Sunday, July 26, 2015

Kışlık kitap, öyküler

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:90



Cuma sabahı okula giderken içimde bir kıpırtı vardı. Az uyumuş, erken kalkmış olmama rağmen keyifliydim. Bir arkadaşım eşlik etmişti parktan merdivenlere kadar! Ardından hocalarla, orta şeker sabah CON kahvesi de iyi gelmişti, ancak zaman dar.

Masamın üstünde birkaç posta, birinde iki kitap var…

Kışlık Kitap (Naftalinli Dolaptan Öyküler), Ödül Evren Tongür.

Aaa, bu bizim Ödül’ün kitabı, yayınlandığında sosyal medyada paylaşmıştı, hatırladım. Hacettepe, Güzel Sanatlar, Grafik Bölümü’nün dördüncü mezunlarından Ödül… Ben orada ders verirken, Cemal’le aynı sınıfta idiler.  Bağlantımız hiç kopmadı, vefalı, saygılı insanlar. Bir de kendileriyle barışık!

Kapağını açtım kitabın, adıma imzalanmış.  İçimdeki kıpırtı karşılığını buldu.  Hemen, büyük bir merakla karıştırdım sayfaları. Her sayfada şiir tadında bir öykü, her öyküde bir şiir, bir dünya var. Sözcükler böyle mi güzel dizilir, benzetmeler böyle mi becerikli yapılır, kalem böyle mi kullanılır… “Çekmeceleri” karıştırdıkça, keyifle okudum, okudum.

Akşam Cemal’i aradım.  “Ödül “aileme” diye yazmış ama dedesine yazdığı şiir gözlerimi buğuladı, kızlarının da kitaba yorumlarını yazmış, sen nerdesin” dedim.  Kitabı; Cemal’in yayın koordinatörlüğü yaptığı İNOVA Yayıncılık (www.inovatasarım.com) basmış. “Benim Ödül’üm  o” dedi!  Ödül ile konuştum sonra. Gururla iznini istedim. Şimdi sayfamda teşekkür ve gururla paylaşacağım iki öyküsünü.

İlk öykü; 144 sayfalık kitabın 74. sayfasında yer alıyor; zaman ile sorunu olup da yazacakları konuya karar sıkıntısı çekenlerin durumunu çok güzel anlatıyor:

“Kafamın içinde sabırsız sözcükler
dönüp duruyor.

İtiyorlar, öne çıkmak istiyorlar,
kiminde birkaçı birlikte çıkıyor ama
uzak-yakın tanımıyorlar birbirlerini.
Birleştirmek, sıralamak, sayfalara yerleştirmek
istiyorum da dinleyen kim.

Hatta bazen öyle yaygaracı oluyorlar ki
kimi gözümden, kimi kulağımdan fışkırıyor
ve kendi istediği satıra oturuveriyor.

“orası yerin değil” diyorum, yok.

Sonra aklımdaki klasörler ayaklanıyor ve
bakıyorum bir anda pek çoğu üst üste açılıvermiş. Yığın olmuş.
Ondan ona ondan ona geçmiş, yerinde duramayan,
deli-akışkan sözcükler. Yakalayamıyorum.

Belki çivi gibi soğuk bir denize atlasam, kaçışacaklar.

Ama ardından belki akşam olacak, bir iki anı geçecek uzaklardan,
bir de küçük kadeh koyacaksın yanına ve bir plak dönecek ağırdan…”

Bir arkadaşım “disiplin” dedi. “Ara vermeden, başladığınızdan beri ve kararlılıkla yazıyorsunuz.” Bu hafta 90. yazım olacak bu okuduğunuz, ewd.  Dalya’ya 10 kaldı!  Ödül’ün yukarıdaki öyküsünü 90 kere yaşadım!  Devamında dedesine yazdığı, yüreğimi buğulayan öyküyü paylaşmak isterdim ama; kitabın 139. sayfasında yer alan öyküsünü, yine Ödül’ün izniyle ve keyifle paylaşıyorum:

Başkalarının uykularının en derin saatleriydi artık.
Başka uykuların düşleri gidip gelmekteydi.

Alnını cama dayadı, nefesiyle buharlı bir alan yaptı,
üzerine eliyle çizgiler çizdi.
Çizgilerin arasından dışarıyı görmeye çalıştı.
Az önce –istemsiz- izlediği belirsiz yüz,
açık pencereden ona bakıyordu.
Gerçekleşmiş, renklenmiş belki biraz da
gülümsüyordu.

Göz göze geldiler, gecedeki yalnızlıkları söndü.
Şimdi onların kim olduklarını bilmeye gerek var mıydı?

(Çoğumuza camdan dışarıyı istemsiz izlettiren anlarda
-belki uykusuzluğumuzda-)
mor gecenin bir yerinden beliriveren,
öncesinin, gündüzlerinin,
nereden geldiğinin bir öneminin olmadığı,
daha önce hiç birbirini görmemiş
-ya da her gün görüp de görmemiş olan-
ama tam da zamanında yaşamına iliklenen,
-ve artık orada olan- kişilerden ikisiydi.

Daha önce neden karşılaşmamışlardı?
-Olabilirdi soru- ki onun da bir geç kalınmışlığı yoktu.

Her neyse…
Sokağın, yağmurun, ışığın ve
yüzlerin karşılaştığı anda
mutluluk geçmişti oradan
eteklerini savurarak.

Böylesi bir konudan sonra bağlantı kurması zor olsa da, Üniversite kapılarında bekleyen yüzbinlerce gencin “kaderinin ilan edildiği” ÖSYM-Lisans Yerleştirme Sınav sonuçlarının açıklandığı gündü Cuma günü. Bir hareket, bir heyecan basına yansıyan.  Başaran’ın da Tıp Fakültesini kazandığı Yakın Doğu Üniversitesi KKTC’de en çok öğrencinin tercih ettiği üniversite olmuş.  Sonuçlardan duyduğu memnuniyeti dile getiren YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, “ülkesinde ilklerin üniversitesi ve dünyada öncü bir eğitim kurumu olan Yakın Doğu Üniversitesi’ne bu yıl ÖSYM ile yerleşen öğrenciler ile birlikte tüm dünyadan toplam 7500 yeni öğrencinin kayıt yapmasını beklediklerini” ifade etmiş.

Cuma günü yoğun geçti…

Öykünüz olsun, eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, July 19, 2015

Taşımak, öğreti, sorular

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:89



Aşağıdaki öğretiyi, yaklaşık onbeş yıl önce ilk defa okuduğumda epeyce sarsıldığımı hatırlıyorum. Sonrasında birkaç kere daha sosyal medyada ve farklı formatlarda karşıma çıkmıştı. En son bir arkadaşıma aktarmıştım aklımda kalanını.

Şimdi, daha doğrusu bu hafta, artık sizlerle paylaşmam gerektiğine inanıyorum. Rahatladım çünkü; Yakın Doğu Üniversitesinde tamamlanan mezuniyet törenleri için yazdıklarımdan sonra artık yaz dönemi “ders” zamanı geldi…

Geçen hafta “yoruldum” sözcüğünü istemeyerek de olsa kullanmıştım. O sözcüğü bu aralar değil de yıllar sonra kullanmamın daha doğal olabileceği varsayımı ile, durumumu yeniden gözden geçirirken karşılaştığım “hiç bir iyilik cezasız kalmaz” anlamına yakın bir davranış nedeniyle,  aşağıdaki öğreti yeniden hatırlattı kendini belleğimden…

Oysa; “her kuş kendi sürüsü ile uçar” sözünü tartışmayı planlıyordum bu hafta.  Ancak, o sürüsü ile “uçan” kuşa da bir gönderme yapmam gerekti… Siz de izliyorsunuzdur ki, son zamanlarda göndermelerimin öyle okkalı olmamasına özellikle dikkat ediyorum bilerek! Ama ağdalı olması, işin doğasında var! Bu lüksü kullanmaktan da geri kalmadım şimdiye kadar.

Harcadığım emek ve zamanımın; yıllardır mağdur edebiyatı yapanların beklentilerine “ipotekli” olmadığını, artık anlayamayanlara, zamanı geldiği için aleni olarak, şeker tadında bayram kartı gibi gönderiyorum bu öğretiyi!  Çünkü ve inanıyorum ki; aşağıdaki öğretiden “hepimizin” alacağı bir ders, mutlaka vardır!

Profesör, elinde, içi dolu bir bardak tutarak dersine başlar.
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?” diye sorar sınıfa.
Öğrenciler, 100.gr... 150.gr… 200.gr… gibi cevaplar verirler.

“Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem” der profesör ve devam eder:
Sizden yanıtını beklediğim soru şu:
- Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına elimde tutsaydım ne olurdu?
- Hiçbir şey!

- Tamam, peki bir saat boyunca elimde tutsaydım ne olurdu?
- Kolunuz ağrımaya başlardı!

- Haklısınız; peki ya gün gün boyunca elimde tutsam ne olurdu?
- Kolunuz iyice ağrır, kaslarınıza kramp girerdi, belki de çözüm bulmak için hastaneye gitmek zorunda bile kalırdınız!

Sorularına, sınıftan beklediği cevapları alan profesör, hedefine ulaşmak için bir soru daha sorar:

- Peki tüm bu sorunlar olup biterken bardağın ağırlığında bir değişme ortaya çıkar mı?

Öğrenciler hep bir ağızdan cevaplarlar:
- Hayır!
- Peki o takdirde, zaman içinde kolun ağrımasına ve hatta kaslarda kramp oluşmasına yol açan olay nedir?

Sınıf sessizlik içinde iken Profesör hedefine ulaşmış olmanın rahatlığı ile son sorusunu sorar:
- Bu durumdan; acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir?

Sınıf cevap verir:
- Bardağı bırakırsanız, rahatlarsınız!

Profesör beklediği cevabı almıştır.

Öğrencilerini kutlar ve bütün bu soruları sormasına sebep olan açıklamayı yapar:

“Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanızda birkaç dakika tutarsanız, bir sorun yaratmaz. Uzun bir süre düşünürseniz, başınız ağrımaya başlar. Ama hiç aklınızdan çıkarmazsanız, artık başka bir şey düşünemez hale gelirsiniz; bu da sizi bitirir. Elbette hayatınızdaki sorunları düşüneceksiniz; halletmeye çalışacaksınız. Ama en önemlisi, onları, her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmalısınız. Bu şekilde strese girmez ve sabah taze bir beyinle uyanırsınız. Yeni bir güne, yeni sorunlarla mücadele azmini kazanarak başlamış olursunuz. Bu yüzden sizlere verebileceğim en önemli tavsiye şudur:

“Bardağı taşımayınız, bırakınız!”

“Sanatla bir ilgisi var mı” bu öğretinin diye bir soruyu her yazımda önce kendime, sonra da yazdıklarıma sormayı alışkanlık haline getirdiğim için; cevabın da hemen el üstünden servis edilmesi zorunluluğu oluşmuştur.

Öğretinin cevabı niteliğindeki açıklama dedim ya, başlangıçta “hepimizin” alacağı bir ders içermektedir aslında.  Çünkü, herkesin, bu öğretiyi kendi profesyonel alanına uyarlayabileceğini ümit ediyorum.  Sanat işte tam da orada devreye giriyor…  İsteyen bardağın şekli ile de uğraşabilir! Hatta bardağın üretildiği malzemesi, hacmi, rengi bile çok rahat birkaç saatlik tartışma konusu bile yapılabilir!

Başka bir soru da bardakla taşınan, ona ağırlık veren, içindeki kütlenin ne olduğuyla ilgili olabilir…

Dolayısı ile bardağın içinde ne olduğu sorusu da oldukça önemlidir.

Mutlaka; bardağının içinde ne olduğunu herkes “kendisi” bilir…

Buradan devam ile; herkes kendi bardağını tuttuğuna göre, en fazla bardağına sığacak kadar ağırlık taşıyabilir…  Bunu da dışarıdan kestirmek “bilen için” mümkün olabilir…

Ancak; iki hafta önceki yazımda “mağduriyet kültürü ile iktidara ulaşma biçimi arasında bir bağlantının olduğu açıktır” demiştim...  En kolay yol olarak; birileri taşıdıkları bardaklarının mağduriyetinden, çözüm üretmek yerine “diğerlerini” sorumlu tutabilir mesela… Çünkü; zaman içinde herkes için kendi bardağı, “en” ağır olma çizgisine gelecektir.

Şeker tadında bayram dileğimle…

Bardağı bırakın, eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, July 12, 2015

Birinciler, mezunlar, törenler

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:88



Salı günü düzenlenen mezuniyet törenleri ile bir akademik yılı daha geride bırakmış olmanın huzurunu paylaşmak isterim bu hafta da sizlerle. Kısaca; tören salonundan çıktığımda hafiflemiştim… Yorgunluğumu takdir edersiniz. Aşağıda verdiğim  konuşmamın içinde geçen “çözüm”, bu haftaki yazıma çıkış bulmaya bir kere daha yardımcı oldu... Şöyle ki; törenlerde yapılan konuşmaları hem yazılı halde paylaşmak; hem de mezunlarımızın duygularını doğrudan kendilerinden aktarmak iyi ve kolay bir çözüm olabilirdi benim yorgunluğuma!

Öyleyse hemen başlayalım; YDÜ Mimarlık Fakülte birincisi Sinem Yıldırım’ın konuşmasını izni ve teşekkürlerimle sunuyorum:

“Mimarlık fakültesi öğrencisi olmak zordur,ciddi bir sorumluluk,disiplin ve özveri gerektirir. Öncelikle çok zorlu bir yarıştan geçip üniversiteye girersiniz ve hemen ardından daha zor olan maratonu koşarak uykusuz geceler eşliğinde sonlandırırsınız. Ve artik uzun yıllardır hayalini kurduğunuz bir mesleğe sahip olmak üzere mezun olup mimar olmuşsunuzdur.

Aslında sonlandırdığınızı düşündüğünüz bu zorlu maraton yepyeni başlangıçlara kapı açacak olan bir başlangıç çizgisidir. Çünkü esas mücadele mezuniyetten sonra başlayacaktır. 

Lisans hayatimiz boyunca bizi bir nakış gibi isleyen değerli öğretim üyelerine, bize bu imkanları sağlayan üniversite yöneticilerimize ve hiçbir zahmetten kaçınmayıp beni bugünlere getiren her zaman yanımda olan aileme ve yanımda olamayan ancak varlığını her zaman hissettiğim babama ve bugün burada mutluluğumuza tanık olan herkese teşekkür ederim...”

Törende fakültenin Uluslararası öğrencileri adına Natalia Onofrei, de güzel ve heyecan dolu bir konuşma yaptı. Öğrencilerimden sonra yaptığım konuşmayı, takdir ve alkışları arkama alarak ve bencillik yaparak sunuyorum:

“Hemen konuşmamın başında Kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel, Mütevelli Heyeti Başkanımız Doç.Dr. İrfan S. Günsel,  üniversitemiz ve Fakültemiz yönetimindeki arkadaşlarıma teşekkür ederim…

Geçen yıl yine bu fakültenin mezunlarına “başarıya ulaşmak” üzerine bir ders vermiştim.  O gün bugün birbirimize adım adım yaklaştık.  Öyleyse bu yıl başka bir şey yapmalıydım… Tam da bu hazırlıklarım sırasında;  vahşi kapitalizmin önemli ikonlarından birinin gençlere 12 öneri diye bir mesajı dolaşıyordu sosyal medyada, bana da denk geldi.  Onlardan bazılarını eledim, bazılarını değiştirdim, işte sizinle paylaşacaklarım:

Hayat adil değil, buna alışsanız iyi olur.

Dünya sizin kendinize saygınızla ilgilenmez. Ama “sen” kendine saygı duy!

Öğretmeninizin gerçekten ters biri olup olmadığına karar vermek için, bir patronla tanışana kadar bekleyin.

Başarısızlığınızda ailenizi suçlamayın. Hata yaptığınızda sızlanmak yerine, onlardan ders alın.

Siz doğmadan önce, ailenizin hayatı şimdiki kadar sıkıcı değildi. Onlar kendi yollarını sizin için yeniden çizdiler.. Sizin için çizdiler, faturalarınızı ödemek için, sizi büyütmek için, buralara kadar getirmek için, yeniden çizdiler kendi yollarını. Onlara hayıflanırken, kendi odanızı derleyip toplamayı hep unuttunuz, artık unutmayın.

Okulunuzda  kazananlar ve kaybedenlerle karşılaştınız. Gerçek hayattaki karşılaşmalar böyle olmayacaktır. Kimi öğrenciler bütünleme şansını kullanır derslerini geçmesi için. Ancak gerçek hayatta kimse size bütünleme şansı vermez.

Bütün yaz boyunca tatil yapamazsınız. Hiç bir patron buna izin vermez. Bu yüzden zamanınızı iyi kullanmalısınız.

Televizyon gerçek hayat değildir. Gerçek hayatta insanlar, işlerine gitmek zorundadırlar.

Bunlar o ikonun öğütlerinden size getirdiklerim idi, peki ÖNERİ nedir?

Beynimiz meraklı bir organdır. Baskı altına almayın, bırakın çalışsın. Merakınızı engellemeyin! Olayların neden ve nasıl olduğunu merak edin. 

Öğrenmenin  en iyi yolu “neden” diye sormaktır.  Hayal kurun...

Yeni bir alışkanlık edinin ve her gün en az 10 defa “neden” diye sorun.  Zamanla beyninizin özel hayatınızda ve iş hayatınızda yeni fırsatlara ve çözümlere daha açık olduğunu fark edeceksiniz.

Sizin için bir sonuç:

Başarı için önce kendinize inanmalısınız, daha sonra harekete geçmeli ve asla vazgeçmemelisiniz.”

Konuşmamın bundan sonraki kısmında şov vardı! Mezuniyet törenlerinde yaptığım o şov vardı…
YDÜ TV stüdyolarında çekilen Yakından Sanat programı, Kıbrıs Postası’nda yayınlanan Yakından Sanat sayfası ve o şov.  KKTC’de keyif aldığım alametifarikalarım!

Rektör Yardımcımız Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın konuşması ise her zamanki gibi takdir ve motivasyon doluydu.

Konuşmalardan sonra salondakilere nefes aldıran, nefis bir solo zeybek gösterisini İç Mimarlık Bölümü öğrencimizden  Önder Taş’dan izledik. Önder’e kişisel bir teşekkürüm var!

Ardından diplomaların takdim edilmesine geçildi: YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel; Sinem Yıldırım, Kerim Gölcük ve Özlem Aksu Şerif’e; KKTC Başbakan Yardımcısı Menteş Gündüz; Aylin Menevşe, Waed Al Ghraba ve Songül Terece’ye; Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş; Gülçin Tekinalp, Natalia Onofreı ve Melike Uluışık’a, mevcut hocalar da diğer mezunlara diplomalarını verdiler. Törene emeği geçen herkese elbette teşekkür ederim.

Buradan başka bir törene geçelim:

Geçen hafta açtıkları “ciddi” ve başarılı sergi nedeniyle teker teker isimlerini yazdığım YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi mezunları adına mezuniyet töreninde konuşma yapan Fakülte birincisi Dicle Özlüses’in söylediklerini de izni ve teşekkürlerimle paylaşıyorum:

“Bugün burada, ben ve arkadaşlarımın yalnızca üniversitemizden mezuniyeti için değil, ayrıca hayatın ta kendisine doğru attığımız ilk adımı kutlamak için bulunuyoruz. Bu kapıdan çıktıktan sonra biliyoruz ki artık hiçbir şey ne bu geçen dört yıl, ne de daha öncekiler gibi olacak... Bir sanat eseri ortaya koymaya çalışmak, bir tasarım yapmak, kısacası derdini estetik kaygı içerecek şekilde insanlara anlatmanın verdiği yük ağır olacak. Neyse ki bunların üstesinden gelecek özgüvenin anlamını sindirerek mezun oluyoruz.

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” demişti, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk, işte bizler bu damarın acısıyla, tatlısıyla varlığını sağlamayı  boynumuzun borcu biliyoruz...  Zor olacak, ama ne mutlu bizlere ki, bu sorumluluklarla baş edebilmeyi bizlere öğretmiş olan, güçlü bir akademik kadro ile beraberdik.

Değerli hocalarım; durmadan çalışmayı, yeniliğe açık olmayı, vizyonumuzu geniş tutmayı, araştırmayı sizden öğrendik. 

Ve tabii bu aileye dahil olmamızı sağlayan esas ailelerimiz; değerli annelerimiz, babalarımız; bu okulu biz çalışıp bitiriyor olsak da, sizin maddi manevi desteğiniz olmasaydı bunu başaramazdık. Bizleri bu günlere getirebilmek için çok fedakarlıklar yaptınız. Annelerimiz belki  o çok beğendikleri kırmızı eteği alamadı, babalarımız da derbi maçlarını kaçırmak zorunda kaldı ama bence diplomalarımız, fedakarlıklarınıza değdi. Bizler hepimiz ayrı ayrı sorumluluklarının bilincinde, ülkesinin geleceği için çalışacak yeni bir nesil olarak buradan ayrılıyor, hayata atılıyoruz. İyi ki varsınız, iyi ki yanımızdasınız.

Ve değerli mezun arkadaşlarım; umarım hepimiz hayalini kurduğumuz, hak ettiğimizi düşündüğümüz güzel hayatı kendimize sağlarız. Unutmayın bunu sağlamak, kendi elimizde. 

Mutluluk, gurur, biraz da gelecek endişesi içinde kıvranırken, lisans hayatımız boyunca bizlere bilgisini ve desteğini esirgemeyen değerli hocalarımıza, fedakarlıkta sınır tanımayan ailelerimize bugün  burada olup, bu anı paylaşan herkese teşekkür eder, saygılarımı sunarım.”

Öncelikle her iki fakültemizin ve tüm mezunların yolu açık olsun.

Eğitim alın, diploma alın, sanata yakın kalın…

Thursday, July 9, 2015

Mağduriyet, mezuniyet, ciddiyet

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:87



Bir psikologa danışmadan yazmamam gerekirdi belki ama yaklaşık dört haftadan beri “mağduriyet” içerikli “işlemeler” yapmışım. Türk siyasi kültüründe önemli bir enstrüman olarak “mağdur edebiyatı” yapmanın özellikle mağduriyete uğramış olanlar üzerinde etkileyici söylem biçimi olarak kullanılageldiği açıktır.  Rahatsızlık veren boyutunu, özelden genele taşıyarak hayattan “ötelemeli”.

Sanal ortam hayatı kolaylaştırıyor demek artık çok “kolay”.  Çünkü bilgiye ulaşarak yazmayı da kolaylaştırıyor!

Sözlük anlamı mağdur olma durumu, kıygınlık, mağdurluk olan; mağduriyet ağırlıklı bir yazı özelleştirmeden paylaşmak istedim bu hafta.

Türkçe sözcüklerin ayırt edilmesinde kullanılan büyük ve küçük ünlü uyumu açısından bakıldığında  mağduriyet kelimesinin büyük ve küçük ünlü uyumuna uymadığı görülüyor.

Rakamlar açısından analiz edildiğinde ise, mağduriyet kelimesinde bulunan kelime sayısı bir, hece sayısı dört, harf sayısı ondur.  Mağduriyet kelimesi ile ilk dört harfi uyumlu bazı kelimeler şunlardır: mağdur etmek, mağdur, mağdurluk, mağdur olmak…

Genel haliyle açalım biraz mağduriyeti:  Siyasiler tarafından, ya da siyasi amaçlı olarak mağduriyeti kaşınan kitle, kolay bir çözümle kendinden olduğuna inandığına doğru daha duyarlı ve sahiplenmeci davranışlar geliştirir. Bu durum aynı zamanda önemli bir ötekileştirme sürecinin ayak sesi olur; takunya veya postal seslerinin ekosu duyulur sokaklarda...  Bu nedenledir ki¸ yakın siyasi tarihimiz, bir mağdurlar tarihi olarak da değerlendirilebilir.

Hatta;  bu sesler arasında gidip gelen toplumlarda, toplumun her sınıfında ve o sınıfların her kademesinde mağduriyete uğramış olduğuna inananların oranı oldukça yüksektir diye de düşünmek mümkündür. Ya da şöyle de denilebilir mi: “Bu coğrafyada mağduriyet yaşadığını düşünmeyen bir kesim neredeyse yoktur.”  Ayrıştırıcı bir tanım olarak zenciliği kullanıp -zencilerin belki de en az mağdur olduğu bu coğrafyada- kendi kendini zenci ilan edip mağdur olduğunu söyleyen erk, tarihe bunun en uç örneğini vermiştir!

Kişisel tarihinizde aczini; yalan ve iftira ile kamufle edip salya sümük mağdur rolleri oynayan koltuk hastaları ile mutlaka sizler de karşılaşmışsınızdır.  Mağduriyet kültürü ile iktidara ulaşma biçimi arasında bir bağlantının olduğu açıktır.  Hele de kronik mağdur statüsünde oynayıp koltuğu ele geçirdiğinde “mazbutluğunu  bir siyasal söylem olarak karşıtlarına karşı kullananlara” mutlaka rastlamışsınızdır.  Burada mesele, kendi “kaybettiğinde” mağdur olduğuna inanların, ötekini dışlayan ve daha büyük mağduriyetler yaratan “ben merkezli” tutumlarıdır.

Karşısındakinden, ötekileştirdiğinden intikam ve hınç alma kültürü nasıl yok edilebilir sorusuna verilebilecek cevabın henüz emaresi görülmüyor bu ufukta.

Ufukta ve sosyal medyada geçen hafta Venüs ve Jupiter vardı!

Psikologa danışmadığım konu şudur: kendimi bildim bileli çaresizi oynayan, tükenmişi oynayan, zavallıyı oynayan, küçük çıkarları için güçsüzü, ezilmişi oynayanlardan hiç ama hiç hoşlanmamışımdır. Bunun psikanalizi için çocukluğuma inmeye gerek yok sanırım! Ama şu sıradan soruların cevaba ihtiyacı var:

Hangi ibadethanelerin önünde mağduru oynayıp dilenen insanlar vardır?

Dilenenlere üç kuruş atıp da vicdanını kimler tatmin eder?

Sosyal devlette yaşayan bireylerin durumu nedir?

Bu sorular daha da uzayıp gider… Yüzyılların eleğinden geçirerek şu atasözünü belki de; mağdur olmamayı, ancak mağdurun yanında olmayı tercih edenler üretmiştir:

“Ne edersen elinle o gelir seninle.”

 Mağdurları bilemem ama, bu deyiş kuşkusuz benim için de geçerlidir!

…..

Mağduriyete elimizle bir nokta koyup, buradan içeriği sanat olan başka bir konuya geçelim:
Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nden 2014-2015 akademik yılında mezun olmaya hak kazanan öğrenciler:  Dicle Özlüses (Fakülte birincisi, Plastik Sanatlar Bölümü birincisi), Ali Cüneyd Genç (Fakülte ikincisi, Grafik Tasarım Bölümü birincisi), Melek Şanlı (Fakülte üçüncüsü, Grafik Tasarım Bölümü ikincisi), Çağrı Haşimoğulları (Grafik Tasarım Bölümü üçüncüsü), Aldoru Karakaş, Ali Yücel, Ayca Yücel,  Ayşe Boşnak, Azize Bazarova, Begün Madali, Burak Toprak, Ceyda Uyanık, Emrah Türkyılmaz, Ertu Hacımusa, Leyla Fikretli , Mazlum Ernez, Nihat Dinççetin, Nurseit Sopolov, Önder Türkkal, Özel Çörekçioğlu, Petru Sergiu Matiuc , Salih Akpolat, Şansver Çolakoğlu, Taygun Hacıarif, Tünay Özyay, Umut Can İltaş, Utku Ünlüsoyer…
Dört yıllık öğrenme sürecinden sonra ürettikleri sanat ve/veya tasarımları ile Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde; teknik ve içerik açısından çok başarılı işlerden oluşan ciddi bir sergi açarak kamuoyunun karşısına çıktılar.  Hepsini yürekten kutluyorum!

Dekan vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in sergi kataloğundaki yazısını, izni ve teşekkürlerim ile paylaşıyorum:

“Sevgili Mezunlar,

Güzel sanatlar ve tasarım alanlarındaki “lisans” eğitiminizi tamamlıyorsunuz. Bir diğer deyişle; dört yıl süren eğitim programını başardığınızı belgeleyen diplomayı almayı hak ediyorsunuz. Ancak, sanatçı olabilmek için daha çok yollar yürümeniz gerektiğini  bir kez daha yinelemek isterim.

Geleneksel mezuniyet sergisi ile eğitim süreci sonucunda ulaştığınız aşamanın birer göstergeleri olan çalışmalarınızı sanatseverlerle  paylaşıyorsunuz. Sizleri tüm çalışma arkadaşlarım adına kutluyor, başarılarınızın devamlı olmasını diliyorum.  Sevgilerimle.”

Yakın Doğu Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi 2014-2015 akademik yılı mezunları, diplomalarını 7 Temmuz, Salı günü alacaklar. Ben, orada da olacağım!

Başarı dileklerim tüm mezunlara…

Mağduriyeti hayatınızdan silin, eğitim alın, diploma alın, gökyüzüne bakın, sanata yakın kalın…

Sunday, June 28, 2015

Koruma, kelebek, ders

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:86



Bugün nedense koruma ve korunma içerikli bir yazı ile karşınıza çıkma istemi var bende. Çoklukla ve hoşuma giderek kullandığım “kinayeli yazma yöntemini” bir hikaye ile paylaşmak istedim. Yazılarıma geri dönüşlerin, bu yöntemi kullanmaya başladığımdan beri ivme kazandığını da tespit etmiş olmanın keyfini teşekkürlerimle paylaşayım.

Kamuoyu önünde meydana gelen her şey; iyi de olsa, kötü de olsa “özel” olma niteliğini yitirmiş demektir. Böyle bir nitelik yitiminde “korunmaya” ihtiyaç duyabilirsiniz.. Ya da, kabul edersiniz durumunuzu; eksiğinizi, hatanızı öğrenir, dersinizi alır devam edersiniz yolunuza.  Ha gerek varsa, korunmak için bir “daire” kapısına gidersiniz, çalarsınız…  O çalma alışkanlığınız, çocukluğunuzdan gelen mağduriyet alışkanlığınızdandır, bilmezsiniz.

Özellikle ataerkil toplumlarda, koruma ve korunma geleneksel biçimi ile “mağduru olma” yaygın davranışı ile süre gelmektedir. Herkes, yanındakini bilir aslında.  Çünkü, ne kadar saklanmaya çalışılsa da her şey görülür…

Mağduriyet konusunu başka bir yazıya bırakarak ve bugüne hareket için; “koruma nedir” diye kutsal paylaşım ortamında sordum!

Arama sırasında toplam 7.000.000 cümle içinde “koruma” geçen 100 çeviri bulundu. Anlamı tekrar olanlar dışarıda tutularak, korumaya ilişkin şu listeyi paylaşmak uygun olur diye düşündüm:  veri koruma, yazılım koruma, dosya koruma, bilgi koruma, bellek koruma, ekran koruma, su koruma, sır koruma, düz koruma, acil koruma, çevre koruma, sahil koruma, nesne koruma, hücre koruma, sayfa koruma, öğrenciyi koruma, hocayı koruma, genel koruma, bölüm koruma, bitki koruma, orman koruma, tarihi koruma, doğayı koruma, onuru koruma, şerefi koruma, namusu koruma, dalgalı koruma, sağlık koruma, toprak koruma, bütçeyi koruma, sarmal koruma, sanatı koruma, sanatçıyı koruma, hakkını koruma, silahlı koruma, çocukları koruma, kadınları koruma, yaşlıları koruma, nefsini koruma, aile koruma, vatanı koruma, yasaları koruma, telif koruma, devleti koruma, insan haklarını koruma, katodik koruma, enerji koruma, yapısal koruma, kentsel koruma, kendini koruma… Listeyi “kendini koruma” ile kapatmakta yarar var!

Bir adet “koruma” açılımı verelim: “Can güvenliğinin tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi.”

Bir adet de “çevre korunması” tanımlaması işimize yarayabilir: “Kentlerin belli kesimlerinde yer alan çağbilimsel ve yapıtasarcılık değerleri yüksek yapıtlarla, anıtların ve doğa güzelliklerin -kentte bugün yaşayanlar gibi- gelecek kuşakların da yararlanması için her türlü yıkıcı, saldırgan ve dokuncalı eylemler karşısında güvence altına alınması.”

Son olarak; “koruma” içerikli veya korumaya ilişkin bir öykü paylaşalım bu hafta.  Yukarıdaki tanım bana da zorlama geldi, yine de Türkçesine dokunmadım!  Ancak, yazarını bulamadığım aşağıdaki öyküyü ise, epey Türkçeleştirerek paylaşmak istedim:

“Şehirde doğup büyümüş, mesleği gereği de doğayı pek bilmeyen ancak, meraklı bir adam; kırlarda gezintiye çıkar.  Henüz günün erken saati olmakla beraber mola vermek için gölgesine oturduğu ağacın dalında, küçük bir kozanın varlığını fark eder bu adam.  Her nasılsa, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin eder.  Tahmini doğrultusunda kozanın ha açıldı ha açılacak gibi olduğunu da kestirmesi zor olmaz.  Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diyerek; bir kelebeğin dünya yüzü göreceği ilk dakikalarına şahit olmak dürtüsüne yenik düşer ve molası bittiği halde orada öylece oturmaya devam eder...

Dakikalar dakikaları kovalar, hatta saatler geçmeye başlar, ama adamın gözleri önünde kozadaki kelebeğin küçük bedeni o delikten bir türlü çıkamaz. Merak dürtüsüne yenilen adam, güneşin yükselmesiyle beraber sabırsızlığına da yenilir.

“Merhamet” duyguları kabarır bu sefer  adamın; kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşünür. Bu düşünce, bir anlamda adamın korumacı dürtülerini de depreştirir.  Sanki, kelebek elinden gelen her şeyi yapmış, çabalamış, ancak yapabileceği başka bir şey kalmamış gibi gelir adama.  Merhametine uydurduğu bu gerekçe ile de, kelebeğe yardımcı olmaya karar verir!  Yürüyüşlerinde her zaman cebinde taşıdığı, dededen kalma küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başlar.  Böylece, onun yardımıyla, bir-iki dakika içinde kelebek, kolayca kozasından dışarı çıkıverir.  Merhametli davranmakta ne kadar da haklı olduğunu düşünen adama göre, her şey tam da istediği gibi gelişir.

Kelebek dışarı çıkıverir kozasından da, kanatları buruşuk, bedeni kuru ve küçücüktür.

Adam kelebeği izlemeye devam eder; çünkü kelebeğin kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve onun narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umar.

Ancak, adamın bu beklentileri karşılık bulmaz…

Kelebek, adamın gözlerinin önünde günün geri kalanını, kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla sakat bir şekilde yerde sürünerek geçirir.  Ne kadar denese de, uçamaz.

Adamın sabrı tükenir sonunda, gezmek için ayırdığı zamanı da…  Öylece bırakır kelebeği orada.
 Çoktan hava kararmış, gitme zamanı geçmiştir kırlardan…”

Öykü buraya kadar olmakla beraber bir değerlendirmeye ihtiyaç ortaya çıkmıştır:

Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen karşılaştığı sonuç, evet kötüdür. Bir kötülük yapmıştır aslında.  Çünkü; kozanın kısıtlayıcılığına karşılık, kelebeğin o daracık delikten dışarı çıkmak için göstermesi gereken çaba; çok önemlidir.  Adam işte bunu bilemez. Bu çaba aslında; kelebeğin bedenindeki sıvıyı kanatlarına göndermesi için gereklidir.  Kelebek; bu çabayla hem kozanın kısıtlayıcılığından kurtulacak, hem de uçmak için güçlenecektir.  O çaba kelebeğin yaşaması için gerekli tek yoldur.  Adam; iyilik yapacağım derken bunu anlayamamış, bu da kelebeğe çok pahalıya mal olmuştur!

Başka bir deyişle adamın iyilik yapma, koruma ve merhamet duyguları kelebeğin sonu olmuştur.

Bu gerçek ile birlikte, hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmiştir adam:
Bazen, tam olarak ihtiyaç duyulan şey, çabadır. Herhangi bir çaba harcamadan “başarmak” mümkün değildir.

Yazının son yorumu daha da sarsıcı olsun:   Öykünün başında fark etmedik ancak; ne kelebek adama “bana yardım eder misin” diye sormuştu, ne de adam kelebeğe “benden yardım ister misin” diye sormuştu!

Bugün için “sanat bunun neresinde” derseniz, sanat bunun “göndermesinde” diye yanıtlayarak, “kendimi koruyayım”!

Yukarıda aktardığım öyküyü; özellikle üniversitelerden yeni mezun olan öğrencilerimiz için de, zamanlama açısından yararlı olur diye paylaştım!  Yakın Doğu Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi mezunlarına son bir ders...

Eğitim alın, diploma da alın, korurken düşünün, sanata yakın kalın…

Sunday, June 21, 2015

Karga, tilki, belki

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:85



İnsana ait bir özelliğin insan dışında bir varlığa verilmesi olarak yorumlanan fabl; sonunda ders verme amacı güden, güldüren, düşündüren ve genellikle şiir tadında öykülerdir. Fabllardaki söylemeler için genellikle kahramanlar hayvan karakterlerinden seçilir (ayı, eşek, tilki, kurt, karga gibi).  Ancak; bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve insanlar gibi davranırlar.

Fablı ilk olarak yazanlar Frigler’dir. Hitit’ler ise fablları taş tabletlere yazıp resimlemişlerdir. Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop, La Fontaine ve Beydeba'dır. Ezop'un fablları M.Ö. 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiştir.  Fabllar günümüzde eğitimde çok fazla kullanılmaktadır.

"Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikaye" anlamına gelen “fabıla”dır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa ve simgesel bir öykü türünün adına dönüşmüştür.

“Aç kalan önce yemek, açık kalan önce giymek ister“ diyerek; okuyanların/dinleyenlerin kendi duyarlılıklarına, ya da önceliklerine göre yorumladıkları bu öyküleri günümüz siyasi dünyasında bir şeyler ile örtüştürmek çok mümkündür inancındayım.

Aşağıdaki öykü ile sosyolojik ve hatta siyasi “sadece“ gönderme ilgim olduğunu açıklayarak; Jean de La Fontaine’in  belki de en çok bilinen öykülerinden biri olan  APTAL KARGA İLE KURNAZ TİLKİ’yi paylaşmak istedim bu hafta. Aslında böyle bir sosyal göndermeyi yazmaya niyetim yoktu bu hafta.  Da geçen hafta Alsancak taraflarında, yine objektifimden bakarken sayfamda paylaştığım bu fotoğraf karesine “denk” geldim! Ya da kısaca “kuş taşa denk geldi” deyip öyküye geçelim:

Evvel zamanda ormanın birinde hırsız bir karga yaşarmış. Bu karga günün birinde nereden çaldıysa bir parça peynir çalmış. Çaldığı peynir parçasını gagasının arasına sıkıştırmış, uçarak gelmiş ve ulu bir ağacın dalına konmuş.

O sırada ormanda açlıktan karnı zil çalan bir tilki dolanıyormuş. Öykü ya, hemen peynirin kokusunu alıvermiş. Ağzı sulanan tilki iştahla dudaklarını şapırdatarak karganın tünediği dalın altına kadar gelmiş. Karga da tam bu sırada çaldığı peyniri afiyetle yemeye hazırlanıyormuş. Hemen kargayı nasıl tuzağa düşüreceğinin hesabını yapıvermiş kurnaz tilki! Sonra da başlamış şiir gibi diller dökmeye:

“Günaydın sayın karga, bu ne güzellik böyle.  İnanın bakmaya doyamıyorum size. Tüyleriniz ne kadar parlak öyle. Sesiniz de tüyleriniz kadar güzelse. Bu ormanda kimse boy ölçüşemez sizin güzelliğinizle. Ne yalan söyleyeyim, bir güzel daha görmedim üstünüze."

Kara karga hemen havalara girmiş, bir görseniz. Ne yapacağını şaşırmış; aşağı yukarı, sağa sola kıvırmış boynunu, açıp kapatmış kanatlarını.  Hatta poz vermiş fotoğraf çektirir gibi… Tilki onun havalara girdiğini görünce, daha bir coşmuş sanki. Sıradaki palavralarını söylemeye devam etmiş:
"Bunca güzelliğe, endama, boya poza karşı, sesiniz nasıldır acaba diye merak ediyorum doğrusu. Lütfen bir şarkı söyler misiniz bana? Sesiniz de kendiniz kadar güzelse bu ormana kesin siz kral olursunuz."

Bunca iltifata kim dayanabilir! Karga hemen tünediği daldan şöyle dimdik durarak öyle bir kasıntı pozu vermiş ki ulu ağacın yaprakları titremiş. Hemen ardından da sesinin ne kadar güzel olduğunu göstermek üzere şarkı söylemeye hazırlanmış.

“Şu tilkiye bir gak diyeyim de ses görsün” demiş içinden ve kocaman açmaya çalışmış gagasını.
"Gaakkkkk!" der demez de, peyniri yere düşürüvermiş.

Kurnaz tilki de baştan beri bunu bekliyormuş zaten. Hemen peynirin üstüne atılmış, göz açıp kapayana kadar da yalayıp yutuvermiş peyniri. Sonra da aptal aptal olup bitene bakmakta olan kargaya dönmüş ve şu çok önemli dersi vermiş:

"Bu dersi hiç unutma akılsız karga.
Sen sen ol bir daha
 her yüze gülenden dost olur sanma!”

Tilkinin bu dersini alamamış kargaya ilişkin bir başka versiyon daha buldum. Peyniri yalayıp yutuveren tilki, giderken dönmüş kara kargaya şöyle seslenmiş:

“Efendiciğim,
Size güzel bir ders vereceğim:
Her dalkavuk bir alığın sırtından geçinir,
Bu ders için fazla olmasa gerek bir peynir!”

Karga şaşkın, mahcup, artık geç olmuştur ama, öykünün devamında son söz yine ona verilir:

“Yemin eder” karga, artık faka basmayacağına!

Ulu ağacın bu sefer yaprakları değil dalları titrer.  En tepedeki yaprak sessizce düşer…
….
Fabl burada biter de peki; yazının başlığındaki “belki” neden?

“Belki” bir akademik dönem boyunca yan gelip yatan, finaller sonrası kapılar çalanların beklentisini tarifleyebilecek bir sözcüktür bu yazıya karıştığı hali ile.  Son haftalarda siyasi kurguların yanı sıra çevremde en çok duyduğum sıkıntıyı dile getiriyor “belki”.  O nedenle bu yazıda yer aldı belki! Belkinin fotoğrafı yok ama, tilkinin fotoğrafı var!

Üniversiteler mezunlar vermeye devam ediyorlar.  YÖK Başkanı da KKTC’de idi.

Diğer üniversitelerdekiler de öyledir ama, geceleri Lefkoşa’ya doğru bakınca, Yakın Doğu Üniversitesi öğrenci yurtlarındaki ışıkların azaldığını görüyorum… Bir sonraki döneme kadar…

YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin bu seneki mezuniyet sergisi 29 Haziran’da Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde açılacak. Biz orada olacağız.

Eğitim alın, diploma da alın, sanata yakın kalın…

Sunday, June 14, 2015

Kelebek, gökyüzü, kadınlar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:84



İşlemediği bir suçtan müebbet kürek mahkûmu olan Kelebek’in, mahkûmluğu sırasında yaşadığı olayları Henri Charriere’nin kaleminden kitaplaştığı şekli ile okuduğumdan beri, zamanın buğulamasına karşın, bazı “sahnelerinin” belleğimde hala canlılığını korumakta olduğunu iki gün önce tekrar fark ettim!

Orijinal ismi ile Papillon, Türkçe’si ile Kelebek romanının özetini, yazının tümünü pekiştirmesi açısından paylaşmak gerekir: Fransa'da çevre  adı verilen ve lükse dayanan hayat tarzını benimsemiş bir toplum içinde, bir kadın satıcısının öldürülmesi olayının kitabın kahramanı Kelebek’in üzerine atılmasıyla başlar roman. Fransa’da devam eden mahkemeler boyunca Kelebek, suçsuzluğunu ispat etmeye çalışsa da başarılı olamaz. Çevrede sevilen bir kişi olan Kelebek, polis tarafından bu cinayetin üzerine yıkıldığını iddia eder. Ancak mahkeme sonuçlandığında Kelebek, Fransız Guyanası'nda ömür boyu kürek cezasına çarptırılır. İşlemediği bir suçtan ötürü büyük bir ceza alan Kelebek, artık tek bir şey için yaşamaya başlar: firar.

Henri Charriere, Kelebek’te kısaca; müebbet hapse çarptırılan bir kürek mahkûmunun özgürlük uğruna verdiği çabalarını, yaşadıklarını, kaçma girişimlerini akıcı bir dille hikâyelemiştir.  Gökyüzünün betimlenmesi; kitabın akıcılığında, önemli bir bağlaç, nefes alma noktası olarak ince ince işlenmiştir. Gökyüzü, Kelebek için duygusal burukluğuna bir çaredir, yaşama tutunması için de bir çağrı.

Kitap; tüm dünyada uzun süre en çok satanlardan biri olmuş ve 1973'de aynı isimle sinemaya uyarlanmıştır. Kelebeği Steve McQueen'in, Kelebeğin dostu Louis Dega'yı Dustin Hoffman'ın oynadığı film, kitabı kadar başarılı olamaz. Başka bir deyişle, Steve McQueen ve Dustin Hoffman'ın güçlü oyunculukları dahi, filmin kitap kadar ilgi görmesini sağlayamamıştır.  Bunun sebebi şöyle özetlenir: “müthiş maceraların donuk ve ilgisiz bağlantılarla anlatılması”. Filmi seyrettiğimde benim duygularım böyle cümleleşmemişti belki ama, tepki ya da eleştiri içeriğim oldukça benzerdi diyebilirim…

Evet, aradan epey zaman geçti; kitap okundu, film seyredildi, mekan ziyaret edildi, yazıldı, çizildi… Bulutlar fotoğraflandı…

Ve gökyüzü tekrar karşıma çıktı:

benimle birlikte yürür gökyüzü” adı altında Buket Özatay’ın (AFIAP, RISF2, MICS) fotoğraflarını görüp sergi kataloğunda bizzat kendi tarafından kaleme alınan yazısını okuduğumda şöyle bir durdum… Evet aradan çok zaman geçmesine karşın Kelebek bilinçaltımdan kanat çırpmaya başladı.

Elbette Buket Özatay bir edebiyatçı değil, iddiası da var görünmüyor. Ancak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde fotoğraf ve fotoğraf piyasası denilince ilk akla gelen isimlerden biri.

Bir proje olarak “benimle birlikte yürür gökyüzü” hakkında, Buket’in bizzat kendi kaleminden yazdıkları değil “aktardıklarını” bu sayfada, kısaltarak da olsa sizlerle paylaşmak istedim, kendi izni ile:

“Her insan sabaha yaşamın rutiniyle başlar; ben ise fotoğrafla yaşamı keşfetmenin yollarını arayarak, yaşamdan güzel şeyler bulmanın kaygısını taşıyarak… “Güzel” derken, aslında güzel ya da çirkin fark etmiyor. Hoşa giden ne varsa gözüme değen, hepsini anlık zamandan çekip başka bir boyuta taşımaya çalışıyorum. Biliyorum, bu sergide güzel olan bir şeye rastlamak mümkün değil. Ama şu bir gerçek ki “umut” insanların gözlerinde parladıkça güzellik zaten dört duvar mahpus dahi olsa,  mutlaka içimizde yaşamaya ve güneşi gören gözlerde ışıldamaya devam edecektir. 

…İçimden bir ses bana uzun zamandır yapmak istediğim fakat bir türlü kafamda şekillendiremediğim fotoğraf projesinin “kadınlar koğuşu” olabileceğini söylüyordu. 

…İkisi ağır ceza, diğerleri hafif ceza ve hüküm giymemiş mahkûmlar… Cinayet, sirkat, uyuşturucu, evrakta sahtecilik, trafik kazasında ölüme sebebiyet veren  “suçlular”…

Tanışma zamanı geldiğinde, demir parmaklıklar açıldı ve içeriye “Misafir var!” diye seslenildi. Tüm kadınlar toplanmıştı. Şaşkın bir şekilde bana bakıyorlardı; ben de onlara… Hepimiz yemek masası, sandalyeler, kanepeler, koltuklar, duvarda asılı bir televizyon ve köşede bir çamaşır makinesinin olduğu odada durup birbirimize baktık…

…Bana yaşam alanlarını, yatakhanelerini,  banyolarını, atölyelerini ve “havalandırma bahçelerini” gösterdiler… Yüksek telli duvarların arasından görünen gökyüzü ile beraber yürüyorsunuz, bir duvardan bir duvara… Bunun adı “volta” ve yürüdükçe, özgürlük gülümser gökyüzüyle bakıştığınız “sınırlar” içinde…  

Evet, anın, hüznün, heyecanın tam içindeyim. Hem de bir fotoğrafçı olarak. Herkesin aklına ‘kötü’ gelen, içinde bulunan tutsaklara acıyla bakılan ve “Allah Kurtarsın!” dedikleri kapalı cezaevindeyim. İlk gün böylesi düşüncelerin içinde beynimin ve ruhumun büyük bir kayayı sırtlar gibi acıyla sızladığı sarsıcı bir deneyim yaşamıştım. 

Kısa notlarla, yaşadığımız tüm anları bir daha silinmeyecek şekilde kayıt altına alıyor ve cezaevinden ayrıldıktan sonra defalarca çektiğim karelere, kaydettiğim kısa filmlere ve aldığım notlara dalıp o insanların, hem de kısa bir süre önce hiç tanımadığım bu kadınların dünyalarında kaybolmaya başladım. “Kaybolmak” bana iyi geliyordu. Yaşamın bir başka sokağında hem de hep karanlık ve çıkmaza açılan bir ara mekânda kalarak, başka hayatların hikâyelerinden insan kendine bakabiliyor ancak. Kendime mi ayna tuttum yoksa kadınların cezaevinden önceki hikâyelerine mi, bilemiyorum. 

O kadar çok hikâye dinledim ki, “suç nedir?” diye düşünmeye ve sorgulamaya başladım! 

Dışarıdaki hayatın bittiği ve dünya üzerinde “işlenen” günahların cezasının (bedelinin) ödendiği kadınlar koğuşu. Bu koğuş, farklı suçlardan yargılanan kadınlara ev sahipliği yapıyor. Suçları farklı ama kaderleri aynı… Dört duvarın içindekiler… O duvarın dili yoktu! 

Böylesi bir duygu tüneli için ne bir kitabın ne de bir filmin etkisinde kalmadığımı söylemeliyim. Yaşamın acı denilen bir dehlizine yolculuk yaptım. Kendi isteğimle, tercihimle… Bir fotoğrafçı için el değmemiş bir arazinin içinde yol almanın heyecanı gibiydi tüm topladığım görüntüler, yaşadığım anlar…

Hapishanenin fiziki koşulları ne olursa olsun, fotoğraflarımda özgürlüğünden yoksun, hapsolmuş kadın olgusuna dikkat çekmek istedim. Siyah-beyaz fotoğrafın dramatik, etkileyici yönünü kullanarak, dört duvar arasındaki yaşamları, tüm görünürlüğüyle, kurgusuz ve teatral anlatıya girmeden, tüm doğallığıyla, samimi ve sansürsüz yansıtmak istedim. Tüm bunlarla birlikte de kadınların izin verdiklerinin dışına çıkmayarak, tüm mahremiyetlerine saygı duyarak projemi tamamlamayı başardığımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Mahkûmiyetin gereği olan sınırlanmış alanlarda, bir süreliğine/müebbet yaşamak zorunluluğu olan kadınlara dokunmaya çalıştım, olabildiğince. “Benimle birlikte yürür gökyüzü” adlı sergideki tüm fotoğraflar, birer belge olarak içerden dışarıya not düşüyorlar…

Görmezden gelinen insanları görünür kılmak adına güne başladığım o günden bugünlere geldim. Neden, niçin ve nasıl sorularıyla girdiğim cezaevinden kadınlara dair hikayelerle çıktığım bir belgesel fotoğraf çalışması yolculuğudur izledikleriniz…”

Buradan; Buket Özatay’a teşekkür edip kutlayarak dileyelim; gökyüzü kapanmasın, kelebekler de uçsun… Tüm mezun öğrencilerimizin yolu da açık olsun.

Eğitim alın, sabırlı olun, sanata yakın kalın…