Sunday, November 9, 2014

Sergi, araç, “farkedilmeyen”

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:53
09 Kasım 2014, Pazar, Lefkoşa



Sanat; insanın kendi beğenisini diğer insanlarla paylaşmak için kullandığı bir ifade yolu olarak da ele alınabilir değerlendirmesi; Erdal Aygenç’in “farkedilmeyen” sergisine ilişkin yazımın girişi olsun!  Beğeni eksenli bu yolda, paylaşmak ve en azından bunu gerçekleştirmek; kişi, zaman ve koşullara göre değişkenlik gösterecektir kuşkusuz. Bu nedenle de amacına ulaşmak için değişik yöntemler kullanır insanoğlu.  Mesela; bunlardan dans, müzik, resim, heykel, edebiyat, grafik ilk akla gelenler oluyor.   Kimi zaman, veya “işe göre” bunların ikisini veya daha çoğunu birlikte de kullandığına rastlanıyor bireyin. Amaç kendi beğenisinin; diğerlerinin beğenilerden daha üstün, daha önemli, daha değerli olduğunu bir “farkettirme” duygusu içinde “teşhir” etmek midir acaba?

Günümüzde “galeri” veya “sergi salonu” olarak tanımlanan mekanların, kimilerince “teşhir salonu” olarak adlandırılmaları boşuna değildir.  Sergi salonları, teşhirin en şiddetlisinin aleni olarak yaşandığı ringe benzer desem abartmamış olurum umarım. Şöyle ki; sınırlanmış bir mekan içinde bir tarafta olası durumlara hazırlanmış bir sahip ve işleri; diğer tarafta ise, o işlerin farkında olup etrafında dönen “beğeni” merkezli sözler, bakışlar, davranışlar… Galeride yumruklar konuşulmaz elbette.  Beğeninin üzerine konuşlandığı; ahlak, ekonomi, eğitim, çevre merkezli ve birikimlidir konuşmalar…  Ancak, buradan çıkışla; beğeninin rafine edilmiş hali olarak “estetik” kendi başına ve bunlardan farklı olarak ele alınmalıdır.  Çünkü; o mekanda; estetikten yoksun siyasi söylemler ve üçbuçuk sözcükten oluşan kavram kargaşasının toz dumanında “işler” amacı için işlemez hale gelmemeli diye niyaz edilir.

Sergilenen çalışmaların estetik kalitesi bir yana, bir işin sanat eseri olabilmesi için, iyi bir zanaatkarlığı da yansıtması gerekir.  Zanaatkarlık için geçerli kurallardan biri atasözüne dönüşmüş olarak karşımıza çıkmakta: Alet işler, el öğünür!  Yaklaşık altmışbin yıldan beri sanatı sorgulayan insan; bugüne gelinceye kadar kendisi için gerekli tüm araçları temin konusunda, ısrarlı davranışı ile sonuçlarına ulaşmıştır.  Hatta kimi zaman bu ısrarcılık tıkanmaya ve dolayısı ile yeniyi “reddetmeye” kadar da gitmiştir.  Özellikle portre ressamlarının, fotoğrafın bulunuşu ve kullanımına karşı çıkışlarının arkasında mesleki statülerinin ve aranır olma avantajlarının ellerinden alınması yatar diye bir yorum, sığ olmayacaktır.  Çünkü, biçim oluşturmanın çok çeşitli yöntem ve tekniklerinin varlığı ve gelişmekte olduğu gerçeği, tarihin insana öğrettiğidir.  Günümüzde, gelişme seyri açısından baktığımızda fotoğraf makinelerinin nerede ise kalemden daha fazla kullanılan “tespit etme” aracı olduğu kabul edilmektedir.   Bundan çıkarımla da, teknolojinin bir nimeti olarak yaklaşık 15-20 yıldan beri gittikçe yoğun bir şekilde kullanılan dijital baskılara, portre ressamı zihniyetindekilerin verdiği tepki, artık hafiflemiştir.  Sorun; çalışanın ne ürettiğidir, ne ile ürettiği değil!

Teknoloji ile ilintisi açısından da şu bizim çalışkan kuşağa değinmek gerek!  Değil sadece sosyolojik buhranların tanığı olmak, teknolojik gelişimin de bizzat içinde büyümüştür!.. Sosyal medyadan izlediğim kadarı ile, kendi aramızdaki uçurumlar, “eko” yapamayacak kadar da derindir.  Çıraklık, kalfalık, ustalık hiyerarşisinde; zamana inat yerinde çakılıp kalan ile yeni medya çalışan insanların aynı kuşaktan olduklarını söylemek, ortak nokta olarak ancak doğum tarihleri ile ilintilendirilebilir… Buna koşut bizim kuşakta; bireylerin davranış biçimlerinde örneğin; vefa, saygı ve empati kavramlarının yerleri, televizyon senaryolu ucuz atarlarla değişmemiştir.  Daha olduğu gibidir, daha içtendir.  Dedim ya bizim kuşak ilginç bir kuşak!

Bu yazının konusunun sahibi olan, aynı kuşaktan ve aynı coğrafyadan geldiğimiz, Erdal Aygenç ile yollarımız yaklaşık otuzbeş yıldır aynı yönde seyrediyor.  O nedenle yazdıklarım veya bundan sonra da okuyacaklarınız, birinci elden yazılmış ve “içten” bilgi olarak da değerlendirilebilinir.  1981’de TC. Kültür Bakanlığı Resim-Heykel Yarışması sergisinde yer alan, “sinekler” çalışmasını suluboya ile yaptığında, onunla Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü’nde aynı sıraları paylaşan öğrencilerdik.  2004’deki aynı yarışmada  ben ödül aldığımda ise Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde akademisyendik!  Şimdi yıl 2014, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nde yine birlikteyiz ve ben onun kişisel sergi kataloğu için; keyifle, “gönüllü olarak” yazı yazıyorum!  Defalarca yazmış olmak isterdim!

“Farkedilmeyen” ile karşımıza çıkan Erdal Aygenç’in çalışmalarında, sıradan nesnelerin de; iyi eğitilmiş bir göz ve seçici bir belleğin birlikteliğinden sürpriz sonuçlar çıkarabileceğinin başarılı örneği olarak değerlendirebiliriz.   Riskli bir durumdur bu aslında, araç gereç kullanımındaki beceri veya ustalık, seçicilikte birikim olmadığında başka bir sonuca dönüşebilir.  Oysa Erdal Aygenç’in çalışmaları şaşırtıcı bir yakınlık duygusu ile izleyiciyi kendine çekmekte, başka bir dünyaya geçecekmiş gibi daha da yakınlaşma ihtiyacı hissettirmektedir.

Gündelik yaşamda her an karşılaşabileceğimiz ancak, gözden kaçırdığımız siyah-beyaz renk ve gri tonlu görüntüler, kare boyutlu formlar içerisinde sergileniyor.  Bu, aynı zamanda görünenden fazlasını yakınlaştırarak farklı bir gerçeklikle açığa çıkaran sunum olarak tanımlanabilir.  Sergi; aynı zamanda fark edilmeyeni fark ettirmekle, teknik ve kurgu olarak amacına ulaşmış görülmektedir: Önemli olan neye nasıl bakılacağı ve seçileceğidir!

“Farkedilmeyen” sergisindeki çalışmaların anlam katmanları ve estetik yetkinliği, izleyicinin rahatlıkla çözebileceği kadar kolay ve ayrıntısı alınmış bir başka gerçekliğin yeniden biçimlendirilmesidir aslında.  Sırf kesitsel olarak akıl ve duygu sentezi içerisinde “kroplanmış” fotoğraflardan derlenmiş albüm değildir bu sunulan. Dijital teknolojiyi kullanmakla beraber, dünün kriterleri ve beğeni ölçütlerini çekinmeden bugüne taşımak, elbette riskli bir durumdur.

Dün ile bugün, bugün ile yarın arasındaki duygusallığı sarmalayan ince çizgide; siyah-beyaz görüntülerin şarkısını dinlemek, yakınlaştırılmış detayların hafifliğinden olsa gerek, fark ediliyor!

Erdal Aygenç’in sergisinden çıkıp, geçen hafta yazdığımdan bir alıntı yapayım: “Yalnızca KKTC’de değil; uluslararası düzeyde, bilimin ve sanatın her alanında kendisinden beklenen performansı gösteren, Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında; 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin Uluslararası Resim Çalıştayı düzenlenecek.  Usta, akademisyen ve sanatçılarla  gerçekleştirilecek bu çalıştay, yeni bir başlangıcın daha ilk adımı olacak!”

İkincisi ise geçen haftaya bu sütunlardan bir açıklama olsun: Bangladesh’in başkenti Dhaka’da; Asya, Avrupa, Afrika ve Pasifik Bölgesi’nden elliye yakın ülkenin katılımı ile bu yıl onaltıncısı gerçekleştirilecek olan Asya Bienali’nin iki yerli üç yabancı, beş kişilik jürisinden biri seçildim!
Eğitim alın, farkedilin, sanata yakın kalın…

Sunday, November 2, 2014

Mutluluk, Uşak, çalıştaylar

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:52
02 Kasım 2014, Pazar, Lefkoşa

Düzeltme: gazetedeki başlıkta; uşak değil, Uşak olacak!




Dün, bir arkadaşımın sosyal medyada paylaştığı "mutlu olmak her şeyin yolunda olması demek değildir. Mutlu olmak, görmezden gelme konusunda da ustalaşmak demektir" sözü ile yazıma başlamak istedim.  Bugünlerde üstüste gelen “hoşlanmadığım” davranışlarla karşılaşma oranı rakamsal olmayan istatiklerimde epeyce yükseldi.  Her şeyin yolunda olmaması nedeniyle sorgulama gereği duyduğum bu  kendi içinde sıkıntılı davranışları, uygun bir dille açıklamaya çalışacağım.

Şöyle ki: bizden hemen sonra gelen kuşağın, bizimle kıyaslandığında, daha farklı davranış biçimleri sergilediğine inanır ve bu düşüncemi uygun ortamlarda dillendirirdim.  Cümlede geniş zaman kullandım, çünkü deneyimler her zaman iyi bir yol tarifleyici olmuştur benim için!  Bugüne kadar peşine takıldığım yol tarifleyicilerime vefa borcum var ve sadakat ile tanımlanabilecek bir bağ var aramızda.  Ayrıca, okumalarım sırasında rastladığım ve doğruluğunu kendimce de deneyimlediğim “insanı olayın içinde tanırsınız” sözünü de tam burada kullanmanın yararlı olacağını düşünüyorum... Yarar açısından bakıldığında da, deneyimlerin ışığında “kendi” yolumdan yürüyeceğim..

Bizim kuşak; üzerinden sağlam bir darbe geçmiş dönemi de temsil ettiği için, yaşadıklarınca daha duygusal olmaya sevkedilmiştir. Yaşamın pekçok anlamıyla elbette. O nedenle de yapılan hataların büyük bir kısmı duygusal temellidir. Başarıların büyük bir kısmı ise mantık ve stratejinin ürünü.

Kuşaklar arasındaki farklılıkların, çağa ve yaşam koşullarına göre doğal karşılanması gerektiğine inanırım.  İnanırım dedim çünkü; “hoşlanmadığım” birkaç davranışla karşılaşınca sadece canım sıkıldı bugünlerde.  Takdir edersiniz ki her normal birey gibi benim de canım kıymetli, inancım önemlidir, çünkü olaylar kalıcı değil!

“Güncel” olaylara biraz daha geniş bakınca; insanın içgüdülerini kontrolünde başarıya ulaşması bir-iki “adım” atmakla mümkün değildir denilebilir.. Evet, denilebilir diye düşünüyorum.  Söz konusu olan adım atmak ise; kontrol, bir-iki adım atmaya yardımcı olabilir.   Ancak, atılan o adımların taşıdığı yürek ve beyin; bir-iki adım önceki beyin ve yürekle aynı olduğu için, koordinatların değişmiş olması onların da değiştiği anlamını doğurmaz.  Ayaklar onları taşır, onlar da, ayakları yürütür.  Hepsi bu.  Bundan çıkarımla; iki adımda kimisi her şeyi öğrendiğini sanır, kimisi de her şeye sahip olduğunu…  Ancak aklı olan, kendini sorgular!  Çünkü, içgüdü insandan başka canlılarda da vardır ve çoğu da içgüdüleri peşinde koordinatlarını değişir!

Değişim, üzerinde yaşadığımız milyarlarca yıllık dünyada da vardır.  Bu bilinen dünyada binlerce yıldır var olan insanoğlunda da vardır değişim! Değişmeyen tek şey değişimin kendisi ise “hoşlanmadığım” davranışların da bir değişim sonucu gerçekleştiğini kabul etmem gerekir.  Öyleyse baştaki söze dönersek; “…mutlu olmak, görmezden gelme konusunda da ustalaşmak demektir."

Bizden öncekilerin olduğu gibi, bizim ve bizden sonrakilerin de ardından koştukları “şeyin” mutluluk olduğunu söylemek çok zor olmazsa gerek. Peki bir ayrıntı olarak; asla sencil olamayan, bu bencil “mutluluk” nedir?  En küçük sosyolojik birimin tekili olan bireyin tatminidir aslında mutluluk. Amacına ulaşmak, “sahip olmaktır” mutluluk. Yaşamının her kesiminde “edinmek” için çabalayan bir bireyin mutluluğu edinme sürecinin içinde değil de, sonunda değerlendirilebilir belki.  Test sorusu belki de şu olabilir: beklenti neydi, nedir elde edilen sonuç? İşte, bu sorunun cevabına göre bireyin ne kadar mutlu olduğu, sanırım “tartılabilir”.  Beklentilerinizi yüksek tuttuğunuz oranda, başarısızlık durumunda hayal kırıklıklarınız da o denli yüksek olur.  Elbette bu kaderci yaklaşımın tam tersi de mümkündür; hedeflerinizi yüksek tutun ki, başarıda mutluluğunuz farklı olsun, seviyeniz yükselsin!

Buradan artık yumuşak bir geçişle çıkmak gerekiyor!  Nasıl mutlu olunacağına ilişkin sanatsal tarifler yapan onca mutsuz varken, mutluluk konusunda benim bir şeyler yazmam buraya kadar olsun! Çünkü tarif vermek değil, yaşamak daha güzel.  Mutluluk öğrenmededir, ustalık görmede!

Bugünlerde üstüste gelen o “hoşlanmadığım” davranışlarda gördüğüm; ayakların başla, başın ayaklarla “sıklet” yoklaması yapma hareketliliği içinde iken, ortaya çıkan toz bulutlarından bile yeni resimler yaptığımdır!  Geçen haftalarda bulutlar şiir gibi geçmişti yazılarımın arasından… Resmin de, şiirin de, estetik kaygılarla üretildiğini tekrarlamaya gerek yok sanırım bu satırlardan…  Estetik ile de sanata geçiş yapabiliriz buradan!

Uşak’ta bu yıl beşincisi düzenlenen Cumhuriyet’in Aydınlığında Sanat Festivali’ne (CAS FEST); Erdoğan Ergün ve Gökhan Okur ile davetle katılıp, temsiliyetimizi başarıyla gerçekleştirdik.  Kim, Yong Moon, Amin Siminmaram, Ulla  Shemeikka, Ahmet İmami, Aziz Jon Ochilov, Osman Merttopçuoğlu, Kamile Coşkun, Ayşe Vanlıoğlu, Aziz Özdemir, Nazende Özkanlı, Fahrettin Öztürk, Selin Şahin, Gürkan Şen,  İsmail Gündoğan,  Sinem Akın, Sadet Metin,  Gülendam Özcan ve Doğuş Bakan’ı isimleriyle; Doğukan Alsay, Mustafa Kozak, Mehmet Arslan Güven ve özellikle Mert Kılınç’ı teşekkürle anmak isterim.

Oldukça verimli bir süreçti, üç tane farklı iş bıraktık orada, bir de izimizi!  Bu tür festival ya da çalıştaylarda özveri ve hoşgörünün, sorunların üstesinden gelmede önemli etkenler olduğunu söylemek doğru bir tespit olacaktır.  Kuşkusuz; şans ona hazır olana güler de, sorun kime gelir dadanır orası bir muamma. Çalıştaydan bu sayfaya taşıdığım fotoğrafın birinde TC. Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Volkan BOZKIR,  Uşak Valisi Seddar YAVUZ, Belediye Başkanı Nurullah CAHAN ve Uşak Milletvekili Mehmet ALTAY ile görülmekteyim.  Diğer fotoğrafta ise genç katılımcı arkadaşlardan bir grup var, çalıştay onlarla keyifliydi!  Cumhuriyet’in Aydınlığında Sanat Festivali’nden sonra KKTC’ye mutlu olarak döndük.  Mesele, biraz da adım atmakla ilgili…

Tekrar olacak ama; böylesi çalıştayların düzenlenmesinin, hem sanatın geniş kitlelere yayılması, hem de kurumların eser sahibi olması açısından iyi bir çözüm olduğuna inanıyorum.  Daha önce katıldığım çalıştaylarda bu durumun yabancı sanatçılar açısından da bir misyonu yerine getirmek olarak algılanıp memnuniyetle karşılandığına tanık olmuştum.  Sivil toplum örgütlerinin ve akademik kurumların desteğinde gerçekleşen bu tür etkinliklerin, sanat açısından topluma çok önemli kazanımlar getirdiğini bir kere daha belirtmek isterim.

Yalnızca KKTC’de değil; uluslararası düzeyde, bilimin ve sanatın her alanında kendisinden beklenen her türlü desteği sunma konusunda örneklik yapan, Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında; 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin Uluslararası Resim Çalıştayı düzenlenecek.  Akdeniz’in bu bölgesinde ve yakın coğrafyada benzeri olmayan, yalnızca öğrencilere yönelik düzenlenen ve artık bir marka değere dönüşen AKADEMİADA ve İKİDEBİR’lerden sonra; ustalarla gerçekleştirilecek bu resim çalıştayı yeni bir başlangıcın daha ilk adımı olacak!

Ufukta; Bangladesh’in başkenti Dhaka’da bu yıl onltıncısı düzenlenecek olan Asya Bienali de var!

Eğitim alın, mutlu olun, sanata yakın kalın…


Tuesday, October 28, 2014

Türkiye Cumhuriyeti'nin 91.kuruluş yılı



Türkiye Cumhuriyeti’nin 91. yılını kutlarken,
Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere,
Milli Mücadele kahramanlarını minnetle anıyoruz.


Sunday, October 26, 2014

Kurbağa, çalıştaylar, tesadüf

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:51
26 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa



Geçen haftadan kalan bulutlarla bu hafta sonu yine beraber olduk! Yine yol gözüktü… Ancak bu hafta romantizmin yansımaları olmayacak satırlarımda. Çünkü kış geliyor, kış geliyor da Orta Doğu kaynıyor!  Suda yavaş yavaş kaynayan kurbağa deneyini anlatan bir posta yıllar öncesinden internette gezmeye başlamıştı.

Yaşadığımız coğrafya için sosyologların sıklıkla verdikleri bir örnekti bu.  Birlikte hatırlayalım bu deneyi ve bir kurbağayı pişirmek için kullanılan yöntemi:  Eğer canlı kurbağa, kaynayan su dolu bir kazana atılırsa, refleksle zıplayıp kendini hemen dışarı atar, kurtarırmış.  Ama eğer kurbağa kaynar suya değil de, ılık su dolu bir kazana atılırsa, dışarı çıkma gibi “savunma” tepkisi göstermezmiş.  Olayı kontrol eden güç, kazanın altındaki ateşi hafifçe açarak kaynama süresini uzattıkça kurbağa “mayışır” refleksleri zayıflarmış.  Kazanda kaynadığının farkına vardığında ise, iş işten çoktan geçmiş oluyormuş zavallı kurbağacık için!

Neden bu örneği hatırlamamız gerekti? Biliyorsunuz bu köşe ile aynı isimle bir de televizyon programı yapıyor ve sunuyorum. Geçen hafta, bu sezonun ilk konuğunu ağırladım.  Sayın Filiz Ankaç ile “amor-amorf” sergisini konuştuk, şiirlerini okuduk.  Sanatla uğraşan bir insan olarak, sosyolojik olaylara karşı gösterdiği duyarlık ve “kendi dili ile” açık tepkileri, bu örneği bugünkü sayfamda sizlerle paylaşmamı gerekli kıldı.  Yaşadığımız coğrafyada, yarın veya haftaya, ne, ya da neler olacağını öngörmek; elli yıllık planlarını uygulayan güçler karşısında şimdilik mümkün değil görünüyor.  Mesela; mevsimi kışa dönen, Arap baharını yaşayan ülkelere ne oldu? Hele de sanat kimin umurunda, peki Saddam’dan sonra Bağdat Müzesindeki tarihi eserler nerde?

Müze konusuna geçen hafta da değinmiştim.  Bu sefer Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenleyeceği Uluslararası Resim Çalıştayı’nı bahane ederek başka bir çalıştaya geçeceğim. Bu yaz İskenderun’da gerçekleşen ve benim de davetli olarak katıldığım çalıştay hakkında şimdiye kadar yazmadım. Ancak orada yaptığım çalışmamın görüntüsünü bayram kartı olarak kullanarak paylaşmıştım!

Bugün başka bir çalıştay/festivalin içindeyim.  Cumhuriyetin Aydınlığında Sanat Festivali (CAS FEST).  Uşak’ta bu yıl beşincisi düzenleniyor.  Kore, Finlandiya, İran, Arjantin, Türkiye ve KKTC’den davetli sanatçıların katıldığı festivalin öncekiler gibi renkli geçmesi bekleniyor.  Bu tür festivallerin en önemli yararlarından biri, belki de katılımcı yaş skalasının geniş olmasıdır denilebilir. Çünkü, usta ile öğrencisini bir araya getiren ve onlara halka açık bir ortamda üretim olanağı sağlayan organizasyonların, hedefledikleri “yan etkileri” arasında halkın bilinçlenmesine bir nebze katkı sağlamak da mutlaka gözetilmektedir.  Bu nedenle usta ile öğrencisini aynı ortamda üretirken görmek; gerek organizasyon, gerekse finansörler açısından oldukça olumlu bir geri dönüş “paylaşım” kaynağıdır denilebilir.

Ayrıca bu tür etkinliklerin özellikle, yerel yönetimlerin halka yeni ufuklar, pencereler açması bakımından da önem taşıdığına inanıyorum.  Örneğin; resim ve fotoğraf gibi çok fazla yatırıma gerek duyulmayan alanlarda ilgi gösterenlerin eline fırça alması; yada sanat eğitiminden bihaber birinin usta ile vizörden kompozisyon kurup deklanşöre basması, unutamayacağı bir yaşantı olarak çevresine eko yapacaktır.

Böylesi çalıştayların düzenlenmesinin başka bir neden de, mevcut yasalar çerçevesinde sanat eseri satın almak; “çetrefilli çözümler” üretmeyi gerektirirken, bu etkinliklerde elde edilen ya da, sanatçıların bağışladığı eserlerin sahibi olmak, daha kolay bir yöntem.

İzlediğim kadarı ile durum, sanatçılar açısından da kötü değil, hatta davet edilmekten oldukça memnun olduklarını ifade eden “yabancı” sanatçıların varlığı oldukça fazla.  Sanatçılar için çalışmalarının envantere girmesi yetiyor, gözleri arkada kalmıyor!

CAS FEST’in organizasyonunu; kendisi ile AKADEMİADA’da tanıştığımız genç bir arkadaş yapıyor: Mert Kılınç. Mert; hem CAS FEST için, hem de akademisyen olmak için çabalıyor.  Organizasyonda oluşan sorunların çözümünde gösterdiği başarı, onun epeyce deneyim kazanmış olduğunu kanıtlıyor. Umarım Mert’in her iki yolda da başarıları devam eder.

CAS FEST’e, bir önceki belediye başkanı, YDÜ Hukuk Fakültesinden 2003-2007 yılları arasında okumuş ve mezun olmuş Sayın Ali Erdoğan ile başlamışlar. Başkana neden böylesi genç birisi ile çalışıyorsun diye sorduklarında “ben altmış-yetmiş yaşındaki insana yatırım yapmam” demiş! Bu dönem başka bir parti belediye başkanlığını almış. Ne mutlu ki CAS FEST sürüyor!  Böylesi bir örnek İskenderun’da da karşımıza çıkmıştı. Umarım bu tür çalıştay veya festivallerde yerel yönetimlerin organizasyonları ve katkıları artar, azalmaz.

Zaman zaman aksaklıklar da oluyor elbette bu tür etkinliklerde.. Karşılaşılan sorunların bir kısmı karşılıklı hoşgörü ile çözümlenirken, çok az bir kısmı da maalesef hukuki bir boyut kazanabiliyor. Beşiktaş Belediyesinin düzenlediği çalıştaya davetli olarak katılan Erdoğan Ergün’ün; Barbaros Hayrettin Paşa’yı konu aldığı stencil çalışması, bittiğinin ertesi günü uygulandığı duvarın beyaza boyanması ile yok ediliyor!

Erdoğan Ergün ve Gökhan Okur ile CAS FEST’e, ayrı projelerle ancak, KKTC’den birlikte katılıyoruz!

Davetle katıldığım çalıştayların sayısı gittikçe artıyor. Tam da çalışmalarım için “artık yeni bir şeyler yapmalı” dediğim bir dönemde iken!. “Şans ona hazır olan yüze güler” atasözünü doğrularcasına kendime yeniden “gülmeye” başladım. Bu arada dünkü seyahatim sırasında “şansla” yakaladığım bir fotoğrafı da sizlerle paylaşmak istedim.

YDÜ GSTF’nin düzenleyeceği Uluslararası Resim Çalıştayı’na onbeş farklı ülkeden sanatçı katılacak olması, “ilişkilerin” ve çalıştaylardan memnuniyetin bir göstergesi olarak düşünülebilir.  Elbette ki yabancılarla birlikte yerli sanatçıların da Uluslararası Resim Çalıştayı’na destek vermesi; YDÜ çatısı altında yapılacak olan “sanat mabedi”nin uluslararası bir değer olarak biçimlenmesine katkı sağlayacaktır.

Bir çalıştayın içindeyim, bir başka çalıştay için ter döküyorum, ötede YDÜ Mimarlık Fakültesi için de bir çalıştay daha var…

Epictetus; “güçlükler insanın gerçekten ne olduğunu ortaya çıkaran şeylerdir” demiş.

Çalıştaylar, müzelerin merdivenlerine basamak olsun!

Eğitim alın, hatırlayın ve sanata yakın kalın…

Sunday, October 19, 2014

Bulutlar, çalıştay, müze

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:50
19 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa



Hoşbulduk!  Bulutlar karşıladı beni. Dokuz yıldan beri aramızda ilginç ve dostane bir ilişki olan Kıbrıs’ın bulutları karşıladı beni. Görsel kayıtlarımda binlercesini arşivlediğim bulutlar.  İnanırım ki yazılı kayıtlarımda kendilerini görmek için de sabırsızlanırlar!

İki Pazar gününü de kapsayan yaklaşık oniki gün sonra adaya dönüşümde Karpaz yönünden alçalırken uçak Ercan’a doğru, Dillirga havasındaydı bulutların geçişleri. Bir telaş bir heyecan…  Ha bir de sanki, suç işlemiş de kaçar gibiydiler! Oysa rüzgar ile bulutların yön değişimi doğaldır, insanınki muamma!

Ercan’a indiğimde; iklim değişikliği, mevsim değişikliği ve siyasi hareketlilik nedenleriyle oluşmuş sosyal sarmalda; yılların birikimiyle önü tıkalı “su”, kendi baskınlarını yaparak hafızasını umursamadığı topluma bir ders daha veriyordu... Yazmak istedim:

Her ciddi yağmur sonrası özellikle Lefkoşa ve Mağosa’da ortaya çıkan felaketi durumlar, dokuz yıldır neredeyse aynı seyri izliyor. İstikrarlı bir seyirdir bu aslında!  Çarpık veya plansız yapılaşma, coğrafi ve diğer ekolojik mazeretleri de içine katarak oluşan su baskınının şiddeti aynıdır.  Aynı istikrar siyasette ve tepkisel durumu da, sosyal medyada görülmez!  Daha önceleri sosyal medyayı da sel alırdı, fotoğraflar, filmler, karikatür ve “özlü” sözler…

Son yağmurlarda ise durum oldukça farklıydı.  Müthiş bir tolerans vardı yerel yöneticilere! Tercihler devredeydi tüm “hoşgörüsüyle”!

Sosyal medyada; sel çamurlarından evini, arabasını kurtarmaya çalışanların “enstalasyon değil bu” diye fısıltıyla karışık, bireysel çığlıkları yankılanıyordu… Veeee sevdiğim bir arkadaşımın yorumu:  “Harika bir yağmurdan sonra, hafiflemiş bir gök ve berrak bir hava...”

Doğal, ya da insani olaylara tepkiler koltuğa oturana göre değişiyorsa, o değişen tepkilerin samimiyetini en iyi sahipleri bilir inancındayım. Yine inancıma göre entelektüel düzeyi yüksek bir toplumda, toplumsal hafızanın da sağlıklı çalışması gerekir beklentisindeyim.

Bekli de can kaybı olmadığı için mi kimse durumu pek ciddiye almaz; diye düşünürken, bir yerel yöneticinin demeci, seli durdurucu, çamuru süpürücü, sorunu çözücü nitelikteydi: “…bunları çözmek için göreve geldik, tüm eleştiri, iğneleme ve siyasi söylemleri doğal karşılıyorum, umarım önümüzdeki yıllarda sorunu azaltarak ilerleyebiliriz."

Bana göre böyle bir demeç vermek sanattır!  Kimilerine göre siyaset de sanattır! Öyleyse biz de bulutları, yağmuru, çamuru bir tarafa bırakarak, buradan gerçek sanata geçelim!

Kuruluşundan bu yana, ulusal ve uluslararası platformlarda geniş yankı uyandıran, pek çok sanatsal ve kültürel etkinliğe imza atan  Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 11-19 Kasım 2014 tarihleri arasında düzenleyeceği “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” bugünkü yazımın “sanat” konusu olsun!

Çalıştaya yurtdışından; Arnavutluk, Belarus, Bosna-Hersek, Filipinler, Kırgızistan, Kosova, Makedonya, Moldova, Yunanistan, İspanya ve Türkiye’den onbeş sanatçı davet edildi. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden ise 1935-1950 yılları arasında doğmuş olanlardan, davetimizi kabul eden on usta, deneyimli sanatçı ile etkinliği gerçekleştireceğiz. Elbette etkinlik süresince resim sanatına ilgi duyan herkese kapılarımız açık olacak. Özellikle KKTC’deki tüm öğrencilerimizin, eğitim gördükleri alan sanat ve veya tasarım olsun olmasın hepsinin öğrenecekleri çok şey olduğuna inanıyorum. Alacakları küçük bir estetik dersi, hafızalarına kazınacak bir renk, bir şekil mutlaka olacaktır.

YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organize edip gerçekleştirdiği AKADEMİADA etkinliği sonrası yazdığım bir yazıda: “Sorumluluklar başarıyla taçlanınca ortaya çıkan sonuca bakıp da keyif almamak mümkün mü?  İçinde bulunduğumuz akademik ortam ve yapılan sanatsal işler “üniversiter bir bütünün” parçası niteliğinde ve ona ivme kazandıran artılar olunca, paylaşımın adı elbette evrensel başarı olacaktır…  Heyecan, doğru strateji, öngörü ve güç ile YDÜ çatısı altında daha nice başarıların yaşanacağından kuşkum yok…” demişim.  Böylesi güçlü ve karalı bir vizyona sahip Fakültenin “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” ile, bu başarılarına bir yenisini daha eklemesi sürpriz olmasa gerek!

2014-15 Akademik yılında öğretim kadrosunu yeni elemanlarla ve araştırma görevlileriyle daha da güçlendiren YDÜ GSTF, “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” etkinliği ile KKTC’nin sanat ve tasarım alanlarında lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde YÖDAK ve YÖK onaylı eğitim veren ilk ve tek akademik kurumu olma özelliğine bir yenisini daha ekleyecektir. En üretken, en aktif Fakülte! (Umarım sayfa editörü o güçlü kadrodan küçük bir fotoğrafı sizlerle paylaşmamızı sağlar!)

YDÜ çatısı altında geçenlerde açılan KKTC’deki “sporun mabedi” sloganını fazlasıyla hak eden “RA25 Spor Salonu” örneğinden hareketle; önümüzdeki süreçte, yine YDÜ çatısı altında “sanatın mabedi” bir sanat müzesine de kavuşacağımızdan kuşkum yok.  O müzenin duvarında küçük bir taş olacak “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” ile biz, çabalamalarımızı gerçeğe dönüştürmede hızla yol alıyoruz inancındayım. Bu yıl beşincisini gerçekleştirdiğimiz AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi ve diğer etkinliklerimizden kazandığımız deneyim, “MÜZE” sahibi olma konusunda da bizleri “yeterli” kılmaktadır. Ayrıca; daha önce Müze Müdürü olarak görev yaptığım Hacettepe Üniversitesi Sanat Müzesi’ndeki görevim sırasında müzeye kazandırdıklarım ve rakamlar, kayıtlarda mevcuttur!

Sanat ve tasarım alanındaki; hem uygulamalar hem de yazısal birikimimi, şimdi burada, YDÜ’nün çatısı altında ve üniversite yönetiminden tam destek alarak “akademinin yararına” kullanmaktan da büyük bir keyif aldığımı ifade edeyim. Çünkü; daha önceki etkinlik önerilerimizi götürdüğümüzde olduğu gibi, bu sefer de “I.Uluslararası Resim Çalıştayı” önerimize aynı “himayeyi” görünce bir kere daha doğru adreste olduğumu hissettiğimi belirtmek isterim.  Bu nedenle; YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’e ve YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e minnettarım.

YDÜ Sanat Müzesinin envanterine; çalıştayda ortaya çıkacak eserlerin de, kayıtlı halini gördüğümüzde hepimiz bir kere daha mutlu olacağız!

Bir müzemiz olsun!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…


Sunday, October 12, 2014

NEURA25, teknoloji, sergi

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:49
12 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa



Uzakta olmak, nerede ise iki haftayı kapsadığı için bu haftaki yazımın iki konusu olacak!

NEURA25 ve bir sergi!

YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, NEURA25;  Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona eren 2000 km’lik "South Africa Solar Challenge” uluslararası otomobil yarışında dünya sekizincisi oldu!

Yaklaşık bir aydan beri önemli bir gündem maddesi olarak basının ilgi gösterdiği NEURA25’in bu başarısı daha çok konuşulacağa benzer. Çünkü KKTC bayrağı ile bir ilk başarıldı. Bir ilk ve beraberinde gelen başka ilkler…

Uluslararası Otomobil Federasyonu (Federation Internationale de l’Automobile-FIA), Uluslararası Solar Araba Federasyonu (International Solarcar Federation-ISF) ile Dünya Vahşi Yaşam Fonu (World Wildlife-WWF) kontrolünde 27 Eylül’de Güney Afrika’nın Başkan ve Kabine Başkenti Pretoria’dan başlayarak Yargı Başkenti Bloemfontein ile Parlamento ve Yasama Başkenti Cape Town arasında on büyük şehirde gerçekleşen yarışta; Güneş Tanrısı NEURA25′in KKTC’yi en iyi şekilde temsil etmesinden ve bu güzergahta KKTC bayrağını gururla dalgalandırmasından bizler de çok mutlu olduk.

Basında yer alan açıklamalardan, sosyal medyadan ve medya takibinden anlaşılacağı üzere; zorlu parkurları tamamlamanın bile büyük bir başarı olarak addedilebileceği böylesi çekişmeli bir yarışta, üstlendikleri sorumluluğu hakkıyla yerine getiren ekiple gurur duymak gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nden Anadolu Üniversitesi, Hollanda’dan Delft Teknoloji Üniversitesi, Güney  Afrika Cumhuriyeti’nden Kwazulu-Natal Üniversitesi, Johannesburg Üniversitesi, Witwatersrand Üniversitesi, Maranon Özel Olympus Okulu, Cape Town Üniversitesi, Tshwane Teknoloji Üniversitesi gibi teknoloji alanında iddialı üniversitelerin mücadele ettiği iki yılda bir tekrarlanan ve bu yıl dördüncüsü gerçekleştirilen yarışta; NEURA25’in bu başarısı işte o ilklerin tacı olarak tarihe not olarak düşülmüştür.

KKTC adına yaşanan bu tarihi olayın heyecanını adaya taşıyan; başta Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan ve Genel Koordinatör Görkem Bulunç’u bir kere daha kutlamak gerekiyor…

Özellikle; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in “…üniversiteler ambargo tanımıyor.  Özelde, Kıbrıs Türk Halkı’nın bağrından çıkan üniversitemiz YDÜ’nün, genelde ise Kıbrıs Türk halkının çalışarak başardıklarının dünya tarafından kabul görmesinin en somut kanıtı uluslararası platformlarda Devletimizin her geçen gün daha fazla yer almasıdır…” açıklaması yeterince açıktır diye düşünüyorum.

NEURA25 yola çıkmadan uzak duranlar, umarım başarıyı kutlarken “Yakın’a” gelirler…

İkinci konu bir sergi!  Almanya’nın üniversite kenti Marburg’da Nisan 2015’de açacağım, henüz adını koymadığım sergi ile ilgili!  Evet, epeydir sanat ile ilgili doğrudan bir konu yazmamıştım, zamanı geldi, yazıyım artık!

Daktilodan digital görüntü transferine geçiş sürecini yaşayan bir kuşağın üyesi olarak teknoloji kullanımına ilişkin yaşadığım bir sorunu bu sergi ile örnekleyerek cevaplamak istiyorum. Sanat için küçük, benim için kocaman bir cevap!

Kore’nin başkenti Seul’de yer alan Korea National University of Arts’da 2011’de açtığım, “Dünyanın Renkleri” adlı kişisel sergimde bir sorun yaşamıştım. Pek çok tartışma, ya da polemik için, içinde sorular barındıran “teknoloji” etkenini köşemde paylaşmak istiyorum bugün.  Çünkü bugün güzel ve güzel olduğu kadar zor bir soruyla yeniden karşılaştım Marburg’da.  “Orijinal nedir” sorusuydu bu güzel soru!  Hatırlamakta yarar var elbet, İngiliz sanatçı David Hockney “her kopya bir orijinaldir” demişti, fotokopi makineleriyle çalışmalar yaparken!

Kore’deki sergi için çalışmalarımı digital ortamda e-posta yoluyla sergimle ilgilenen Mrs. Leah Kwon’a göndermiştim. Mrs. Kwon; uygun bir malzeme üzerine yapılan baskıları çerçeveletmiş, galerinin duvarlarına asmıştı bile ben Seul’e vardığımda.  Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü’nden Kim-Young Moon ve bir grup arkadaşla yaptığımız; yaklaşık oniki saatlik uçuş ve bir saatlik otobüs yolculuğundan sonra vardığımız galeride bizi Mrs. Kwon, üniversitenin rektörü Prof.Dr. Jong Won Park, öğrenciler, hocalar ve sanatseverler karşılamıştı.

Ortada bir sorun vardı. Kardeş ülkenin, zarif insanlarının beni kırmadan ifade etmeye çalıştıkları bir soru!  Benim kişisel olarak 1996’dan beri sıklıkla karşılaştığım ve kolayca cevapladığım bir soruydu bu.  Sanat, yeni teknoloji kullanımı  ve buna karşı çıkan tutucu sanatçılar, memur-akademisyenler-sanatçılar! Parantez içine almama gerek yok, bunların bir kısmı o günlerde karşı çıktıkları, eleştirdikleri çalışmalarımın, şimdilerde taklit edilmesi konusunda ustaca yeteneklerini sergiliyorlar! Eğitimcilik bu olca gerek ben de keyif alıyorum buradan baktıkça…

Soruya dönelim tekrar; Ankara’da 1996’da açtığım ilk digital resim sergisinde; gravür ya da serigrafi baskıları gibi çalışmalarımın alt kısmına el yazımla gerekli bilgileri yazıp imzamı atıyordum. Ardından açtığım sergilerde ise baskıdan sonra çalışmalarımın üstüne yine elle ancak sadece imza atıyordum.

Kore’deki sergiye gidememe durumunu da göz önüne alarak, çalışmalarıma imzamın taranmış halini yerleştirmiştim.  Ancak ve doğal olarak bir sıkıntı oluşturuyordu bu durum.  Digital veriyi elinde bulunduran kişi, istediği boyutta ve istediği kadar çoğaltabilirdi çalışmalarımı.

Kore’de sergilenecek çalışmalarımın baskı maliyetini, çerçevelenmesini, sergilenmesini ve açılışını üniversite üstlenmişti. Bu nedenle satış sorumluluğunu da üniversiteye vermiştim.

Kore’li bir kolleksiyoner satın almak istediği bir çalışmanın ön tarafında bulunan digital olarak atılmış imzamın dışında “orijinal” bir imza daha istedi benden.  Soru buradaydı işte! Çözüm ya da cevap ise şuydu: Çalışmanın arkasına kolleksiyonerin kendi adını da yazarak o günün tarihi ile birlikte “ıslak” bir imza daha attım! Hiçbirini geri getirmediğim çalışmalarımın hepsine aynı işlemi yaptım. Hepsi, beni Kore’de değişik koleksiyonlarda temsil ediyorlar!

Almanya’daki sergim için, artık daha deneyimli sayılırım!

Geçen haftaki son sözüme dokunmuyorum: uluslararası olsun, başarı olsun, taklit olmasın, sanat olsun…

Sunday, October 5, 2014

Rektör, dönüşüm, NEURA25

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:48
05 Ekim 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Yine uzaklardayım!  Bu bahane ile de, sanatı tek bir konu olarak yazmayı iki hafta sonrasına bırakarak, birkaç konuyu birlikte yazmak istedim!

İçinden ikinci konuya geçiş yapacağım birinci konu; DAÜ’deki Rektörlük ataması. Konuya ilişkin okuduğum bir yazı beni yıllar öncesine götürdü.  DAÜ’den bir heyet Cumhurbaşkanı Sayın Derviş Eroğlu ile görüşme yayıp %78 tekrar aynı görevi sürdürmesi tercihi edilen Prof.Dr. Abdullah Öztoprak’a destek beyanında bulunmuşlar.  Tercihlerinin arkasında durmuşlar.  Sadece bu davranış bile takdire değer. Yazmak istedim.

Kişisel tarihimde de izi olan ve bugün için hatırlanmasında ve paylaşılmasında sakınca görmediğim bir konu bu rektörlük ataması işi.  Akademinin tepkilerine bakılırsa bugün için artık çok fazla dramatize edilecek bir durum kalmadı.  Ancak, toplumsal kanıksama açısından örnek oluşturacak bir dönüşüm öyküsü bu.  Bugünden yarına tarih yazanlar için akademinin “hali-pür meali”.  Öykü dedim, çünkü yönetenin kendine göre, yönetilenin de yine kendine göre yazdığı bir öykü bu.  Biri artık kalemini bıraktı, yazdığı bitti.  Şimdi diğeri başladı, hem de ne başlama. Okuyanlar ise hep aynı.

Hangi başlıktan başlarsak başlayalım iktidar değişince konulara yaklaşımların da nasıl değiştiğini gösterir yığınla örnek öylece koltuklarına oturmuş ahkam kesiyorlar.  Söze dayalı kültürün yazılı olanla taşınması henüz gelenekselleşmemiş bir toplumda, bu tür dönüşümün yadırganmadığına tanık olmak pek iç açıcı bir durum değil.

Onbeş yirmi yıl öncesinde yanlış olduğuna inanılan uygulamalara daha o günlerden zemin hazırlayanlar; bugün kahroluyorlar mı bilemiyorum.

YÖK yasası çerçevesinde ele alındığında Rektör atamalarında son sözü Cumhurbaşkanı söylüyor. Atama sürecinin ilk basamağında, üniversitelerde adına eğilim yoklaması dense de oylama yapılıyor. En çok oy alandan, yani yukarıdan aşağıya doğru altı kişilik bir sıralama yapılıp YÖK’e gönderiliyor.
Hacettepe Üniversitesinde iken ben de iki kere o eğilim yoklamasında sıralamaya girmiştim. Birincisinde olurum vardı!  Adım Cumhurbaşkanının önüne kadar gitti. Bu sırada kulağımdan girenleri yüreğime gömdüm!

İkincisinde; altı kişi YÖK’e görüşmeye çağrıldık…  O gün olduğu gibi bugün de, olurum olmadan adımı yazan kişiyi saygıyla anıyorum!  O görüşmede; ben üniversitemin seçimi ortada dedim! Şimdiki durum da ortada!

Ardından YÖK’de oylama yapılarak o altı kişilik liste üçe indiriliyor ve Cumhurbaşkanına sunuluyor.
İktidar ile güç dengesi değişince, iş dengesi de değişip sonuca yansıyor elbet!

4+4+4 mesela! Anadolu Liseleri, Meslek Liseleri ve de İmam Hatip Liseleri… Üniversiteye giriş sınavı, YÖK’ün yok olması!

Son on yılda neler değişti Türkiye’de, bu coğrafyada neler oldu ve barış nerede?

Farkındayım elbet, bunların sanatla ilgisi, en azından yakından yok!

Üçüncü konu; NEURA25!

Geçen hafta Suat hoca ile çekindiğimiz fotoları yayınlayayım derken NEURA25 hakkında yazmayı unuttum!

YDÜ, AR-GE ekipleri tarafından tasarlanan ve üretilen, KKTC’nin enerjisini güneşten alan ilk yerli otomobili, NEURA25’e;  Johannesburg’dan başlayıp Cape Town’da sona erecek 2000 km’lik "South Africa Solar Challenge” uluslararası otomobil yarışında tekrar tekrar başarılar dileyelim.  Oradan gelen iyi haberler elbette hepimizi mutlu ediyor.

Öncelikle KKTC bayrağı ile, uluslararası bir platformda Yakın Doğu Üniversitesi adına verilen mücadeleyi takdirle paylaşmak isterim.  KKTC medyasının mücadeleye gereğince yer verdiğini de kabul etmek gerekir.  Hemen her gün, gazetelerin neredeyse hepsinde bir görüntü, bir haber görmek sevindirici.

İşte o haberlerden biri:  “Yakın Doğu Üniversitesi (Near East University Cyprus) Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre; KKTC bayrağı ile FIA kontrolünde gerçekleştirilen "South Africa Solar Challenge” uluslararası otomobil yarışına katılan Güneş Tanrısı NEURA25’in Afrika’nın zorlu şartlarında başarıyla yoluna devam ettiği belirtildi.

Hollanda, Türkiye, KKTC ile Güney Afrika takımlarının kıyasıya mücadele ettiği ve 27 Eylül – 4 Ekim tarihleri arasında Afrika’nın Başkan ve Kabine Başkenti Pretoria ile Parlamento ve Yasama Başkenti Cape Town arasındaki 2000 km’lik parkurda devam eden yarışta 970 km’nin geride kaldığı vurgulandı.

Açıklamada, uzun ve yokuşlu yolların egemen olduğu 8 günlük yarışta, üçüncü günden itibaren şiddetini arttırmaya başlayan rüzgar ve yağmurun etkisiyle bazı takımların yarışı bırakmak zorunda kaldıklarına yer verilerek, iklim şartlarının takımları zorladığına dikkat çekildi.”

Açıklamalardan, sosyal medyadan ve basın takibinden anlaşılacağı üzere; yarışı tamamlamanın bile büyük bir başarı olarak addedilebileceği böylesi zorlu bir misyonda, üstlendikleri sorumluluğu hakkıyla yerine getirdikleri gözlenen ekiple gurur duymak gerekir inancındayım.

KKTC adına yaşanan bu tarihi olayın heyecanı adada da yansıma buluyor.  Ancak, Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel ve YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan’ı da ayrıca kutlamak gerekiyor.  Başarıya yürekten inananların önlerinde engel duramayacağına ilişkin güzel bir proje bu NEURA25!

Bayramda kurban olmamanız dileğimle!

Sağlıklı, huzurlu ve  kaliteli yaşamı seçin, eğitim alın, sanatla kalın…