Sunday, September 13, 2015

Flux, sergi, olmak

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:97



Epey zamandır KKTC’deki galerilerde genç kuşaktan birilerinin “nitelikli” bir sergisi üzerine yazmak ümidimi yitirmeden, o zamanın gelmesini bekliyordum.

Bu yıl Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin Mezuniyet Sergisini gezerken bu ümidimin yerinde ve toplumsal beklentimin ne kadar gerekli olduğunu fark ettim.

Kurum olarak bu Fakültenin önümüzdeki yıllarda KKTC sanat ve kültür hayatına önemli katkılar yapacak veya bayrağı taşıyacak genç sanatçı adaylarını yetiştiriyor olmasını görmekten, o sergide büyük keyif almıştım. YDÜ GSTF kurulmadan önce sanata veya tasarıma merak duyanların kendilerini İngiltere veya Türkiye’ye deki sanat eğitimi veren okullara atmaları normaldi. Bunun hala daha devam ettiğini görmekten çok da mutlu olduğumu söyleyemem.  Çünkü her nereden diplomasını alırsa alsın KKTC’ye döndüğünde akademisyen olmak isteyenler, nedense gelip YDÜ GSTF’nin kapısını çalıyorlar. Kapının dışında kalanların dışarıdaki çabalamalarını da takdirle karşıladığımı hemen belirteyim. Onlara destek olmak, sorduklarında yol göstermek, YÖK ve YÖDAK onaylı yüksek lisans ve Doktora çalışmaları için yardımcı olmak, elbette bu fakültenin kuruluş amaçlarından olduğu için, elimizden geleni yaptığımızı söylememe gerek yok sanırım.

Bu kısım birinci gözlemim ya da durum tespitim idi. İkinci tespit ise daha “dokunaklı” bir tespit. Dört yıllık sanat öğrenimi sürecini tamamlayıp mezun olan “sanatçı adayları” hemen kendilerine bir alan açabilmek için öğrencilik dönemlerinden kalan işlere birkaç tane daha ekleyip, arka fonda “insan hakları, ezilenler, özgürlük”, gibi klişe sözlerin gürültüsü eşliğinde bir etkinlik gerçekleştirdiklerinde, işleriyle beraber tavır olarak “hamdım, piştim, sanatçı oldum” eğilimi sergiliyorlar!  Estetize edemedikleri siyasi konular veya sloganların arasına, kan grubunu dahi artı bir değer olarak katanların “plastik” sorunları çözümleyemeden, sosyal sıkıntılarla ilgileniyor gibi yapıp “sanatçı” yaftası takınmak gayretlerini anlamak okuyabilen için çok kolay. Aynı oyun havası ile ritim ve yer tutmaya çalışan birkaç kişi daha olunca etrafta, bunların birbirlerini “sanatçı” olarak çağırmalarını duymak “doğal” bir sonuç olacaktır.

Hoca olarak katıldığım 1987’deki ilk mezuniyet töreninden sonra izlediğim onlarca genç yeteneğin “mezun oldum ben oldum” ters yön rüzgarı ile yok olup gittiğinin tanığı olmaktan pek keyif aldığım söylenemez.  Ancak; coğrafi konum veya mezun olunan kurum ayrımı yapmadan, her yıl bu tür girişimlerde bulunmak isteyenlerin tavır ve davranışlarına katılmasam da kendilerinin heyecan ve motivasyon nedenlerini daha anlar olduğumu buradan paylaşayım!

“Batu Gündal 1983 İngiltere doğumlu, on yaşında ailesi İle Kıbrıs’a yerleşmiş ve orada ortaokul ve lisenin yanında altı sene boyunca Kıbrıslı sanatçı Salih Oral’ın yanında özel resim kurslarıyla çocukluğundan gelen resme olan ilgisini geliştirmiş. Daha sonra Hacettepe Üniversitesinde resim bölümünü kazanıp eğitimine orda Prof. Hasan Pekmezci’nin atölyesinde devam etmiş. Mezun olduktan sonra İngiltere ve Kıbrıs'ta kendini geliştirme maksadıyla farklı projeler ve etkinliklere yer verdi. Bunlar arasında restorasyon, resim performansı, workshoplar, duvar resmi (mural) çalışmaları ve sergiler yer alıyor. 2010-2013 yıları arasında kendi oluşturduğu “Express yourself” atölyesini çalıştırmış özel resim dersleri verip workshoplar yapmıştır. Şu anda özel bir şirketin grafik tasarım işlerinden sorumlu. Batu Expressif bir ressam, insan psikolojisi, kişinin ruh hali ve yaşanmışlıklar üzerinden yola çıkarak genellikle nü ve figüratif  çalışmalarla karşımıza çıkıyor.” 

Yılarca ve ısrarla tartışıldığı üzere; akademik eğitim almak için üniversitelere giden gençlerin çoğu geleceklerine ilişkin sorularını dördüncü sınıfın başlarında kendilerine sorarlar “ben ne yapacağım” diye… Sorunun cümle dizilimi ve kelimeleri değişse de içeriği aynıdır. “Üniversite kazanmak, istatistikler” başlıklı yazımda şöyle demişim: Tam da her şey yoluna girdi derken, dördüncü yılın yağmurlu bir Eylül akşamında akla gelir o tabu soru; “ben, mezun olunca ne yapacağım”.  İşte dört yıl öncesinden belki de daha öncesinden  sorulması gereken soru budur!  Özellikle sanat eğitimi alanların “o fakülteye” bir şekilde girebilmek için herhangi bölümünü kazanmayı kabul etmeleri, aslında sonradan ortaya çıkacak sorunların ayak seslerini duymamazlıktan gelmeleri ile eşdeğerdir.

En çok da Grafik veya Grafik Tasarım bölümlerine yönelik bir alan kayması kendini belli eder mezuniyet sonrası. (Bu konuda epey kalıcı fikir yürüttüğüm önceki yazılarımda görülecektir!)  Alan kayması bağlamında; akademik, sosyal ve ekonomik koşullar göz önüne alındığında, özellikle resim bölümü mezunlarının aldıkları derslerin içerikleri (renk, oran-orantı, kompozisyon vb. gibi) açısından diğer bölümlere (heykel, seramik) göre daha şanslı oldukları açıktır.  Hele de güncel teknolojinin kullanımı konusunda becerileri iyi ise, başarılı olma şansları daha yükselir diye düşünüyorum.

Geçtiğimiz hafta Batu Gündal’ın Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezi Sergi Salonunda açtığı Flux (devam eden değişim durumu) isimli sergisi vardı. Yukarıda yazdıklarımın çok güzel bir örneğiydi tüm sergi. Sergi katalogunda yazılanları doğrudan aktarmanın daha yararlı olacağı ümidi ile, değiştirmeden:

“Figürlerin (insanların) çevreleriyle ve kendileriyle çatıştığı, dönüştüğü, dönüşemediği, asılı kaldığı zamanları sorgulayarak başladı herşey.
Kendimle ilgili farkındalık yaratma çabam, kısa süre içinde kişisel olmaktan çıktı. Ben, sen, hepimiz değişim çarkının içindeyiz. Aidiyet, önyargılarımız, toplumun boşvermiş halleri, korkuyla yaşamamızı sağlayan çarpık sistemler, empoze edilen estetik kaygılar, psikolojik  gel-gitler, zaman ve hareket gibi kavramlar her gün bizleri hem form, hem de duygusal anlamda değiştiriyor.
Bu sergi;
İyi yada kötü yönde yepyeni bir çehreye, yepyeni bir ruha büründüğümüz bu sürecte farkında olmadan, karşı koyamadan, belki gönüllü, belki de istemeden parçası olduğumuz DEĞİŞİM’in sergisi...
Farkındalık kavramının yok edildiği bu dünyada, hepimizin deneyimlediği bu kaçınılmaz süreci sorgulamanız dileğiyle…”

Sergiyi YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ile gezmeye gittiğimizde, Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber de oradaydı! Mustafa Hastürk, Hasan Zeybek, Ceyhan Özyıldız, Nuri Ünüçok…

Prof.Dr. Bektaş; KKTC’deki önemli sanat koleksiyonerlerinden biri. Şenol hocanın yorumu ile sergiyi noktalayalım:  “Yeni ve genç bir yetenek. İllüstrasyon ve resim asarında teknik ve estetik kaygılar açısından iyi bir denge yakalamış. Kendisi ile iftihar ettim, önünde daha uzun yıllar var. Bu ilk sergisi ile bence iyi bir başlangıç yaptı. Bizim mezunlarımıza da haklarını teslim ederek; bu tür sergi ve çalışmalar, KKTC’de resim sanatının geleceğine ilişkin ümit vaat ediyor.” 

Sanat, savaş çıkarmaz! Sanata yakın kalın…

Sunday, September 6, 2015

Balkanlar, Saraybosna, çalıştay

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:96



Sarajevo 2015 Uluslararası Sanat Kolonisi için bulunduğum Saraybosna’dan iki gün önce geri döndüm.. Onlarca güzellik, yüzlerce soru, binlerce anı ile… Bu sayfada, iki hafta üst üste konu olarak seçtiğim çalıştayın başarı ile tamamlanmasının ardından bir de sonuç yazısı yazmak zorunluluğu oluştu diye düşünüyorum.

Ancak, hemen yazının daha ilk satırlarında Türkiye Cumhuriyeti Saraybosna Büyükelçisi Cihad Erginay ve Kültür Ataşesi Soner Şahin’e çalıştayın başlangıcından serginin açılışına kadar gösterdikleri ilgi ve destek için ve ayrıca 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonunda bizleri de ağırladıkları için kendilerine saygı ve teşekkürlerimi buradan göndermek isterim!

Yugoslavya paylaşım savaşı sırasında; medyanın aleni olarak dinler arası çatışmayı körüklediği dönemde yıkılması birilerine zafer çığlıkları attırırken, diğerlerinin gözlerinden yaş düşen sahnelerin servis edildiği, Balkanlardaki sembolik yapılardan biri olan Mostar köprüsü; tüm hikayesi ile oradaydı, bizi karşıladı! Batılının kendisinden olmayan değer olarak görüp yok etme, Avrupa’nın içinde boğma çabasını gösterdiği o çatışma sahneleri hala kimilerinin belleğinde canlıdır diye düşünüyorum.  Savaşta yıkılan köprü, ayağındaki tabelada yazıldığı üzere: İtalya 3.089.200-$, Hollanda 2.000.000-$, Türkiye 1.000.000-$, AB Bankası 980.000-$, Hırvatistan 490.000-$, Dünya Bankası Kredisi 4.000.000-$, destekleri ile yeniden ve aslına uygun olarak yapılmış.  Oysa Türkiye ulusal basınında servis edilen bilgi çok farklıydı! Rakamlar orada! Hatta Mostar’ı Arapların yeniden yaptırdığı bile maniple edilmişti.

Doğruyu bulmak, araştırmak keyifli bir iş!

Sanat çalıştayları hakkında araştırma yapınca sınırlı bilgiye ulaşabiliniyor… Oysa domatesin faydaları denince durum başka… Bir de işin tarihsel boyutuna bakınca neden ve niçin sorularının yanıtı kendiliğinden ortaya çıkıyor.  Çünkü, her kapsamlı konuşma ya da yazılarında; ege uygarlığından referans alan, daha başarılı örnekleri yerli kaynaklarda olduğu halde gidip mutlaka batıdan birilerinin, görüş ya da çalışmalarının alışkanlık değil, artık algı yorulmasına dönüşmüş görsellerini kullanmaları gelenekselleşmiş aydınların veya akademisyenlerin, neden bu çalıştay konusunda kafa yormadıklarını anlamak mümkün!

Sanat tarihini Yunana kadar getirip öncesini veya diğerlerini es geçenlerin, Yugoslavya’daki bir sanat etkinliğini yazmalarını beklememek gerekir belki de!

Örneğin; Çek asıllı Amerikalı bir sanatçının “fabrikası” hakkında uzun uzun yazanların; sanat çalıştaylarının fikir babası Nobel ödüllü Yugoslav edebiyatçı Ivo Andric’den kelime etmemeleri, bu yaklaşım ile; cevabı kendinde açık bir soru olarak düşündürücü olmamalıdır.

Sanat çalıştayları ile uğraşmaktansa elbette, Alman sanayi devlerini arkasına almış “Dökümenta” hakkında yazmak daha cazip gelecektir, kapitalist ideolojinin kimliksiz silahşorlarına. Basın sponsorlarının; bilinçaltında inanç sistemlerinde ayrışma ve ötekileştirme amaçlı oluşturduğu bilgi manipülasyonlarının sözcüsü olmak ve paralı rüzgarlarda kelimelerle dans etmek, belki de daha kolaydır!

Biz bu gerçeklikten, Balkanlarda doğmuş ancak, pek bahsedilmeyen çalıştay tarihine geçelim:

Osmanlı döneminde oldukça önemli bir gelişme göstermiş, ikinci dünya savaşından sonra ise neredeyse bir antik kent sıfatı kazanmış olan Pocitelj’i nasıl turizme kazandırabiliriz düşüncesini; 1960’ların başlarında mimar Dzemal Celic, dönemin Kültür Bakanı Vilko Vinterhalter’e götürür.

Ortaya çıkan fikirlerden Ivo Andric’in “sanat çalıştayı” kabul edilir.  Dzemal Celic’in önderliğinde Pocitelj kenti; konut ve tüm diğer yapılarıyla birlikte yeniden elden geçirilir.  Büyük bir organizasyon ile 29.09.1964’de ilk sanat kolonisinin açılış ve töreni gerçekleştirilir.  İlk çalıştaya yirmi sanatçı çağrılır, yirmi gün boyunca ağırlanan her sanatçıdan birer iş istenir.

Sonrasındaki çalıştaylarda sanatçılar yavaş yavaş Pocitelj’de mülk sahibi olmaya başlarlar.  Aldıkları mülkü atölyelere çevirip yaz aylarında kullanılmak üzere yeniden tasarlarlar.  Hatta, hafta sonu etkinlikleri ile kente olan ilgiyi daha da canlandırırlar. Burada amaç, sanat aracılığı ile kentin cazibesini artırmak, kültürü zenginleştirmek, ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmaktır.  İlk serginin açılışı üzerinden; savaşlar, toplumsal ayrışmalar, acılar ve elli yıldan fazla zaman geçtiği halde Pocitelj hala bölgedeki önemli bir sanat ve kültür merkezi olarak gelişmesini sürdürüyor.

Yugoslavya’nın paylaşımı savaşından sonra ortaya çıkan her türlü, özellikle dini yapılar ve sembollere yönelik sistematik tahribatın izlerini görmek artık ve nerede ise mümkün değil. Kaldığımız süre içinde orada yaşayanlardan savaş sonrası şehir efsanelerini dinlemek de oldukça ilginçti!  Bir de Pocitelj’de yaraların sarılmasında, sanatın da önemli bir araç olarak kullanıldığı bilgisine ulaşmaktan ayrıca mutluluk duyduğumu burada belirtmek isterim!

Parantez içine almadan ona da değinmekte yarar var: coğrafi, fauna olarak ve kültürel zenginliğiyle eşsiz memleketim Hopa’da, doğa ile inatlaşmanın faturasını “ilahi takdir” diye yorumlayıp Allaha havale eden yönetimin, sanatın varlığından da haberdar olduğundan kuşkum yok!

Yeniden konumuza dönelim: ilk koloni sergisi Nisan 1966’da Sarajevo’da açılır. Otuzbir sanatçıdan toplam sekseniki çalışma ile düzenlenen sergi, daha sonra Mostar ve Caplijina’da tekrarlanır.

O gün için oldukça özel ve lüks sayılacak bir katalogu da basılan sergi, çalıştayın bir sonucu olarak amacına ulaştığının göstergesidir denilebilir. Elbette çalıştayın ikincisi getirisi de; hala devam edip bugüne kadar gelmiş olmasıdır. Üçüncüsü ise; her geçen gün çıkış kaynağı ve tarihi referans gösterilmeden dahi olsa uluslararası boyutta yaygınlaşmasıdır.

Yakın Doğu Üniversitesi çatısı altında geçen yıl Kasım ayında düzenlediğimiz çalıştay; formatı ve sonuçlarıyla tam da buna örnek gösterilebilecek bir etkinlik olarak KKTC sanatı tarihindeki yerini almıştır. Türkiye’de ise belediyeler ve özellikle üniversitelerin çalıştaylara yoğun ilgi gösterdiklerini; sanat koleksiyonu oluşturmak ve elde edilen reklam değeri yüksek etki nedeni ile organizasyon sayısının her geçen gün daha da artmakta olduğunu söylemek mümkündür.

Bu tür organizasyonların; başarabilecekler için, başka etkinlikler oluşturmak, bağlantılar kurmak için iyi fırsatlar sunduğu bir gerçektir kuşkusuz. Biz de boş durmadık. Yakın Doğu Üniversitesi öncülüğünde bir karma sergi götürüp, Nisan 2016’da Saraybosna Üniversitesinde açacağımızı; ayrıca kişisel sergiler ve akademik etkinlikler için bir takvim belirlemeye çalıştığımızı da yine buradan paylaşmak isterim.

Çalıştaya katılan tüm ekibe; kusursuz organizasyon ve ev sahipliği için özellikle Mirsada BALJIĆ’e teşekkür ediyorum.

Sanat acıları unutturur, çocukları öldürmez; görün…

Sanata yakın kalın…

Sunday, August 30, 2015

Saraybosna, kuşatma, çalıştay

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:95



Sarajevo 2015 Uluslararası Sanat Kolonisi için; beş gündür Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da bulunuyorum. Gelmeden önce doğal olarak burası hakkında biraz araştırma yapmıştım. Ancak, buraya gelip o atmosferi daha yaşamaya başlamadan edindiğim önbilginin etkisi ile olsa gerek, tutukluk yapan belleğim beni rahat bırakmadı. Öyle ki, ertesi sabahın erken saatlerinde fotoğraf çekmek için yürüdüğüm şehrin sokaklarında, kendimi bir taraftan da dağları tararken buldum yan gözle…

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonraki süreçte; çok sancılı şekilde “paylaşılan” Yugoslavya’dan kuşkusuz Tito’nun o meşhur sarayı kaldı geriye, bir de mezarlıklar…  Sarayın akıbetini sorgulamadım ama, yeşil alanlarda mezarlıklar…  Çocuk parkının hemen yanında bir mezarlık.  Bu mezarlıklar ki; Yugoslav Halk Ordusu  ile  Sırp Cumhuriyeti'ne bağlı güçlerin Saraybosna kentine karşı; 1992-1996 yılları arasında yürüttüğü modern savaş tarihinin en uzun kuşatmasının sonuçlarını, tüm gürültülerden uzak sessizce yansıtıyor..

O tarihlerde bugün olduğu gibi kendine müslüman diyen birinin, yine kendine müslüman diyen “ötekinin” kafasını kesme görüntüleri servis edilmiyordu TV’lerde.  Zamanı geriye doğru sarınca dizilerden uzaklaşıp, hatırlanacaktır o günler. Lanetlemenin uzaklardan çok kolay olduğu o konforlu koltuklardan saygıyla ayağa kalkmasını beklemek yanlış olur belki insanların.  Elde tespih huzurlu atmosferinde ödenmiş bedellere ihanetle; yol kenarlarına yüzükoyun dizilmiş müslümanların üzerine mermi sıkılması sahnelerini izleyenlerin, bellekleri hala çalışır mı acaba? Derinlerinde bir yerlerde vicdanlarında ses var mıdır? İniltileri, duyan kulaklara çarpıyor kaldırımlara düşenlerin. Masala dönüştürülüp unutturulması çok sürmez tarihin... Ağrısız, dijitalize edilmiş belleklerin silinmesi çok sürmez. Buranın sokaklarında, bazı şeylerin hala sürmekte olduğu izlenimi var...

Dün niçin öldüler, bugün niçin ölüyor insanlar?

Neyse; Saraybosna kuşatması sırasında, 1.500'den fazlası çocuk olmak üzere 11.541 kişinin hayatını kaybettiği bilgisi var medyada.. 15.000'i çocuk, yaklaşık 56.000 kişinin de yaralandığı... O, onyedi yaşında yaralanmış kız çocuklarından biri, Perşembe günü bizim çalıştayı gezerken kısa bir sohbetimiz oldu.  İstanbul’da ekonomi okumuş.  Oğlu ile ailesini ziyarete gelmiş İstanbul’dan..

Kuşatma sırasında keskin nişancıların kendi halinde sokakta yürüyen insanlara, kenti çevreleyen dağlardan ateş edip öldürmesi sahneleriydi belleğimde tutukluk yapan o sabah yürüyüşünde.. Perşembe günü konuştuğum kişi de canlı tanığıydı o sahnelerin, tutukluk yapmamış uzun namlulu bir silahtan gönderilen acıyı bizzat yaşayanlardan biriydi…

O acıları taşıyanlardan biri de; Yakın Doğu Üniversitesinde düzenlediğimiz Art Colony’e de katılan, Kosova’dan Ethem Baymak’ın “Yorgun Gramofon” şiirini, kendi izni ve teşekkürlerimle sizinle paylaşmak istedim:

Rumeli’de yorgun bir gramofon çalar
sen hicaz faslında bekleyip durursun

kurtlar sofrasında bir dilim soğan ve tuz
ve geçmişin mumları yanar Bizans kiliselerinde
sonra bir ezan sesini Kosova ovasından
kovulmuş rüzgarlar getirir

gelen atın üstünde o muydu/yoksa?
yoksa/ıhlamur ağaçlarına konan kuşlar mıydı?

ağır aksak bir tambur taksimiyle
Vardar sularında Yahya Kemal dizeleri akıntıya kapılır.

bit pazarında fesime püskül bulurum
saatime köstek yokmuş diyor kunduracı Sülo

bir zamanlar
ah bir zamanlar. . .
bu yerlerde
taşın dibinde gül biterdi
ölüye ağıt/geline türkü yakılırdı
şimdi

Rumeli’de yorgun bir gramofon çalar
sen hicaz faslında bekleyip durursun.

Türk dilinin ve resminin Balkanlardaki önemli temsilcilerinden Ethem Baymak ile Sarajevo 2015 Uluslararası Sanat Kolonisi’nde de beraberiz. Geçen hafta Balkanlar ve Rumeli ile ilgili “az” bilgi paylaşmıştım. Bu hafta da Sarajevo veya Saraybosna hakkında “biraz” bilgi paylaşmak iyi olur diye düşündüm:

Saraybosna, coğrafı olarak Bosna bölgesinin Dinar Alpleri'yle çevrili Saraybosna Vadisi içerisinde Miljacka Nehri'nin çevresinde kurulmuştur.  Şehir, barındırdığı dini çeşitliliğiyle bilinir. Müslümanlar, Katolikler, Ortodokslar ve Museviler burada yüzyıllar boyunca barış içinde bir arada yaşamışlar. İşte bu yüzden Saraybosna, Avrupa'nın Kudüs'ü olarak kabul edilir ve aynı zamanda Balkanlar'daki kültürel şehirlerin en önemlilerinden biridir.

Bu bölgedeki ilk yerleşim kalıntıları tarih öncesi döneme kadar uzanmasına rağmen modern şehrin ortaya çıkışı 15. yüzyılda Osmanlıların bu bölgedeki hakimiyetiyle birlikte başlar. Osmanlıların 1463'te bölgeyi ele geçirmesiyle şehirde büyük bayındırlık faaliyetleri başlar ve bunun sonucunda Saraybosna, Türklerin Avrupa'da kurduğu en büyük kent olur.

Saraybosna’da bir köprüde, 1914 yılında Arşidük Franz Ferdinand'a, bu kentte Gavrilo Princip tarafından gerçekleştirilen suikast; I. Dünya Savaşı'nın başlamasına neden olarak gösterilir!
Şehir, birçok açıdan Türkiye'ye benzer. Türk kahvesi, börek, tarih, mimari, sosyal yapı gibi yönlerden Türkiye'ye yakın ya da benzerlikler gösteren bir kenttir.  Katolik Başpiskoposluğu, Ortodoks Patrikliği ve Müslüman Cemaati Başkanlığının bulunduğu Saraybosna, aynı zamanda tıp, ticaret, müzik ve kültür kurumlarının merkezidir. Şehir, tarihsel yapıları bakımından da zengindir. Bosna-Hersek Müzesi'nde zengin arkeoloji ve etnografya koleksiyonları vardır. Kaleleri ve camileriyle ünlü olan şehrin bu tarihsel yapıları, Bosna-Hersek'in diğer yerleşim birimlerinde de olduğu gibi savaş sırasında özellikle tahrip edilmiş ve büyük zarar görmüşlerdir.

Bugün şehrin, Bosna-Hersek'in en büyük kültürel ve ekonomik merkezi olarak savaş sonrasında kendini yenilemeye ve toparlanmaya çalıştığı gözlemlenebilir...

Yükseköğretimin Saraybosna'da uzun ve zengin bir geleneğe sahip olduğu bilinmektedir. İçinde bir de Güzel Sanatlar Akademisi olan Saraybosna Üniversitesinde 25 fakülte var.

Saraybosna için sosyal ve kültürel kurumlar büyük önem taşımaktadır. Meraklısı için yazayım; kentte; 1 opera, 6 tiyatro, 4 müze, 7 sinema, 33 kütüphane ve 287 spor tesisi mevcuttur.

Çalıştay sırasında özellikle dikkatimi çekiyor olan durumlardan biri de; insanların inanılmaz bakımlı, düzgün fizikli ve eğlenceyi, dışarı çıkmayı seviyor olmalarıdır diyebilirim. Bir yoruma göre bunun nedeni olarak; kuşatma sırasında, dört yıl boyunca dışarı çıkamamaları gösterilmektedir.

Savaşa sanat neden olmamıştır! Saraybosna’da bir çalıştay devam ediyor… Sanata yakın kalın…

Sunday, August 23, 2015

Balkanlarda çalıştay, tercih

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:94



Geçen yıl Kasım ayında Yakın Doğu Üniversitesi’nde düzenlediğimiz ART COLONY’e değişik Balkan ülkelerinden de sanatçılar davet etmiştik.  Çok önemli bir etkinliği nasıl bir elbirliği ve başarıyla gerçekleştirdiğimizi, resimler sergilendiğinde hep beraber görmüştük!

Balkanlar deyince kişisel olarak da; Marburg’dan Ankara’ya ve de Ankara’dan Marburg’a arabayla seyahat ederken “yollarda” yaşadıklarımızı hatırlarım!

Bu aralar bir siyasi hesaplaşmanın amacı için uydurulan açılımın kapanması ve bir hırs uğruna şehit edilenlerle gündemden düşse de, Osmanlı toprağı olarak tarihte de yeri vardır Balkanların. Rumeli de denir buralara. Literatürde Rumeli adlandırması Balkanlar adlandırmasına denk veya ona yakın bir kullanıma sahiptir. Başka bir bilgi daha; Rumeli ismi, Osmanlı İmparatorluğu'nun Doğu Roma İmparatorluğu'ndan fethettiği topraklara verdiği Türkçe isimdir.  Şu etimolojik bilgiyi hatırlamakta da yarar var: Rum+el+i (< Rum Eli: Rum (Ad) El (Ad) +i (3. teklik iyelik eki) yapısındaki sözün kökündeki “Rum” kelimesi “Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde olan toprak, halklar” anlamıyla kelimenin yapısına katılmıştır. “Roma” sözünün bir biçimidir: (Lat.) Roma > Rum (Osm.Tr.).

Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki hükümranlığının bitişinden itibaren Balkanlar’ın paylaşımına dair sıkıntılar hep süregelir.. Sonra İkinci Dünya Savaşı... Ardından Sovyetler Birliğinin dağılması ve hala siyasi olarak dinginleşememiş bir coğrafyayı tanımlar bu Balkanlar.

Balkanlar, adını batıdan doğuya uzanan ve Bulgaristan’ı ikiye bölen dağ silsilesinden almıştır. Önceleri bu sıradağların adı olarak kullanılan Balkan, daha sonraları tüm bu bölge için kullanılmaya başlanmıştır.  “Balkan” sözcüğüne bütün dillerde rastlanır. Balkanlar'ın bazı kısımlarındaki çok yönlü geri kalmışlık sebebiyle bölge genel olarak, Avrupa'nın sorunlu yerlerinin başında kabul edilmektedir.  Bir yararı olur diye paylaşalım; bölgede, 49 milyon civarında insan yaşamaktadır.

Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Karadağ, Kosova, Makedonya ve Yunanistan topraklarının tamamı Balkan coğrafyası içindedir.  Balkanlar'da yer alan ülkelerden Hırvatistan'ın % 54.8'i, Romanya'nın % 6.5'i, Sırbistan'ın % 72.2'si, Slovenya'nın % 26.7'si,Türkiye'nin % 3'ü Balkan sınırları içinde yer alır.

“Balkanlar” ismi, “aile, boy, millet, topluluk, grup” anlamını veren işlevi ile “sarp ve ormanlık sıradağların olduğu yer” anlamında kalıplaşmıştır.  Avrupa kıtasının güneydoğu kesiminde, İtalya Yarımadası'nın doğusu, Anadolu'nun batısı ve kuzeybatısında yer alan coğrafi ve kültürel bölgedir.
İşte tam da burada, Balkanlarda durarak, “kültürel bölge” kısmından bugünkü yazımızın esas konusuna geçelim:

Bir Balkan ülkesi olan Bosna-Hersek’in başkenti Saraybosna’da, 25 Ağustos-2 Eylül 2015 tarihleri arasında bir kültürel etkinlik olarak, bu yıl üçüncüsü gerçekleştirilecek SARAJEVO-2105 Uluslararası Sanat Kolonisi, bu yazının esas konusu!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dahil, onbir ülkeden toplam yirmiüç sanatçının davet edildiği SARAJEVO-2105 Uluslararası Sanat Kolonisi katılımcı listesi şöyle: KKTC'den Nilufer  İNANDIM, Hasan  ZEYBEK, Nedime  YANAROĞLU  BEYSOYDAN ve Uğurcan  AKYÜZ, Türkiye'den Birsen   ÇEKEN  YILDIRIM, Gültekin  AKENGİN, Erol  YILDIR, Almanya'dan Gabriele  SCHAFFARTZIK, Azarbeycan'dan Ali VAKAB, Başkurdistan'dan Cornelia MARGAN, Kosova'dan Ethem BAYMAK, İngiltere'den Gwen JONES, Sirbistan'dan Šemsa GAVRANKAPETANOVIĆ, Ukrayna'dan Zina VASINA, Bosna-Hersek'ten Edin NUMANKADIĆ, Mustafa SKOPLJAK, Ćazim HADZIMEJLIĆ, Mensura JAHIĆ, Mersiha MERDJANOVIĆ, Adis LUKAČ, Džemila REKANOVIC, Suvada ŠACIRAGIC-BORIĆ ve Mirsada BALJIĆ.

SARAJEVO-2105 Uluslararası Sanat Kolonisinin organizatörü ve etkinliğin gerçekleştirileceği Gallery Preporod’ın yöneticisi Mirsada Baljić’in bana ilettiği görüşlerini geçen hafta basına yansıdığı haliyle paylaşayım: “Bu tür çalıştayların, sanatın evrensel değer olarak paylaşılıp dostluklar kurulmasına olan katkısı nedeniyle oldukça önemli ve gerekli olduğuna inanıyoruz. Yakın Doğu Üniversitesi’nde geçen yıl düzenlenen başarılı çalıştaya katılmıştım. KKTC'deki sanatseverler ve bölgeye damgasını vurmuş bir kurum olarak YDÜ ile iyi bir dostluk köprüsü kurduk. Tüm sanatsal faaliyetlere açık olarak bu dostluğu ilerletmek arzusundayız. Umarım bundan sonra da daha başarılı etkinlikleri birlikte gerçekleştiririz” dedi.

Yukarıda yazı konusu olarak ele alıp bilgi paylaşmaya çalıştığım etkinliğin; koloni, çalıştay veya workshop olarak sanat alanında da yaygın kullanım şansı bulduğunu belirteyim.  Yazılarımı gözden geçirince, çalıştay ile ilgili olanlarda biraz açıklama eksikliği dikkatimi çekti o nedenle:  Bu tür etkinliklerin, diğer alanlarla benzer bir şekilde, bireylerin ortak bir konu üzerinde çalışmalarını, düşünmelerini ve öğrenmelerini sağlayan uygulamalı sanatsal paylaşım ortamı olarak tanımlandığını paylaşayım. Çalıştay; daha çok yüksek düzeyli bilişsel süreçlerin kullanıldığı akademik bilgi aktarım uygulamalarında tercih edilen, uzmanlık alanlarına dönük bir uygulama olarak tanımlanıyor. Çalıştay, bilim insanlarının ve uzmanların; bir konuda ön hazırlık yapmak üzere inceleme ve değerlendirme amaçlı toplantılarında kullanılan temel teknik olarak da tanımlanıyor deyip ikinci konuya geçelim.

“İşinizi severseniz hiç yorulmazsınız!”

Bilindiği üzere; Güzel Sanatlar ve Meslek Liselerinin ilgili bölümlerinden veya diğer liselerden mezun olan; ya da halen okuduğu lisans programından memnun olmayanların; özellikle sanatçı ya da grafik tasarımcı olmak isteyenlerin ilk ve doğru adresi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakülteleridir demek yanlış olmayacaktır. Çünkü, sanatçı ya da grafik tasarımcı olmak isteyen adayların, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinin Plastik Sanatlar (resim, heykel, seramik) ve Grafik Tasarım bölümlerinde üniversite eğitimlerine devam etmeleri kendileri için, “yorulmamaları” için en doğru tercih olacaktır...

Bu bölümlerden mezun olanlar, kendi mesleklerini serbest olarak yapabilecekleri gibi; lise ve dengi okullarda sanat eğitmeni olmak isteyen adaylar da, yine güzel sanatlar fakültelerinde, sanat ve tasarımın tekniğini ve teorisini doğru hocalardan, doğru bir biçimde öğrendikten sonra eğitim fakültelerinde formasyon dersleri alarak kariyerlerine devam edebilirler.

Akademik kariyer yapmak isteyen adaylar ise, dört yıllık lisans eğitimlerinden sonra YÖDAK ve YÖK onaylı YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım yüksek lisans programına; isterlerse ardından da yine YÖDAK ve YÖK onaylı ilk ve tek Sanat ve Tasarım Doktora programına devam edebilirler bilgisi, epey yararlı olacaktır diye düşünüyorum.

Arkadaşlarım ile birlikte, yaklaşık iki hafta Balkanlarda sanat elçiliği görevi yaparken, elbette benim aklımda Yakın Doğu Üniversitesi de olacak!  Yaz okulu nedeniyle tatile çıkamadığım Mimarlık Fakültesi bir yana, hele de Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi!

2015-16 öğretim yılı için seviye ve bölüm belirlemeye yönelik “Özel Yetenek Sınavı” 9 Eylül 2015 tarihinde saat 10:00’da YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Desen Atölyesinde; “Burs Sıralama Sınavı’’ 14 Eylül 2015 tarihinde saat 10:00’da yine aynı atölyede tek oturum haline gerçekleştirilecek.

Yorulmak istemiyorsanız eğitim alın, balkanlarda bir çalıştay… Sanata yakın kalın…

Sunday, August 16, 2015

Yanlılık, kurallar ve reklamlar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:93



Son haftalarda gazetelerde çıkan doğrudan veya dolaylı üniversite reklamlarına baktığım zaman içimden bir ürperti rüzgarı eser kuzeye doğru...  Geçen hafta Vandallık konusunu yazmıştım, türlerini ya da sınıflamasını yapmadan… Özellikle kendine mobbing yapıldığını iddia edenler tarafından  bir sıçrama tahtası olarak da kullanılan Vandallık, “mağdurum” edebiyatı replikleri ile ortalığa dolanan kimi akademisyenlerin durum analizinde  oldukça işe yarar diye düşünüyorum.

Darwin’in "cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır" sözü, üstünde durulması gerekli önemli bir durum tespiti aslında.  Bugün paylaşmak istediğim konu bu çerçevenin içinde olacak.. Peki çerçevede ne var? Bu aralar reklam yapıyorlar mı bilmiyorum ama bir üniversite var Cornell Üniversitesi… O üniversitede çalışan ve doğal olarak araştırma yapan iki akademisyenin çalışmaları çerçevenin biçimini oluşturuyor.  Ben, renk katmaya çalışacağım o çerçevenin içine…

Bu yazı için araştırmalarım sırasında, Dunning-Kruger sendromunu sosyal medyada birilerinin daha paylaştığını gördüm.. Öncelikle siyasi, ekonomik veya sosyal boyutlarıyla, içinde bulunduğumuz coğrafyanın bir türlü dinginleşmeyen gidişatı içinde nefes alamayanların sessiz isyanı mıdır bu paylaşım bilemiyorum. Çünkü; 1999 yılında ortaya atılmış, 2000 yılında Kruger ve Dunning'e psikoloji dalında “Ig Nobel Ödülü” kazandırmış bu görüşün, bugünlerde neden popülerleştiğini tartışmak esas amacım değil bugün. Bu görüş nedir, onu paylaşmak istiyorum.

1865 yılında özel statüde kurulan Cornell Üniversitesi'nin iki psikologu Justin Kruger ve David Dunning;  gündelik hayatta sıklıkla karşılaştığımız ve bir türlü anlam veremediğimiz, kişileri anlatan olayları inceleme altına alarak, çalışmalar yaparlar.. Halk dilinde cahil cesareti denilen kavramı mercek altına alan bu psikologlar, kişinin cesaretinin aslında bilgisizlikten geldiğini savunarak, bu tür kişileri Dunning-Kruger Sendromu yaşayanlar olarak nitelendirirler.  Çok başarılı ve üstün bir kariyere sahip olan kişiler ile bilgisi az olan ve alanında uzman olmadığı halde başarılı bir pozisyona gelen kişileri anlatmaktadır bu sendrom. Çoğu insan bazılarının örneğin; idari pozisyon olarak nasıl ilerlediklerini ya da, alanları olmadığı halde nasıl koltuk tuttuklarını anlayamazlar.  Yine o bazıları kendilerinden  daha düşük bilgiye sahip olduklarına inandıklarının, neden daha üst pozisyonlarda olduklarını merak eder ancak, bu sefer de anlam veremezler. Yine bu bazıları, kendilerine layık gördükleri yerleri başkaları orada olunca yadırgarlar.  İşte; bu ve benzeri düşüncelerin nedenleri, Kruger ve Dunning tarafından anlamlandırılmış, teoriler ile konuya netlik getirilmiştir.  Sonuç ise, akademi ve bilim dünyasına renkli yayınlar kazandırmıştır!

Kruger ve Dunning, algılamada yanlılık eğilimi üzerine fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşırlar:

•  Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
•  Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedirler.
•  Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
•  Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına 
   varmaya başlarlar.

Cornell Üniversitesi'ndeki 45 öğrenci ile bir test yapılır.  Sınav sonunda katılan öğrencilere "nasıl geçti?" diye sorulur.  Öğrencilerin yanıtlarına göre değerlendirmeler şöyledir:

Soruların yüzde 10'una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” tamdır. Onların "testin yüzde 60'ına doğru yanıt verdiklerini" düşündükleri; hatta "iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları" ortaya çıkar..

Soruların yüzde 90'ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” deneklerdir; çünkü onlar soruların yüzde 70'ine doğru yanıt verdiklerini düşünürler!

Tüm bu sonuçlar bir araya getirilir ve Dunning-Kruger Sendromu'nun metni yazılır:

•  “İşinde çok iyi olduğuna” yürekten inanan ‘yetersiz’ kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz! Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür!

Kişi; bir konu hakkında ne kadar az biliyorsa, o konu hakkında az olan bilgisi aslında ne kadar az bilgi sahibi olduğunu fark etmesini engellediği için, sanki konuyla ilgili her şeyi biliyormuşçasına bir özgüven kazandırır kendine.

•  Ancak bu ‘cahillik ve haddini bilmeme’ karışımı mesleki açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. 

Cehaletin her zaman kişinin güvenin artıracağını savunan psikologlar, bu tür insanlar yetenekli ve bilgili insanların önüne geçtiklerini gözler önüne sermiştir. Ve mesleki hayatında başarılı olduklarını düşünen bu kişiler, hak ettikleri pozisyonda olduklarını düşünerek, kaliteli yaşamaya devam ederler.

•  ‘Eksiler’ kariyer açısından ‘artıya’ dönüşür.
•  Sonuçta, ‘kifayetsiz muhterisler’ her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler…

Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında ‘fazla alçakgönüllü' davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler... Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler... Muhtemelen üstleri tarafından da ‘ihtiras eksikliği’ ile suçlanırlar..."

Araştırmanın sonuçları, karayolu boyunca dizilmiş reklam panoları gibi dizilir gider.  O panolarda bu aralar çoklukla üniversitelerin reklamları var..  Ne kadar çok reklam o kadar iyi üniversite mi? Mesela anaokulunda değil de, bir üniversitede “eğlendirerek öğretiyoruz” diye yapılan bir reklam, Ig Nobel Ödülü  getirebilir mi? Bu reklam; retorik, semantik, sentaktik ve semiyotik açılardan nasıl değerlendirilebilir işini uzmanlarına bırakıp, konumuza dönelim!

Yazının başında da dedim ya“mağdurum” edebiyatı replikleri ile oynayan “kifayetsiz muhterislerin” “softadan kalma kulaktan dolma” destekler ile her yerde hızla yükseldikleri görülebilir.. Cahil cesaretini tavan yaptırmayacağını ümit ettiğim pastel renkli o kurallar da şöyle sıralanıyor:

•  Kişi yeteneklerini farkında başladığı anda güzel işler yapmaya başlar. 
•  Kendinizi ve yeteneklerinizi tanırsanız olumsuzluklar ile karşılaşmazsınız. 
•  Bilginiz olan alanlara yönelip, geri planda kalma yerine cesaret gösterip ön planda olmayı tercih
   ederseniz hak ettiğiniz yerde olabilirsiniz. 
•  İyi olduğunuzu ve başarılı olduğunuzu düşündüğünüz iş ortamlarında, kendinizi gösteriniz ve         
   birilerinin sizi keşfetmesini beklemeyiniz.

Yalnız, burada iyi bir örneğe ihtiyaç vardır diye düşünüyorum: midesi ağıranın dahiliyeciye, dişi ağıranın dişçiye, kırığı olanın ortopediste gitmesi bekleneceği gibi, böyle bir durum için; psikologlardan destek alınması gerektiğini önererek, araştırma hakkında yazmayı noktalayalım ancak, bir bilgiyi daha paylaşalım: Cornell Üniversitesinin  hayatta olan 245 binden fazla mezunu arasında; 31 Marshall ödüllü, 28 Rhode ödüllü ve 41 Nobel ödüllü bilim insanı bulunmaktaymış!

Buradan bakıldığında, kuzeydeki üniversite reklamları, gri bir sonuçtur!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, August 9, 2015

Vandallık, sanat, taraf

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:92



Vandallık veya akım olarak Vandalizm, bilerek ve isteyerek, kişiye ya da kamuya ait bir mala, araca ya da ürüne zarar verme eylemi olarak tanımlanıyor.  Bu tanım çerçevesinde; bu hafta nasıl oluştuğunu sorgulamadığım bir birikimle Vandallık üzerine yazmak istiyorum.

Zaman, hani denir ya pek çok şeyin ilacıdır diye, işte o zamanı kontrol edemeyen insan, kendini yakar aslında. Ateşine yanar... Tepesindeki hırsı, aklındaki pası onu yönetir olduğunda, zafer kazanmış kumandan pozuyla kendini teşhir eder, eder de sonrasında içine sürüklendiği “cehalet” nedeniyle kaybeder..  İlle de yüzünü saklar teşhir edildiği fotoğraflarda... Yine de bir düşünüp yazmak lazım “ailesi çok üzgündü” demeden dışarıdan öyle... Eğer ki; sınırlarından dönmeseydiler o alanların, kaç kişi daha yitmişti karanlıklarında zamanın. Kaldı ki, ve aslında herkes biraz da “taraf” oluşuna tepki gösterir.

Şimdi, tersten başlayarak bu paragrafı açalım biraz: Harhangi bir vandallık olayında birileri hemen asalım, keselim diye tepkiler göstererek bir anlamada “niyet neydi ne oldu akibet” değerleriyle çatışma yaşar. Bunu yaparken; geride bıraktığı, kişisel tarihinin kuytu köşelerinde saklanan saldırgan değerlerine karşı masumiyet maskesi takınarak savunur kendini... Genellikle de mağdur veya mağdurenin yanında yer alarak yapar bu işi.  Güya onun adına, onun için, özellikle de sanat için... Değerlerini ince dokunuşlarla Vandal karşıtı gösterirken bizzat kendi Vandallaşır.. (Vandalizme en çok maruz kalan alan olarak sanata birazdan geleceğim!)  Ha bir de vandalın dilekçe vermeden doğduğu toprakların kendi bölgesine yakın olduğu fark edildiğinde bir adım geri çekilinir. “Ailesi çok üzgündü!” Artık detaylı bilgi verilmez, susulur.  Vandalın, o tepenin arkasından olduğu düşünüldüğünde, köyündeki sokak adı bile deşifre edilirken, bu sefer topa girmek için hazırda bekleyenler de geri durur, ayrıntılı bilgi verilmez, baltalar gömülür.  Hatta tarafsızlığa çekilip üzülenler olur!

Değilse atış serbest, koro halinde aynı yerli şarkının nakaratı dağlarda, tepelerde, sosyal medyada öylece yankılanır, kahramanları ve senaryosu değişir ama, günlerce sürer bu trajikomik oyun.

Bu haftanın trajikomik oyunundaki kahraman, vandal diye tanımlanan bir veya daha fazla kişidir.  Bu vandal-lar-ın yaptığı da şöyle açıklanıyor: “Vandalizm; kırma, parçalama, yok etme, kesme, yakıcı madde atma, boya atma yoluyla sonucunu bilerek, başkasının ya da kamunun sahiplendiği, önemsediği ve değerli bulduğu bir maddeye (örneğin, okul araç-gerecine, müzede sergilenen tarihsel bir yapıta, resim galerisindeki bir tabloya) zarar verilmesidir.”

Peki, bunu kimse onaylar mı? Düz bir mantıkla; yapan dahi yaptığından dolayı yüzünü saklıyor ise medyada, sanmam!

Öyle ise kimdir bu Vandal, Vandalizm nedir gibi sorular gelir aklınıza, sonra da ekrana doluşur cümleler…

Soruların cevabı için; araştırmamıza dönelim yeniden. “Vandal teriminin çıkış noktası, Fransız Devrimi sürecinde Henri Grégoire isimli Cumhuriyet karşıtı bir papazın ordunun bazı davranışlarını eleştirmek için kullanmasına dayanır.  Şöyle ki; bu papaz, ordunun davranışlarını 455 yılında Roma'yı yağmalayan Cermen soyundan gelen Slav kökenli Vandallara benzetmiştir.”

Bugünden geriye, tarihe doğru baktığımızda, vandallık konusunda gösterilebilecek pek çok örnek ile karşılaşıyoruz.  Bu yazı için araştırmalar yaptığımda; vandalizmin çok da bölgesel olmadığını, evrensel bir sorun olduğunu ve doğrudan “cehaletten” kaynaklandığını gördüm.

Mesela, bugün aynı denizi paylaşıyor olmakla birlikte Roma ile kendini aynı frekansta hissedenlere hatırlatmak isterim: Roma İmparatorluğu'nda, damnatio memoriae, yani hatıraların lanetlenmesi denilen bir uygulama vardır.  Buna göre sevilmeyen birisi öldüğünde ona ait heykeller kırılır ya da kafaları koparılır, isimleri tüm kayıtlardan çıkarılır ve adları anılmaz.  Örneğin, Roma’yı yakmasıyla bilinirliği bugüne kadar koşturarak gelmiş Neron, tek başına imparator olduğunda, kendinden önce gelen imparatora ait tüm heykelleri yıktırmıştır.

Roma’nın kaderi Hıristiyanlığın kabulünden sonra da devam etmiş görünüyor.  Çünkü, çoğu heykel Hıristiyanlığın kabulünden sonra ya tahrip edilmiş ya da alınlarına haç kazınmış!  Ama buna Vandallık denildiğini pek okuyamayız kitaplarda, yazmazlar çünkü, fotoğraf da koymazlar! Biz de, onların yazdığı tarihi kabul ettiğimize göre… Karşı taraf olarak kurcalarsak Vandalizm olur!

Eski Mısır'da da rahipler gücü ellerine geçirdiklerinde benzer Vandal uygulamalarla, kendilerinin gücünü kısıtlayan firavunun mezarını tahrip ettirmişlerdir.  Ayrıca yönetim gücünü ele geçirenlerin, tarihten çıkarmak istedikleri kişilerin yüzlerini duvar resimlerinden kazıyarak silmeleri de sık görülen bir vandallıktır.

Yüzlerce güncel örneği verilebilir bunun, gün geçmiyor ki muktedirlerin elinde milletin değerleri tahrip edilmesin.  Toplumun onayını almadan, ya da zaten var olan toplum onayını hiçe sayarak, kendisine ters gelen değerleri “milletin iradesine ters” diyerek değiştirmeye kalkışmak da vandalizmdir..  Bence bu vandalizmin adı, siyasi vandalizmdir.  Bu vandalizmin cahillerden oluşmuş korosu daha geniştir.  Zaman zaman aynı korodan farklı seslerin çıktığı da olur ama, rüzgar “çıkardan” yana estiği sürece sorun yoktur.

Şu küçük ülkede ise, sosyal katmanlar arasında farklılıkların derinleşmesi, demografik yapı ve çıkaroloji üzerinden yürütülen vandalizmin artarak devam etmesidir ürkütücü olan.  En kolay iş “karşıya” saldırmaktır! Tarihin sayfalarında tozla kaplanmış yaraları kaşıyan lokal Vandalların, geri dönüşleri mümkün görünmüyor geldikleri köye…

Biz gene de fincancı katırlarını ürkütmemek için başkalarından, başka düşüncelerin taşıyıcılarından örnekler verelim: Günümüze kadar devam edegelen resmi vandalizme örnek olarak Naziler tarafından yıkılan Yahudi sembolleri, Sovyetlerin çöküşünden sonra o dönemin heykellerine yapılan saldırılar.  Saddam’ın devrilen heykeli… Taliban tarafından yok edilen tarihi dev Buda heykelleri, en son dünyaya servis edilen Suriye’deki heykellerin parçalanması görüntüleri vandalizme lanet okumaya yeter de artar bile.  “Cehalet nedense en çok heykelden nefret eder, ilk heykelden alır öcünü.  Oysa en zor sanat dallarından biridir heykel.”

Bu “işi” bireysel saldırılarla yaparken yakalananların “meczup” diye salıverilmeleri de aslında teşvik veya vandalizmin dolaylı hamiliğini yapmakla suça eşdeğerdir ki, bu da tartışılabilir başka bir konudur.

Yukarıda da bahsettiğim gibi sanat, Vandalizm ile en çok karşılaşılan alanlardan biri olduğu için, vandalizme örnekler verilirken önce o akla gelir… Basit bir çıkarsama ile; sanat yapamayanlar, yeteneksiz ve beceriksizler, bu sıradan olmanın dayanılmaz ezikliğini yaşayanlar, hırs, kin ve nefret duygusuyla hareket edenler; farklı olandan, üstün olandan intikam mı almak istiyorlar acaba?  Bu vandalist mağduru yorum; elbette psikologlar, sosyologlar ve hatta teologlara malzeme olabilir. Olmuştur belki de. Bu alanların insanlarının daha kolayca anlayabileceği bir ilke olarak tarafsızlık sorgulanabilen bir değerdir görüşünün kabulü ile,  onların her durum için tarafsız olmalarının beklendiğini de eklemek gerek yazıya.  Çünkü; vandalizm olarak nitelenmese de inandığımız değerler bizleri daha olumlu ya da olumsuz yönde körleştirebilirler. Bunun, görünür bir zararı olmasa da dolaylı olarak iyi olmayacağı açıktır.  Ancak, sürekliliğin toplamında, bu Vandalizm denilen reddetme-silme eylemi insanın tarihiyle beraber hareket eden ve onunla yaşayan, cesaretini cehaletten alan “saldırgan tarafının” bir duygu boşalması mıdır?

Sanat eleştirmeni ve küratör Beral Madra, İlhan Koman’ın Akdeniz heykelinin uğradığı vandalist saldırı sonrası yaptığı açıklamada “heykelin İslam dininde “put” ulus devlet ideolojisi bağlamında lider ve kahramanlık simgesi olarak yer aldığını belirtmiş.  Madra “bugün din ve modernizm arasında büyük kriz yaşadığımıza göre, bu kırma olayına şaşırmak anlamsızdır” demiş

Son söz: Vandalizm, din ve modernizm arasında sıkışan bireyin lanetli sorunudur.

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, August 2, 2015

Üniversite, kazanmak, istatistikler

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:91



Bir yüksek öğretim programına yerleşme umudu ile tercihlerini yapan adaylar; üniversitenin bulunduğu şehir, seçilen bölümün kalitesi, akademik kadro, ulaşım imkânı, kalacak yer, burs gibi birçok ölçütle yaptıkları bölüm veya meslek seçimi ile, artık bu yılın sonucuna ulaştılar. Bunlar arasından, bir yüksek öğretim programına yerleşme hakkını kazananlar, aslında hayatlarının kalan kısmını iki aşamalı bir sınavla şekillendirmiş olduklarını daha kayıt yaptırdıkları ilk gün anlayacaklar... Anlayacaklar anlamasına da gerçeği kabul etmede biraz sıkıntı yaşayacaklar. Çünkü yanlış tercihle sevilmeyen bir mesleğin seçilmesi; iş hayatında başarısızlık, belki de ömür boyu mutsuzluk ve pişmanlık olarak devam edecektir. Oysa, doğru meslek seçimi, adayın kendi yeteneklerine uygun, ilgi, talep ve isteklerini karşılayacak bir meslek alanını tercih etmesi demektir.  Doğru bir mesleğin seçilmiş olduğu varsayımı ile hareket etsek bile; sınav kazanmış olmanın benzerler arasında sosyal avantaja dönüştüğü  bir başlangıcın daha ilk yılında; beklentilerden uzak, ideal öğrenme ortamı sunmayan okullarda yığınla sorun ile karşılaşıldığında “gerçeğin” soğuk duşunu almak ilk ve en zararsız seçenek olacaktır.

Hele bir de annesinin dizinin dibinde değilse! “Çocuk” için zorluklar çarpanlara uğrar...

O nedenle ilk yıl hep en sıkıntılı yıldır yüksek öğrenimde. Belki de sebeplerden biridir; ÖSYM verilerine göre bu yıl, daha önce üniversiteye kayıt olup yeniden başvuran 403 bin adaydan 97 bini bir daha yerleştirilmiş. Bu sayının büyük çoğunluğunun seçtiği bölüm beklentilerini karşılamadığı için, yeniden sınava girenlerden oluştuğuna inanılıyor!

Nerede ise boşa geçmiş, kararsız bir yılın ardından gelen ikinci yıl. İkinci yıl özellikle programa uyum ve “dersler” açısından daha da zordur.

Üçüncü yıl, bir rahatlama, ben oldum havaları, her şeyi öğrendim, biliyorum sanır birey. O yıl en hızlı geçen yıldır...

Tam da her şey yoluna girdi derken, dördüncü yılın yağmurlu bir Eylül akşamında akla gelir o tabu soru; “mezun olunca ne yapacağım”. İşte dört yıl öncesinden sorulması gereken soru budur!  Oysa, bu soruyu en başta sormak lazım, öyleyse biz de başa dönelim:  ÖSYM internet sitesinden paylaşılan 2015 LYS yerleştirme sayısal bilgilerine göre sınavsız geçiş yapanlar da dâhil olmak üzere tercih yapma hakkı bulunan 2 milyon 70 bin öğrenciden 1 milyon 239 bin öğrenci form göndererek tercih hakkını kullanmış.

Yine sayısal verilere göre, Üniversitelerdeki 823 bin 739 kontenjandan oluşan lisans ve ön lisans programlarından; lisans programlarına 417 bin 714, ön lisans programlarına 367 bin 236, toplamda 784 bin 950 aday yerleşmiş. Üniversitelerin lisans programlarında 18 bin 770, ön lisans programlarında ise 20 bin 19 olmak üzere 38 bin 789 kontenjan boş kalmış.
Devlet üniversitelerinin lisans programlarında 4 bin 437,
ön lisans programlarında 9 bin 810,
vakıf üniversitelerinin lisans programlarında 7 bin 32,
ön lisans programlarında 8 bin 291,
KKTC'deki üniversitelerin lisans programlarında 6 bin 181,
ön lisans programlarında bin 903,
yurtdışındaki üniversitelerin lisans programlarında bin 120,
ön lisans programlarında 15 kontenjan boş kalmış.

Son sınıf düzeyinde ÖSYS'ye başvuran 891 bin 90 adaydan 475 bin 879'u;
önceki yıllarda bir programa yerleşmemiş 630 bin 635 adaydan 343 bin 515'i,
daha önce yerleşmiş 403 bin 640 adaydan 96 bin 801'i,
bir yükseköğretim programını bitirmiş 156 bin 391 adaydan 46 bin 626'sı,
yükseköğretimden kaydı silinmiş 44 bin 914 adaydan 20 bin 269'u
üniversitelerin lisans, ön lisans programları ile Açık Öğretim Fakültesine yerleşmiş.

Bilindiği üzere; YÖK, tıp fakültelerini tercihte ilk 40 bin ve hukuk fakültelerini tercihte ilk 150 bin başarı sırası şartını bu yıl uygulamaya başladı. Ancak, bu yıla özel olarak KKTC’deki üniversiteleri baraj uygulamasından muaf tuttu. Bunun üzerine birçok aday, bu şartın olmadığı KKTC’deki üniversitelere yöneldi. Bu durum, hem giriş puanlarının gözle görülür şekilde yükselmesine neden oldu, hem de ilgili bölümler nerede ise tüm KKTC üniversitelerinde doldu. Bu yılın en önemli gelişmelerinden biri buydu.

Çok önemli olmasa da bu yıl ikinci bir gelişme daha oldu: Geçen yıl tam da bu zamanlar bu sayfada; Görsel İletişim Tasarımı Bölümlerinin merkezi sistemle öğrenci almaları gerektiği konusunu paylaşmıştım! Evet, bu yıl merkezi sınav ile öğrenci almaya başladılar. Bunun gerçekleşmesinde ne kadar payım var rakamsal olarak bilemem ancak, İstanbul’un ortasında havasından geçilmeyen bazı üniversitelerin Görsel İletişim Tasarımı Bölümlerine tek bir öğrencinin dahi merkezi sınavla yerleşmek istememesi oldukça düşündürücüdür!  O bölümler kendi elemanlarını yetiştirip müfredatlarını “yeniden” düzenleyinceye kadar da sorunlar devam edecektir kanaatindeyim.  KKTC’de de yanlış istihdam ve devletin burs politikası nedeniyle bu bölümlerin sıkıntılara neden olduğu bilinmekle birlikte, ileride başka sıkıntılar yaşayacakları da öngörülmektedir...

Başka ve daha önemli sıkıntılardan biri de, her yıl özellikle tercih dönemlerinde Türkiye’deki gazete ve TV’lerde KKTC ve üniversitelerine yönelik yayınlanan olumsuz haberlerdir. Aileleri ve adayları kuşku içinde bırakabilecek, her öğrenci coğrafyasında karşılaşılabilecek, münferit örnekli ancak genele mal edilmeye çalışılan, kaldı ki gerçeklik payı düşük haberlerdir bunlar. Bu haber veya yazılarla; vahşi kapitalist sistemin, üniversitelerin ayakta kalma veya “müşteriyi” kendine çekme kampanyalarında özellikle KKTC üniversitelerine sataşmalarını, rekabetteki bu “yanlış” davranışın hele de muhatapları tarafından hoş karşılanabileceğini hiç sanmıyorum.. Bunu konuya özellikle değindim, çünkü ek kontenjanlar ve yetenek sınavı ile yapılacak tercihlerde KKTC üniversitelerine gelmek isteyenlere yönelik, biçimi nedeniyle “engelleyici” denilebilecek çalışmalar ortalarda geziyor bile...

Bu tutumlara cevaben ve yakinen bildiğim için; öğrencilerin barınma, yurt ve diğer sosyal imkânları, üniversitenin bulunduğu bölgenin kültürel gelişimine katkıda bulunması, öğrencileri sisteme katması, öğrencilere sunulan kendini geliştirme ortamı, kütüphane, laboratuar, sosyal ve sportif olanaklarının varlığı ve kullanılabilirliği, üniversitenin coğrafi konumu, bulunduğu kent ve diğer altyapı olanakları, ulaşım kolaylıkları açılarından bakıldığında Lefkoşa’daki Yakın Doğu Üniversitesinin Türkiye’deki pek çok üniversiteden çok daha iyi durumda olduğu, kıyaslanınca rahatlıkla görülecektir diyebilirim.

Yazının bundan sonraki kısmına iki  “kazanma” şansından daha söz ederek devam edelim. Bunlardan birincisi; Yükseköğretim programlarının 2015-ÖSYS sonuçlarına göre (sınavsız geçiş dahil) yapılan genel yerleştirme sonunda boş kalan veya kaydolmama nedeniyle dolmayan kontenjanlarına, ÖSYM tarafından 17-21 Ağustos 2015 tarihleri arasında merkezi olarak “ek yerleştirme” yapılacağı ilgili kurum tarafından duyurulmuştur, biz de paylaşalım.  İkincisi ise; yetenek sınavı ile öğrenci alan Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinin bölümlerinin sizi beklediğidir. Bunlar bu yıl için son şansınız olabilir... Geçen yıl da yazmıştım “mesele hangi bölümün koridorunda yürüyeceğinizdir.  Tavsiyem; kendi yolunuzda kararlılıkla, sağlam adımlarla geleceğinize koşmanızdır.”

Şansınız bol, yolunuz açık, istatistikler lehinize olsun…
Kazanın, eğitim alın, sanata yakın kalın…