Saturday, January 2, 2016

2-Sergi, 2-Yazı, 2-Katalog

KIBRIS gazetesi, 2016-01-02, cumartesi, sayfa:28





İkibinonaltı yılının ikinci gününden kısa bir yorum: ikibinonbeşin son gününü ikibinonaltının ilk gününe bağlayan gece kimisi eğlendi, kimisi dinlendi.  Kimisi “fıtratında olduğu için” yoksulluğuna sarılıp uyudu, kimisi vatanı için öldü ağlayan yakınlarına “dinsel telkin verelim” dendi. Kimisi de dünya ile birlikte sevinme yerine “takvimi” ötelemeyi tercih ederken çağın gerisinde kaldı.  Kimisi başına çuval geçiren, gemisini batıran, elçiliğini bombalayan canavara ısrarla ey dostumuz müttefikimiz dedi… Gitti bir de “kendi zihniyetinin” ezeli düşmanıyla antlaşma imzaladı.

Nereye bakarsan bir dilemma, anlaşılabilir ve anlaşılamayan iç içe dramatik bir sahnenin ortasında kukla gibi yönetiliyor insanlar..  Erk, dünyanın ilk yüz üniversitesi arasında gösterilen kendi üniversitesini “takip edeceğiz” hale geldi.  Aynı coğrafyada ilkokul mezunları palalarla başka bir üniversite bastı, kimseden ses yok!

Komik bir sahne de var elbet: Nobel ödülü alanın ödülünü ne yapması gerektiğine kadar burnunu soktu plazma akıllılar.

Bu arada “takvim” konusunda hassasiyete sahip olanlar; http://ugurcanakyuz.blogspot.com.cy /2015/01/ dilek-takvim-siir.html  kaynağından rahatça anlaşılabilir ve epey bilgiye ulaşabilirler.

Umarım ikibinonaltıda her şey daha güzel olur…

Lefkoşa’da açılan iki sergi var, sözünü etmek istediğim ve iki katalog.  İki serginin de kataloglarına yazılan yazıları size getirmek istedim. İlk paylaşacağım Mehmet Gökyiğit’in 10x10 sergisinin katalogunda basılmak üzere gönderdiğim yazı olacak:

“Fotoğrafın en önemli değerlerinden biri “belge niteliği” taşıması ise, teknik ve estetik yönü de o kadar dikkate değerdir.  Digital çağın getirdiği olanaklar, iletişim teknolojilerinin yanı sıra görüntü ve anın belgelenmesine ilişkin sorunlara da çözümler getirmiştir. Bu da fotoğrafın yaygınlaşmasına neden olmuştur. Hatırlayalım; 20 yıl önceki 2.8 megapixel fotoğraf makinelerine ulaşılabilmek; bugünün 16 megapixel kameralarına sahip akıllı telefonlarına ulaşabilmekten çok daha zordu. 

Elbette ki ilk fotoğraf makinesini kim icat etti sorusunun önüne, “modern fotoğraf teknolojisinin temeli” diye yazarsanız doğal olarak 1839 tarihi ve Louis Daguerre’in adı ile karşılaşırsınız.  Hele batılı kaynakları referans alırsanız “batı moderninden” daha eskilere gitmeniz pek mümkün olmayacaktır. Fotoğrafın tarihine “iğne deliğinden” bakar iseniz, terim olarak 1604’de kullanılmaya başlanan Kamera Obscura (Latince karanlık oda) ile karşılaşmanız olasıdır. Kamera Obscura temel prensip olarak çevresindekilerin resmini ekrana ters olarak yansıtan optik bir alettir. 

Oysa ısrar ve titizlikle araştırmaya devam ederseniz pek çok “şeyin” olduğu gibi fotoğrafın tarihinde de doğudaki uygarlıkların katkısı ile karşılaşırsınız. İğne deliği kamera veya Kamera Obscura  çalışma ilkelerine dair, günümüze kadar ulaşabilmiş ilk ifadenin, Çinli düşünür Mozi'ye (M.Ö. 470-390) ait olduğunu görürsünüz... Mozi, ışık doğrusal çizgiler halinde yayıldığı için Kamera Obscura’da oluşan görüntünün baş aşağı yani ters olacağını ileri sürmüştür. Bu ilkenin doğruluğuna rağmen batılı kaynaklar malum hal ile 1839 tarihinden daha eskiye gitmezler.  Hatta bu tarihi, aynı zamanda sanat/teknik işbirliğinin başlangıcı olarak da kabul ederler.

İnsanlık, sanat ile tekniğin işbirliğinden yararlanarak bilginin taşınması bağlamında, her çağda kendine yeni yöntemler ve araçlar geliştirmiştir. Başlangıçtaki amacı bizleri gerçekliğe anında ulaştırabilmek olan fotoğrafçılık,  görüntüleri seri şekilde üretip çoğaltarak bireyle dünya arasında “ışık” ile sanal bir bağ kurulmasını sağlamıştır. 

Tam burada, John Berger’den bir alıntı yapalım:“fotoğraf makinelerinin gerçekliği; ileri sanayi toplumunun işleyişi açısından temel önem taşıyan iki yolla tanımlanır: kitleler için bir “teşhir” ve yöneticiler için bir “takip” nesnesi. Toplumsal değişimin yerini imgelerin değişimi almıştır.” 

Fotoğraf üzerine genel yazmayı burada bırakıp Mehmet Gökyiğit’in yüreğiyle yaptığı işe dönecek olursak: Yüksek öğrenimini tamamlayıp Kıbrıs’a döndükten sonra, 2005’de yani 10 yıl önce bir fotoğraf meraklısı olarak FODER’e katılır. Başlangıçta hobi olarak başlayan fotoğraf serüveninde bugün, artık uluslararası başarıları olan ve tutkuyla çalışmalarına ve fotoğrafa katkı koymaya devam eden bir fotoğraf sevdalısı Mehmet Gökyiğit. Antalya açıklarında çektiği denizden yükselen üç hortumlu fotoğrafın, ders niteliğindeki öyküsünü öğrenip, yabancı bir TV kanalında ve sosyal medyada yayınlandığını da görünce gurur duyduğumu belirteyim.

Fotoğrafın tarihinden, batının bencilliğinden ve doğunun kültürel zengininliğinden söz ettikten sonra bir de; KKTC ve yurt dışındaki pek çok fotoğraf yarışmasında ödüller almış, etkinlikler düzenlemiş, ve aktif olarak “dernekçilik” de yapmakta olan Mehmet Gökyiğit ne demiş ona bakalım: “Işığın peşinde koşmaktan yorulmayan biri olarak, yıllardır fotoğrafla ilgili bir çok projede yer aldım; karma sergilere katıldım; sunumlar yaptım, yurt dışında ülkemi temsil ettim; bir çok programa konuk oldum; bir çok değerli insanla tanıştım ve 2015 yılı sonu itibarı ile fotoğraflarımı kişisel sergimde sizlerin beğenisine sunmaya karar verdim.” 

Hatırlayınız; yaradılış yazıları “ışık” ile başlar! Fotoğraf “ışık ile iz bırakmak” olduğuna göre; ışığınız bol olsun.”

İkinci yazı Osman Keten’in “Metafor-2015” sergisine ilişkin Hasan Zeybek’in kaleme aldığı Sahne Olarak Yapıt” yazısı. Shakspeare’den alıntıyı atlayarak!

“Kıbrıs Adası zaman ve mekâna tabi olmayan karakterlerde vücut bulan birçok mitolojik olayın sahnesi olmuştur. Bu olaylardan biri de bereket tanrıçası Demeter’in trajedisidir…

Demeter, kızı ile ülke ülke, diyar diyar dolaşıp, tarlalara tohum serpip kırlarda çiçek toplarken, kızı Persephone, gözüne ilişen nergis çiçeğini koparmak üzere eğildiği esnada yer kabuğu yarılır ve Hades, güzelliğine hayran kaldığı Persophone’yi yer altında arafta bulunan ölüler ülkesine kaçırarak karısı yapar. Annesine çığlıklarını duyuramayan Persophone’nin kaçırılışını güneş tanrısı İlios dışında gören olmaz… Demeter, kızını yeryüzünün dört bir köşesinde arar fakat çabaları sonuçsuz kalır. Bereket tanrıçasının çaresizliğinden kaynaklanan kederi üzerine yağmur yağmaz, toprak kuraklaşır, çatlar, tohumlar yeşermez… Yeryüzündeki mevsimlerin döngüsü, neşe, bereket ve canlılık son bulur… 

Osman Keten’in son dönemde ortaya koyduğu yapıtlar değerlendirildiğinde, Demeter’in boyun eğdiği yazgı ile örtüşen bir yazgıya karşı girişilen yüzleşme halinin, yapıtların var oluş gerekçesini oluşturduğu görülmektedir. Bu yazgı, elbet yakın Kıbrıs Tarihinde yaşanan göç, ölüm, savaş gibi toplumu şekillendiren trajedilerin ta kendisidir… Sanatsal bağlamda girişilen bu yüzleşme ve meydan okuma hali bizzat yaratma sürecinin kendi hassasiyet ve malzeme dili ile ifade bulan yapıtta bedene kavuşmaktadır…  

İzlemekte olduğumuz yapıtlarda ‘toprak’ ressamın yaşadığı tanıklık sürecinin ifade aracına dönüşerek hem maddi hem de temasal olarak yapıtın temel unsurunu oluşturmaktadır. Osman Keten’in çalışmalarında toprak, barınma hali içerisinde olageldiğimiz yeryüzüne, mekâna dolayısı ile yurt kavramına içkin bir değeri ifade eden bir unsur olarak karşımızdadır.

İnsan var olduğu an itibari ile yeryüzü barınılan bir mekân olarak kurulmaktadır. Shakspeare’ in tüm dünyayı bir sahne olarak nitelendirmesi anlamlıdır. İkamet edilen mekân ve mekânın özellikleri kuşkusuz aidiyet bağı geliştirilen yerin özelliklerini ve kimliği tanımlayan alışkanlıklar toplamını ifade etmektedir… Osman Keten’in bir sanatçı olarak ait olduğu toplumun içinden geçtiği dönüşüme olan tanıklık ve aidiyet bağı kendini var ettiği sanatsal ifade sürecinde somutlaşan işlerine nakşedilmektedir.

Sanatsal ifade elbet sanatçı ve eser arasında araçsal bir bağ olan malzeme ile gerçekleşir. Bu malzeme ise, Osman Keten’in yapıtlarında toprak olarak içkin olduğu anlam ile karşımızdadır. Sanat nesnesi somutlaşırken onu meydana getiren materyalin maddi bünyesinde eyleyenin sanatsal kavrayış, duyu ve görüsüne mekân olma imkânı sağlar. Bir imkân olarak toprak, simyasal bir bağlamda dönüşerek sanatçının varlığının izini barındıran metafizik görüyü maddi bir varlık olan eserin bünyesinde barındırması üzerinden yapıtı bir sahne gibi önümüze açar. 

Önümüzde açılmış olan bu sahne Osman Keten’in sanatçı aidiyeti,  sanatsal kavrayış ve ifadesinin belleğini arkeolojik kazı alanı gibi bünyesinde barındırmasından dolayı yapıt kurulmuş sahne olarak tanımlanmaktadır. Bu minvalde sergi, Osman Keten’in toprak ile giriştiği sanatsal ifade süreci üzerinden, içinde olageldiğimiz coğrafyanın halleri ve gerçekliklerinin birer içsel tezahürü niteliğindedir. Yapıtlar,  izleyicinin tecrübe ve tanıklığı bağlamında yeniden algılanarak  izleyiciye olageldiği hal ile sanatsal bağlamda gerçekleşen yüzleşmeyi mümkün kılan kapıyı açmış olmaktadır...”

İki başarılı sergi, Osman Keten’in teknikte özgünlük, dilde yalınlık, kavram kargaşalarının arkasına saklanmamış söylemi ile ortaya koyduğu sergisi hakkında ayrıca yazmak isterim elbet. Ümit ederim o sergiyi başka ülkelerde, başka şehirlerde de izleyebilir insanlar.

Olumsuz örneklerden başladığım yazımı; iki eksi bir artı eder, hesabı ile öyle de sonlandırayım: Kataloglar; her iki “sergi” katalogunun grafik tasarımı genel kurallar açısından çok zayıftı.  Bir sergi katalogu nasıl olmalı? Bir market, bir konfeksiyon, bir fotoğraf makinesi katalogundan nasıl ayrılmalı sorularının cevabını o tasarımcılar “ürüne bakınca” önemsememiş izlenimi bıraktılar.

İkibinonaltıda her şey gönlünüzce olsun, sanata yakın kalın…

Saturday, December 26, 2015

Reis, Sancar, sanat

KIBRIS gazetesi, sayfa:28



Güneşli bir Haziran günün akşamına doğru; yaşlı kızıldereli reisi otağının önünde, henüz lise diploması almış torunuyla oturmuş sohbet ediyorlarmış.  Otağın az ötesindeki düzlükte iki kurt köpeği birbiriyle boğuşup duruyorlarmış... Köpeklerden biri beyaz, diğeri siyahmış.  Torun kendini bildi bileli o köpekler dedesinin çadırının etrafında öyle boğuşup duruyorlarmış... Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiymiş bunlar.  Torun, kulübeyi korumak için aslında bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyormuş. Ancak dedesinin neden ikinci bir köpeğe ihtiyacı olduğunu da bir türlü anlayamıyormuş. Hatta bu köpeklerin renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu da çok merak ediyormuş... Kafasındaki meraklı sorularla dedesinin sohbetini dinleyip köpeklerin boğuşmasını izlerken dayanamaz sabırsızlığına yenik düşer ve biraz da tedirginlikle sorar dedesine:

- Bu köpekler neyin simgesidir, dede?

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle bir taraftan torununun sırtını sıvazlarn diğer taraftan da onu yanıtlar.

- Onlar der, benim için iki simgedir evlat.

- Neyin simgesi, diye sorar torun bu sefer heyecanla.

- İyilik ile kötülüğün simgesi, diye yanıtlar dede... Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları. 

Torun, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşünür.  Her akıllı ve meraklı genç gibi o da, bitmeyen sorularına bir yenisini daha ekler:

- Peki dede, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle bakar torununa, elbet biraz da gururla.  Çünkü; torunu tam da beklediği soruyu sormuştur kendisine.

- Hangisi mi evlat?  Elbette ben, sahibi olarak hangisini daha iyi beslersem o kazanır!

Geçen hafta Kıbrıs sayfalarında seyis ile profesör dersini paylaşmıştım.   Güneşli bir Aralık akşamında Lefkoşa'ya doğru, aradaki “yeşil hattı” fark edebilecek kadar yukarıdan bakarken bu hafta "ders" olarak paylaşmak için yukarıdaki reis ile torununun sohbeti geldi aklıma.

Öyleyse bugünkü dersi ve nedenlerini biraz açalım:

Bu dersi yerelle ilişkilendirirsek: Annan planı çerçevesinde yapılan referandum süreci..  Bunun öncesinde verilen sözler...  Sonrasında ise karşı çıkan ile kabul edenin elde ettikleri ve bugünkü durum...  Kandırılan bir daha kandırılmaya hazırlanıyor…

Kalkar çözüm derler bunun adına, biri arsız biri kör, iki gözüm!

Onur ve gurur duyduğumuz bir evrensel başarı ile dersimize devam edersek:

Moleküler tamir mekanizmaları üzerinde yaptığı araştırmalarla 2015 Nobel Kimya Ödülünü alan Profesör Aziz Sancar açıkladı: “Ödülü 19 Mayıs’ta Türkiye’ye gelerek Anıtkabir’de Atatürk’e bırakacağım.”  Sancar, kendisini yetiştiren, okutan Cumhuriyet’e çok şeyler borçlu olduğunu belirterek “bu ödül Ata’mız sayesinde alınmıştır” dedi.  Sancar’ı ‘büyük’ yapan özellikleri düşününce tablo şu: Kendisini okutan Cumhuriyet’i hiç unutmamış.

Yakasına “Atatürk rozeti” takan Profesör Aziz Sancar’ın “Nobel ödülümü Atatürk’e ithaf ediyorum” dediği gün… Atatürk’ün kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2016 takvimi bastırdı, padişahların, Abdülmecid’in filan fotoğrafı var, bi tek Atatürk’ün fotoğrafı yok.

Önce biliminsanları göçtü yavaş yavaş, birilerinin içine tükürdüğü sanat hep dışlanmıştı zaten... Oysa
Darwin ne demişti: “Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir...”  

Kanatları kırılan kuşun durumunu şu gerçek anlatmaya yeter de artar bile:

Profesör Aziz Sancar’ın Nobel ödülünü aldığı gün… Adana’da bir öğretmen ilkokul öğrencilerini mezarlığa götürüp, ahiret, kıyamet ve yeniden dirilme konulu ders verdi, mezarlık adabını anlattı.

Bir konsere, resim/heykel atölyesine, ya da bir kimya laboratuarına götürecek değil ya!

Herbert Read “estetik duyarlılığın eğitilmesi, eğitimin en önemli ve temel görevlerinden biridir” der. Bu görevde öğrenciye yaklaşım biçimi önemlidir. İnsandaki enerjiyi, yaratma isteğini bir yere doğru yönlendirmek eğitimle olur.  Burada önemli olan bu enerjinin doğru alana yönlendirilmesidir.  İşte genelleme yapacak olursak bilim eğitiminin yanında sanat eğitimi de bu nedenle gereklidir.  Herbert Read “iyi sanat eseri yaratılması değil, daha iyi insanlar ve toplumlar yaratılması amaç edinilmelidir” der.

Sonuç: Kızılderili reisi ne demişti torununa “…hangisini daha iyi beslersem o kazanır!”

Sanata yakın kalın…

Sunday, December 6, 2015

Düşünüyorum, üretiyorum: merhaba!

KIBRIS gazetesi Pazar eki sayfa:3



Fransızcası ile "Je pense, donc je suis", Latincesi ile "Cogito, ergo sum!" Türkçesi ile ise “düşünüyorum, öyleyse varım”; diye dillendirmişti René Descartes 1637’de Batı rasyonalizminin sloganına dönüşecek yorumunu.  Ben bunu, “üretiyorum öyleyse varım” diye değiştirsem çok ayıp etmiş olmam umarım!

Kıbrıs gazetesinin sayfalarından merhaba demeden önce yazının başlığındaki “üretmek” nedir sorusu ile başlayalım öyleyse!

Kaynaklara göre üretmek; ekonomik yarar veya insan gereksinimlerini karşılamayı hedefleyen her türlü çalışmadır. Beyin, beden veya sermaye kullanılarak elde edilen yarardır…

Üretim her zaman belli ortamda ve belli toplumsal ilişkiler içinde gerçekleşir. Ortam ve o toplumsal ilişkiler, üretimin hem ön koşulu, hem de sonucudurlar.

Üretimin ilk gelişim evrelerinde, doğal koşullar ve olanaklar, üretimin belirleyicisi durumundadır. Ancak doğal olanaklardan yararlanabilme, toplumun gelişmişlik düzeyine ve daha da önemlisi üretim güçlerinin durumuna ve ilişkilerine bağlıdır.

Üretimin ikinci gelişim evresinde ise bilimsel ve teknik kazanımların damgasını taşıyan süreç söz konusudur.  Bu basamakta, bilimin doğrudan toplumsal bir üretim gücü haline gelmesi, üretimin ilerlemesinin en önemli taşıyıcılarından birini oluşturur.

Üretim ve üretimin gelişmesi, tüm toplumsal ilişkilerin, yaşamın temelini oluşturur. Bunlar aynı zamanda sosyo-ekonomik yapının karakterini belirlerler. Bir toplumdaki dağıtım, tüketim, işbölümü ve toplumsal zenginliğin bölüşümü, sınıf ve tabakalar halinde toplumsal farklılaşma, hükmetme ve sömürünün ya da adil bir işbirliğinin toplumsal ilişkileri, üretimin birer sonucu olarak değerlendirilebilir.

Üretim, her zaman somut-tarihsel bir biçime sahiptir. Bu biçim, üretim güçlerinin ve dolayısıyla üretim ilişkilerinin belirli bir kesimi tarafından kontrol edilir, bununla birlikte belirli bir sosyo-ekonomik yapının da temelini oluşturur.

Yazımın buraya kadar olan kısmını; yararlandığım kaynakların sınırları içinde kalarak ve her durumda olduğu gibi işi uzmanlarına bırakarak kısa keseyim. Çünkü üretimi uzun uzadıya veya teknik olarak tartışmak değil amacım. Ancak, yukarıdaki temellendirmelerden hareketle, neden üretmek esastır veya üretiyorum öyleyse varım diye yazdığımı açıklayayım!

Elbette özet olarak açıklayacağım; üretmek “gerekli olduğunuzu” hissettirir. Üreterek var olursunuz, farklılaşırsınız, yüreklenirsiniz... Mekân ve zaman içinde hareket de edersiniz…

Varmak istediğim sonucun gerekçesidir bu: üretiyorum öyleyse varım!

Kıbrıs gazetesinin okuyucularına bugün bu sayfadan merhaba demeden önce;  parantez içinde başka bir açıklama daha yapmayı borç biliyorum: Kıbrıs Postası gazetesinde 1 Kasım 2013’den 8 Kasım 2015’e kadar kesintisiz 105 makalem yayınlandı. Kurumsal destekle başlamıştım orada yazmaya ancak, kendilerine veda edemedim!  Ürettiklerimi kalıcı kıldıkları için izninizle buradan kendilerine teşekkür edeyim.

Yukarıda büyük bir keyifle “üretiyorum öyleyse varım” dememin nedeni; özellikle yaşamımdaki o yazdığım zaman dilimi ve o sayfalarda yayınlanan yazılarımdır.  Bir bilge; “ancak hoşçakal deme cesareti olan, yeni bir merhaba diyebilir” der!

Yaygın olarak selam vermeyle eş anlamlı olduğu sanılan merhaba ne anlama gelir peki, anlamı nedir merhabanın? Bizimle aynı dili kullandığına inandığınız, merhabanın anlamını bildiğine kanaat getirdiğiniz insanla, konuşmaya başlamadan önce neden merhaba deriz? Benim de ön yargılarım vardı merhabanın ne olduğuna ilişkin ama, serde akademisyenlik olunca yazmadan önce bir araştırmak istedim.
Şu sonuçları buldum:

Merhaba; kimilerine göre Farsça kökenli, kimilerine göre ise Arapça kökenli bir sözcük… Her ikisini de sıra ile inceleyelim. Sonuçta her ikisinin de hoş ve sıcak bir anlamı olduğu kabul görecektir.
Kaynaklara göre; birinci köken olarak Farsça “benden size zarar gelmez” anlamında kullanılmaktadır. Bundan dolayıdır ki; selam verip oturduktan sonra sıra ile merhaba denir.  Böylece her merhaba diyen kişi; -istisnayı durumlar dışında- “benden size zarar gelmez” diyerek iyi niyetini gösterir.

İkinci köken olarak Arapçada ise “merhaben” merhabaya en yakın sözcüktür. Yine kaynaklara göre bu kelime Arapçada “ismu mekan” kalıbında kullanılmış olup, aslı “rehube” olan bir sözcük. İlk selamlamadan sonra “sefa geldiniz” anlamında, “oturunuz, rahat ediniz” anlamında kullanılırmış.
Biz “benden size zarar gelmez” anlamındaki merhaba ile sayfamıza adım atalım!

Artık; Kıbrıs gazetesinin sayfalarından ve bu yazıyı okuyan herkese yeni bir “merhaba”!

Hatırladıkça veya okudukça büyük bir keyif aldığım, küçük bir dersi merhaba ile birlikte sizinle paylaşmak isterim:

Bir profesör konferans vermek üzere salona girmiş.
Ama bakmış ki salon, ön sırada oturan bir seyis dışında bomboş.

Konuşup konuşmama konusunda tereddüde düşen Profesör seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?

Seyis cevap vermiş:
- Hocam ben basit bir insanım, akademik konulardan anlamam.  Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını  görseydim, yine de onu beslerdim.

Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamış.

İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstaki sözlerini tamamladıktan sonra da kendini hayli mutlu hissetmiş. Konferansından keyif aldığı her halinden belliymiş. Ancak ve yine de merakla, salondaki tek dinleyicisinin de, verdiği konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını istemiş olacak ki seyise sormuş:
- Konuşmamı nasıl buldun?

Seyis cevap vermiş:
- Hocam, sana daha önce basit bir insan olduğumu ve bu akademik konulardan pek anlamadığımı söylemiştim.  Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, elbette onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım!

Tartışmanın sonrasını bilemem ama, bence seyis iyi ders vermiş Profesöre!

Bu dersten biz de şöyle bir yorum çıkarırsak yanlış olmaz sanırım:  "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır."

Merhaba!

Büyük bir olasılıkla René Descartes’in slogana dönüşen yorumu gibi olmayacak ama söyleyelim:
Sanata yakın kalın…

Sunday, November 15, 2015

bize yansıyanlar


Aralıksız 105 hafta sonra; "kurumsal" nedenlerle bu hafta makalemi yayınlayamadım.
Yakından Sanat ile yeniden görüşmek üzere.

Sevgi, saygı ve selamlarımla.

"bize yansıyanlar"

Sunday, November 8, 2015

Gazi’de sempozyum, akademisyenlik

Kıbrıs Postası, sayfa:29, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:105



Zamanın kullanımı konusunda sorumsuzca davranmayı alışkanlık edinmiş insanların, unvan ve meslekleri ne olursa olsun çevreye kötü örnek olduklarını bir kere daha gördüm. Hassasiyetim bir yana, bende birikenler bir makale konusu olacak kadar ağırlaştı!. Ama bugünkü yazı konumu, geçen hafta da bahsettiğim bir sempozyuma ayırıyorum:

Lisansımı "orada" tamamladığımdan dolayı babaocağı diye bahsettiğim Gazi Üniversitesi 2. Uluslararası Sanat Sempozyumunda protokol konuşmalarının ardından yapılan panelde; Başkent Üniversitesi Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Adnan Tepecik, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Meltem Yılmaz, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Hüseyin Elmas, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürü Prof.Dr. Sibel Sıdıka Sevim ile birlikte katıldığım panelde yaptığım konuşmanın yazılı halini paylaşmak istedim.

“Öncelikle alan açısından çok gerekli olduğuna inandığım böylesi bir sempozyum için Rektör Prof.Dr. Süleyman Büyükberber, Dekan Prof.Dr. Şule Çivitçi ve başta Doç.Dr. Birsen Çeken olmak üzere sempozyumda görev alan tüm ekibi içtenlikle kutlarım.

Gazi Üniversitesinde, yani babaocağında Resim Bölümünde daha öğrenci iken, bu salonda 1982’de bir tiyatro oyununda oynamıştım. Bugün ise bu salondaki panelistler arasında en kidemli Profesör olarak sizlere gururla hitap ediyorum. Davetinizle, bu şansı verdiğiniz için de teşekkür ediyorum.

Devlet üniversitelerinde hep bir hantallıktan ve ataletten söz edilir… Kadro kavgaları, siyasi taraf oluş, baskılar ve mobbing derken idarecilerin de, hocaların da, hareket etme, çalışma ve üretme kapasiteleri düşer, enerjileri heba olur… Böyle bir izlenim var.

Ancak şu an gerçekleşmekte olan sempozyum gibi organizasyonlar ekip ve niyet olduktan sonra şanıyla gerçekleşir gider.  Bunun, farklı üniversitelerde, sanat alanında farklı uygulamalarını görüyoruz. İlk kapsamlı sempozyumun 1985’de ben daha asistanken Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde yapıldığını biliyorum. Oradan ayrılmadan önce dekanken onuncusunu gerçekleştirmiştik. Önümüzdeki yıl, yani 2016’da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yakın Doğu Üniversitesinde GÜÇ: SANAT  ve  TASARIM başlığı altında bir sempozyum gerçekleştirmeyi planlıyoruz, bekleriz.

Hem Yakın Doğu’daki bu sempozyumun ilk hazırlıkları, hem de panelist olarak davet edildiğim Gazi Üniversitesi 2. Uluslararası Sanat Sempozyumu için söyleyeceklerim üzerine çalışırken, bildiğim bazı soruların bence netleşen cevaplarını yazıya döktüm ve sizlerle buradan paylaşmak istedim:

Sanat alanında akademisyen nasıl olunur? Çalışınca ve isteyince olunuyor.  Örneğin; bu masada oturan panelistler buna iyi örnektir. Farklı sosyal ve ekonomik koşullardan ve farklı sanat alanlarından gelerek, emsalleri arasından sıyrılarak üst düzey akademisyen olan, yönetici olan bu insanlar konuya iyi örnektir...

Tersinden giderek; akademisyen nasıl olunamazın bazı mazeretlerini kısaca sıralayalım öyleyse:
Tembel olacaksınız: Tembelliğin ne olduğunu açıklamaya gerek yok, o sizinle geliyor zaten, nereye giderseniz, neye niyetlenirseniz, nereye bakarsanız hep yanınızda…

Hep bir mazeretiniz olacak: Mazeretler, işte burası derya deniz… en çok da akademik olarak tıkananların mazeretleri vardır. Mesela; sanat üniversite çatısı altında olmamalı, sanat eğitimi başka bir yapıda olmalı. Git sanatını yap dışarıda, olmaz!  Akademi, üniversite, atölye koşulları, donanım, mekan… mazeretten el aman!

Başkalarını suçlayacaksınız:  mesela, idarenin sanata bakışı, sizi temsiliyeti, derslere girmekte olan diğer hocalar… öğrenci profili...

Bu mazeretlerin dışında elbette: Adınız olacak bir lisans diplomasında, ama bir de soyadınız kadar önemli ve geçerli bir yabancı dil belgesi gerekiyor. Bunlarsız akademisyenliğe adım atamazsınız…

Son olarak kriterler… ÜAK Doçentlik Jürilerini belirleyen üst komisyonundan bilirim; Doçentlik Sınavı Alanları ve Başvuru Koşulları ile ilgili çok tartışmalı dosyalar geldi önümüze.  Güzel Sanatlar Temel Alanına  da diğer alanlar gibi lisans, yüksek lisans ve doktora/sanatta yeterlik diplomaları ile başvurular yapılabiliyor… Ki bu konu bambaşka bir tartışmayı beraberinde getiriyor. Yabancı dil sorunundan sonra bir de bu yan alanlardan başvurular var. Çünkü; Doçentlik Sınav Yönetmeliğinin 4. maddesinin 2/c hükmü “Doktora, tıpta veya diş hekimliğinde uzmanlık veya sanatta yeterlik derecesi iktisap edildikten sonra…” diyor…

Bu sınavlardan sıyrılıp geçerseniz tamamsınız demektir! Sanat eğitimi verebilecek üst düzey akademisyen olabilirsiniz. Akademisyen, ama sanatçı değil. Çünkü bu sınavlarla sanatçı olunmuyor… Akademisyenlik alanına göre; fizikçinin madde ile, matematikçinin formüllerle, edebiyatçının sözcüklerle uğraşıp akademik unvan alması gibidir bu sanatla uğraşıp da unvan almak. Unvanınız sizi sanatçı yapmaz.

Sanat alanında eğitimi nasıl verebilirsiniz?  Birilerinin bir yerlerden devşirdiği programı müfredatına, hatta Avrupa Kredi Transfer Sistemine uygun olarak uygularsanız yine tamamsınız demektir! İster Güzel Sanatlar Fakültesinde, ister Sanat ve Tasarım Fakültesinde, ister Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde , ister Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesinde ve elbette Eğitim Bilimleri Fakültelerinde derslere girebilirsiniz unvanlarınızla. Ama “eğitebilir misiniz” bilemiyorum.

Sanat eğitimi veren; 2547’ye tabii akademisyen; sanatçı mıdır, yoksa 657’ye tabii memur mudur?  Bu, pek çoğunuzun hoşuna gitmeyecek ama; kestirmeden cevap vereyim, sanatçı olarak yad edilmeyi istersiniz ama, 2547’ye göre aldığınız akademik unvanınızı da önünüzde yürütürsünüz. Akademiye de 657 ile memur kadrosunda başlamamış mıydınız!

Sanatın ve sanatçının toplumdaki yeri nedir?  Son gördüğümde Bülent Ersoy en öndeydi!

Sanatın ekonomik değeri akademiye ne kadar yansıyor? Kuratörler sanatı akademinin tekelinden aldı, sanatı bir disiplin olmaktan çıkardı.  Doğum yerine göre, etnik kökenine göre, hormonlanmış  sanatçılar türetildi. Sanat, kökü dışarıda siyasetin, “faiz lobisinin” emrine verdi. Akademiye ekonomik bir şey yansımıyor artık. Devletin memurlarına verdiği maaşa zam dışında..

Avrupa’daki durum: Buradakilerle kıyaslanamaz elbette ama, orada da durum pek farklı değil aslında! Avrupa Birliği, 235 sayılı Yasayla meslek alanlarının düzenlemesi konusunda; asgari eğitim koşullarının, çalışma koşullarının, unvan kullanma koşullarının, müfredat, ders saatleri; bunların hepsi belli bir düzenlemeye sahip ve mesleğin nasıl icra edileceğini ilişkin de düzenlemeler yapılmış durumda. Ancak pek farklı değil dedim çünkü: Dikkate alınan meslekler şunlardır: doktorluk, hemşirelik, diş hekimliği, veterinerlik, ebelik, eczacılık ve mimarlık.  Mimarlık sanatın çatısı altında tanımlanan tek meslek...

Sonuç:
Başkalarının cetveliyle ölçülmeye alıştığımız için hep kısa kalıyoruz.

Ama çalışmak lazım, üretmek, öğrenmek ve öğretmek lazım... Ulu önder Atatürk ne güzel söylemiş; “yalnız bir şeye ihtiyacımız vardır: çalışkan olmak!”

Zamana saygı duyun, sanata yakın kalın...

Sunday, November 1, 2015

Mimarlık ve eğitim, sanat

Kıbrıs Postası, sayfa:29, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:104



Bugünden tam otuziki yıl önce lisans öğrenimimi tamamlayıp ayrıldığım baba ocağında, sahne tozu yuttuğum salonda haftaya bir konuşma yapacağım. Kaç gündür düşünüyorum, araya giren yıllar “sanat eğitimi” için epey “şey” söyleyecek kadar verimli geçmiş, bardağı değişik akademik düzeylerde epeyce doldurmuşum ve dolmuşum: Bu benim durumum.  Ancak; Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra devletin bir politika olarak izlediği; “eğitim aracılığıyla Anadolu’ya sahip çıkma ve Anadolu’yu aydınlatma” stratejisinin ne kadar doğru olduğunun bugün bir kere daha altını çizmek istiyorum.

Dünyada bir ilk olarak uygulanan Köy Enstitüleri kalkınma projesinin; kimler tarafından, nasıl ve neden durdurulduğu artık belgeleriyle ve sonuçlarıyla bilinmektedir.  Anadolu’ya çivi çakmamış Osmanlı hayranlığı modası da, bu geri dönüşün, Anadolu’yu geri bırakma, kalkındırmama çabalarının, kamufle dahi edilmemiş bir dışavurumudur denilebilir mi acaba?  Cumhuriyeti sindiremeyenlerin, kin, nefret ve kanla beslenenlerin kimler için çalıştıklarını görmek istemeyenlerin bir zamanların Osmanlı coğrafyasına şöyle bir bakması yeterli olacaktır. Arap Baharı maskesi ile demokrasi yalanının batağına dönüşmüş özellikle Libya, Tunus, Irak ve Suriye örnekleri artık tartışılmıyor.  Oralarda Müslümanlar öldürülürken burada bahar havası estirenler; tam da vakıf olamadıkları BOP’un paralı kalemşorları, şimdi “biz kandırıldık” diyorlar… Proje amacına doğru ilerliyor, artık kim takar. Oralarda patlayan bombaların dumanı hala tüterken yok sayılanlar, kendilerini Ankara Garında yüzden fazla cana kıyarak gösterdiler… İki haftada bilim alanında bir Türk’ün Nobel ödülü aldığını unuttuk, kimler hatırlıyor Arap baharını, o “Müslüman kardeşime” ne oldu? Ayrıca şunu da hatırlamakta yarar var ey halkım; bugünkü idareciler koltuklarına gökten zembille inmediler...

Yukarıda baba ocağı dedim, Anadolu aydınlanmasında çok büyük bir yere sahip olan, mezunlarının Anadolu’da onlarca üniversite kurduğu; ben büyük bir heyecanla kayıt olduğumda adı Gazi Eğitim Enstitüsü olan kurumdur sözünü ettiğim.  1926 yılında bizzat Atatürk’ün talebi ile kurulan, 1982’de YÖK yasası ile adı Gazi Üniversitesine dönüştürülen kuruluş tarihi olarak da 1982 gösterilen kurumdan bahsediyorum. Şimdilerde ise uygulanan devşirme müfredatlar ve mezunların yetiştirilme amaçlarının artık çok farklı olduğunu düşündüğüm baba ocağında, Gazi Üniversitesinde haftaya davetli olarak bir konuşma yapacağım! Mimar Kemalettin’in yaptığı, bizim sınıflarında yetiştiğimiz ve bugün Rektörlük olarak kullanılan binanın salonunda konuşacağım bir kez daha!

Mimar deyince:

Cuma günü (iki gün önce) KTMMOB Mimarlar Odası’nın düzenlediği “Mimarlık ve Eğitim Kurultayı IV, Mimarlık ve Eğitim Nereye?” kurultayına katıldım.

Sondan başlayayım; konuk konuşmacı Okan Üniversitesinden Prof.Dr. Nur Esin’in sunumu son beş yılda dinlediğim belki de en iyi sunumdu. Popüler bilimin yayınlanmış illüstrasyonlarını belgesel merakı ile birleştirmiş ve kendi düşünsel çözümleri ile harmanlayarak bize sunmasını çok etkileyici ve bir o kadar da başarılı buldum. Umarım o sunumu öğrencilerimiz için tekrarlatabiliriz!

Prof.Dr. Esin’in, özgeçmişini akademik indekslere göre puanlama sıralamasında değil de, yılları hayatının akışı içindeki renkler olarak ekrana getirmesi, samimiyetini ve hayatıyla barışıklığını yansıtan, deneyim ve ders dolu son bir nokta idi.

Kurultay için hazırlanmış her konuşma güzel ve etkileyici idi… TMMOB Mimarlar Odası Temsilcisi Ali Ekinci’nin konuşmasındaki; bugün yapılacak TBMM Milletvekili seçimleri ve sosyal duruma yönelik kısım, oldukça dikkat çekiciydi.

İlk konuşmacı KTMMOB Mimarlar Odası Eğitim Kurultayı Başkanı Fevzi Özersay’ın konuşmasının başlarında; bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üzerindeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kuran Michel Foucault’un "Delilik ve Medeniyet" (Folie et déraison, Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki tezini, konuşmasına esas alması oldukça düşündürücüydü...

Özetlersek Fevzi Özersay, çok uygun bir tartışma üslubu kullanarak delilik ile mimarlık arasında bağlantı kurdu. Mimarlığın, sanatın çatısı altında tasnif edilmesi, gülüşmelere neden olan bu yaklaşımı pek de yadırgatmadı kimseye diyebiliriz!

Orada olduğum süre içinde dikkatimi çeken bir soruya cevap da buldum: Mimarlar odası KKTC’de Mimarlık fakülteleri veya bölümleri olan üniversiteleri kurultaya davet etmiş.  Onların belli konuları çalışma gruplarına ayrılarak birlikte tartışabilecekleri güzel bir ortam ve mekan hazırlamış. Bu anlamda oldukça önemli ve başarılı bir girişimin planlı olarak sonuca dönüşmesine olanak sağlamış... Elbette KTMMOB Mimarlar Odası Başkanı Azmi Öğe başta olmak üzere emeği geçen herkesi kutluyorum.

Alandan olmayanlar için; şunu da açıklamakta yarar var: Lisansını tamamlayan her mimar, projeye imza atabilmek için Mimarlar odasına kayıtlı olmak zorunda!  Dolayısı ile, Mimarlar Odası da kayıt için kendisine başvuran her adayın yeterliliğini sorgulama hakkına sahip!

Yenileri beğenmeyen eskilere göre, mimarlık eğitiminde sürmekte olan kalite erozyonunu tartışmak için gerek duyulan bu kurultay, akademinin kendini sorguladığı, kendiyle yüzleştiği bir etkinlik olarak çok önemli bir misyonu yerine getirdi inancını taşımaktayım. Aynı denizin balıkları, kirlilik nedeniyle suçu diğerlerinin üzerine atma yarışında iken, başka bir deyişle; kalite erozyonu nedeniyle kurumlar birbirini suçlarken, temsilcilerinin aynı masada buluşmaları çok önemliydi.  KTMMOB Mimarlar Odası sadece bu nedenle bile teşekkürü hak etti.

Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Fakülte Koordinatörü ve aynı zamanda Kurultay Yürütücüsü olarak görev alan Dr. Kozan Uzunoğlu başta olmak üzere; dekanından bölüm başkanlarına, hocalarından asistanlarına, öğrencilerine kadar kalabalık bir grupla Atatürk Kültür Merkezinde idik. Çabalayan, kurumsal olarak bize artı katan, temsiliyette başarı gösteren herkesle gurur duydum, orada olmaktan keyif aldım.

Bir de; Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğrt.Görv. Gökhan Okur’un Girne, Art Rooms’da “görsel notlar” adlı ilk kişisel sergisi açıldı. O sergiyi izlemekten de keyif aldım.  Sergiye ilişkin; yıllardan beri o galeriyi ayakta tutmaya çalışan Oya Silbery’nin yazısını kendi izni ve teşekkürlerimle paylaşıyorum:

“Baba Gökhan oğluna masal okur gecesi iyi, rüyası tatlı olsun diye. Masal doğası  gereği gerçek üstü bir boyuta taşır dinleyenin/okuyanın imgelemini. Bazı masallar vardır algıladığımızı düşündüklerimizden çok daha derin anlamlar barındırdıklarını sezdirir.

‘Görsel Notlar’ sergisi, Gökhan Okur’un Küçük Kara Balık masalından esinlenerek 2004-2015 yılları arasında hazırladığı çalışmalardan bir seçkiyi kapsıyor. Bireyler ve toplumlar olarak üzerimizde oluşturulan baskı, uygulanan şiddet ve yaratılan korkular aracılığıyla demokratik haklarımızın gasp edilmeye çalışıldığı bir dönemde Samed Behrengi’nin güncelliğini koruyan bu ünlü hikayesini, Okur çalışmalarında canlandırmıştır.

Okur’un yalın bir o kadar da güçlü çalışmaları, küçük bir balığın yosunların ardındaki ayı görebilme arzusuna ve bilinmeyene doğru çıktığı kendini keşfetme yolculuğundaki macera dolu deneyimlerin ardındakilere dikkat çekmektedir.”

TBMM Milletvekili seçimleri, Türkiye Cumhuriyeti için ben oyumu kullandım!

Cumhuriyete ve sanata yakın kalın…

Sunday, October 25, 2015

İzdüşüm, başkent: Ankara

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:103



Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-16 Akademik yılında açmayı planladığı BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamındaki sergilerinin ilki İZDÜŞÜM-A, Ankara, Galeri Çankaya’da açıldı!  Bu serginin düşünce aşamasından açılışına kadar geçen sürede bizzat “işin içinde” olduğumdan dolayı doğal olarak bugün sayfamı sadece ona ayırdım. Sorumluluğu paylaşan ve sergiyi var eden arkadaşlara elbette aşağıda teşekkür edeceğim ancak, sergi hakkında biligi vererek yazıya başlamanın daha gerekli olduğuna inanıyorum.

Öyleyse sergi katılımcılarını paylaşalım önce: Dicle ÖZLÜSES, Elif ATAMAZ DAUT, Erdal AYGENÇ, Erdoğan ERGÜN, Evrim ERGÜN, Gökhan OKUR, Gürkan GÖKAŞAN, Hakan DAĞ, Hasan ZEYBEK, Hemn Ahmed MAM, Hikmet ULUÇAM, İnci KANSU, Mine OKUR, Mustafa HASTÜRK, Osman KETEN, Rahme MANASTIRLI, Raif DİMİLİLER, Raif KIZIL, Tunay ÖZYAY, Uğurcan AKYÜZ, Vedia OKUTAN GAYDELER, Yücel YAZGIN ile beraber; StopMotion çalışan Hasan KOŞUCU, Erdoğan KAHRAMANOĞLU, Ahmet AKSAÇ, Fula TANIK, Neriman UYSAL, Koray ORBAY, Burak TOPRAK, Önder TÜRKKAL, Melek ŞANLI, Çağrı HAŞİMOĞLULARI, Ertu HACIMUSA, Ali Cüneyt GENÇ ve Fikri GÜRLÜ.

Sergi hakkında teknik bilgiyi sergi sorumlusu Öğrt.Gör. Raif Dimililer şöyle açıklamıştı onu paylaşayım:  “2015-16 Akademik yılında açacağımız, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamındaki İZDÜŞÜM sergilerinin ilki 16 Ekim 2015 Cuma günü 18:00’de Galeri Çankaya’da açılacak!  30 Ekim 2015 tarihine kadar açık olacak sergide; resim, heykel, seramik, grafik (kısa film, fotografik, illüstrasyon, stencil grafitti, baskıresim) teknikleri ile yapılmış elliyedi adet çalışma yanı sıra stopmotion tekniği ile yapılmış onüç kısa film de yer alacak.  İZDÜŞÜM sergiler dizisi; gerek kapsamı, gerekse organizasyonu açısından benzeri olmayan ve gelecek kuşaklara örnek oluşturacak bir proje olarak tarihe geçecek.”

YDÜ, GSTF Dekan Vekili sıfatıyla sergi açılışı için hazırladığım konuşma metninde şunlar yazıyordu: “Sonuncusunu fakültemizin kuruluşunun onuncu yılında Lefkoşa’da gerçekleştireceğimiz BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ dizimizin ilkini Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’da açıyor olmaktan onur duyuyoruz. Böyle bir uluslararası projenin gerçekleşmesi ancak YDÜ gibi büyük bir üniversitede mümkün olabilirdi.  Şanslıyız ve mutluyuz, daha önce gerçekleştirdiğimiz projeler gibi bu projemiz de YDÜ’nün çatısı altında gerçekleşiyor.  

Fakültemiz hocaları, öğrencileri ve üniversitemizde çalışmaları olan profesyonellerin de katılımıyla; başkentler arasında bir sanatsal köprü, kültürel bir izdüşüm oluşturacak olmanın heyecanını yaşıyoruz. Kıbrıs’ta çözümün, bölgede barışın ve ada’da suyun gündemde olduğu bir ortamda; sanatla uğraşanların sorunlara duyarsız kalması mümkün değildir. Her katılımcının; kendi dünya görüşü veya kendinin  sanatsal  izdüşümünü farklı yöntemlerle biçimlendirdiğinden hareketle, bizim de burada sergilemekte olduğumuz çalışmalar, aslında bir bütün olarak değerlendirilir ümidini taşıyoruz. Böylece sergi bir kurum olarak sadece Yakın Doğu Üniversitesini değil, ada’da yaşayan bir grup insanın sanatla biçimlenmiş renklerini temsil ediyor diyebiliriz.  Kıbrıs’tan renklendirilmiş  bir “ses” getirdik Ankara’ya.  Önce burada duyurmak için!

İZDÜŞÜM-A Sergimizin gerçekleşme sürecinde başta Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e, Sergi Koordinatoru Öğrt.Gör. Raif Dimililer’e, Galeri Çankaya Müdiresi Ferza Yiğit’e;  ve elbette Çankaya Belediyesi başta  olmak üzere bizleri destekleyen ve emeği geçen herkese teşekkür ederiz.” 

Konuşma metnimde olmamakla beraber; YDÜ Ankara temsilciliğine ve KKTC Ankara Büyükelçiliğine teşekkür ettim! Açılışa katılıp bizi onurlandıranlar arasında Hopa Lisesi’nden hocalarım Prof.Dr. Ali Demir ve Av. Yılmaz Karaman’a; Hacettepe, Gazi, Başkent ve Atılım Üniversitelerinden gelen öğretim elemanlarına, YDÜ mezunu öğrencilerimize; Mehmet Arslan Güven, Hasan Zeybek, Özgün Erdenizci, Halim Utlu, Umut Can İltaş, Armağan Öztürk, Fatih Erol Saçak, Mert Kılınç, Sinem Akın ve Ali Tezdiğ’e kişisel teşekkürlerimi buradan göndermek isterim.

Ev sahibi olarak; Çankaya Belediyesi Başkan Yardımcısı Gülsün Bor Güner; İZDÜŞÜM-A sergisinin açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Ankara’mız Türkiye’nin başkenti, Çankaya da Ankara’nın kalbidir. Bu durum bize, her alanda olduğu gibi kültür ve sanat alanında da özel sorumluluklar ve görevler yüklemektedir.

Çankaya, Belediyesi olarak başlangıçtan beri bu bakış açısıyla sanatsal etkinliklere çok özel bir önem vermeye çalıştık ve çalışmaya devam ediyoruz.

Çankaya, Türkiye’nin sanat ve kültür alanında öncü ilçelerinden biridir. Önemli sanatsal etkinliklere ev sahipliği yapan Belediyemiz, yalnızca ulusal değil, uluslararası anlamda da kendi misyonuna yakışır sanatsal etkinlik ve organizasyonlara ev sahipliği yapmayı, bu tür etkinliklerin içinde bulunmayı önemsemektedir.  Amacımız Çankaya’mızı yalnızca ülke düzeyinde değil, uluslararası düzeyde de bir kültür ve sanat merkezi haline getirmektir. İnanmaktayız ki Başkentin kalbi olan Çankaya’ya yakışan da budur.

Bugün açılışını gerçekleştirmekte olduğumuz Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi tarafından organize edilen BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamındaki İZDÜŞÜM-A sergisi de böylesi bir etkinliktir.

İZDÜŞÜM-A sergisi kapsamında resim, heykel ve seramikler sergilenecek; çok sayıda kısa film gösterimleri yer alacaktır. İZDÜŞÜM-A sergisi, gerek kapsamı, gerekse organizasyonu açısından örnek oluşturacak bir projedir. Sanatın yerel ve evrensel yanını farklı sanat dallarının diliyle bir araya getiren çok önemli bir sanatsal etkinliktir.

Beş ayrı ülkede beş ayrı başkente gerçekleştirilecek olan bu önemli sergi, ne şanslıyız ki, ilk olarak başkent Ankara'da sanatseverlerle buluşuyor. Bu nedenle Belediye olarak büyük bir mutluluk duyuyoruz. 

Bu değerli etkinliğin organizasyonunda emeği geçen  değerli sanatçı ve sanatsever dostlara , Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yakın Doğu Üniversitesi Rektörlüğüne ve ayrıca Belediyemiz çalışanlarına teşekkür ediyor; yeni  sanatsal etkinliklerde buluşmak ümidi ile keyifli, huzurlu ve bol sanatlı günler diliyorum.” 

İZDÜŞÜM-B sergisinin 24 Kasım’da Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de yapılacak açılışında görüşmek ümidi ile…

TBMM Milletvekili seçimleri için ben oyumu kullandım!

İki haftada Nobel’i unuttuk, sanata yakın kalın…