel; bozuntuya vermeden dükkanda biraz daha bakındıktan sonra öyle arkada bir yerde tenhada asılı duran kafesin içindeki albenisi sıfır, hatta tüyleri biraz dökülmüş beyaz papağanı görür ve satıcıya sorar:
-Bunun fiyatı nedur?
-10.000-TL efendim!
Cevap karşısında afallayan Temel; kuşlar ve insanlar hakkında bildiklerini tümden unutmak ister! Dayanamaz yine de sorar:
-Haçan niye?
Tam da bu soruyu bekleyen satış elemanı hafiften tebessüm ederek bir taraftan kafese yem atar, diğer taraftan da Temel’e cevap:
-Valla efendim, bu pek konuşmaz ama, daha önce sorduğunuz o üç papağan vardı ya…
-Eee ne ilgisi var ki onlar ile demiş Temel. 
Satış elemanı:
-Efendim, işte onlar buna "hocam" diyorlar!

...
Nazan Sönmez sergisi

Yazının bundan sonraki kısmına “hocalık güzel bir şey, kendumden biliyurum” diye devam etmek olmaz.

Hacettepe Üniversitesinde aynı yıllarda göreve başladığımız; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini kurarken adını dosyada kullandığım dört kişiden biri olan, gerek Hacettepe’de gerekse burada çalışırken hep desteğini gördüğüm değerli akademisyen Nazan Sönmez, Ankara’da faaliyet gösteren Peker Sanat Evi’nde açılan ve 19 Mayıs’a kadar izlenebilecek sergisi ile sayfamın konuğu bu hafta…

Sergide sanatçının bir kısmı eski dönemlerine ait, akrilik ve yağlıboya tekniği ile yapılmış, değişik boyutlarda toplam 46 adet yapıtı sergilenmektedir bilgisi de gerekli diye düşündüm…

Önce çok kısa bir özgeçmiş paylaşalım:

Sanatçı Nazan Sönmez 1949 yılında Diyarbakır’da doğdu. 1967'de girdiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Nurullah Berk ve Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyelerinde öğrenim gördü. 1972 yılında Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'nden mezun oldu. 1976-78 yılları arasında Elazığ'da resim öğretmeni olarak çalıştıktan sonra Ankara'ya yerleşerek, resim çalışmalarını serbest olarak sürdürdü. 1985 yılında Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Plastik Sanatlar Biriminde okutman olarak çalışmaya başladı. 1987'de aynı Fakültenin Seramik Bölümüne öğretim görevlisi olarak atandı. 1992 yılında "Doğa İzlenimlerinden Plastik Dile" isimli çalışmasını tamamlayarak Sanatta Yeterlik unvanını aldı. 2002 yılında Doçent, 2007 yılında da Profesör oldu. Birçok yarışmalı ve karma sergiye katılan,  ondokuz kişisel sergi açan sanatçının yapıtları özel ve resmi koleksiyonlarda yer almaktadır. Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltıraşlar Derneği, Akademi Mezunları Derneği, Sanat Eğitimcileri Derneği ve Plastik Sanatlar Derneği üyesi olan sanatçı halen HÜ. GSF. Seramik Bölümünde Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

Bosphorus Sanat Gazetesi'nin Mayıs sayısında Hatice Kumbaracı Gürsöz’ün Ressam Nazan Sönmez için yazdığı yazıyı izinleriyle ve biraz kısaltarak paylaşıyorum:

“Sanatçının özgeçmişi onun çok iyi yetişmiş bir ressam ve değerli bir eğitmen olduğunu anlatıyor. Çağdaş soyut resmin önemli bir temsilcisi olan Nazan, doğa ressamı olarak yorumlanıyor. Sanatçı, bence doğadaki insana daha yakın olup kolay yorumlanabilen; kır çiçekleri, güller ve lalelerden ziyade, hayatın zorlukları gibi tuttuğunda eline batabilen, kokusu olmayan dikenli çiçekleri seçmiş. Yaşam nasıl bir mücadele gerektiriyor ise sanatçı da eserlerinde tabiatta yaşamı zor ama ömrü uzun olan çiçekleri tercih etmiş. Eserlerindeki yorum, renk ve leke kompozisyonunu zaman zaman sert konturlar içinde harmanlaması, pastel renklerin meydana getirdiği bir bütünlükle izleyiciye sunuyor. Sanatçının eserlerindeki bu ifadelerde duygusallığın gizemi, tabiatın gizli kalmış acı görüntüleriyle yoğruluyor. 

Her sanatçıda olduğu gibi, Nazan’ın eserlerinde de doğduğu kent Diyarbakır’ın ve yaşamının özgün ifadesini görebiliriz. Anadolu’daki ağaçları, oraya has fayton arabaları, zaman zaman tabiatta görülebilen “sarı sıcağı” tablolarına yansıtmıştır. 

Nazan Sönmez zor bir yolu seçmiş. İyi bir eğitimciliğinin yanı sıra, uluslararası sanat kimliğini korumayı başarmış ender sanatçılarımızdandır. Eserlerindeki pastel renklerin duygusallığında, tabiatın zorluğunu adeta empresyonist renklerle harmanlayarak doğadaki nesneleri size sunuyor. Bitmemişlik hissi veren eserleri, hayatın zorluğunu aşabilme mücadelesini onun dikenlerinin çiçek açışında görüyorsunuz. 

Sanatçının ne kadar geniş düşünebildiğini, her zorluğun üstesinden bir kaç fırça darbesiyle gelebildiğini, ihtirasın rengi olan “mor”un fırçanın tuşları ile size nasıl bir pembe dünyaya dönüştürdüğünü görüyoruz. Aynı konuyu defalarca işlemesine rağmen, renk kombinasyonundaki değişimle size farklı oluşumlar sunuyor. Soyut sanatın keskin hatları Nazan’ın eserlerinde renk ve leke kompozisyonu ile empresyonist bir ifadeye bürünüyor. 

Bedri Rahmi Eyüboğlu “Resimde en önemli şey, renk, leke ve benek” derdi. Ben de zaman zaman misafir olarak Bedri Rahmi atölyesine giderdim. Bu sözler oradan kulağımda kalmış. Nazan’ın eserlerine baktığımızda Bedri Rahmi Atölyesi’nden geldiğini fazlasıyla hissedersiniz. Sanatçı “soyut dışavurumcu” diye ifade edilirken, ekspresyonizmin çarpıcı renklerini kullanmaktansa, pastel tonlardaki kompozisyonların meydana getirdiği konuları izleyicilerine sunmuştur. Onun eserlerini izlerken doğa kompozisyonlarında siz de kendinize çok yakın şeyler bulacaksınız. 

Sanatçı arkadaşıma bu zor sanat yolunda başarılar dilerim. Eminim bizi daha çok güzel eserleri ile buluşturacak.”

Bedri Rahmi atölyesinin yetiştirdiği, Başkent Ankara’nın yakından tanıdığı, ‘doğa yorumcusu’ Nazan Sönmez’in sergisine ilişkin paylaşımım şimdilik bu kadar.  Eğitimciliği, yetiştirdiği öğrenciler ve kişiliği ile örnek bir sanatçı ve akademisyen olarak bilinen Nazan Sönmez’i kurucular listesinde yer aldığı fakültemize katkılarından dolayı da teşekkür ve saygı ile anmak istedim. Sergi de bunun bahanesi oldu!

…
Afrodit
Akademiada’nın Afrodit heykeli henüz ziyaretçi kabulüne başlamadı!  Tamamlanıp uygun yerine dikildiğinde; üç metre boyundaki büyüklüğü ve araştırmalarımıza göre adada yapılmış ilk çağdaş Afrodit heykeli olacak!

...
Davetler
Bu hafta aldığım bir mektupta; İstanbul’dan bir üniversitenin çıkaracağı dergide “Uluslararası Bilim Kurulu Üyeliği” yapmamdan onur duyacaklarını söylüyorlardı…

Yine bu hafta aldığım ikinci mektupta ise; İzmir’de Ekim 2016’da düzenlenecek 16. Genç Beyin Fırtınası ve Uluslararası Grafik Sempozyumu’nun Bilim Kurulu’nda yer almamdan çok mutlu olacaklarını söylüyorlardı...

Makedonya’nın başkenti Üsküp’te 26-28 May 2016 tarihleri arasında South East European University’de gerçekleştirilecek olan beşinci Dünya Sanat ve Tasarım Konferansı’na (WCDAE 2016) konuşmacı olarak davet edilmem de var…

…
Bir öğrencim; “hocam, yaş elli beş yolun yarısı eder” dedi!

Sanata yakın kalın…

Saturday, January 23, 2016

Sergi, maymun, tören

KIBRIS gazetesi, 2016-01-23, cumartesi, sayfa:28



Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de, İZDÜŞÜM-B sergisini açtık!

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de açılan “İZDÜŞÜM-B” sergisi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-2016 Akademik yılında açacağı, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamında (Türkiye –Ankara, Azerbaycan-Bakü, Estonya-Tallin, Saraybosna-Bosna, KKTC-Lefkoşa) yer alan ve sonuncusu fakültenin kuruluşunun onuncu yılında Lefkoşa’da gerçekleştirilecek sergi dizilerinden ikincisi olma özelliğini taşımaktadır.

YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organizasyonunda; projenin ilk sergisi Ankara’da “İZDÜŞÜM-A” adıyla Galeri Çankaya’da 16-30 Ekim 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilmişti... Projenin ikinci sergisi ise 18-23 OCAK 2016 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Baku’de ARTVİLLA Galleriyasında “İZDÜŞÜM-B” adıyla gerçekleştirildi.

“İZDÜŞÜM-B” sergisine; YDÜ’den akademisyenler, mezun ve halen öğrenimlerine devam eden öğrenciler ile dışarıda resim çalışmalarını yürüten (isim alfabetik sırası ile) AYSEL MİRKASIMOVA, DEREN KALFAOĞLU, DİCLE ÖZLÜSES, ERDOĞAN ERGÜN, GÖKHAN OKUR, HASAN ZEYBEK, HİKMET ULUÇAM, MEHMET SARİLER, MUSTAFA HASTÜRK, OSMAN KETEN, RAİF DİMİLİLER, RAİF KIZIL ve UĞURCAN AKYÜZ katıldılar.

Basının ve sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği sergide; katılımcıların; resim, grafik (fotografik, illüstrasyon, stencil grafitti, baskıresim) teknikleri ile yapılmış toplam 25 çalışması sergilendi.

Bakü ve sanat kapsamlı izlenimlerimi önümüzdeki haftalarda paylaşmayı düşündüğüm; hedeflerin yüksek tutulduğu, beklentilerin ise sorgulanmadığı bu başarı öyküsünden şimdilik çıkalım.

Bir ilgisi olsun diye değil de, oldukça ilginç bir ders içerdiği için, başka bir öykü ile ava çıkalım!

Avcının biri Afrika'da avlanmaya giderken yanına küçük av köpeğini de almış.  Küçük köpek avlakta av peşinde gezerken sahibinin yanından ayrıldığını fark etmiş.  Sahibini bulmak için ormanda dolaşıp, koştururken hem yorgun düşmüş, hem de korumazsız!  Bir ağacın gölgesinde uzanmış, ormandan nasıl çıkacağını, ne yapması gerektiğini, durumdan nasıl kurtulacağını düşünürken; bir de bakmış ki karşıdan kocaman bir leopar geliyor!  Leoparın hal ve yürüyüşünden “bunun çok aç olduğunu anlamak için falcı olmaya gerek yok” demiş kendi kendine.  İster istemez de “bugün başım belada" diye düşünmüş küçük köpek.

Etrafına bakınmış, yerde muhtemelen daha önceden parçalanmış bir hayvandan kalma birkaç büyük kemik parçası görmüş.  Hemen arkasını leoparın geldiği yöne doğru dönerek kocaman kemikleri kemirmeye başlamış!  Bu arada da arkadaki leoparın hareket ve davranışlarını kestirmeye çalışıyormuş.

Leopar tam küçük köpeğe saldırmak üzereyken, yine tam zamanında da küçük köpek kendi kendine yüksek sesle şöyle konuşmaya başlamış:

"Bu ne kadar lezzetli bir leoparmış böyle.  Etrafta böyle lezzetli başka bir leopar daha mutlaka vardır?"  

Bu konuşmayı duyan leopar bir anda şaşırmış kalmış, saldırmaktan vazgeçmiş. Büyük bir telaş ve korku içinde hemen en yakındaki ağaca tırmanarak yaprakların arasına saklanmış.

Ürkmüş leopar "vay anasını, biraz geç fark etseydim iş işten geçmiş olacaktı, bu vahşi köpeğe yem olacaktım yahu" diye düşünmüş yaprakların arasına yerleşirken.

Küçük köpek ile kocaman leopar arasında bunlar olup giderken yandaki ağacın üstündeki bir maymun da olanı biteni izliyormuş!  Rivayet o ya, bu maymunla küçük köpek aslında dostmuşlar. Hatta zamanında köpeğin maymuna çok iyiliği geçmişmiş!

Neyse, maymun ispiyonculuk yaparak bu fırsatı değerlendirir ise, leoparın düşmanlığından kurtulabilme şansına sahip olabileceğini düşünmüş.   Yani, bildiklerini, gördüklerini söyleyip yalakalık yaparsa, bundan sonra leoparın dostluğunu elde edebileceğini, onun gazabından kurtulabileceğini düşünmüş.  Hatta kendi beklentilerini gerçekleştirebilmek için bu yalakalığın tam da zamanı olduğunu, işine yarayabileceğini ümit etmiş.

Beklentileri ve ispiyoncu ruhu işbirliği yapınca; topukları poposuna değercesine koşarak Leoparın yanına varmış.  Söylediklerini desteklesin, daha inandırıcı olsun diye de, kendi eliyle yazarak, çizerek durumu anlatmış leopara.  Köpeğe zaten hiddetlenmiş olan leopar, maymunun söylediklerini hemen fırsata dönüştürmüş.  Küçük köpeğin oyunundan ve içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulmak için maymuna dönmüş ve "atla sırtıma, gidip şuna dersini verelim" demiş!

Leoparın açlıktan, maymunun ispiyonculuktan ağızlarından salyalar akarak başlamışlar küçük köpeğe doğru yürümeye...

Ancak küçük köpek; leoparın sırtında maymunla birlikte kendine doğru yaklaşmakta olduklarını fark edince, neler olduğunu tahmin etmekte hiç zorlanmamış.

"Şimdi ne yapmalıyım" diye düşünürken sakinliğini ve soğukkanlılığını hiç bozmamış. Hemen ve tekrar arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, o kocaman kemikleri kemirmeye devam etmiş.   Sırtında maymun leopar tam saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş küçük köpek:

"Birlikte plan yaptığımız bu aptal maymun da nerede kaldı?... Yarım saat önce bir leopar daha getirmek için gitti, hâlâ haber yok!"

Öykü bu ya; o leopar oradan gitmiş, hatta ormanı terk ettiği rivayeti var!

İspiyoncu maymun ise, yazdıklarını çizdiklerini inkar ediyormuş.  Ayrıca bir de şimdi başka bir leoparın sırtına binmeye çalışıyormuş. Yine aynı beklentiler, yine aynı yöntemler ile...

Küçük köpek ise; kendi yolunu ve çıkışını bulmuş, hatta ders vermeye devam ediyormuş..

Mezuniyet törenleri vardı.

Ders alanlara diplomalarının verildiği törenler.

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin ilk mezun verdiği 1987 yılında öğretim görevlisi olarak ilk defa diploma törenine katılmıştım.  Son olarak da dekan sıfatıyla Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin 21/01/2016’da gerçekleştirilen törenine katıldım.

İşte bu törende yaptığım konuşmanın bir kısmını mezun olan arkadaşlarımın şerefine bu sayfada paylaşmak istedim.

“Fakülte olarak; Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde 1992 yılında kuruluşumuzdan bu yana; mesleki gücümüz ve potansiyelimizle kentler ve ülkeler arasında köprüler, toprağa yapılar kurduk.

Sizlerin eğitimi için gerekli öğretim elemanı, donanım ve mekanı sağlayan üniversitemiz idaresine; fakültemizin var olması için emeği geçen herkese, yönetimde görev alan arkadaşlarıma, bilgilerini ve deneyimlerini sizlere aktaran hocalarımıza ve elbette ailelerinize çok şey borçluyuz, teşekkür ederim.

Bugün hem fakültemiz için hem de sizler için farklı ve güzel bir gün. Öyleyse farklılıktan devam edelim. Mimarlık alanında imza yetkisi ile donanmış mezunlar veren farklı bir fakülteyiz.  Çünkü, Avrupa birliği içinde; sağlık alanı dışında serbest dolaşım hakkı tanınan tek meslek mimarlık.

Sevgili gençler; imza yetkinizden yüklendiğiniz sorumluluğunuzu estetik kaygılar ile birleştirip bireyi, aileyi, toplumu ve milleti mutlu edecek, bunlarla beraber farklılık yaratacak yapılar inşa ederseniz gelecek kuşaklar, kuşkusuz size minnettar kalacaktır.

Mimarlığı sanat ve tasarım alanı içinde değerlendirerek Ulu önder Atatürk'ün "Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâpların başarıldığının en keskin delilidir" sözünü hedef edinerek yürüyünüz.

Değerli aileler; mezunlarımıza verdiğiniz tüm desteğiniz için sizlere teşekkür ediyoruz.  Dört yıl önce büyük endişeler ile bize emanet ettiğiniz çocuklarınızı, şimdi sizlere birer mimar/içmimar veya peyzaj mimarı olarak diplomalarıyla birlikte geri veriyoruz. Sizler mutluysanız bizler de mutluyuz.

Değerli mezunlarımız; sizlere güveniyor, sizlerle gurur duyuyoruz. Yaşamlarına birer Yakın Doğu’lu olmanın haklı gururu ve mutluluğu ile devam edecek olan sevgili mezunlarımız; yolunuz açık ve aydınlık, gönlünüz insan sevgisi ile dolu olsun.”

Sanata yakın kalın…

Sunday, November 8, 2015

Gazi’de sempozyum, akademisyenlik

Kıbrıs Postası, sayfa:29, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:105



Zamanın kullanımı konusunda sorumsuzca davranmayı alışkanlık edinmiş insanların, unvan ve meslekleri ne olursa olsun çevreye kötü örnek olduklarını bir kere daha gördüm. Hassasiyetim bir yana, bende birikenler bir makale konusu olacak kadar ağırlaştı!. Ama bugünkü yazı konumu, geçen hafta da bahsettiğim bir sempozyuma ayırıyorum:

Lisansımı "orada" tamamladığımdan dolayı babaocağı diye bahsettiğim Gazi Üniversitesi 2. Uluslararası Sanat Sempozyumunda protokol konuşmalarının ardından yapılan panelde; Başkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Adnan Tepecik, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Meltem Yılmaz, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Hüseyin Elmas, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürü Prof.Dr. Sibel Sıdıka Sevim ile birlikte katıldığım panelde yaptığım konuşmanın yazılı halini paylaşmak istedim.

“Öncelikle alan açısından çok gerekli olduğuna inandığım böylesi bir sempozyum için Rektör Prof.Dr. Süleyman Büyükberber, Dekan Prof.Dr. Şule Çivitçi ve başta Doç.Dr. Birsen Çeken olmak üzere sempozyumda görev alan tüm ekibi içtenlikle kutlarım.

Gazi Üniversitesinde, yani babaocağında Resim Bölümünde daha öğrenci iken, bu salonda 1982’de bir tiyatro oyununda oynamıştım. Bugün ise bu salondaki panelistler arasında en kidemli Profesör olarak sizlere gururla hitap ediyorum. Davetinizle, bu şansı verdiğiniz için de teşekkür ediyorum.

Devlet üniversitelerinde hep bir hantallıktan ve ataletten söz edilir… Kadro kavgaları, siyasi taraf oluş, baskılar ve mobbing derken idarecilerin de, hocaların da, hareket etme, çalışma ve üretme kapasiteleri düşer, enerjileri heba olur… Böyle bir izlenim var.

Ancak şu an gerçekleşmekte olan sempozyum gibi organizasyonlar ekip ve niyet olduktan sonra şanıyla gerçekleşir gider.  Bunun, farklı üniversitelerde, sanat alanında farklı uygulamalarını görüyoruz. İlk kapsamlı sempozyumun 1985’de ben daha asistanken Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde yapıldığını biliyorum. Oradan ayrılmadan önce dekanken onuncusunu gerçekleştirmiştik. Önümüzdeki yıl, yani 2016’da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yakın Doğu Üniversitesinde GÜÇ: SANAT  ve  TASARIM başlığı altında bir sempozyum gerçekleştirmeyi planlıyoruz, bekleriz.

Hem Yakın Doğu’daki bu sempozyumun ilk hazırlıkları, hem de panelist olarak davet edildiğim Gazi Üniversitesi 2. Uluslararası Sanat Sempozyumu için söyleyeceklerim üzerine çalışırken, bildiğim bazı soruların bence netleşen cevaplarını yazıya döktüm ve sizlerle buradan paylaşmak istedim:

Sanat alanında akademisyen nasıl olunur? Çalışınca ve isteyince olunuyor.  Örneğin; bu masada oturan panelistler buna iyi örnektir. Farklı sosyal ve ekonomik koşullardan ve farklı sanat alanlarından gelerek, emsalleri arasından sıyrılarak üst düzey akademisyen olan, yönetici olan bu insanlar konuya iyi örnektir...

Tersinden giderek; akademisyen nasıl olunamazın bazı mazeretlerini kısaca sıralayalım öyleyse:
Tembel olacaksınız: Tembelliğin ne olduğunu açıklamaya gerek yok, o sizinle geliyor zaten, nereye giderseniz, neye niyetlenirseniz, nereye bakarsanız hep yanınızda…

Hep bir mazeretiniz olacak: Mazeretler, işte burası derya deniz… en çok da akademik olarak tıkananların mazeretleri vardır. Mesela; sanat üniversite çatısı altında olmamalı, sanat eğitimi başka bir yapıda olmalı. Git sanatını yap dışarıda, olmaz!  Akademi, üniversite, atölye koşulları, donanım, mekan… mazeretten el aman!

Başkalarını suçlayacaksınız:  mesela, idarenin sanata bakışı, sizi temsiliyeti, derslere girmekte olan diğer hocalar… öğrenci profili...

Bu mazeretlerin dışında elbette: Adınız olacak bir lisans diplomasında, ama bir de soyadınız kadar önemli ve geçerli bir yabancı dil belgesi gerekiyor. Bunlarsız akademisyenliğe adım atamazsınız…

Son olarak kriterler… ÜAK Doçentlik Jürilerini belirleyen üst komisyonundan bilirim; Doçentlik Sınavı Alanları ve Başvuru Koşulları ile ilgili çok tartışmalı dosyalar geldi önümüze.  Güzel Sanatlar Temel Alanına  da diğer alanlar gibi lisans, yüksek lisans ve doktora/sanatta yeterlik diplomaları ile başvurular yapılabiliyor… Ki bu konu bambaşka bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Yabancı dil sorunundan sonra bir de bu yan alanlardan başvurular var. Çünkü; Doçentlik Sınav Yönetmeliğinin 4. maddesinin 2/c hükmü “Doktora, tıpta veya diş hekimliğinde uzmanlık veya sanatta yeterlik derecesi iktisap edildikten sonra…” diyor…

Bu sınavlardan sıyrılıp geçerseniz tamamsınız demektir! Sanat eğitimi verebilecek üst düzey akademisyen olabilirsiniz. Akademisyen, ama sanatçı değil. Çünkü bu sınavlarla sanatçı olunmuyor… Akademisyenlik alanına göre; fizikçinin madde ile, matematikçinin formüllerle, edebiyatçının sözcüklerle uğraşıp akademik unvan alması gibidir bu sanatla uğraşıp da unvan almak. Unvanınız sizi sanatçı yapmaz.

Sanat alanında eğitimi nasıl verebilirsiniz?  Birilerinin bir yerlerden devşirdiği programı müfredatına, hatta Avrupa Kredi Transfer Sistemine uygun olarak uygularsanız yine tamamsınız demektir! İster Güzel Sanatlar Fakültesinde, ister Sanat ve Tasarım Fakültesinde, ister Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde , ister Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesinde ve elbette Eğitim Bilimleri Fakültelerinde derslere girebilirsiniz unvanlarınızla. Ama “eğitebilir misiniz” bilemiyorum.

Sanat eğitimi veren; 2547’ye tabii akademisyen; sanatçı mıdır, yoksa 657’ye tabii memur mudur?  Bu, pek çoğunuzun hoşuna gitmeyecek ama; kestirmeden cevap vereyim, sanatçı olarak yad edilmeyi istersiniz ama, 2547’ye göre aldığınız akademik unvanınızı da önünüzde yürütürsünüz. Akademiye de 657 ile memur kadrosunda başlamamış mıydınız!

Sanatın ve sanatçının toplumdaki yeri nedir?  Son gördüğümde Bülent Ersoy en öndeydi!

Sanatın ekonomik değeri akademiye ne kadar yansıyor? Kuratörler sanatı akademinin tekelinden aldı, sanatı bir disiplin olmaktan çıkardı.  Doğum yerine göre, etnik kökenine göre, hormonlanmış  sanatçılar türetildi. Sanat, kökü dışarıda siyasetin, “faiz lobisinin” emrine verdi. Akademiye ekonomik bir şey yansımıyor artık. Devletin memurlarına verdiği maaşa zam dışında..

Avrupa’daki durum: Buradakilerle kıyaslanamaz elbette ama, orada da durum pek farklı değil aslında! Avrupa Birliği, 235 sayılı Yasayla meslek alanlarının düzenlemesi konusunda; asgari eğitim koşullarının, çalışma koşullarının, unvan kullanma koşullarının, müfredat, ders saatleri; bunların hepsi belli bir düzenlemeye sahip ve mesleğin nasıl icra edileceğini ilişkin de düzenlemeler yapılmış durumda. Ancak pek farklı değil dedim çünkü: Dikkate alınan meslekler şunlardır: doktorluk, hemşirelik, diş hekimliği, veterinerlik, ebelik, eczacılık ve mimarlık.  Mimarlık sanatın çatısı altında tanımlanan tek meslek...

Sonuç:
Başkalarının cetveliyle ölçülmeye alıştığımız için hep kısa kalıyoruz.

Ama çalışmak lazım, üretmek, öğrenmek ve öğretmek lazım... Ulu önder Atatürk ne güzel söylemiş; “yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır: çalışkan olmak!”

Zamana saygı duyun, sanata yakın kalın...

Sunday, October 4, 2015

Yazmak, yüzüncüyü yazmak

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:100



Değerli okurlar epeydir hedeflediğim üzere, vardığım sonuç itibari ile bugün Kıbrıs Postası’nda yayınlanan yüzüncü makalemi okuyorsunuz.

“Bir hayali gerçekleştirmeyi engelleyecek tek şey vardır; başarısızlık korkusu!”

Kırkbirinci makalemde kontrol için bir durup baktım ki yoktu o korku… O makalemle kendi başarıma “aferin” demek istemiştim korkmadan. Geri kalan makalelerimin özel bir farklılığı yoktu diğerlerinden. Deneyimlerim olmakla beraber ve ancak çok da kolay değildi yazmak. Düşüncelerim gözlüğümün camı ile ekran arasında fütursuzca dans ederken, sözcüklerle ritmik müzik yapmaya çalışmak kolay değildi. Parmaklarımı kontrol etmek; klavyenin üstünde, düşüncelerimin önünde koşturmalarını görmek, ya da inatlaşmalarını ekrana karşı, yazmak kolay değildi.

Sanattan konular, insanlar, olaylar ve ölümler vardı yazdığım doksandokuz makalenin içinde… Hayattan ödünç aldığım.  Bir de başarılar, elimden hayata kattığım.  Elbette ki kimini daha keyifle yazmış, kiminde ise bir hesaplaşmayı paylaşmıştım derinden...

Gazeteye yazmaya başladığım günden beri; aralıksız ve kararlılıkla sürdürdüğüm bu “makale yazma” eylemini; her Cumartesi öğlen saat 12:00 ye kadar sancıyla, her Pazar sabah 09:00’dan sonra ise keyifle yaşadım, devam da ediyor. Hedefime varmak için sadece “güneşli günlerde” yürümeyi tercih etmedim.  Yaz, kış, yağmur, çamur yürüdüm.  Sorumluluklarım arasından nefes aldığım bir pencere oldu bu gazete sayfası, kendime hedefim. Penceremde mutlu oldum, güldüm!  Güneşin batışını da gördüm, vefasızlığı da… Tren de geçti önümden, tilki de. Penceremden yazdıklarımla ölümsüzlüğü buldum!

Geriye doğru bakıp analiz yapmak istediğimde karşılaşacağım rakamsal değerlerin pek de gerekli olmadığını düşündüm ve vazgeçtim. Ama neden yazıyordum sorusuna değinmek daha çok işime gelebilir gibi duruyordu gözümün önünde… Hemen, kestirmeden yazayım ilk akla gelen cevabı soru formatında; bir kaçış mıydı acaba kendimden bu yazma tercihi?

Yoksa, benim için bir ihtiyaç mıydı yazmak? Mesela, sözümü söyleyip mesajımı vermek için miydi! Yazmak, tanımsız bir şeylere karşı içten gelen bir tepki, karşı duruş ve belki de isyan mıydı?

Bilmek gerek; denizde olunca suyla, karada olunca toprakla barışık yaşamasını bilmek gerek. Yazmaya çalışınca da, sözcüklerle barışık olmalı insan. Düzenli ve disiplinli bir yaşamın içinde keşfe çıkmak, çıkılan için değil ama çıkanlar için o yolculuğu keyifli yapabilir. Ancak, bu yolculuk sırasında, bedenin eyleminden akıl sıkıldığında ortaya çıkan sorunlarla baş etmenin yollarını da bilmek gerek. Yoksa kelimeler yüklü tekne, havuzunda sallanır durur.

Bedenin yorgunluğu; aklın bildiği güzellikleri ve arzuladığı huzuru örtebilir.. Akıl; huzur için, kendi varlığına bir boşluk yaratmak için, değişik enstrümanlar kullanarak mücadeleye başlar yaşamla.  Kendini yorulmuş hisseden bedeni ile değil, yaşamla mücadele eder akıl. İşte o mücadele enstrümanları içinde “yazmak” resim ya da müzik yapmak gibi önemli bir yer tutar...  (İtiraf edeyim ki uğraşı alanım gereği oldukça şanslıyım!)  Sanırım insanoğlu, pek çok “güzelliği” bu mücadeleden çıkardı, çıkarıyor! Bakınız, tarih öyle gösteriyor!

Makalelerim kapsamında baktığımda; yazmak benim için belki de, düşündüklerimin kalıcı hale gelmesine yardımcı olan bir araçtır dersem, o soruya cevap olarak bunu söylersem, yeterli olur mu bilemiyorum. Yazarken düşünerek, düşünerek yazarken ölümsüzlüğü buldum. Yukarıda buna dokundum!

O nedenle, penceremden çekilip yazmaya nokta koymayı düşünmüyorum. Henüz yüzüncü makaledeyim.  Ancak, bugüne epeyce uzun bir yoldan geldim…

Özetleyeyim; “bir sabah kalktığımda o hep hayal ettiğim şeyleri yapmaya zamanım olmayacak, şimdi tam sırası” deyip, Hacettepe Üniversitesinden ayrıldım.  Kalanlara selam olsun!

Buraya; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine gelirken, kendim için belirlediğim kısa ve uzun vadeli planlarım arasında yer alan, “2015 yılı sonuna kadar bir kitap yayınlamış olmak” hedefime ulaşabilecek birikimi, bu makalelerle “sağladığım” düşüncemi Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e açtığımda, “elbette hocam” diye aldığım cevap; “doğru bir yerde” olduğumu bir kere daha bana kanıtladı.

Şimdi kitabıma yürüyorum!

Benzetme yapmakta bir sakınca yoktur diye düşünüyorum: Fotoğraf çekerken hep öne doğru bakmak, bazen arkada kalan çok daha güzel tespitlenecek bir anın fark edilememesine neden olabilir.  O nedenle, ben zaman zaman geri dönüp bakarım var mı çekilecek bir kare, kaçırdığım bir farklılık diye. Kuşun taşa denk geldiği de olur zaman zaman!

Toplum mühendislerinin ya da psikologların mutlaka üzerinde çalışmışlıkları vardır, şu “başkaları ne der” kavramının.  Elbette tartışılabilir, “başkaları ne der” bence geniş anlamıyla bakıldığında bir kavram, o inançla söz demedim...  İşte o  kavramın karmaşası arasında boğulmadan; “başkalarının ne düşündüğü önemli değil, çünkü her durumda yine aynısını düşünecekler” demedim, belleğimden süzdüm, severek yazdım! Bugüne geldim.

Yazmayı sevdim…

Yazdıkça, konuşmalarla harcanmış zamanı geri getiremeyeceğimi bir kere daha gördüm. Sorunlar, öneriler, çözümler ve sonuç… Boşa giden onca birikim, her şeye bir kulp, bir kısır döngü, suya yazılan mektup…

Yüzüncü makaleme planladığım coşkuma pek uygun bir konu değil bu kısım ama yine de gerekçeleri kendimde kalarak “söz” ile ilgili bir şeyler söylemek istiyorum. “Söz uçar, yazı kalır.” Özdeyişi; giriş, gelişme ve sonuç açısından aslında çok şey özetliyor da yine de yazmak lazım. Yaptıklarınızla tartılırsınız!

Özel çevre, orta çevre, geniş çevre ve toplumdan oluşan sınıflama ile baktığımızda, belki eleştirel bakış denilerek kamufle edilen dejenerasyon açılımlı değer erozyonu daha net görülecektir. Ancak burada erozyona uğrayan tarafın pozisyonuna dikkat etmek gerek; çünkü pozisyon durumun değerlendirilmesinde oldukça belirleyici bir rol oynar. “Sen yine aynı sensin de, ben daha yakından bakıyorum” dediğinizde görme konusunda epey mesafe almışsınız demektir. Çünkü, ne gördüğünüz; ne bildiğinize ve neye inandığınıza bağlıdır!

Elbette onu biliyoruz ki; “tekne limanda güvendedir ama, teknenin varoluş amacı bu değildir”. Çok güzel, süslü, fiyakalı tekneler demirli dururken kendi havuzlarında ben, yelken aldım limandan, kalem oynar yamandan…

Kimi notalarla, kimi formüllerle, kimi rakamlarla, kimi kalemiyle, kimi fırçasıyla, kimi yazdıklarıyla meydan okurlar… Kimi yel değirmenleriyle bile savaşır!

Hiç limandan çıkmamış tekneler dalgayı, masa başında oturanlar sokağı bilmezler diye bir beylik laf daha ederek; “hiç yenilmemiş insanlar, hiç savaşmamış olanlardır” ile güçlendirerek yazıyı meydan okuyanlara selam gönderelim. İşte tam da burada, yüzüncü makalemden kağıttan kahramanlara da selam gönderelim!

Söz uçar; biz yazalım, çizelim!

Sanata yakın kalın…

Sunday, November 9, 2014

Sergi, araç, “farkedilmeyen”

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:53
09 Kasım 2014, Pazar, Lefkoşa



Sanat; insanın kendi beğenisini diğer insanlarla paylaşmak için kullandığı bir ifade yolu olarak da ele alınabilir değerlendirmesi; Erdal Aygenç’in “farkedilmeyen” sergisine ilişkin yazımın girişi olsun!  Beğeni eksenli bu yolda, paylaşmak ve en azından bunu gerçekleştirmek; kişi, zaman ve koşullara göre değişkenlik gösterecektir kuşkusuz. Bu nedenle de amacına ulaşmak için değişik yöntemler kullanır insanoğlu.  Mesela; bunlardan dans, müzik, resim, heykel, edebiyat, grafik ilk akla gelenler oluyor.   Kimi zaman, veya “işe göre” bunların ikisini veya daha çoğunu birlikte de kullandığına rastlanıyor bireyin. Amaç kendi beğenisinin; diğerlerinin beğenilerden daha üstün, daha önemli, daha değerli olduğunu bir “farkettirme” duygusu içinde “teşhir” etmek midir acaba?

Günümüzde “galeri” veya “sergi salonu” olarak tanımlanan mekanların, kimilerince “teşhir salonu” olarak adlandırılmaları boşuna değildir.  Sergi salonları, teşhirin en şiddetlisinin aleni olarak yaşandığı ringe benzer desem abartmamış olurum umarım. Şöyle ki; sınırlanmış bir mekan içinde bir tarafta olası durumlara hazırlanmış bir sahip ve işleri; diğer tarafta ise, o işlerin farkında olup etrafında dönen “beğeni” merkezli sözler, bakışlar, davranışlar… Galeride yumruklar konuşulmaz elbette.  Beğeninin üzerine konuşlandığı; ahlak, ekonomi, eğitim, çevre merkezli ve birikimlidir konuşmalar…  Ancak, buradan çıkışla; beğeninin rafine edilmiş hali olarak “estetik” kendi başına ve bunlardan farklı olarak ele alınmalıdır.  Çünkü; o mekanda; estetikten yoksun siyasi söylemler ve üçbuçuk sözcükten oluşan kavram kargaşasının toz dumanında “işler” amacı için işlemez hale gelmemeli diye niyaz edilir.

Sergilenen çalışmaların estetik kalitesi bir yana, bir işin sanat eseri olabilmesi için, iyi bir zanaatkarlığı da yansıtması gerekir.  Zanaatkarlık için geçerli kurallardan biri atasözüne dönüşmüş olarak karşımıza çıkmakta: Alet işler, el öğünür!  Yaklaşık altmışbin yıldan beri sanatı sorgulayan insan; bugüne gelinceye kadar kendisi için gerekli tüm araçları temin konusunda, ısrarlı davranışı ile sonuçlarına ulaşmıştır.  Hatta kimi zaman bu ısrarcılık tıkanmaya ve dolayısı ile yeniyi “reddetmeye” kadar da gitmiştir.  Özellikle portre ressamlarının, fotoğrafın bulunuşu ve kullanımına karşı çıkışlarının arkasında mesleki statülerinin ve aranır olma avantajlarının ellerinden alınması yatar diye bir yorum, sığ olmayacaktır.  Çünkü, biçim oluşturmanın çok çeşitli yöntem ve tekniklerinin varlığı ve gelişmekte olduğu gerçeği, tarihin insana öğrettiğidir.  Günümüzde, gelişme seyri açısından baktığımızda fotoğraf makinelerinin nerede ise kalemden daha fazla kullanılan “tespit etme” aracı olduğu kabul edilmektedir.   Bundan çıkarımla da, teknolojinin bir nimeti olarak yaklaşık 15-20 yıldan beri gittikçe yoğun bir şekilde kullanılan dijital baskılara, portre ressamı zihniyetindekilerin verdiği tepki, artık hafiflemiştir.  Sorun; çalışanın ne ürettiğidir, ne ile ürettiği değil!

Teknoloji ile ilintisi açısından da şu bizim çalışkan kuşağa değinmek gerek!  Değil sadece sosyolojik buhranların tanığı olmak, teknolojik gelişimin de bizzat içinde büyümüştür!.. Sosyal medyadan izlediğim kadarı ile, kendi aramızdaki uçurumlar, “eko” yapamayacak kadar da derindir.  Çıraklık, kalfalık, ustalık hiyerarşisinde; zamana inat yerinde çakılıp kalan ile yeni medya çalışan insanların aynı kuşaktan olduklarını söylemek, ortak nokta olarak ancak doğum tarihleri ile ilintilendirilebilir… Buna koşut bizim kuşakta; bireylerin davranış biçimlerinde örneğin; vefa, saygı ve empati kavramlarının yerleri, televizyon senaryolu ucuz atarlarla değişmemiştir.  Daha olduğu gibidir, daha içtendir.  Dedim ya bizim kuşak ilginç bir kuşak!

Bu yazının konusunun sahibi olan, aynı kuşaktan ve aynı coğrafyadan geldiğimiz, Erdal Aygenç ile yollarımız yaklaşık otuzbeş yıldır aynı yönde seyrediyor.  O nedenle yazdıklarım veya bundan sonra da okuyacaklarınız, birinci elden yazılmış ve “içten” bilgi olarak da değerlendirilebilinir.  1981’de TC. Kültür Bakanlığı Resim-Heykel Yarışması sergisinde yer alan, “sinekler” çalışmasını suluboya ile yaptığında, onunla Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü’nde aynı sıraları paylaşan öğrencilerdik.  2004’deki aynı yarışmada  ben ödül aldığımda ise Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde akademisyendik!  Şimdi yıl 2014, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde yine birlikteyiz ve ben onun kişisel sergi kataloğu için; keyifle, “gönüllü olarak” yazı yazıyorum!  Defalarca yazmış olmak isterdim!

“Farkedilmeyen” ile karşımıza çıkan Erdal Aygenç’in çalışmalarında, sıradan nesnelerin de; iyi eğitilmiş bir göz ve seçici bir belleğin birlikteliğinden sürpriz sonuçlar çıkarabileceğinin başarılı örneği olarak değerlendirebiliriz.   Riskli bir durumdur bu aslında, araç gereç kullanımındaki beceri veya ustalık, seçicilikte birikim olmadığında başka bir sonuca dönüşebilir.  Oysa Erdal Aygenç’in çalışmaları şaşırtıcı bir yakınlık duygusu ile izleyiciyi kendine çekmekte, başka bir dünyaya geçecekmiş gibi daha da yakınlaşma ihtiyacı hissettirmektedir.

Gündelik yaşamda her an karşılaşabileceğimiz ancak, gözden kaçırdığımız siyah-beyaz renk ve gri tonlu görüntüler, kare boyutlu formlar içerisinde sergileniyor.  Bu, aynı zamanda görünenden fazlasını yakınlaştırarak farklı bir gerçeklikle açığa çıkaran sunum olarak tanımlanabilir.  Sergi; aynı zamanda fark edilmeyeni fark ettirmekle, teknik ve kurgu olarak amacına ulaşmış görülmektedir: Önemli olan neye nasıl bakılacağı ve seçileceğidir!

“Farkedilmeyen” sergisindeki çalışmaların anlam katmanları ve estetik yetkinliği, izleyicinin rahatlıkla çözebileceği kadar kolay ve ayrıntısı alınmış bir başka gerçekliğin yeniden biçimlendirilmesidir aslında.  Sırf kesitsel olarak akıl ve duygu sentezi içerisinde “kroplanmış” fotoğraflardan derlenmiş albüm değildir bu sunulan. Dijital teknolojiyi kullanmakla beraber, dünün kriterleri ve beğeni ölçütlerini çekinmeden bugüne taşımak, elbette riskli bir durumdur.

Dün ile bugün, bugün ile yarın arasındaki duygusallığı sarmalayan ince çizgide; siyah-beyaz görüntülerin şarkısını dinlemek, yakınlaştırılmış detayların hafifliğinden olsa gerek, fark ediliyor!

Erdal Aygenç’in sergisinden çıkıp, geçen hafta yazdığımdan bir alıntı yapayım: “Yalnızca KKTC’de değil; uluslararası düzeyde, bilimin ve sanatın her alanında kendisinden beklenen performansı gösteren, Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında; 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin Uluslararası Resim Çalıştayı düzenlenecek.  Usta, akademisyen ve sanatçılarla  gerçekleştirilecek bu çalıştay, yeni bir başlangıcın daha ilk adımı olacak!”

İkincisi ise geçen haftaya bu sütunlardan bir açıklama olsun: Bangladesh’in başkenti Dhaka’da; Asya, Avrupa, Afrika ve Pasifik Bölgesi’nden elliye yakın ülkenin katılımı ile bu yıl onaltıncısı gerçekleştirilecek olan Asya Bienali’nin iki yerli üç yabancı, beş kişilik jürisinden biri seçildim!
Eğitim alın, farkedilin, sanata yakın kalın…

Sunday, October 12, 2014

NEURA25, teknoloji, sergi

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:49
12 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa



Uzakta olmak, nerede ise iki haftayı kapsadığı için bu haftaki yazımın iki konusu olacak!

NEURA25 ve bir sergi!

YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, NEURA25;  Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona eren 2000 km’lik "South Africa Solar Challenge” uluslararası otomobil yarışında dünya sekizincisi oldu!

Yaklaşık bir aydan beri önemli bir gündem maddesi olarak basının ilgi gösterdiği NEURA25’in bu başarısı daha çok konuşulacağa benzer. Çünkü KKTC bayrağı ile bir ilk başarıldı. Bir ilk ve beraberinde gelen başka ilkler…

Uluslararası Otomobil Federasyonu (Federation Internationale de l’Automobile-FIA), Uluslararası Solar Araba Federasyonu (International Solarcar Federation-ISF) ile Dünya Vahşi Yaşam Fonu (World Wildlife-WWF) kontrolünde 27 Eylül’de Güney Afrika’nın Başkan ve Kabine Başkenti Pretoria’dan başlayarak Yargı Başkenti Bloemfontein ile Parlamento ve Yasama Başkenti Cape Town arasında on büyük şehirde gerçekleşen yarışta; Güneş Tanrısı NEURA25′in KKTC’yi en iyi şekilde temsil etmesinden ve bu güzergahta KKTC bayrağını gururla dalgalandırmasından bizler de çok mutlu olduk.

Basında yer alan açıklamalardan, sosyal medyadan ve medya takibinden anlaşılacağı üzere; zorlu parkurları tamamlamanın bile büyük bir başarı olarak addedilebileceği böylesi çekişmeli bir yarışta, üstlendikleri sorumluluğu hakkıyla yerine getiren ekiple gurur duymak gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nden Anadolu Üniversitesi, Hollanda’dan Delft Teknoloji Üniversitesi, Güney  Afrika Cumhuriyeti’nden Kwazulu-Natal Üniversitesi, Johannesburg Üniversitesi, Witwatersrand Üniversitesi, Maranon Özel Olympus Okulu, Cape Town Üniversitesi, Tshwane Teknoloji Üniversitesi gibi teknoloji alanında iddialı üniversitelerin mücadele ettiği iki yılda bir tekrarlanan ve bu yıl dördüncüsü gerçekleştirilen yarışta; NEURA25’in bu başarısı işte o ilklerin tacı olarak tarihe not olarak düşülmüştür.

KKTC adına yaşanan bu tarihi olayın heyecanını adaya taşıyan; başta Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan ve Genel Koordinatör Görkem Bulunç’u bir kere daha kutlamak gerekiyor…

Özellikle; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in “…üniversiteler ambargo tanımıyor.  Özelde, Kıbrıs Türk Halkı’nın bağrından çıkan üniversitemiz YDÜ’nün, genelde ise Kıbrıs Türk halkının çalışarak başardıklarının dünya tarafından kabul görmesinin en somut kanıtı uluslararası platformlarda Devletimizin her geçen gün daha fazla yer almasıdır…” açıklaması yeterince açıktır diye düşünüyorum.

NEURA25 yola çıkmadan uzak duranlar, umarım başarıyı kutlarken “Yakın’a” gelirler…

İkinci konu bir sergi!  Almanya’nın üniversite kenti Marburg’da Nisan 2015’de açacağım, henüz adını koymadığım sergi ile ilgili!  Evet, epeydir sanat ile ilgili doğrudan bir konu yazmamıştım, zamanı geldi, yazıyım artık!

Daktilodan digital görüntü transferine geçiş sürecini yaşayan bir kuşağın üyesi olarak teknoloji kullanımına ilişkin yaşadığım bir sorunu bu sergi ile örnekleyerek cevaplamak istiyorum. Sanat için küçük, benim için kocaman bir cevap!

Kore’nin başkenti Seul’de yer alan Korea National University of Arts’da 2011’de açtığım, “Dünyanın Renkleri” adlı kişisel sergimde bir sorun yaşamıştım. Pek çok tartışma, ya da polemik için, içinde sorular barındıran “teknoloji” etkenini köşemde paylaşmak istiyorum bugün.  Çünkü bugün güzel ve güzel olduğu kadar zor bir soruyla yeniden karşılaştım Marburg’da.  “Orijinal nedir” sorusuydu bu güzel soru!  Hatırlamakta yarar var elbet, İngiliz sanatçı David Hockney “her kopya bir orijinaldir” demişti, fotokopi makineleriyle çalışmalar yaparken!

Kore’deki sergi için çalışmalarımı digital ortamda e-posta yoluyla sergimle ilgilenen Mrs. Leah Kwon’a göndermiştim. Mrs. Kwon; uygun bir malzeme üzerine yapılan baskıları çerçeveletmiş, galerinin duvarlarına asmıştı bile ben Seul’e vardığımda.  Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nden Kim-Young Moon ve bir grup arkadaşla yaptığımız; yaklaşık oniki saatlik uçuş ve bir saatlik otobüs yolculuğundan sonra vardığımız galeride bizi Mrs. Kwon, üniversitenin rektörü Prof.Dr. Jong Won Park, öğrenciler, hocalar ve sanatseverler karşılamıştı.

Ortada bir sorun vardı. Kardeş ülkenin, zarif insanlarının beni kırmadan ifade etmeye çalıştıkları bir soru!  Benim kişisel olarak 1996’dan beri sıklıkla karşılaştığım ve kolayca cevapladığım bir soruydu bu.  Sanat, yeni teknoloji kullanımı  ve buna karşı çıkan tutucu sanatçılar, memur-akademisyenler-sanatçılar! Parantez içine almama gerek yok, bunların bir kısmı o günlerde karşı çıktıkları, eleştirdikleri çalışmalarımın, şimdilerde taklit edilmesi konusunda ustaca yeteneklerini sergiliyorlar! Eğitimcilik bu olca gerek ben de keyif alıyorum buradan baktıkça…

Soruya dönelim tekrar; Ankara’da 1996’da açtığım ilk digital resim sergisinde; gravür ya da serigrafi baskıları gibi çalışmalarımın alt kısmına el yazımla gerekli bilgileri yazıp imzamı atıyordum. Ardından açtığım sergilerde ise baskıdan sonra çalışmalarımın üstüne yine elle ancak sadece imza atıyordum.

Kore’deki sergiye gidememe durumunu da göz önüne alarak, çalışmalarıma imzamın taranmış halini yerleştirmiştim.  Ancak ve doğal olarak bir sıkıntı oluşturuyordu bu durum.  Digital veriyi elinde bulunduran kişi, istediği boyutta ve istediği kadar çoğaltabilirdi çalışmalarımı.

Kore’de sergilenecek çalışmalarımın baskı maliyetini, çerçevelenmesini, sergilenmesini ve açılışını üniversite üstlenmişti. Bu nedenle satış sorumluluğunu da üniversiteye vermiştim.

Kore’li bir kolleksiyoner satın almak istediği bir çalışmanın ön tarafında bulunan digital olarak atılmış imzamın dışında “orijinal” bir imza daha istedi benden.  Soru buradaydı işte! Çözüm ya da cevap ise şuydu: Çalışmanın arkasına kolleksiyonerin kendi adını da yazarak o günün tarihi ile birlikte “ıslak” bir imza daha attım! Hiçbirini geri getirmediğim çalışmalarımın hepsine aynı işlemi yaptım. Hepsi, beni Kore’de değişik koleksiyonlarda temsil ediyorlar!

Almanya’daki sergim için, artık daha deneyimli sayılırım!

Geçen haftaki son sözüme dokunmuyorum: uluslararası olsun, başarı olsun, taklit olmasın, sanat olsun…

Sunday, September 21, 2014

Hafifleme, aranma, yarış!

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:46
21 Eylül 2014, Pazartesi, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Bu hafta kırkbeş yayından sonra ilk defa yarın gazeteye göndermem gerekli yazıya ilişkin tek bir hazırlık olmadan oturdum bilgisayarın başına.  Öğrenci kayıtları, ders programları, hocalar, yolculuklar ve toplantılar… Haftanın yoğunluğu yorgunluğa dönüşmüş olarak bu akşam yazabileceğim konuların üzerine bir bulut gibi çöküyor…  Kelimeler dağınık, cümleler bulanık ve yazmam gerek.  Hadi bakalım!

Böylesi insani bir giriş yapmayı hep erteledim. Daha çok merak uyandırdığını bildiğim halde erteledim. Çünkü bugüne kadar yazarken amacımı, seçtiğim konuda söyleyeceklerimi “gerektiği kadar” söylemek üzerine kurdum hep.  Bu nedenle de; sorunlarla mücadele ve akademik değerlendirmeler; güncel insani sorunlarımı veya durumlarımı yazmamı, bilinçli olarak ertelememi gerektirdi.  Neydi bu kişisel ertelemeler?  Bu yaz tatilinden arta kalanlar örneğin!  Belki de ilk defa gerçek anlamda tatil yaptım!  Sanatsal açıdan üretken, seyahatler açısından renkli, herkesle uyumlu ve zaman kullanımı açısından rahat bir tatil, sözünü ettiğim...

İşte, yazmaya buradan başladım bile…  Çok uzağa değil, dünün akşamına, Perşembe akşamına dönmek isterim.

Dün akşam Lübnanlı sanatçı Nada Itani’nin sergi açılışı nedeniyle Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde epeydir görmediğim, sohbetleşemediğim Heidi Trautmann ile karşılaştım. Yeni bir fotoğraf makinesi almış!  Yaklaşık altıyüzelli sayfalık bir kitap hazırlamış. Tiyatro, müzik ve edebiyatla dolu bir kitap sözünü ettiği. Kitabın basılabilmesi için destek aradığını söyledi.

Ben hatırladım: topluma hizmet amacı güden yayını için, bir dernek aracılığıyla yapılan destek başvurusu kabul görmemiş, yerine birinin kataloğu basılmıştı! Daha önce bir yazımda değinmiştim bu konuya, o nedenle ayrıntıya girmeyeceğim. Umarım bu sefer her şey daha iyi olur!

-“Sen kaç kilo verdin bu yaz” diye sordu Heidi…

-“İki ay öncesine göre aynı kilodayım, ancak bu yaz ruhen hafifledim, senin fark ettiğin belki de odur” dedim.  “Yıllardır ceplerimde taşıdığım sorunları adaya dönerken denize döktüm.”

Bu “hafiflemeye” olan inancım da yüzüme yansıyor sanırım… “Bir insanın yüzünde taşıdığı ifade sırtında taşıdığı ceketten önemlidir” sözünü, ifade önceliğiyle, burada değerlendirmeli!

Bu yaz yürüdüm, bol bol yürüdüm.  Anılarla geçmişe, hayallerle geleceğe doğru yürüdüm.  Yüreğimde bir sakinlik… Kelimeler yastık, cümleler yorgan; bu akşam yorgunluğun üstüne yürüyorum!

Alışık olmadığım bir girizgahtan sonra, hadi bakalım!

Geçen Pazartesi günü Ankara için havaalanına doğru yolda iken 09:56’da telefonum çaldı. Uygundum ve hemen bir parka çektim arabayı. Kendi cep telefonundan bizzat beni arayan Yakın Doğu Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’di!  (Hacettepe Üniversitesinin eski Rektörleri Prof.Dr. Tunçalp Özgen ve Prof.Dr. Uğur Erdener hocalarımı da saygıyla anayım izninizle!) Suat hoca ile, elbette ki bu ilk telefon görüşmemiz değildi. Kurduğum fakülte, yaptığımız etkinlikler ve yürüttüğüm dekanlık görevleri için; zaman zaman duyduklarımdan elbette mutlu oluyordum.  Ancak, içeriği açısından “yeni” çabalamalarımın ilk teşekkürünü aldığım bir konuşma oldu bu!  İşte, bu nedenle o aranma önemliydi.

Önemliydi çünkü, buradaki teşekkürün gerekçesi Kıbrıs Postası gazetesine yazdığım düzenli yazılardı!

Yazdıklarımdan keyif aldığıma ilişkin itiraflarımı kırkbirinci makalemde paylaşmıştım.  Bir yıl öncesinde böylesi düzenli yazmıyordum.  Akademik çalışmalarımı zedelemeden; beklentisiz ve özgür irademle; yazılarım aracılığıyla, bireysel bir hareket alanı, dans pisti oluşturdum.  Gerek Türkiye Cumhuriyeti, gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde; akademiye, sanata ve sanatçıya, tasarım ve tasarımcıya, siyasi ve sosyal olaylara karşı duyarlılığımı kendimce yazıya döktüm.

Kızdım, üzüldüm, kahroldum ama mesajlarımı da yerine oturttum! İşte yeni bir örnek: kendisini seçmeyen üniversitenin öğretim elemanları karşısında, rektörlük cübbesini giymeyen bir zat-i muhterem, basın tribünlerine futbolcu pozu vermiş! Ceketinin üstüne giydiği elbette ki kispet değil!

Bu arada ve elbette, gül ile dikenini ayırarak diplomalı sanat cahillerini de eleştirdim! Evrensel değerleri çıkarsal değerlere ipotek etmiş, kafatasını başkasına kiraya vermiş olanlara dokunmadım! Türü için yine de insan dedim.

Bir yıl öncesine kadar davulun sesi uzaktan hoş geliyordu.  Şimdi ve kırkbeş haftadır kelimeler kemençe eşliğinde horon tepiyor yazdıklarımda! Evet, bu da başarılarımdan biridir!

Bana en az on dakika gibi gelen o görüşmeyi, (uçağa geç kalma endişesini de üstüne eklersek) sonradan kontrol ettim toplamda üç dakika konuşmuşuz!

Akademiyi, inançlarımı, çalıştığım kurumları hep korudum, kolladım.  İşte bunun için aranmış olmak onurlandırdı beni..

Ankara’dan dönüşümle akademik takvimde yeni bir dönemin başlaması denk geldi.  Büyük bir üniversite, güzel bir fakülte ile büyük bir fakülte… Yedi farklı profilden gelen öğrenci… Derslikler, hocaların ofisleri, akademik hiyerarşi…  İnsan; aklındakilerle gündüzleri, yüreğindekilerle geceleri uğraşırmış…  Bu akşam aklımdakiler bir bulut gibi çöküyor göz kapaklarıma…

Hareketlenmeli!

Lefkoşa’da dün, kapıları açan, etrafı toza dumana katan bir hareketlilik vardı!

Avrupa Ralli Şampiyonası’nın (ERC) 9’uncu ve Ortadoğu Ralli Şampiyonası’nın (MERC) 5’inci ayağı olan Kıbrıs Rallisi vardı.

Avrupa’dan birçok önemli yarışçının yanı sıra Güney Kıbrıs’tan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden onaltı yarışçının katıldığı ralliyi, dün akşam ben de bir arkadaşımın davetiyle izledim.

Ralli; Kıbrıs Otomobil Derneğinin çatısı altında ve Kuzey Kıbrıs Turing Otomobil Kurumu’nun işbirliğiyle organize edilmişti. Tüm sorumluluğu ve ev sahipliğini Lefkoşa Türk Belediyesi ile Lefkoşa Rum Belediyesinin üstlendiği rallide;  Kuzey ve Güney Lefkoşa’da 2,9’ar kilometrelik olmak üzere toplam 5,8 kilometre parkur koşuldu.  Halkın oldukça yoğun katılım gösterdiği etkinlikte; izleyicilerin neredeyse hepsinin elinde fotoğraf makineleri olması ilgimi çekti. Cep telefonlarının kullanılması da teknolojik bir destek sağlıyordu kuşkusuz görüntü avcılarına…

Otomobil demişken; YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, RA25’e;  Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona erecek 2000 km’lik rallide tekrar başarılar dileyelim.

Hafifleyin, arının, aranın, yarışın, sanatla kalın…

Not: Sayfanın üs tkısmındaki ralli fotolarından soldaki Mehmet Gökyiğit'e, sağdaki Azmi Öge'ye aittir. Kendilerine teşekkür ederim.

Sunday, July 6, 2014

Mezuniyet, başarı ve emek

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:34

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!


Akademik yılın sonlanmasıyla beraber, kuruluşunu tamamlamış tüm üniversite ve fakültelerde yoğun bir "mezuniyet" heyecanı yaşanır.  1987'de ilk defa "hoca" olarak, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin töreninde idim!  O günden bugüne kimi protokol gereği, kimi de gönüllü olarak pek çok mezuniyet törenine katıldım. Hocalığın en ilginç yönlerinden biri de belki de budur: sizin yaşınız ilerler ancak her yıl aynı yaş grubunun aynı heyecanına tanık olursunuz. Dolayısıyla uyum sağlayabilen için bir "genç kalma" durunu söz konusudur! Büyük İtalyan düşünür Umberto Eco'ya takılır biri; senin gibi şöhretli, zengin, büyük bir adamın üniversitede hocalık yapmaktan ne gibi bir beklentisi olabilir? Eco; öğrenciler demiş, "her yıl onlarla beraber gençleşiyorum!

Kullanmasını çok iyi bildiği için, suçu sadece kapitalist sisteme yüklemeden, insanın doğasında var olan "rekabet" ve "çıkar" merkezli ilişkilerin yararına olduğu kadar zararına ve hatta daha fazlasına tanık olmak pek sevimli bir durum olmazsa gerek. Sadece bu iki değerin bilinçaltındaki hafif etkisi ile dahi;  siyasi, ekonomik ve akademik camianın tozu dumanı arasında yol almak kolay değil. İdealist kavramlar ve yaşam ilkelerinin öğretilmeye çalışıldığı bir sistemden mezun olan öğrencilerin, günlük yaşamda veya piyasa ortamında; en yumuşak tanımla, "bocalamaları" kanıksanmış bir durum olarak karşımıza çıkmakta. Bugünkü ikinci anektodum olsun: kişi harıl harıl çalışarak matematikçi olmuş, bol bol kitap okuyarak edebiyatçı olmuş, yüzmek için de kitap okumuş ancak; havuza düşünce boğulmuş!

Yaşam;  elbette bilim ve aklın ışığında, geçmişe değil geleceğe yatırım yapanların, ayakta kalanlarıyla sürer...

Bu akademik yılsonunda; KKTC'de ilk defa; yerleşik bir üniversitenin Tıp Fakültesi'nden öğrenciler mezun oldu. Sağlık, herkesi ilgilendiren bir alan! Çok büyük bir yatırım gerektiriyor. O nedenle, ekonomik gücün yanı sıra, iyi bir vizyon ve planlama olmazsa olmaz bu iş için de.  Eğer bunlar varsa; artı olarak mekan, teknik ve teknolojik donanım ve elbette yetkin ve deneyimli bir kadroya da ihtiyaç kaçınılmazdır. Bütün bunları sağlayan Yakın Doğu Üniversitesi; kurucu rektör Dr. Suat İ. Günsel başta olmak üzere, tüm ekibiyle bu sorunları çözerek ilk meyvelerini aldı!  İkinci kuşaktan, YDÜ Mütevelli heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, geleneği bilerek gerçekleştirdiği çağdaş projeler, YDÜ geleceğinin garantileridir.  Mekan ve donanımın eksiksiz oluşumu için YDÜ Mütevelli heyeti Başkan Yardımcısı Adem Aköl’ün çabalarını selamlamak isterim. Kısaca ve artık kurumsal olarak alışıldığı üzere bu başlangıç; KKTC için büyük bir başarıdır.  Ayrıca; emeklerine uzaktan da olsa tanık olduğum: kurucu kadrodan değerli dostlarım, öncelikle; Dekan Prof.Dr. Gamze Mocan Kuzey, Prof.Dr. Sezgin İlgi ve Prof.Dr. Nazmi Özer ve diğer hocaların gururuna gönlümle eşlik ediyor, herkesi kutluyorum!

Mezuniyet dönemleri hocaların ve özellikle öğrencilerin hem hüzünlü, hem de mutlu olduğu dönemlerdir.

Bilimin ve aklın ışığında yürüyenlerin ayak izleri takip edilir.

Yolunuz açık olsun, sanat da olsun!

Sunday, April 27, 2014

YDÜ AKADEMİADA-5 BAŞLIYOR

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:24
27 Nisan 2014, Pazar, Lefkoşa
YDÜ GSTF'nin gururu AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisinin 5.sine ilişkin yazdığım ve Kıbrıs Postası'nda renkli ve tam sayfa yayınlanan yazım.