Saturday, May 7, 2016

Durum, kırık cam

KIBRIS gazetesi, 2016-05-07, Cumartesi, sayfa:40



Misafirlerine, oğlu Temel'in büyüyüp akıllandığını kanıtlamak isteyen babası:
-“Uşağum Temel, gel haburaya pakayim” demiş.

Temel utangaç, babasına doğru yanaşmış. Bu sırada hava atmaya meraklı babası konuşmaya devam etmiş, misafirlere bakıp kasılarak:

-“Hadi emicelerune püyük bi laf et da, senin ne kadar akillanduğuni cörsunler.”

O da ne, küçük Temel’in cevabı tek kelime:
-“Fil.”
...

Önümde yazmam gerekli üç yazı olmakla beraber, yukarıdaki fıkrayı saymazsak bu hafta iki farklı konu paylaşacağım.

Birinci konu; KIBRIS gazetesinde;  2016/02/27 cumartesi günü, sayfa 29’da “Kapatmak, yapmak, okumak” başlıklı yazımda sözünü ettiğim “Endüstri Ürünleri Tasarımında Biçime Ulaşmak” adlı kitabın yazarı Mehmet Naci Dedeal’ın sayfasından: http://mnaci.blogspot.com.tr/

Arkadaşımın verdiği izne teşekkürlerimle, virgülüne dokunmadan aktarıyorum:

Sanatın içine etmek mümkündür..)

Sanatı ve sanatçıyı yok etmek mi istiyorsunuz? Yok edilmiş kadar değersizleştirmek yada görünmez hale getirmek mi istiyorsunuz? Size uygulanan yöntemi anlatayım..

Bir güç değeriniz varsa onu tanımladığınız birimin sayısını çoğaltırsınız.
Değer aynı iken birim sayısı çoğalınca doğal olarak gücü temsil eden birim gücü değersizleştirir..
Konu sanatsa bu nasıl olacak.?

çok kolay
Sanatı güç ve değer olarak görüyorsak sanatçı sayısını çoğaltırız..

olmuyor mu?
Zor tabi.. Çünkü sanat, yoğun ve denetimsiz akan kocaman bir ırmakta doğru yerde toplaşan mineraller gibidir.

Kısa ömürlü insanoğlu bu evrimde genlerini o kadar kolay bir şekilde bir vücutta toplayamıyor.
Toplansa da farkına varılamıyor.
Farkına varılsa da eğitilemiyor.
Eğitilse de zaman denen boşlukta yolunu bulamıyor.
Yolunu bulsa da sonuca menzile gitmeye gücü yetmiyor.
Gücü yetse de kendini anlatamayabiliyor.
Kendini anlatsa da sağır kalabalıkların içinde sesini duyan çıkmayabiliyor.

Kalabalıklar ah o kalabalıklar..
işte sanat düşmanlarının elindeki koz, sayısal çokluk.. yani kalabalık.
Madem sanatçının sayısı çoğaltılamıyoruz zaten çok olanların yapabileceklerini sanat olarak tanımlayalım diyor bu sanat katilleri.

Hazır kalabalıklara ulaşma teknolojimiz ve bu kalabalıkları yönetme-yöneltme için elde "sosyal " medyamız da var.

Sanat dili zor geliyorsa kolay olanı dil, yapılanı da sanat gibi tarif ederek kurbağayı soğuktan başlayarak sonra yavaşça ısıtarak pişirmek gibi yapalım dediler ve yaptılar.

Sanatta asıl olana "geleneksel sanat" diyerek ötekileştirme uzaklaştırma ile kenara itelemeye başladılar. Yerine koymaya çalıştıklarına da "çağdaş modern" süslemesi ile "yerleştirme ya da enstalasyon " dedikleri bir ilkel homurtu uydurdular.

ilkel mi? evet öyle olmak zorunda.
Çünkü kalabalıklar yapabilmeli. Ortak payda da basit ritim ve ilkellik maalesef.

Malzemesi de bol. Adına çoklu ortam yani multimedya diyoruz.. Ses, müzik, resim, illüstrasyon, yazı, film, animasyon, fotoğraf ve yeni teknoloji ürünü bir çok iletişim öğesini bir kazana atıyorsunuz. İyice karıştırıp bir süre ılık ateşte pişiriyor sonra demlensin diye bekletiyorsunuz. Tüm medya öğeleri renklerinden biraz diğerine ekliyor. Az biraz da siz entel dantel söyleşmelerle süsleyip bienallerde, çalıştaylarda basının bol olduğu sunum alanlarında anlamını kendinizin de bilmediği bir kaç sözcüğü arkasına art yada sanat ekleyerek yediriyorsunuz.

Çevrenizde çocuğunuz, eşiniz, arkadaşınız, dostunuz yani ulaşabildiğiniz akıl verebildiğiniz birileri bu modern süslemeli güya "sanat" ile uğraşıyorsa uyarın, uzak dursun, kendine doğru dürüst bir iş bulsun ya da hobi falan edinsin. Özellikle de yakın zamanlarda iyice zengin eğlencesine dönen bu aktiviteler üniversitelere de girmiş halde ve çoğu da görsel iletişim olarak pazarlanıyor.

Cüzdanı kabarık olanın sorunu olmaz tabi. Ama bu işi geleceğe yatırım diye yapacak hataya düşen orta hallinin geleceği sadece açlık. Zamana eziyetten başka bir şey değil.

Aman efendim batı bunu taaa 80 ler den bu yana yapıyor falan demeyin. Sanatın düşmanları zaten batıda.

Durum böyleyken böyle..

Kırık cam teorisi!

Bu durumdan ikinci yazıya geçiş yapmak için başka bir “aracı” kullanmadan, kısa bir nottan sonra, doğrudan başlayalım aktarmaya!

“Kırık cam teorisi” diye açık bilgi kaynaklarına sordum.. 0.43 saniye içinde yaklaşık 120,000 sonuç bulundu. Ancak ilk sayfadaki dokuz bağlantıyı açtığımda hepsinin de aynı bilgiyi sanal dünyalarında tuttuğunu gördüm.  Aralarında çok az farklılık vardı. Yalnızca biri, diğerini “kaynak gösterme gereği duydum” diyerek ismiyle anmıştı.  Ben de o kaynağa gittim ve incelediğimde sayfada oldukça küçük puntolarla yazılmış şu not ile karşılaştım: “… alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.”

2012/04/26/ tarihli bu yazıya tam “link” verecektim ki ondan önce konunun Jandarma Dergisi sayı:111, eylül 2006, sayfa: 26’da yayınlanmış olduğuna ulaştım… Oradan devam edelim konumuza.
Suçlarla mücadeleyi nasıl başardın" sorusuna New York'un efsane Belediye Başkanı Giuliani'nin cevabı şöyle olmuş..

"Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim.

Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir.

Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım."

Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

Bunu anlayan New York polisi, önce küçük suçların peşine düşmüş.

Metroya bilet almadan binenleri, apartman girişlerini tuvalet olarak kullananları, kamu malına zarar verenleri, hatta içki şişelerini yola atanları bile yakalayıp haklarında işlem yapmış.

Polis bu kararlılığıyla "küçük müçük, bizim için hiç fark etmez; bu sokağın, metro istasyonunun veya mahallenin suç üreten bir bölge olmasına izin vermeyeceğiz" demiş.

Bu teoriye dayanarak, en küçük sorunlara ve kural ihlallerine öncelik vererek çok daha büyük sorunların çözülebileceğini öngören yetkililer, sonraki 20 yılda New York gibi kimi büyük şehirlerde suç oranının sıfıra yakın bir seviyeye inmesini sağlarlar.

'Kırık Cam Teorisi' ABD'li suç psikologu Philip Zimbardo'nun 1969'da yaptığı bir deneyden ilham alan James Q. Wilson ve George Kelling  adlı teorisyenler tarafından 1980’lerin başında geliştirilmiştir.

Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model Oldsmobile bırakır.

Araçların plakası yoktur ve kaputları aralıktır. Ekip, olup bitenleri gizli kamerayla izler.
Bronx'taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalanır...
Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmaz.

Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi 'sağ kalan' otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırar. Daha ilk darbe indirilmiştir ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil olur.
Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmiştir.

"Demek ki " der Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidiş engellenemez."

Kırık Camlar Teorisi, iş yaşamımızda da bir çok büyük soruna çözüm oluşturabilir. "Kırık Camlar, Başarısız İşler" kitabının yazarı Michael Levine, iş dünyasında kırık camları "güzel bir mağazanın boyası çıkmış duvarı, ya da bir müşteri hizmetleri telefon görüşmesinde yirmi dakika boyunca tekrarlayan bir müzikle bekletildikten sonra hattın kesilmesidir" diye özetler.

Kendi işinizde ya da çalıştığınız şirkette, “bildiğiniz” ancak görmezden geldiğiniz sorunları hızla çözmezseniz, benzeri hataların tekrarlanmasını ve daha büyük sorunların oluşmasını önleyemezsiniz.
Şimdi; sanata “hakkını” veren ilk yazıdan sonra bu konuyu niye paylaştım?

“Park Yapılmaz” trafik tabelası yanında sıra sıra arabaların park etmiş olması örneği; belki bu paylaşımın nedenine bir açıklama olabilir...

Hayatın içinde olun, sanata yakın kalın…

Saturday, April 30, 2016

Sergiler, öğretenler, öğrenenler

KIBRIS gazetesi, 2016-04-30, Cumartesi, sayfa:40



İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılan "Sanat Üretenler - Sanat Öğretenler" seçkisinde benim de bir çalışmam yer aldığı için; hafta başında İstanbul’a, sergi açılışına gitmeyi tercih ettim!  25 Nisan tarihinde açılan ve birinci seçkide olduğu gibi yine iki ay sürecek sergi; 1970 sonrası kurulan sanat eğitimi bölümlerinde, güzel sanatlar enstitü ve fakültelerinde hocalık yapmış, aktif sanat yaşamıyla ülke sanatında belli bir yer edinmiş eğitimci sanatçıları ele alıyor.

İş Sanat Kibele Galerisi'nin 2015-2016 sezonunda; Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversitelerinde yetişmiş, bu üniversitelerde, güzel sanatlar ve eğitim fakültelerinde hocalık yapmış ve çok sayıda sanatçının yetişmesine katkı sağlamış, kendi sanatsal üretimlerini de belli bir devamlılıkla sürdüren, aktif sanat yaşamı olan değerli sanatçıların eserlerinin yer alacağı karma bir sergi projesi yapılmasına karar verilir. 1932-1990 yılları arasında kurulmuş güzel sanatlar ve sanat eğitimi enstitü, fakülte ve akademilerinde görev yapmış ressam-eğitimci kuşaklarının kapsanacağı sergiyi küratör vasfıyla Deniz Erbaş hazırlamış.

Sanat tarihi açısından önemli bir seçki sunan projenin kronolojik olarak iki sergiye yayılması öngörülür. Birinci sergi 9 Şubat - 9 Nisan 2016 tarihlerinde gerçekleştirilir. Tarihsel olarak Gazi Eğitim'in ilk hocalarından 1970 kuşağına kadar gelir ve bu sergide yaklaşık 70 civarında sanatçı hocamız yer alır. Bu ilk sergide yer alan sanatçı hocalarımız şunlardır: Abdullah Demir, Adem Genç, Adnan Turani, Ahmet Özol, Ali Candaş, Ali İsmail Türemen, Atilla Atar, Bahattin Odabaşı, Balkan Naci İslimyeli, Basri Esmer, Bedri Karayağmurlar, Bekir Sami Çimen, Bilal Erdoğan, Cavit Atmaca, Cevat Demir, Cuma Ocaklı, Ergin İnan, Erol Eti, Erol Özden, Fahri Sümer, Ferit Apa, Fevzi Karakoç, Fevzi Saydam, Fikri Cantürk, Filiz Başaran, Gören Bulut, Halil Akdeniz, Hamza İnanç, Hasan Akın, Hasan Kavruk, Hasan Pekmezci, Hasan Rastgeldi, Hayati Misman, Hüsamettin Koçan, Hüseyin Bilgin, İhsan Çakıcı, İsmail Avcı, İsmail Hakkı Demirtaş, Kadir Ata, Kadri Özayten, Kayıhan Keskinok, Kemal Gürbüz, Malik Aksel, Mehmet Özer, Mehmet Özet, Mustafa Aslıer, Mustafa Ayaz, Mustafa Pilevneli, Mürşide İçmeli, Nazan Sönmez, Nevide Gökaydın, Nevzat Akoral, Nihat Kahraman, Numan Arslan, Oya Kınıklı, Ramiz Aydın, Refik Epikman, Sabri Akça, Söbütay Özer, Süleyman S. Tekcan, Şeref Bigalı, Turan Erol, Umur Türker, Veli Sapaz, Veysel Erüstün, Veysel Günay, Zafer Gençaydın, Zahit Büyükişleyen, Zeki Şahin.

Bu projenin ikinci sergisi ise ilk serginin kaldığı yerden devam ile; 1970'lerden başlayıp 1990 yılına kadar lisanstan mezun olup, hem akademik kariyerine devam etmiş, hem de sanat üretimine düzenli olarak devam ederek sanatsal etkinliklerde varlık göstermiş, akademisyenliğinin yanında istikrarlı sanatçı kimliği de oluşturmuş eğitimci sanatçıları kapsıyor. Kapsamı gereği her sanatçıdan tek bir eser alınan sergilerin her ikisi için de birer katalog basılmış.

Güler Akalan, Zeliha Akçaoğlu, Şeniz Aksoy, Turan Aksoy, Enis Aktaş, Mustafa Salim Aktuğ, Uğurcan Akyüz, H. Esat Arpacı, Canan Atalay Aktuğ, İsmail Ateş, Sevgi Avcı, Bünyamin Balamir, Erol Batırbek, Hatice Bengisu, Dilek Bilhan,  Erol Bulut, Ümran Bulut, Füsun Çağlayan, İsmet Çavuşoğlu, Hayati Çetin, Hüseyin Demir, Pesent Doğan, İhsan Doğrusöz, Hüsnü Dokak, Yıldız Doyran, Saime Dönmezer, Mahmut Durmuş, Hüseyin Elmas, Turan Enginoğlu, Merih Ercan, Gonca Erim, Aziz Erkan, Hayri Esmer, Mehmet Fırıncı, Mürteza Fidan, Nur Hakime Gökbulut, Meltem Gökmen, Hamdi Gökova, Birsen Gültekin, Himmet Gümrah, Nuray Gümüştekin, Sema Ilgaz Temel, Gonca İlbeyi Demir, İsmail İlhan, Atilla İlkyaz, Hülya İz Bölükoğlu, Metin Erkan Kafkas, Devabil Kara, Nurdan Karasu Gökçe, Mustafa Karyağdı, Tuncay Keçelioğlu, Erol Kılıç, Kerim Kılıçarslan, Feyzi Korur, Cüneyt Kurt, Seher Kurt, Ünal Kuş, Veli Mert, Zafer Mintaş, Mustafa Okan, Hakan Onur, Cebrail Ötgün, Murat Özdemir, Erkan Özdilek, Ferhat Özgür, Rasim Özgür, Yakup Öztuna, Mahmut Öztürk, Hasip Pektaş, Cengiz Savaş, Sevgi Soylu Koyuncu, Hüseyin Sönmez,  Adnan Tepecik, Muzaffer Tire, Ilgaz Topçuoğlu, Nurseren Tor, Arif Ziya Tunç, Tansel Türkdoğan, Halil Türker, Leyla Varlık Şentürk, Adnan Yalım, Erol Yıldır, Vural Yıldırım, Mehmet Yılmaz, Ayşe Yüce Sağlam

"Sanat Üretenler-Sanat Öğretenler" seçkisinin, benim de katıldığım ikinci sergisinde pentürden özgün baskıya uzanan, farklı medyum ve teknikleri kapsayan resim ve yüzey sanatı eserleri yer alıyor.

Yazıya; yine Deniz Erbaş’dan kolajlarla devam edelim:
Sergi, yaygınlığı ve sayısı artan yükseköğretim kurumları bünyesindeki sanat eğitimine ve güzel sanatlar bölümlerindeki eğitimci sanatçıların üretimlerine toplu bir bakış sunuyor. Dokuz Eylül, Hacettepe, Anadolu Üniversitesi gibi belli bir geleneğin üzerinden yükselen yükseköğretim kurumları ile son otuz yıllık süreçte akademik kimliğini oluşturan fakülte ve bölümler bir arada sunuluyor. Böylece İzmir'den Adana'ya, Bolu'dan Maraş'a, Bursa'dan Hatay'a, Eskişehir'den Konya'ya, Ankara'dan Samsun'a, Mersin'den Kayseri'ye uzanarak Türkiye genelindeki sanat eğitimi ve üretimini aynı çatı altında topluyor.

Yükseköğretim kapsamında yürüyen sanat eğitimi, gençlere kültürel mirası aktarma ve onları kendi sanat üretim yollarını çeşitlendirerek geliştirmelerini sağlayacak teknik ve teorik bilgi ve beceriyle donatma şeklinde özetlenebilir. Bu anlamda sanat eğitimi, hem kendi çağının sanatsal ve estetik parametrelerini geliştirerek yeniden üretir hem de sanatçı adaylarını, kendi potansiyellerini ve özgün yaratıcılıklarını ortaya koyacakları, özgün üsluplarını geliştirecekleri araçlarla donatır.

Eğitimci sanatçılar, bir yandan üniversitelerin sanat alanındaki akademik kimliklerinin ve sanat eğitimi geleneğinin altyapısını oluştururken, bir yandan da bu kentlerdeki sanatsal üretim ve etkinlikleri artırarak çeşitlendirmektedir. Böylece Türkiye'nin birçok kentinde hem sanatın toplumla buluşma kanallarını çoğaltmakta, hem de bu kentleri ulusal ve uluslararası düzlemlerde sanat yoluyla temsil etmektedirler.

“Sanat Üretenler - Sanat Öğretenler” seçkisi, 1970-1990 kuşağı eğitimci sanatçıların çalışma, üretim ve birikimlerini ele alan bir proje olarak, bu ikinci sergisiyle son buluyor.

İş Bankası Koleksiyonunun yakın bir zamanda KKTC’de sergilendiğini görmek; TC. Merkez Bankası Koleksiyonuna ev sahipliği yapmış olan bizleri, kuşkusuz çok mutlu edecektir.

“Genç Sanatçılar Resim Yarışması”
KKTC Kültür Dairesi’nin bu yıl sekizincisini düzenlediği Genç Sanatçılar Resim Yarışmasında; İnci Kansu, Emel Samioğlu ve Güner Pir’den oluşan jüri tarafından yapılan seçmeler sonucunda ödüle layık görülen eserlerle birlikte, 25 katılımcının toplam 68 eseri sergilemeye değer bulunmuş.

Bu yıl, ilk defa dijital bir baskıya ödül verilmiş. Sergide dijital çalışmaların önemli bir yer tutması da jürinin geleneksel olan kadar, çağdaş teknolojinin sanatta kullanımına sıcak bakması açısından hayli olumlu bir gelişme olarak da değerlendirilebilir. Deneyimli jüriyi kutlamak gerek.

Seçici kurulun gerçekleştirdiği değerlendirmeler sonucunda beş ödülün dördü şöyle dağıtılır:
Başarı Ödülü: Raif Kızıl, “İçimdeki Çığlık-I”
Başarı Ödülü: Mehmet Sariler, “Horoz Dövüşü-III”
Mansiyon Ödülü: Tamer Ekendal, “I”
Jüri Özel Ödülü: Rahme Manastırlı, “Göç-IV”

Ödül alan bu dört genç sanatçı; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi lisans ve lisansüstü öğrencileridir…

Ödül alan eserler dışındaki eserleri sergilemeye değer görülen YDÜ GSTF mezunu ya da halen öğrencisi olanlar:  Bekir Ruso, Deren Kalfaoğlu, Dicle Özlüses, Fatma N. Özoğul, Hakan Rüşlü, Hascan İleri, Kemal Borak, Kemal B. Caymaz, Necla Ecem Özoğul, Neriman Şaban 68 çalışmadan 41’inin sahipleri idiler!

Öğrt.Gör. Hasan Zeybek yarışmaya ilişkin şöyle bir açıklamada bulundu: “Katılımcı veya eser sayısındaki değişkenlik değil de, bu yıl çağdaş resimleme yöntemleri ve tekniklerinin kullanımını teşvik edeci bir değerlendirme yapılmış olması, gelecek yıllar için gençlere ışık tutacağa benziyor. Sergi düzeni mutlaka daha iyi olabilirdi, ama yarışmanın sürekliliğini sağlayan ve emek veren Kültür Dairesi çalışanlarına teşekkür borçluyuz.  Bu yıl da geçen yıllarda olduğu gibi, Genç Sanatçılar Resim Yarışmasına katılan, ödül alan veya çalışmaları sergilenen tüm öğrencilerimizi, arkadaşlarımızı yürekten kutlarım.”

“AKADEMİADA-7” devam ediyor
Marka değeri ve tanınırlığı açısından KKTC sınırları içinde gerçekleştirilen en önemli sanat etkinliklerinden biri olan Akademiada’nın yedincisi “YDÜ Akademiada-7 Uluslararası Sanat Akademisi”, 25 Nisan’da başladı ve 3 Mayıs’a kadar devam edecek. Akademiada-7 sırasında ortaya çıkan çalışmalar 3 Mayıs Salı günü saat 11:00’de YDÜ Büyük Kütüphane Fuaye salonunda sergilenecek.

Akademiada-7, katılımcılarından 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanatta Yeterlik öğrencilerinden Güler Oğuz “daha önce sosyal medyadan ve arkadaşlarımızdan duyduğumuz Akademiada’ya biraz merak, biraz da hocam Füsun Uludinç Çövenoğl’nun teşviki ile katıldım. İyi ki de gelmişim, çok güzel deneyimler kazandık, paylaşımlar yaşadık. KKTC’yi gezdik, gördük. Bize ev sahipliği yapan Üniversitenize ve emek veren herkese teşekkür ederim” dedi.

“11’iz” sergisi
Lefkoşa Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü öğrencileri Burcu Kurtcebe, Yağış Keskinel, İzel Hastunç, Yaşar Yüceöz, Zalihe Düzey, Zülal Beserler, Mert Arık, Salih Kayataş, Hande Bayar, Kardelen Keskinel, Erdoğan Taşkurt’un; branş öğretmenleri Ceylan Dimililer ve Ruzen Atakan’ın önderliğinde gerçekleştirdikleri mezuniyet sergileri “11’iz”; öğrenmenin resmedilmiş haliyle görülmeye değer bir sergiydi. Gençler kendilerinin yetişmesine katkı koyan herkese müteşekkir idiler, bizlere de onları kutlamak kalıyor.

Sanatın içinde olun, sanata yakın kalın…

Saturday, April 23, 2016

Saraybosna Sergisi, Akademiada

KIBRIS gazetesi, 2016-04-23, Cumartesi, sayfa:31



Geçen hafta ‘yazacağım’ dediğim konuları aşağıya doğru erteleyerek, bu haftaki yazıda önceliği çocuklara verelim! Çünkü, bugün 23 Nisan!

Biz dünyaya gelmeden
Her yeri düşman almış.
Atatürk düşmanları,
Yurdumuzdan çıkarmış.

23 Nisan günü
Meclis kuruldu diye,
Büyük bayram verilmiş
Çocuklara hediye.

Gülelim eğlenelim,
Kutlayalım bayramı
Verelim hep el ele
Yükseltelim vatanı.

Melahat Uğurkan’ın çocuksu bir dille yazılmış 23 NİSAN şiirinden sonra şöyle bir açıklamayı paylaşmak da iyi olur diye düşündüm: “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ɑçılmɑsı ile millet egemenliği resmen hɑyɑtɑ geçirilmiş, bu önemli gün Atatürk tɑrɑfındɑn millet egemenliğini sonsuzɑ kɑdɑr koruyɑcɑk olɑn çocuklɑrɑ ɑrmɑğɑn edilmiştir. Meclisin ɑçılış günü olɑn 23 Nisɑn’ı Ulusɑl Egemenlik ve Çocuk Bɑyrɑmı olɑrɑk ilɑn eden büyük önder Mustɑfɑ Kemɑl Atɑtürk, bu dɑvrɑnışı ile çocuklɑrın hɑklɑrını dünyɑ gündemine tɑşımış, geleceğimiz olɑn çocuklɑrɑ sevgisini en yüksek seviyede ispɑt etmiştir.”

Ve de bugünkü durum:

Basın, yayın organlarında, medyada Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının bu yıl da, “terör” nedeniyle yapılamayacağı duyuruldu.

Kameri bayramlar serbest ve dünyada sadece Türkiye’de Miladi takvimde Ulusal günlere ikame etmek için sabitlenmeye çalışılıyor.

Yedi düvele karşı kazanılan Ulusal bayramlar ise acı içinde! Terör nedense ve sadece o günlerin kutlanmamasında akla geliyor!

Nazım Hikmet ne güzel demiş: “Çocuklara kıymayın efendiler!” Bayramlara da!

Bugün 23 Nisan
Neşe doluyor insan!

Saraybosna’da İZDÜŞÜM-S sergisi açıldı! 

Evet; İzdüşüm-S sergisi için Bosna Hersek’in başkenti (Saraybosna) Sarajevo’ya gittim ve döndüm. İkinci defa gittim Sarajevo’ya. Yazıya hazırlıklarım sırasında, geçen seyahatime ilişkin karaladıklarımı kurcalarken dikkatimi çeken şey; orada yaşadığım tedirginliği bu sefer hiç hissetmediğim oldu... Ama savaşın ve kuşatmanın izleri hala orada!

Sokaklar tanıdık geldi, insanlar da öyle… Geçen gidişimizde “merhaba” diyenler bu sefer “sarılarak” karşıladılar…

Serginin kurulumunu Hasan Zeybek, Adis Lukać ve Mirsada Balzić birlikte yapmışlardı. Galerija Preporod  kentin merkezinde, orta büyüklükte ve Sarajevo için önemli bir galeri!

Türkiye Cumhuriyeti Saraybosna Kültür Ataşesi Soner Şahin; sergi öncesi de, sergi sonrası da bize zaman ayırdı, misafir etti, ilgilendi, sağolsun.

Sergimizin açılışında; Bosna Hersek Kültür Bakanı Mirvad Kurić, Sarajevo Academy of Fine Arts Dekanı Marina Finci, Dekan Yardımcısı Nusret Pasic, Cazim Hadzimejlić, Sarajevo Museum of Contemporary Art müdürü Enver Hadziomerspahic ve Olimpijski Muzej müdürü Edin Numankadic başta olmak üzere çok sayıda yönetici, sanatsever ve sanatçı yer aldı. Katılımcı sanatçıları temsilen ise açılışa; ben, Mustafa Hastürk ve Hasan Zeybek katıldık.

Biraz da sergi hakkında bilgi vermem gerek: İZDÜŞÜM-S sergisi; YDÜ GSTF’nin 2015-2016 Akademik yılında gerçekleştirmekte olduğu, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamında (Türkiye-Ankara, Azerbaycan-Bakü, Bosna Hersek-Saraybosna, Estonya-Tallin) yer alan ve sonuncusu fakültenin kuruluşunun onuncu yılında Lefkoşa’da açılacak sergi dizilerinden üçüncüsü olma özelliğini taşımaktadır.

Kısa bir not daha ekleyelim: YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organizasyonunda; projenin ilk sergisi Ankara’da “İZDÜŞÜM-A” adıyla Galeri Çankaya’da 16-30 Ekim 2015 tarihleri arasında; projenin ikinci sergisi ise 18-23 Ocak 2016 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de “İZDÜŞÜM-B” adıyla Artvilla Galerisinde gerçekleştirilmişti.

Genel olarak gezi ve özel olarak da yazılabilecek formatta sergi hakkında şöyle bir açıklamam oldu: “Sergimizin başarısı yanı sıra; bu tür uluslararası etkinliklerin Yakın Doğu Üniversitesinin tanınırlığına katkı sağladığını bir kere daha gördük. Sanatçılar, akademisyenler ve özellikle de Kültür Bakanı ile yaptığımız görüşmelerin kısa sürede ışıldayacağına inanıyoruz. Davetimiz üzerine Bakan Mirvad Kurić; Sanat Akademisi Dekanı Marina Finci ve Çağdaş Sanat Müzesi müdürü Enver Hadziomerspahic ve Galerija Preporod Müdürü Mirsada Balzić ile birlikte YDÜ 2.Resim Çalıştayı kapanış sergisine katılacağını belirtti.  Sanata destekleri nedeniyle; özellikle Üniversitemiz yönetimine bir kez daha teşekkür ederiz.” 

Bu serginin sorumlusu Hasan Zeybek, beşinci kere gittiği ve bir de kişisel sergi açtığı Sarajevo’dan sergiye ilişkin şu açıklamada bulundu: “Yurtdışında organize ettiğimiz sergilere bir yenisini daha ekledik.. Diğerlerinde olduğu gibi bu sergide de, başkentler arasında bir sanatsal köprü, kültürel bağ ve sanatçıların işleri ile içsel bir izdüşüm oluşturmaya çalıştık.  “İZDÜŞÜM-S” sergisine; YDÜ’den akademisyenler, mezun veya halen öğrenimlerine devam eden öğrenciler ile akademi dışında resim çalışmalarını yürüten onsekiz sanatçı katıldı. Sergide; farklı teknikler ile yapılmış toplam 27 çalışma yer aldı. Sergimizin gerçekleşmesi sürecinde başta Yakın Doğu Üniversitesi, Galerija Preporod, Değirmenlik Belediyesi ve katılımcı sanatçılar olmak üzere bizleri destekleyen herkese teşekkür ederim.”

Bir sonraki sergi serisinde görüşmek üzere!

AKADEMİADA-7 başlıyor!

Fakültemizin kuruluşunun üzerinden henüz bir yıl geçmeden 2007 yazında arabayla Ankara’ya doğru giderken uğradığımız dostum; Aksaray Üniversitesi eski Rektörü Prof.Dr. Necdet Sağlam’ı ziyaretimiz sırasında bir ortak proje olarak önerdiğim “Yaz Akademisi” fikri; iki üniversite arasında Lefkoşa’da, 17 Nisan 2008 tarihinde protokol imzalanması ve Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinin de katılımıyla kendini buldu.

İlk yaz akademisi; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi işbirliği ile Aksaray Üniversitesi, Aksaray Valiliği, Güzelyurt Kaymakamlığı ve Güzelyurt Belediyesi’nin desteğiyle ve “Güzelyurt (Ihlara) Uluslararası Yaz Akademisi” adı ile 21 Temmuz-14 Ağustos 2008 tarihleri arasında iki dönem halinde gerçekleştirildi.

Sanat alanında Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilen Yaz Akademisi’nde öğretim elemanları gönüllü olarak görev aldı, öğrencilerden de hiçbir ücret talep edilmedi. Ayrıca; barınma, beslenme, malzemeler ve ulaşım giderleri ilgili kuruluşlarca karşılandı.  Necdet hocaya bu sayfadan bir kez daha teşekkürlerimi gönderiyorum!

Maalesef idarecilerin değişmesi ile birlikte kurumsal tavırlarda veya işbirliklerinde oluşan erozyon neticesinde biz bugün, artık kendi başımıza yürüyoruz.

İşte bu süreçten geçip de artık markalaşan sanat etkinliği Akademiada’nın yedincisi “YDÜ Akademiada-7 Uluslararası Sanat Akademisi”si, 25 Nisan-3 Mayıs 2016 tarihleri arasında Lefkoşa’da gerçekleştirilecek.

Geçen hafta Dünya Sanat Günü için hazırladığımız bildirinin akıbetine uğramaması için Akademiada-7 basın açıklamasında yer alan bilgileri buradan paylaşmak istedim:

Tarafımdan açıklananlar şunlar:  “Bugüne kadar 6 defa gerçekleştirdiğimiz etkinliğimizde sanat üretimi için 394’ü yurtdışından olmak üzere toplam 643 katılımcı/öğrenciyi, 45’i yurtdışından 60’a yakın usta sanatçı/hoca ile buluşturduk. Bu yıl da, Akademiada-7 kapsamında yurtdışı ve KKTC’deki üniversitelerin ilgili fakültelerinden katılacak öğrencilerin geçen yıllarda olduğu gibi YDÜ-GSTF çatısı altında ve birlikte sanat üretmeleri hedeflenmektedir. Etkinliğimize desteğini esirgemeyen Üniversitemiz Rektörlüğüne ve her yıl Akademiada’ların gerçekleşmesi için emek veren başta Fakültemiz ve üniversitemiz çalışanlarına ve öğrencilerimize teşekkür ederim!"

Akademiada-7, yürütme kurulu adına Öğr.Gör.Dr. Gökhan Okur tarafından yapılan açıklama da şöyle: “Bu yıl için çalışma alanları; resim, heykel, seramik, fotoğraf ve grafik olarak belirlenen Akademiada-7 de; Resim Atölyemizde Abant İzzet Baysal Üniversitesi, GSF öğretim üyesi Birsen Giderer, Heykel Atölyemizde Heykeltıraş Mert Kılınç ve Heykeltıraş Sinem Akın, Seramik Atölyemizde Dokuz Eylül Üniversitesi GSF Öğretim Görevlisi Füsun Uludinç Çövenoğlu ve YDÜ GSTF Öğretim Görevlisi Vedia Okutan Gaydeler, Fotoğraf Atölyemizde sanatçı Mehmet Aslan Güven, Grafik Atölyemizde YDÜ GSTF öğretim üyesi Erdoğan Ergün ile yurt dışı ve KKTC’den katılması beklenen toplam 100 katılımcıyı bir araya getireceğiz.”

Pazartesi günü İstanbul’a gideceğim!

İş Sanat Kibele Galerisi’nde açılacak "Sanat Üretenler - Sanat Öğretenler" seçkisinde benim de bir resmim yer alıyor!  Sergi; 1970 sonrası kurulan sanat eğitimi bölümlerinde, güzel sanatlar enstitü ve fakültelerinde hocalık yapmış, aktif sanat yaşamıyla ülke sanatında belli bir yer edinmiş eğitimci sanatçıları ele alıyor.

Sanata yakın kalın…

Sunday, April 17, 2016

Dünya Sanat Günü

KIBRIS gazetesi, 2016-04-16, Cumartesi, sayfa:29



Geçen hafta, 1 kasım 2013’den beri ilk defa yoğunluğum bahanesiyle haftalık yazımı yayınlayamadım. Bir de seyahatım vardı: İzdüşüm-S sergisi için Bosna Hersek’in başkenti Sarajevo’ya gittim ve döndüm. 20 Haziran tarihine kadar da takvimimle yarışacağım.

15 Nisan tarihinde kutlanan Dünya Sanat Günü için yapmayı planladıklarımın ertelenmesinin iyi olacağı sonucu cebimde, yazımın konusu kafamda seyahate çıkmıştım. (İzdüşüm-S sergisi için elbette yazacağım!)

Sınırlı bir zamanda, davetler, toplantılar, Mostar’a bir gezi ve aklımda Dünya Sanat Günü ile hızla Kıbrıs’a döndüm.

Günler; özel günler, kutlamalar, anmalar, törenler...

Yerel özellikler taşıyan dinî törenlerin yapıldığı ilk kült yapılara İÖ- 11.600 yıllarına kadar uzanan Göbeklitepe’de rastlanıyor. Bunlar ayrıca ilk tören alanlarına ait mimari kalıntılar olma özelliğini de taşıyor...

Felsefeci Wittgenstein, insanın bir tür “törensel hayvan” (ceremonal animal) olduğunu söyler. Antropologlara göre kutlama yapmayan topluluk yoktur. Tören insana özgü bir davranıştır.
Antropolog Jan Assman ise, kültürel belleğimizin, bayramlar ve kutlamalarla şekillendiğini söyler. Bayramlar ve kutlamalar hangi nedenle yapılırsa yapılsın mutluluk, sevgi, güven duygusu yaratırlar. Kutlamaların yapıldığı mekanların düzenlenmesi, yemeklerin yapılması, işbirliği, dayanışma ve paylaşım duygularının yücelmesini ve toplumda yerleşmesini sağlar.

Çatalhöyük (İÖ- 6.500) sakinlerinin de av bereketi için görkemli törenler düzenledikleri biliniyor.  Araştırmaya devam edince; örneğin inanç ve coğrafi koşul farklılıklarına rağmen insanların, kendi geleneklerine uygun kutlamalar yaptıkları görülüyor. Ülkelere göre bazen tarih farklılıkları gösteren yaklaşık yetmişiki özel günün olduğu da görülüyor. Örneğin; bağımsızlık günlerini kutlayan ülkeleri de hesabın içine katınca bu sayının ikiyüzün üzerinde olması kaçınılmaz oluyor. Bir yandan sanat eksenli ortak değerleri sorgularken diğer taraftan Birleşmiş Milletlere kayıtlı ve resmen tanınan 192 ülke, bilinen ülke sayısının ise 236 olduğu sonucu ortaya çıkıyor.  Uluslararası Basketbol Federasyonuna kayıtlı ülke sayısı ise 213…

Ne kadar çok farklılık barındırıyor şu küçücük dünya!

Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, Dünya Tiyatro Günü…

Kutlamalar hayatlarımıza renk katar. Kutlamalar; sıradan bir yemeği “ziyafete”, bir buluşmayı “şenliğe”, bir yabancıyı “arkadaşa” dönüştürebilir.

İnsanın ürettiği değerler sınıflandırılmasında sanat; en barışçıl olandır.  Sanat, belki de bir kutlamadır!  Çünkü; ortak duygu, düşünce ve değerlerin oluşumuna katkıda bulunur. Sanat, insanları birbirlerine yaklaştırır. Sanat, insanların birbirlerini anlamaları içindir, hayata anlam katar. Sanat, toplumsal ve evrensel barışı gerçekleştirmek içindir. Sanat, yaratıcılıktır. İnsanın beğenisini geliştirir.

Her kutlama, birbirini tanımayan insanlar arasında bile, sessiz bir aidiyetin kurulmasına neden olur. Kutlamalar sırasında insanlar, birlikte sevinir, yardımlaşır, iyiliği paylaşırlar. Kutlamanın yarattığı duygusal enerjiyle insanlar kendilerini daha güçlü hissederler. Bayramların ve kutlamaların bir gelenek olarak devam ettirilmesi, bu olumlu duyguların toplumda yaygınlaşması ve toplumsal aidiyeti kuvvetlendirmek içindir.

Günler, törenler, kutlamalara ilişkin fikirlerin soru formatı şöyle olabilir belki: Neden özel günleri kutlarız?

Kestirmeden gidilirse cevaba; o özel günlerin olduğu tarihlerde önemli olaylar gerçekleşmiştir de ondan denilebilir. Yılın o gününde önemli bir olay gerçekleşmiş, bu da o toplum tarafından benimsenmiş, olayın meydana geldiği ülke ve ardından diğer ülkeler de olayı evrensel değerde görüp benimsemiş ise; her yıl o gün kutlanarak o olay hatırlanır. Bu durum gelenek haline gelir ve özel günlerden birisi olur.

Dünya Emekçi Kadınlar Gününü burada ilginç bir örnek olabilir: 8 Mart 1857 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin New York kentinde bir tekstil fabrikasında çalışan işçiler, daha iyi şartlarda çalışmak için grev yaparlar. Polisler, grev yapan işçilere saldırır ve onları fabrikaya kilitler. Bir anda fabrikada yangın çıkar. İşçiler, her yeri saran alevlerden, polisin kurduğu barikatlar yüzünden kaçamazlar ve yanarak can verirler. Olayda, çoğu kadın olmak üzere tam 129 kişi yaşamını yitirir.

Yeni yılı, baharın gelmesini, doğum günlerini, yeni doğan bebekleri, şirket kuruluşlarını, nişanları, evlilik yıldönümlerini, kahramanlık günlerini, dini bayramları, mezuniyet ya da emekliliği, ilk ev ya da araba almayı kutlarız. Ailemizde yaptığımız kutlamalar olduğu gibi, çalıştığımız kurumlardaki kutlamalar, toplum olarak kutladığımız günler vardır.

Bunlarla beraber 1 Nisan Şaka Günü, Soweto Günü, Krizantem Günü, Hıristiyan ülkelerde Noel günü, Dünya Günü, Hogmanay Günü, Öğretmenler Günü, Veteriner hekimler günü, Yılbaşı… Saygı ile ancak, ilgi düzeyi değişkenlikler gösteren, dünyada kutlanan günlerden bazılarıdır.

İlgimi çeken iki tanesini öylece açıklamakta yarar vardır diye düşündüm:

1-Dünya Havlu Günü, İngiliz yazar Douglas Adams'ı anmak üzere hayranları tarafından her 25 Mayıs'ta kutlanan gündür.  Havlu gününde, tüm sevenleri, yazara hayranlıklarını ve şükranlarını sunmak üzere havlu taşırlar. Havlu, Adams'ın ünlü ve popüler bilim kurgu serisi olan “Otostopçunun Galaksi Rehberi”ne bir göndermedir.

Adams, Otostopçunun Galaksi Rehberi isimli romanının üçüncü bölümünde, yıldızlararası gezen bir otostopçunun sahip olması gereken en kullanışlı şeyin bir havlu olması gerektiğini açıklamış ve bunun sebeplerini anlatmıştır.

2-Kutsal Cuma, dünya genelindeki Hıristiyanların İsa Mesih'in çarmıha gerilişini ve Golgotha'da ölüşünü andıkları dini gündür. Triduum'un parçası olan Kutsal Hafta'da Paskalya Pazarı'ndan önceki cumaya denk gelen Kutsal Cuma, Musevilerin Hamursuz Bayramı ile çakışabilir. Hayırlı Cuma, Büyük Cuma veya Paskalya Cuması olarak da bilinir; ancak Paskalya Cuması aslında Paskalya Haftası'ndaki cumadır.

Hangi amaç etrafında düzenlenirse düzenlensin her kutlama toplumsal ve kültürel bir “anlam yaratma” kaynağı olarak ele alınırsa sanatla güzel bir örtüşme de sağlanmış olur.  Çünkü toplumlar, sanata verdikleri önem kadar gelişirler, ya da sanata önem veren toplumlar gelişmiş toplumlardır deyip, gelelim artık esas konumuz olduğu üzere Dünya Sanat Günü’ne:

Türk sanatçı ve Ulusal Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Başkanı Bedri Baykam, International Associations of Art (IAA), (Uluslararası Sanat Derneği) 2011 yılında Meksika'da yapılan genel kuruluna Türkiye temsilcisi olarak katılır. Baykam toplantıda; ressam, heykeltıraş, düşünür, yazar, mucit, matematikçi, filozof gibi birçok sıfatı barındıran çok yönlü kişiliği ve sahip olduğu günümüz çağdaş sanat dünyasının disiplinler arası çalışmalarının geçmiş ve aynı zamanda gelecekteki yüzü niteliğiyle, Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın Dünya Sanat Günü olarak kutlanmasını önerir. Önerinin oylanma kabulü ile 2012 yılından itibaren her yıl 15 Nisan’ın World Art Day (WAD) olarak kutlanılması kararı alınır.

Karar ilişkin, ilk kez kutlanacak olan Dünya Sanat Günü için IAA Dünya Başkanı, Rosa Maria Burillo şunları söyler: "Sanat, insanın, kelimeler, sesler ve hareketlerle betimlenen edilen kalıcı yansımalarıyla yaşama geçirilmiş olan en öznel ve en çarpıcı 'haleti ruhiye’sinin ifadesidir. Dünya Sanat Günü, tüm dünyanın sanatçı ve sanatseverlerinin sanatın değerini ve gücünü eşzamanlı olarak hissetmelerini ve tüm dünya ülkeleri adına büyük önemini aynı anda solumalarını sağlayacaktır."
Konumuz çerçevesinde, sanat için söylenmiş bir paragraf ile yazımı pekiştirmek isterim: “Sanat, insani güç ve yetenekleri geliştiren, farklı dilleri ve farklı yaradılıştaki insanları ortak bir anlayışta buluşturan bir olgudur. Estetik bir zevk, ruhsal bir haz olmasının yanı sıra, dünyayı kuşatan anlayışsızlıklara, savaş çığırtkanlıklarına, anlaşmazlıklara karşı bir başkaldırı ve güçlü bir dayanışma yoludur. Bir resimde, bir şiirde, bir tiyatro eserinde aynı duygulardan beslenebilmemiz, toplumsal bir duygudaşlık oluşmasının en zarif en güzel yolarından biridir.”

Bu yolun iki yolcusu olarak Dünya Sanat Günü’ne ilişkin YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Dekan vekili olarak ben ve Sahne Sanatları Fakültesi Dekan vekili Çetin Özen; şu ortak bildiriyi yayınladık:

“Dünya Sanat Günü'nü kalıcı ve sürekli hala getirmenin gerekliliği ve bilinci ile; savaş, sömürü, açlık, yoksulluk, ayrımcılık ve çevre gibi sorunlara karşı duyarlılıkla sanatın estetik ve dönüştürücü değerinin insanlık için mutluluk verici bir çözüm olacağına inanmaktayız. 

Böyle anlamlı bir günde; ayrışmış kuvvetlerin tüm çıkar çatışmalarından uzak, sanatın bütünleştirici ve birleştirici gücünden hareketle, insanlığın tarih boyunca yarattığı evrensel değerlere sahip çıkıldığını görmek, en önemli dileğimizdir.  

Bu değerler sahiplenildikçe, umuyoruz ki bir gün toplumsal duyarlılıklara tezat, sürdürülen uygarlaşma karşıtı politika ve uygulamalar; sorun olmaktan çıkacaktır. 

Sahiplendiğimiz bu çok önemli tarihsel sorumlulukla; yaşama hakkımızın dahi tehdit edildiği bu zorlu dönemde meslektaşlarımızın ve toplumumuzun Dünya Sanat Günü'nü kutlar; sanatçı ve sanatsever için bir özgürlük ve özgünlük alanı olan sanatın, yaşamımızdan eksik olmamasını saygılarımızla dileriz.”

Haftaya; Sarajevo ve İzdüşüm-S sergisini yazmaya çalışacağım!

Sanata yakın kalın...

Saturday, April 2, 2016

Sabahattin Ali, tiyatro

KIBRIS gazetesi, 2016-04-02, Cumartesi, sayfa:30



Acı ile sınanan bir coğrafyanın bireyleri olarak, hergün yeni sınavlarla karşıkarşıya olmaktan kurtulmak için, herkes çareler arama peşinde.  “Bu da olmaz artık”, “bu kadarına da pes” dedirten yüzlerce olayın uzağından yakınından geçmeniz gerekmiyor.  Siz yerinizde dursanız dahi olaylar gelip sizi buluyor...  Öyleyse hareket etmekte yarar vardır diyerek, geçen Pazar davet üzerine Yakın Doğu Üniversitesi Sahne Sanatları Fakültesince sergilenen tiyatro oyununa gittim.

Oyuna ilişkin haberde önce okudum: “Hiçbir acı baki değildir, üflersin geçer. Bazılarına biraz daha çok üflemen gerekir, hepsi bu.” mısralarının sahibi,1907-1948 yılları arasında yaşamış ve 1948 yılında fail-i meçhul bir saldırı sonucu 41 yaşında hayata veda eden, Türk Edebiyatı’nın önemli isimlerinden öykü, şiir ve roman yazarımız Sabahattin Ali’nin şiir ve bu şiirlerinden bestelenmiş şarkıların seslendirileceği “Kürk Mantolu Şarkılar”la seyirci karşısında olacağız.”

Gençlik yıllarından itibaren sürekli hakkında açılan davalarla uğraşan,  yazdığı dergiler kapatılan, işsiz kalan, ülkeyi terk etmek isterken de öldürülen  Sabahattin Ali; daha yenilerde “Sabahattin Ali Şiiri Olduğunu Bilmediğiniz on Meşhur Şarkı” yazısı ile karşıma çıkmıştı. Şaşırmıştım, çünkü o şarkıların çoğunun ona ait olduğunu ve hatta kimi sözlerinin benim hatırladığım gibi de olmadığını bilmiyordum.

Ardından da, merak edip araştırınca “aydın” öldürmenin çok da yeni bir şey olmadığını bir kez daha gördüm.

Sonra da tiyatroda onun resminin gölgesinde söylenen şarkılar ve okunan şiirlerde bu haftanın konusunu buldum. Evet, bu sefer Sabahattin Ali’yi yazıyordum.

Kırkbir yıllık ömrüne bu güzel şiirleri sığdırmış, ömrünün çeyreğini hapislerde çürütmüş, Türk öykücü, şair, öğretmen, yazar ve gazeteci Sabahattin Ali kimdi?

Bir de bugün; yani 2 Nisan, onun öldürüldüğü gün.

Öyleyse şiir ile başlayalım:

1.  Leylim Ley 
Döndüm daldan düşen kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni

Aldım sazı çıkmış gurbet görmeye
Dönüp yare geldim yüzüm sürmeye
Ne lüzum var şuna buna sormaya
Senden ayrı ne hal oldum gör beni

Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni

Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil yüreğine sor beni

2.  Dağlar 
başım dağ saçlarım kardır
deli rüzgarlarım vardır
ovalar bana çok dardır
benim meskenim dağlardır dağlar
dağlardır dağlar, dağlardır dağlar…

şehirler bana bir tuzak
insan sohbetleri yasak
uzak olun benden uzak
benim meskenim dağlardır dağlar
dağlardır dağlar, dağlardır dağlar…

kalbime benzer taşları
heybetli öter kuşları
göğe yakındır başları
benim meskenim dağlardır dağlar
dağlardır dağlar, dağlardır dağlar…

yarimi ellere verin
sevdamı yellere verin
yelleri bana gönderin
benim meskenim dağlardır dağlar
dağlardır dağlar, dağlardır dağlar…

bir gün kadrim bilinirse
ismim ağza alınırsa
yerim soran bulunursa
benim meskenim dağlardır dağlar
dağlardır dağlar, dağlardır dağlar…

Şiirlerle dolu, soluk soluğa takip edilebilecek kırkbiryıllık bir yaşamöyküsüydü onunkisi. Yaşamı boyunca sosyalist ve muhalif kimliği yüzünden çeşitli baskılara uğramış, cezaevlerinde yatmış ve en sonunda öldürülmüştü.  Kimilerine göre siyasi bir cinayete kurban gitmişti, 1937'de yayımlanan gerçekçi Türk romanının en özgün örneklerinden biri olarak gösterilen ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanının ve 'Kürk Mantolu Madonna'nın yazarı Sabahattin Ali.   Hıfzı Topuz, Ali'nin yaşamını anlattığı 'Başın Öne Eğilmesin' adlı kitabında bu cinayetin zanlısını 'karanlık güç' olarak göstermiş ve yazarı 'emperyalizmin ilk kurbanı' olarak nitelemiştir.

Sabahattin Ali hakkında biraz daha detaya bakalım:

25 Şubat 1907'de Edirne Vilayeti'nin Gümülcine Sancağı'na bağlı Eğridere (Bugünkü Ardino, Bulgaristan) kazasında doğar. Yüzbaşı babasının görevi nedeniyle çocukluğunda sık sık yer değiştirir. 1921'de Edremit'e göçtüklerinde bölge Yunan işgali altında olduğu için aile çok zor günler geçirir. Öğretmen okulunu bitiren Ali, bir süre Anadolu'da görev yaptıktan sonar, Milli Eğitim Bakanlığı'nın açtığı sınavı kazanarak Almanya'ya gider ve iki yıl orada kalır. Ülkeye döndüğünde de ilk cezaevi deneyimini yaşar.

3.  Aldırma Gönül 
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül, aldırma

Dışarda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül, aldırma

Görmesen bile denizi
Yukarıya çevir gözü
Deniz dibidir gökyüzü
Aldırma gönül, aldırma

Dertlerin kalkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül, aldırma

Kurşun ata ata biter
Yollar gide gide biter
Ceza yata yata biter
Aldırma gönül, aldırma

Cezaevinden çıktıktan sonra bir süre devlet hizmetinde çalışan Ali, görevini bırakmak zorunda kalır ve gazeteciliğe başlar. Ancak fıkra yazdığı La Turquie ve Yeni Dünya gazeteleri, iktidarın kışkırtmasıyla meydana gelen Tan olayları sırasında tahrip edilince işsiz kalır. Sonra da Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasal mizah dergilerini çıkarırlar.  Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirir ve aydınlar ile kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirir. 

Ancak yazdığı dergiler, tek parti iktidarının baskılarıyla karşılaşır ve kapatılır. Bu dönemde de yazıları dolayısıyla sık sık mahkûm olur.

4.  Geçmiyor Günler 
burda çiçekler açmıyor
kuşlar süzülüp uçmuyor
yıldızlar ışık saçmıyor
geçmiyor günler geçmiyor.

avluda volta vururum
kah düşünür otururum
türlü hayaller görürüm
geçmiyor günler geçmiyor.

dışarıda mevsim baharmış
gezip dolaşanlar varmış
günler su gibi akarmış
geçmiyor günler geçmiyor.

gönülde eski sevdalar
gözümde dereler bağlar
aynadan hayalin ağlar
geçmiyor günler geçmiyor.

yanımda yatan yabancı
her söz zehir gibi acı
bütün dertlerin en gücü
geçmiyor günler geçmiyor

Halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren "Dağlar ve Rüzgâr" (1934) adlı kitabı edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırır. Örneğin Yaşar Nabi Nayır, hakkında şu övücü satırları yazar: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali, tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize, şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissettirmekle beraber, o tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor.”Ancak, bu kitabından sonra şiirle ilgilenmez, sadece hikâye ve roman yazar.

Ali Baba dergisinde yayımladığı "Ne Zor Şeymiş" başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır: "Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"

1948'de Paşakapısı cezaevinden çıktıktan sonra ise hayatının en zor günleri başlar. İşsiz kalır, işportacılık ve nihayet kamyonculuk yapar. Hiçbirinde tutunamayınca da yurtdışına çıkıp yeni bir hayat kurmak ister. Pasaport alamayan Ali, Bulgaristan sınırını gizlice geçmek ister...

1948 yılının Haziran ayı ortalarında Kırklareli'nin Sazara Köyü yakınlarında bir çoban, çıplak bir erkek cesedi bulur.  Kimliği ve neden öldürüldüğü uzun zaman anlaşılamayan bu ceset, Nâzım Hikmet'in "Türk edebiyatının ilk gerçekçi hikâyeci ve romancısı" diye nitelediği Sabahattin Ali'ye aittir.

“Sabahattin Ali Şiiri Olduğunu Bilmediğiniz on Meşhur Şarkı” listesi şunlarla tamamlanmış:
Göklerde Kartal Gibiydim, Çocuklar Gibi, Ben Sana Vurgunum, Melankoli, Bir Yürek Kaldı Avucumda, Benimsin Diyemediğim

Açık kaynaklara göre; Sabahattin Ali'yi 2 Nisan 1948'de öldürdüğünü itiraf eden ve Emniyet mensubu olduğu iddia edilen şahıs, dört yıla hüküm giyer; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalır...

Sabahattin Ali ve tiyatro oyunu ayakta alkışlandı!

Siz sanata ve şiire ve de tiyatroya yakın kalın...


Saturday, March 26, 2016

Usta, çırak, güreş

KIBRIS gazetesi, 2016-03-26, Cumartesi, sayfa:29





Doğu kültüründe sanatta unvan söz konusu olunca; kimi kaynaklara göre şöyle bir ölçüt, ya da yargı vardır: Bir insanın “usta” unvanı alabilmesi ancak, kendi hocasını geçmesi ve kendini geçen bir öğrenci yetiştirmesiyle olur!. 

Geçenlerde sanal ortamda karşıma çocukluğumuzun oyunları, “hatırlayan var mı” diye bir çalışma çıktı. Şaşırmamak mümkün değil. Çocukluğumuzun oyunlarıydı elbette ama çocuklarımızın oyunu değildi artık onlar.  Çok yakın değil, çok da uzak, ancak bizim nesilden sonra çok da devam edememişlerdi yollarına... Biz büyüklerimizden öğrendik o oyunları oynamayı da, çocuklarımıza öğretemedik. 

Mesela; çocukluğumuzun en popular sporlarından biriydi güreş! Merak ediyorum sütün ağaçtan elde edildiğini sanan bir nesil, güreşin nasıl bir oyun olduğunu düşünüyordur acaba?  Ya da şunu hatırlayacaklar mutlaka çıkacaktır: insanın insan ile yarıştığı en eski spor dallarından biri olan güreş, gelin görün ki son olimpiyatlardan çıkarılmıştı...

Nerede ise tüm televizyon kanallarında sadece Kırkpınar yağlı güreşleri süresince toplam bir-iki haber bülteninde o da bir siyasi figürün teşrifi söz konusu ise en fazla üç-dört dakika gösterilen bir spor türü artık “atasporumuz” güreş. NBA deki basketçilerin isimlerini, Formula-1 pilotlarını veya Wimbledon tenis turnuvasına katılanları sayan nesil, büyük bir olasılıkla tek bir güreşçi ismi söyleyemeyecektir.

Şimdilerde futbol endüstrisinin güdümünde çalışıp ödenen kimi sosyal psikologlar veya siyasiler tarafından el üstünde tutulan, futbol kadar başka hiç bir spor dalı popüler olmamıştır. Bu sosyo-ekonomik ve hatta siyasi sistem içinde hiç bir zaman olabileceği de mümkün görülmemektedir. Bir sonuç için şu örnek durumu açıklamaya yardımcı olacaktır. Faşist Franco; İspanya’yı nasıl yönettiği ile ilgili bir soruya 3-F formülü diye cevap vermişti hatırlayınız. Ne idi bu formül: Fado, Fiesta, Futbol...  Kısaca ve yıllarca, bu 3-F formülü ile uyuttuğunu söylemişti İspanyol halkını. 

Bu hafta; Reza Sarraf ve Brüksel patlamasından önce sosyal medyada bir patlama daha vardı. Şükür, ölen yoktu ama ne patlamaydı!  Bir üniversitenin Rektör Yardımcısı, doğal olarak Prof.Dr. unvanlı bir muhterem; katıldığı televizyon programında ülkeyi ayakta tutacak olanların okumamış cahil halk olduğunu söylemiş.  Merak ettim araştırdım.  Karşıma çıkan bir paragrafı basından okuyalım: “...Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor.  Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış cahil halk.  Türkiye’nin okumuş kesimi profesörden başlayarak geriye doğru en tehlikeli olanlar üniversite mezunları.  Olayları en rahat okuyanlar ilkokul mezunları.  Üniversite ve sonrası çok vahim…” 

Fado, Fiesta, Futbol...  Yirmi birinci yüzyılda ise cehalet!  Kelimelerin kifayetsiz kaldığı daha neler göreceğiz, ya geleceğimiz...

Mahallemizdeki, sokağımızdaki oyunlarımız ve hatta daha da vahimi ata sporlarımız dahi yok oldu... Onların yerine arabesk müzik, Michael Jackson dansı ve fast food beslenmeyi, ardından bunların üstüne bir de diyet furyasını ekleyince, evlenme programlarıyla altı yanan çorba, survivor programıyla patlayan bomba unutulup gider işte... 

Bilim, sanat, teknoloji… Ebabil kuşları ile demagoji yapılırken, yelkovan kuşları alır başını gider! Sanat, izleyenin hareketine duyarlı ekranlarda yer bulur kendine...

Konuya dönersek tekrar:
Doğuda sanatta olduğu gibi güreşin en önemli töresi; her ustanın en azından yerini alabilecek bir çırak yetiştirmesidir. Güreş sporunu yapanlara pehlivan dendiğini parantez içine almadan belirteyim. Bu töreye göre bir pehlivan ne kadar büyük olursa olsun, meydan ya da minderlere veda etmeden önce, başarılı bir çırak yetiştirmemişse ona çok da iyi gözle bakılmaz. Ancak, burada bir soru gelir akla hemen (NBA izliyoruz ya TV’lerde) peki her usta, çırağına bildiği bütün teknikleri, oyunları öğretir mi?

Bunu irdeleyen bir hikayeyi yıllar önce bir büyüğümden dinlemiştim. Bugünlerde yeniden aklıma geldi. “Her kuş kendi sürüsüyle uçar” sözünü bir yazımda yerine yerleştirdikten sonra, bu günlerde bir de bu hikayeyi paylaşmam icap etti. 

Sözlü tarihin içinden gelirken farklı versiyonları oluşan bu hikayeyi ben biraz harmanlayarak kelimeleyeceğim. Varsın hep beraber bir ders daha çıkaralım hikayeden:

Pek çok müsabakada birincilikleri olan bir pehlivanın; yiğitliğine yakışır, kendine has kırk oyunu varmış. Her gün güreş tutar ve bu oyunları ile rakiplerini yenermiş.  Zaman ilerledikçe galibiyetleri ve birincilikleri artıp durmuş ancak, bir çırağı yokmuş. Derken çıraklarından birinin gücü, kuvveti, teknik becerisi dikkatini çekmiş.  

Bir süre izledikten sonra onu yetiştirmeye karar vermiş. Zamanı minder, gücünü çayır yaparak çırağa otuz dokuz oyun, teknik öğretmiş.  

Hikaye bu ya, kuşun yuvadan uçma zamanı gelmiş!  Çırak, teknikte ve güçte öğrenebileceği her şeyi öğrenmiş. Karşısına kimse çıkamaz, gücüne kimse dayanamaz olmuş.

Nihayetinde çırağın gelişmesi o dereceyi bulmuş ki bir gün şehzadenin karşısına kadar çıkmış.  

Er meydanında  şehzadenin huzurunda: "Ustam büyüğümdür, üzerimde hakkı var, erdem sahibidir, benden üstündür, ancak ben de kuvvette ondan aşağı değilim, teknikte de ona eşitim" deyi vermiş.

Çırağın bu meydan okuma densizliği şehzadenin hoşuna gitmemiş: "Peki, ustanla güreşeceksin, eğer yenilirsen bir daha er meydanına çıkmayacaksın" demiş.

Usta ile çırağın güreşi için geniş bir alan seçilmiş; devletin ileri gelenleri, saltanat yalakaları, şehzadenin soytarıları ve hatta dönemin meşhur pehlivanları bu alanın çevresine toplanmışlar.

Kispetler giyilmiş. Yağlar sürülmüş. 

Davullar çalmış, zurnalar ötmüş. İki pehlivan meydana çıkmış..

Çırak, güreş meydanına sarhoş bir fil gibi gelmiş. Öyle bir dehşetle gelmiş ki, karşısındaki demir dağ olsa tuttuğu gibi yerinden koparırmış.

Usta; sakin ve temkinli... Durumu okumuş…

Sabahın alaca karanlığında başlayan güreş, akşam güneş batana dek sürmüş... 

Ancak; genç çırağın kuvvet açısından ustasından üstün olduğu açıkça görülüyormuş..

Pehlivanlar dinlenirken cazgır bağırırmış, onlar güreştiğinde herkes susarmış. 

Gün ağarıp güneş batacakken usta pehlivan çırağına şöyle bir bakmış ve güreşin son hamlesini yapıvermiş. Kolunu omuzlayıp tersinden sırtlamış çırağını öylece omzunun üstünden çevirip çimenlerin üstüne atıvermiş çuval gibi.  

Ustasından öğrendiklerini ustasına satan çırak, karşılığını bilmediği bu oyun ile serilir yere. Usta yorgun, kazanır ama hali biçare... Çırağın sırtını öper toprak.  Şehzade çırağa bağırır “işte hırsından düştüğün hale bak!”

Hırslı çırak, dersini her anlamda almıştır ustasından. Yenilgisinin omuzlarındaki ağırlığı ve ustasına densizliğinin ezikliği ile yerden doğrulur çırak.  Atılır, ustasının elini öper...

Ve de merakla sorar ona:
“Usta sen bana tüm oyunlarını öğretmiştin, ancak beni yendiğin o son oyunundan haberim yoktu..”

Yorgun ama mağrur usta pehlivan, iki nefes alır derin derin, alnındaki terini elinin tersiyle siler ve  yanıtlar çırağının sorusunu..

“Evet evlat, benim bildiğim kırk oyun vardı, ben sana otuz dokuzunu öğrettim.  Birini kendime saklamıştım, zora düşersem diye!  İşte, o oyunla seni yendim.”

Hikaye bu sonrasını bilemeyiz elbet ne olmuş, belki de zil çalmıştır!

Peki; Yunus Emre ne demiş:

İlim ilim bilmektir 
İlim kendin bilmektir 
Sen kendini bilmezsin 
Ya nice okumaktır

Güreş tekrar olimpiyatlarda madalya verilecek sporlar listesine girer mi onu da bilemeyiz ama Türkiye, Avrupa Birliğine asla.  Ötesi de, öncesi de, imzalanan mutabakat da, onlar için kazan kazan...  Türkiyem ise fokurdayan kazan!

Sanata yakın kalın...

Saturday, March 19, 2016

Bilge, Ankara, patlamalar

KIBRIS gazetesi, 2016-03-19, Cumartesi, sayfa:31



Bir bilgeye sormuşlar:
-En mutlu insan kimdir?

Bilge tereddütsüz yanıtlamış:
- “İşte şu karşı dağda keçilerini otlatan çobandır”, diye!

- “Neden” diye sormuşlar. 
- “Çünkü insan bildikleriyle yaşar”, diye yanıtlamış bilge, kitabından başını kaldırıp. 

Soru soran için de bir açıklama getirip ortaya yankılamış:
- “O çobanın bildikleri, keçileri ve çevresiyle sınırlı, kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil”. 

Önündeki kitabı kapatıp çayından bir yudum çekerken uzaklara dalmış, gözleri buğulu, başı dumanlı dağlara bakarken:
- “İşte bu yüzden, o çoban en mutlu insandır” demiş!

Keçisi değil artık Ankara’yı çağrıştıran…

1979’dan beri beni kendine kabul eden; vefakâr, sabırlı, metanetli, onurlu, gururlu, sanatsever, barışçı bir kent benim için Ankara… Yedi düvele karşı kazanılmış bir savaşın ardından kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin kalbi Ankara. 

Anadolu’nun çağdaş yüzü Ankara.  Şair Aka Gündüz yazmış:
“Ankara, Ankara güzel Ankara,
Seni görmek ister her bahtı kara.”
“Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin,
Var olsun toprağın, taşın Ankara.”

İşte orada üç bomba patlatıldı.  Bizim de burada yüreğimiz parçalandı. 

Altı ay içinde üç bomba patlatıldı, üç nokta kondu yan yana… Bir de cenazeler dizildi musalla taşına... 

Bu hafta kendi köşemi işte bu nedenle, sadece kara bir sayfa olarak tasarladım.  Bir de sayfanın tam ortasında beyaz ile sadece ANKARA yazacaktı… 

Ancak!

Yazacak bir şey kalmamış mı idi, yoksa ben de mi teslim oluyordum tam da beklenildiği gibi, hedeflendiği gibi “kara”ya! Karamsar bir tablo çizip “en mutsuz kent” sıfatını yakıştırmak ayıp olurdu Ankara’ya.

“Hayır” dedim kendi kendime. 
-“Ankara’ya vefasızlık olur”. 

Örümcek beyinlilerin damarları kurum tutmuştu, kendi yayın organlarının kirinde, bilgilerinin çamurunda, bilgenin yokluğunda… 

“Güvenlik zafiyeti yok”muş. 
“İlahi takdir”miş.

Ölenler öldüler… 

O boşaltım organları ne yazmıştı: ya kabul edersiniz, ya ölürsünüz…

Kaynağını bulamadım ama, aklımda kaldığı kadarı ile: “Biz Batı’da tesadüfen ölürüz, siz ise burada tesadüfen yaşıyorsunuz” yazmış idi bir muhterem!

Elbette hemen ortaya atılacak değillerdi psikologlar, sosyal psikologlar,  politik psikoloji dehaları… Toplumsal refleksler iyice tükenip ve ortalık durulduktan sonra özet olarak  “güvenlik zafiyeti yokmuş, sakin olun bunlar da geçer, bakın Amerika’da seçim var” filan diyeceklerdir her halde. O gazetelerin, o dergilerin sayfalarında âlim pozları ile. 

Hatırlayan var mı o gazetelerin, o dergilerin sayfalarındaki bu zatların ve akil adamların şırınga ettiği “tarihi fırsat” girizgâhlarını… 

Sahi o akil adamlar ne oldu? 
Ya tarihi fırsat?

Toplumsal refleks deyince 26 Ekim 2014 günkü Kurbağa, çalıştay, tesadüf başlıklı yazımda kullandığım, Anglosaksonlara atfedilen bir analojiyi tekrar paylaşmak istedim: 

Eğer canlı bir kurbağa, kaynayan su dolu bir kazana atılırsa, kurbağanın algı sistemi ani değişimlere hızlı tepki verdiği için kendini hemen dışarı atar, kurtarırmış.  

Eğer kurbağa kaynar suya değil de, ılık su dolu bir kazana atılırsa refleks göstermiyormuş.  Ancak kazanın ısısını kontrol eden güç, kazanın altındaki ateşi yavaş yavaş açarak kaynama süresini uzattıkça kurbağanın algı sistemi içinde bulunduğu sudaki bu yavaş ısı değişimini algılayamıyor ve kazandan çıkma tepkisini gösteremiyormuş.  Algı sistemi kaynama nedeniyle zıplaması gerektiğini fark ettiğinde ise refleksleri çoktan tükenmiş oluyormuş kazana konulmuş kurbağanın…

Nihayetinde bu bir süreç elbette; kurbağa, kaynayan suda haşlanıyor-muş!

Açık bilgi kaynaklarından okuyalım:

10 Ekim 2015'te yerel saatle 10:04 civarında Ankara ilinin Altındağ ilçesinin Ulus semtindeki Ankara Garı kavşağında, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül bombalı intihar saldırısı gerçekleştirilir. Patlamalar sonucunda iki eylemcinin yanı sıra 107 kişi hayatını kaybederken 500'ün üzerinde kişi yaralı olarak kurtulur…
17 Şubat 2016'da Ankara'nın Çankaya ilçesinde,Genelkurmay Başkanlığının, askeri kurumlar, lojmanlar ve Kara Kuvvetleri Komutanlığının bulunduğu bölgede Türk Silahlı Kuvvetlerine ait askeri servis aracının geçişi sırasında saat 18.31'de bomba yüklü araçla bir intihar saldırısı daha gerçekleştirilir. Aralarında sivillerin de bulunduğu 28 kişi olay günü, 1 kişi de hastanede tedavi görürken ölür, olayda 61 kişinin de yaralandığı açıklanır. 
13 Mart 2016'da yerel saatle 18:45'de Güvenpark, Kızılay, Ankara'da otobüs duraklarına yakın bir mesafede gerçekleşen, 37 kişinin hayatını kaybettiği (2 tanesi saldırgan terörist) ve 19'u ağır 125 kişinin de yaralandığı bomba yüklü araçla başka bir intihar saldırısı daha gerçekleştirilir.

Üç tane noktayı üst üste değil de, yan yana erkin önüne koydular…
Cevabi beyanat: “Bizim gücümüzü kimse test etmeye kalkışmasın!”

Ankara’da üç tane bomba patlattılar eyyy dünya, duyan var mı? 

Bu soru için de bir cevap buldum, sonunda acı bir sorusu daha olan bir cevap: More people have been killed in the three attacks on Ankara than were in the multiple attacks on Paris. Many of the people killed were Muslims. They may not have been from one of Europe’s sexiest cities, but their killing at the hands of terrorists still deserves our solidarity.  As Taylor asks, “You were Charlie, you were Paris. Will you be Ankara?”

Soru şu:
Charlie oldunuz, Paris oldunuz; Ankara olacak mısınız?
Cevabını hep birlikte göreceğiz elbet.  

Altı gün geçti üstünden, biz sahip çıkmazsak onlar mı sahip çıkacak? 

Kaç tane Dördüncü (Rabia), öldü bu patlamalarda?  Mısırdaki için ağlamıştık, Arap kralı için de ulusal yas ilan etmiştik. 

Diplomatik başsağlığı mesajları geldi. Sağ olsun bir de Azerbaycan’dan İlham Aliyev.

Ölenler öldüler, dünya âlem biliyor onu da; sebep olanlar duymak, görmek, konuşmak istemiyorlar… 

“Güvenlik zafiyeti yok”muş. 
Mitomanikler, kendi söylediği yalana inananlar!

Diğerleri susarken, her aile kendi ölüsüne ağlıyor.
Anaların en çok da bu dönem bağrı yanıyor…

Şu tür yorumları kimi yerlerde okumak veya onlara ulaşmak mümkün:  “Üzerinde yürüdüğümüz ince çizgiye; ulusal bilincin, tarihin ve değerlerin pervasızca sorgulanması ve haince aşındırılmasıyla geldik.”  

Toplum mühendisleri veya kamuoyunu yönlendirenlerin dillendirmeyi pek sevmedikleri yukarıdaki kurbağa analojisi işte tam da bu süreci örnekliyor.

Peki, bu refleks kırılmasının sonucunda “ülke parçalara bölünürse tepki ne olur” sorusu; artık eskisi kadar karamsar bir cevapta kendine karşılık bulur görünümde değil. 

Umalım ki; ona zaman yetmesin!
Yedi düvel bir daha kudurmasın!

Bilge ne demişti: “O çobanın bildikleri, koyunları ve çevresiyle sınırlı.”

Siz yine de sanata yakın kalın…