Thursday, August 11, 2016

Atila Türk, sergi


Gecikmeli bir yazı :(

Bu hafta yazıma konu düşünürken fazla zorlanmadım. Mezuniyet döneminde olmamıza rağmen; anlamlı, güzel, önemli ve farklı bir sergi vardı gündemde.. Sergi süreci açısından değerlendirildiğinde dışarıdan gelen ile burada olan arasındaki çözüm ve yöntem farklılıklarını bir kere daha gördüm. Sonuç, kendi yaşadıklarım açısından “öğrenmişliğime” tescilleme oldu.

1949 yılında başlayan hayatının 2000 yılına kadar olan kısmı üzerine Yakından Sanat TV programımda “biraz” konuşmuştuk kendisi ile...  Geçmişine takılı bir insan değildi.  Özellikle “kültür tarihi” üzerine çok araştırma ve çalışma yapmıştı. Bir de onun bakış açısından görmek gerekirdi.  Ben zaman zaman yaptım.
Son onaltı yıldır akademide çalışan, on yıldır da benim tanıdığım; öğrencisinden Rektörüne kadar çalıştığı kuruma renk katan bir insana ait sergi ve hakkında konuşulanlardan bir kısmını paylaşacağım bu hafta.

Atila Türk’tür yazı konum!

15 Temmuz 2016’ya kadar YDÜ Hastanesi sergi salonunda izlenmesi gerekli bir “sergi açtık” bu haftabaşında. Açtık derken kimsenin yardımını esirgemediği, üniversitemizin olanaklarıyla ve yardım eden herkesin katkılarıyla açtık o sergiyi. Herkes gibi ben de sergiye katkım olduğu orandan daha çok mutlu oldum. Mutluluğumun nedenlerinden biri de Atila Türk’ün şu konuşması idi:

"Bir çoklarınızın bildiği gibi iki ayı aşkın bir zamandır Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi’nde kelimelerle ifade edilmesi imkansız bir özen ve şefkatle tedavi görmekteyim. Burada üniversite yönetimine doktorlarıma tüm hemşire ve hastabakıcı arkadaşlarıma şükranlarımı sunarım. 

Hastalığım nedeniyle uzaktan yakından ziyaretime gelen can dostlarım, meslektaşlarım, arkadaşlarım, öğrencilerim beni göremeden ziyaretçi defterime yazdıkları güzel dileklerle yetinerek geri dönmek zorunda kaldılar. Hepsine, hepinize gösterdiğiniz yakınlık,dayanışma ve dualarınız için minnettarım. Sağolun. 

Bu sergi birazda bir araya gözge gelmemize vesile olsun görüşme hasretimizi bir parçada olsa dindirsin diye düşünüldü. Burada gördüğünüz eskizler,çiziktirmeler, vinyet ve minyatürler benim yüzlerce defterimden arkadaşlarımın ulaşa bildiği sadece bir kaçından örneklerdir. 

Akademik çalışmalarımın soluklanmalarında uzun seyahatlerimde günlük gezilerde, kahve aralarındaki zamanlarda resim tutkumu dindirecek bu tür çalışmalar yaptım.Bunların bir kısmı kitap çalışmalarında kullanırım diyordum. Kısmet böyleymiş burada bizi buluşturma işlemiyle karşımıza çıktılar. 

Bu buluşmaya katkıda bulunan serginin baskı ve sunumunu sağlayan üniversiteme,tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim. Sizlerde geldiğiniz bu mutluluğu benimle paylaştığınız için sağolun, varolun."

Bunun ardından ben de kısa bir konuşma yaptım;

"Üniversiteleri Üniversite yapan değerlerden biride öğretim elemanlarıdır.  Atilla Türk gibi gerektiğinde abi, gerektiğinde kardeş, gerektiğinde büyük, gerektiğinde küçük olabilen; şakalarımıza hoş görüyle bakan, bizim yanımızda olduğu için, aynı çatı altında olduğumuz için keyf aldığımız çok önemli bir figur, değerdir Atilla Türk hocamız.  

Kendilerinin tanışıklıkları uzun yıllar öncesine giden, alanında duayen bir başka akademisyen Erdal Yavuz’un sayfasından paylaştığı gibi:

“O ki Atila Türktür
Üşüyene bir kürktür
Elli yıldır tanırım
Sevgide en büyüktür”

Kültür Tarihi üstadı, bilim adamı ve akademisyen kimliği ile pek çok öğrenciye ve akademisyene örneklik eden hocamız aynı zamanda hepimizin motivasyonuna artı katan, bize destek veren deneyimli bir insandır.  Üretkenliğinin önemli göstergelerinden biri olan bu sergi, onun sanata da hizmet etmek yaklaşımının, farklı disiplinlerde kendini ifade edebilmesinin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Umarım kısa bir zaman sonra bu sergi ve hocamızın diğer çalışmalarını Girne Üniversitesi Sanat Müzesinde kendine ait bir köşede sergiler oluruz. Kendisini de en kısa zamanda sağlıkla aramızda görmek isteriz” dedim.

Yakın Doğu Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Ümit Hassan ise;

“Atilla Türk ile arkadaşlığımda 45 yılı devirdik, 50 ye doğru yol alıyoruz. Şimdi bu ne sergisi, bu şiir sergisi mi, minyatür sergisi mi, çizgi ustası sergisi mi, renk sergisi mi, çizgi sergisi mi, hayatın yansıtılışı sergisi mi, ne sergisi bu bilmiyorum.  O bakışıyla söylüyor zaten ne sergisi olduğunu. Hayat sergisi minyatür sıfatı üzerinde hayat sergisi. Atilla Türk çocukluğundan beri 17-18 yaşlarında bilimsel kitap yazdı ki çok kaliteli, hala kendisinden istifade ediliyor. Atilla Türk, iyi Türkçe sahibi olarak, mükemmelliyetçi, çok titiz; yazdığına, baktığına, çizdiğine çok titiz. Atilla Türk. Bu kadar şair bir adam, bu kadar ressam bir adam, bu kadar çizgi ustası bir adam, bu kadar minyatürcü bir adam, bu kadar hassas bir adam, bu kadar değişik bir adam, bu kadar karizmanın her unsurunu kendinde barındıran bir adam. 

Tam bir estettir Atilla Türk. Mesela bir çoklarımız yakından tanıma fırsatı oldu fakat yine bir çoklarımızın kaçırdığı bir durum olabilir. Hattattır, ciddi maanada hattattır, tabi bu kadar meselelere, konulara dalınca belki  onu ön plana çıkarma fırsatı bulmadı. Onun yansımaları burada var ama hakiki hattattan bahsediyorum. Dolayısıyla o hattatlığı geçti zaten bilimsel dergiye, isteyen arar bulur. Koleksiyoner, onu hepiniz biliyorsunuz yada duymuşsunuzdur onunki koleksiyonerliği biyofillik. Yalnız kitap alanında değil bir çok alandadır. Atilla Türk, "Atilla Türk’çe" demeyi hakedecek adamdır. Çünkü genel olarak lisan bilgisinin genişliği, dil kültürünün enginliği, dil kültürünün sadece yabancı diller ve Türkçe bağlamında değil Türkçenin kendi sevdiği tabirle “hası insane” ve “olayı has” dır.

Atilla Türk dünyayı gezerek hayatının önemli bir bölümünü doldurmuştur. Çevresini ve arkadaşlarını çok mutlu etmiştir.”

Prof.Hassan, Atilla Türk'ün kaleminden şu dizelerle konuşmasını sonlandırdı:

"ölmek isterim kimileyim,
ölülerim utanmasın diye,
Selim şavku/türkü ölü olurum,
Selim şavkum/yeşilim/yaşamayı ciddiye alırdı,
beni yanına aldır(a)madı”

Sergi açılışındaki konuşmalarla devam edersem sırada Atila Türk ile 1969’da Ankara’da başlayan sonra Frankfurt’ta devam eden bir arkadaşlığın tarafı Tayfun Demir’in konuşmasına yer vermem gerekecek ancak, ben tercihimi, sergi için hazırlanmış ve soğuk mühür ile özelleştirilmiş katalogdaki yazısını paylaşmaktan yana kullanıyorum:

ATİLA TÜRK’TEN MİNYATÜRLER

“Borges için evren bir kitapsa, cennet de kütüphanedir. Francesco Petrarca 14. Yüzyılda kütüphanelerin, arşivlerin ardında bir ömür tüketirken, yaşadığı günün geçmişten beslendiği düşüncesiyle hakikatin peşindedir. Marcel Proust “Kayıp Zamanın İzinde” üç bin sayfa yazar…

Atila Türk, dünyaya, ama en çok da kaderi olmuş hafıza özürlü coğrafyaya, kurtarıcı bir akıl kazandırmanın peşi sıra kütüphanelerden, arşivlerden, beşik baskılardan, el yazmalarından topladığı bilgileri, belgeleri bir araya getirirken aynı zamanda ulaştığı kaynaklarla bir “kültür ve medeniyet” tartışması başlatır.

Derkenar notlarla donatılmış binlerce kitabın, defterin, klasik kart sistemlerinin, fotokopi tomarlarının; tarih, sosyoloji, sanat, felsefe projelerinin, kitap tasarımlarının, nadide koleksiyon parçalarının sıkış tıkış yer aldığı raflar, dolaplar içinde kaybolup gittiğini görmesine; sonu gelmeyen biriktirme, adlandırma, tarihleme ve not düşme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanacağını bilmesine rağmen, şaşırtıcı bir iyimserlikle yoluna devam eder.

Atila Türk‘ün Kütüphane/Müze/Arşiv mekanını dolduran kitaplar akşam karanlığıyla başlayan bir hareketlilik içinde onu birbirlerine çağırır, konuk ederler. Usta iz sürücümüz derin bir merak ve kuşkuyla peşine düştüğü bilgileri tararken yüzyılları, kültür ve medeniyetleri birbiriyle tartar, birbirine katar. Tamamlamayı sürekli erteleyerek mükemmelleştirmek istediği çalışmalarına ekleyeceği yeni notların, açacağı yeni tartışmaların heyecanıyla soluklanırken, tıpkı küçük büyük yolculuklarda, kısa dinlenmelerde, okuma–yazmaların ara soluklanmalarında yaptığı gibi başka bir tutkusu öne çıkar: türlü kağıt parçacıkları, pul koleksiyonları, kumaş artıkları, boş şişeler, yüzük mühürler, tahta kalıplar, kaşeler, camdan, kamıştan divitler Atila Türk’ün ellerinde kendi yazgılarından koparılmış bir yolculuğa, yeni adlandırmalara ve buluşmalara hazırlanır, beklenmedik limanlara demir atarlar…

Atila Türk, farklı boyut, teknik ve materyallerle kendi kitap çalışmaları içinde kullanmayı tasarlayarak çiziktirdiği, düzenlediği bu binlerce vinyeti, kendi tanımıyla minyatürü sergilemeyi elbette düşünmemişti. Ama onları basıma hazırladığı kitaplarına koymayı da unutmuştu.

Atila Türk’ün minyatür çalımalarından örnekler içeren ve sınırlı sayıda çoğaltılarak numaralanmış elinizde tuttuğunuz dosya sizi onunla ortak bir yolculuğa davet ediyor.”

Mezuniyet mevsimi, diplomaya ulaşanları, ulaşılmasına katkı koyanları, emek verenleri kutluyorum. Bu dönem yaklaşık üçyüzelli diploma imzaladım! İki mezuniyet törenimiz vardı, ayrıca iki de mezunum! Bir karga “gak” demiş, duydum!

Anılarınız olsun zamanı gelince paylaşacağınız, dostlarınız olsun sizin için uğraşan, hele de vefa duygusundan yoksun olmayınız.

Hayatınızda, muhakkak sanata da olsun…

Saturday, July 23, 2016

Darbe, Ortadoğu, bahar

KIBRIS gazetesi, 2016-07-23, Cumartesi, sayfa:35



Eğer hayat normal seyri içinde akıp gelseydi bu haftaya; yüzbinlerce gencin ve ailelerinin üniversite tercihleri ve gelecek planları yaptığı bir dönemde, akademisyen olarak irdelemem gerekli bir konu olarak şimdi okuyacağınız köşemde KKTC ve üniversitelerinde eğitim içerikli bir yazı bulacaktınız.
Ama olmadı.

Geçen hafta ilk defa “memleketim” kapsamlı, seyahat yazısı tadında bir yazı kaleme almıştım. Güzel bir fotoğrafla beraber yazı Kıbrıs gazetesinde yayınlanmıştı.  Okuyanlardan birinin “oraya gitmiş kadar oldum” demesi ayrı güzeldi!  Ancak; yazıyı, sosyal medya hesaplarımda (facebook, blogspot) paylaşmaya “içim” izin vermedi.  Belki daha sonra…

Çünkü, güzel Türkiye’mde yine bir şeyler ters gidiyordu. Sadece yüzbinleri değil, tüm Türkiyeyi ilgilendiren bir şeyler oluyordu. Tanklar halkın üstüne sürülüyor, uçaklar TBMM’yi bombalıyordu!
Şu söz; bu haftaki yazı için kelimeleri toplayıp yola çıkmak adına farklı bir başlangıç olabilir diye düşündüm: “İki şekilde yaşanır hayat; ya yaşadığın her kötü olaya oturup üzülür kendine yazık edersin, ya da yaşadıklarından dersini alır yoluna devam edersin!” 

Yalnızca benim değil, elbet herkesin kişisel tarihi derslerle doludur.

Ders deyince kuşkusuz eğitim akla geliyor, eğitim deyince de Türkiye’deki en üst düzey resmi kuruluş olarak YÖK.  Yayınlanan diğer kınama mesajları arasından önceliği, YÖK’ün mesajına vererek; lanet darbe girişiminin ardından yapılan ilk açıklamalarını paylaşıyorum:

"Yükseköğretim Kurulu, Üniversitelerimiz ve akademi camiası olarak; Yüce milletimizin iradesine karşı düzenlenen, demokrasi tarihimize kara bir leke olarak geçecek bu girişimi şiddet ve nefretle kınıyoruz. Demokrasinin en önemli savunucularından olan üniversitelerimiz için gün, demokrasiye sahip çıkma günüdür.  Bütün akademik camiamız milletin iradesine saygı ve demokrasiye sahip çıkma noktasında tek vücut halindedir." 

Her dakika darbeyi lanetleyen yeni bir kınama mesajı yayınlanıyor.  Her dakika yeni bir bilgi…
Bugün için sonuç: “Türkiye Cumhuriyetine karşı bir ihanet girişimi halk tarafından akamete uğratılmıştır.”

Darbeye karşı meydanları dolduranlar, nöbet tutanlar; demokrasiye inanıp onu koruyanlardır.  Türkiye Cumhuriyetini koruyanlardır. Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi olarak demokrasiyi koruyanlardır.

Neden, bu coğrafyada demokrasiyi “korumaya” bu kadar çok ihtiyaç duyuluyor?  Nedir, bu coğrafyanın, bu coğrafyadaki demokrasinin kaderi diye yazılanların peşine düşünce, “bir kadın, bir cetvel, 30 ülke” diye bir gerçeklik çıktı karşıma.

Ortadoğu’nun ne olduğunu, dünyadaki yerini, önemini daha bir farklı gözle okurken buldum kendimi. Tarihi ve bugünü arasında ekonomik gerekçeli, inanç maskeli ve süren sorunların bölge insanı için rutine dönüştürüldüğünü gördüm.  Bu coğrafya için “insan olan” herkesin siyasi, sosyal ve diğer tüm farklılıklara karşın sıklıkla kullandığı “barış” sözcüğünün aslında mikrofonlar veya kameralar için söylendiğini duydum.  Anlamının da tarihin önünde kaydedilmiş lügatlarda saklı kaldığını!  Üstü her daim toz, toprak, acı ve gözyaşı ile örtülmüş evrensel bir hasreti, insani bir duyguyu yansıttığını gördüm.

Tarihsel ve hatta sosyal genlerinde hep sorun olan bu coğrafyanın dünyadaki yeri neresidir, sorusuna açık bilgi kaynaklarından cevap verelim:

Orta Doğu ya da Ortadoğu, Asya, Avrupa ve Afrika'nın birbirlerine en çok yaklaştıkları yerleri kapsayan ve birbirine komşu ülkelerin oluşturduğu bölgeyi tanımlar.  Akdeniz'den Pakistan'a kadar uzanır ve Arap Yarımadası'nı içine alır. Orta doğu kavramı, coğrafi olarak Avrupa’yı merkez alır.  Bu tanımlamadan hareketle, İngiltere ve Avrupa ülkeleri merkez kabul edilmiş; Doğu, Uzak Doğu, Yakın Doğu, Orta Doğu gibi kavramlar buna göre tayin edilmiştir.

Ortadoğu kavramının öncülü Fransızların, Osmanlı Devleti’nin toprakları için kullandığı “Yakın Doğu” tanımlamasıdır. İngilizlerin 19. yüzyıla kullanmaya başladıkları, 20. yüzyılın başlarına kadar da sık sık kullandıkları bir kavramdır.

İngiltere’nin 19. yüzyıldan itibaren Hindistan ve Çin’in zenginliklerine yayılması da “Uzak Doğu” kavramının kullanılmasına neden olmuştur. Bu iki kavram batılı devletler için yeni bir bölgesel tanımlama ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.  Yine; İngilizler, Yakın Doğu terimine karşılık, Osmanlı Devleti toprakları içerisinde kalan ve Uzak Doğu’ya geçişte önemli bir atlama taşı olan bu coğrafi bölge için “Ortadoğu” terimini kullanmışlardır.

İngilizlerin  Orta Doğu ülkeleri tanımına; nerede ise tümü Osmanlı Devleti sınırları içerisinde olmuş: Suriye, Irak, Katar, Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Ürdün, İsrail, Lübnan, İran, Filistin, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Kuveyt, Bahreyn, Yemen, Mısır, Afganistan, Pakistan, Tunus, Cezayir, Libya, Sudan, Fas girmektedirler...

Bölge; genellikle nüfusunun büyük bir bölümü Müslüman olan devletleri kapsar. Özellikle Arap devletleri; “bir kadın, bir cetvel, 30 ülke” gerçeğinin biçimlendirilmiş halidirler.

Balkanlar; tanımın dışında tutulur. Bazı kaynaklar Somali ile birlikte kimi Kafkas ve hatta Orta Asya Cumhuriyetlerini de bu listeye dâhil etmektedirler.

Ne yazık ki son yıllarda uygulamaya konulan bir projenin Arap baharı, bu coğrafyada demokrasi değil ölümler getirmiştir, özellikle Suriye ve Irak hala ölmektedirler.

Gelelim batılı ülkeler veya egemen güçler neden bu coğrafyaya zorla ve özellikle demokrasi getirmek istemektedirler sorusunun cevabına:

Ortadoğu, Doğu ile Batıyı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu, Rusya ile sıcak denizleri birbirine bağlayan, aynı zamanda Doğu ile Batı arasındaki bütün ticarî ve kültürel bağlantıların yapıldığı bir bölgedir. Yeryüzünün en önemli kara ve suyollarını kumanda etmesinin kendisine kazandırdığı eşsiz jeopolitik değer, Ortadoğu’yu tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya egemenliği peşinde koşan güçlerin birincil hedefi haline getirmiştir. “Kara altın” olarak tanımlanan petrolün 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren değer kazanmasıyla Ortadoğu’nun, dolayısıyla buradan geçen kara ve deniz yollarının stratejik önemi dünyanın hiçbir yeriyle kıyaslanamayacak derecede önemlidir. 

İşte bu aleni gerekçeler ve jeopolitik önem; bölge devletlerinin demokrasiyi zorla hak etmelerinin nedenleridir!  Örneklerde olduğu gibi küresel güçler; bunu kabul etmeyenlere bahar getiriyorlar!
KKTC ve üniversitelerinde eğitim konusu bir başka bahara kaldı diyecekken; DİSİ eski Milletvekili Hristos Rotsas: “Atilla’ya saldırabilirdik, büyük ‘fırsat’ kaçırdık…” demiş!

Demiş de, cevap da yine o taraftan gelmiş: “vurgulamamız gerekir ki darbe gecesi Türk ordusu kışlalarda alarm durumundaydı, bunun gibi maceraperest bir argümana olanak tanıyacak bir rehavet içinde olması söz konusu değildi!”

Türkiye’mdeki yazın ortasına dönerek; herkesin soyut resimmiş gibi “kafasına göre” yorumladığı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığına ve milletin iradesine kasteden başarısız, hain darbeyi ve terörü lanetleyerek kapatıyorum bu haftayı…

Darbeler olmasın; demokrasi olsun, eğitim olsun, sanat olsun!

Saturday, July 16, 2016

Hopa, Artvin, biyosfer

KIBRIS gazetesi, 2016-07-16, Cumartesi, sayfa:33



Uzak coğrafyaların reklam kokan, iştah açıcı turizm yazılarını gazetelerden okudukça; yakında ama ırak kalmış yerlerin gündeme getirilmesinin, hatta bu sayfaya da taşınmasının gerekliliğine inancım heyecana dönüştü. Sanatla nasıl bir bağlantı kurabileceğimi pek düşünmeden öylece gittiğim gezdiğim gördüğüm yerlerden çektiğim fotoğrafları bu nedenle taramaya başladım. Çünkü yazmakta olduğum gazetenin hafta sonu ekinde değil de, yazım ana gazetede bir sayfada yayınlanacağı için kolaj yapmadığım sürece taş çatlasın üç fotoğraf yayınlama şansım vardır. En iyi olasılık: yayınlanacak bir fotoğraftır! Eleme bu nedenle gerekli idi!

Bu arada memleket nedir diye sordum sözlüğe: “Bir kimsenin doğup büyüdüğü yer, şehir, yurt” cevabı aradığıma en uygun olandı! Türkiye’nin okuma yazma oranı en yüksek, göç verme oranı da yine en yüksek illerinden bir tanesi olan Artvin’dir, kast ettiğim.  Benim için, memleket diye coğrafi sınırları çizilmiş yer orasıdır!

Artvin, Türkiye'nin coğrafi olarak Doğu Karadeniz bölgesinde yer alan ve kıyıda iki ilçesi bulunan ilidir. İl, aynı zamandaTürkiye'nin Gürcistan'la olan sınırında yer alan kuzeydoğu köşesidir. Doğusunda Ardahan, güneyinde Erzurum ve batısında Rize illeri vardır.

Elbette turist olarak orayı görmek isteyecekler için daha çekici bilgilerin de verilmesi gerekir biliyorum.  Bunun için de bir iki hikayeyi; dağların rüzgarını, derelerin sesini, yamaçta ağlayan kayayı, ıslık çalan ağacı, ya da konuşan kuşu, belki de bunların hepsini birlikte takaya doldurup çıkarmalı sahile Hopa’dan.  İskelede bekleyenler arasında omzunda gitarı ile Kazım Koyuncu da olacaktır demeyeceğim. Ama onu hatırlayanların Çernobil faciasında oluşan radyasyon bulutlarının Kafkaslara çarpıp kıyı şeridine çöktüğünü çıplak gözle görenler, televizyon ekranlarındaki animasyonda bulutların daha kıyıya varmadan “hikmetli” bir şekilde yok olduğunu hatırlayacaklardır. Ekranlarda “bakın çayı ben içiyorum bir şey olmuyor” diyen muhteremin adını büyük bir olasılıkla hatırlamayacaklardır.

Nazım’ın yattığı maphushane, bahçesinde incir ağacı...

Hopa’ya 35 km uzaklıkta bulunan Batum Havalimanı; Gürcistan’la yapılan anlaşma gereği pasaport olmadan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından kullanılabilmektedir.  Buradan İstanbul ve Ankara'ya uçuşlar vardır. Trabzon Havalimanı ise kente 150 km uzaklıktadır.

Hopa'nın ana karayolu bağlantısı Karadeniz sahil yoludur. Sarp Sınır Kapısı'na 20 km, Arhavi'ye 11 km, Borçka'ya 36 km, Artvin’e 70 km ve Rize'ye 92 km uzaklıktadır.

Hopa’ya varmadan Artvin’e varılmaz bilgisi ve biraz da torpil ile yazılan bu satırların sahibi; işte tam da oralı!

Bölge; coğrafi ve kültürel yapısıyla Anadolu'nun diğer bölgelerinden keskin çizgilerle ayrılır. Yüzey şekilleri çok engebelidir. İklimde çeşitlilik, demografik yapıda zenginlik vardır. Bir gün “iklim ve coğrafi koşulların insan davranışları üzerindeki etkisi” konulu bir yazı da kaleme almak isterim.

Artvin, boğalarıyla meşhur bir il olduğu için kentin simgesi de boğadır. Her yıl Geleneksel Boğa Güreşleri Festivali yapılır, Kafkasör festivali bunların içinde en ünlüsüdür.  Boğa gibi dirençli Artvin halkı “şiçturma madenuna” diyerek doğayı korumaya devam ediyor olduğu için, henüz il topraklarının %55’inin ormanlık alanlarla kaplı kalabildiğini de belirtmekte yarar var.

Oraya gidecekler için bir Kızılderili atasözü daha albenili olabilirdi belki ama, ben doğrudan söyleyeyim: Ormanlar giderse insanlar da gider!

Önemli bir ziyaret nedeni olarak şu da gösterilebilinir; Artvin doğal parklarıyla ünlüdür. Şavşat ilçesindeki Sahara Millî Parkı içerisinde bulunan Şavşat-Karagöl ve Borçka-Karagöl fazlasıyla görülmeye değerdir.

Yeşilin insan gözüyle algılanabilen her tonunun öylece dağın yamaçlarına yayıldığı bir ortamda, anlatılacak hikayelere fotolar getirmek için sisten önce, ya da sisten hızlı hareket etmek gerekir. (Borçka-Karagöl’de, ilk defa gitmeme rağmen, biraz da şansla bunu başardım!)

Borçka-Karagöl, orman denizi içerisinde kapkara görünümlü, alabalığı, buz gibi soğuk suyu ve eşsiz manzarası ile önemli bir kamp yeridir. Bölge; alabalık, ayı, domuz, çakal, tilki, kurt, dağ keçisi, vaşak vb. açısından da zengin bir potansiyele sahiptir.

Benzer potansiyel, dağcılar için de sözkonusudur: Karçal dağları (3400 m), eşsiz güzellikteki manzaraları, buzulları, buzul devrinden kalma irili ufaklı gölleri, buzulların erimesinden doğan dereleri, tarihi kemer köprüleri ve yaylaları ile bölge, onlar için de cennet sayılabilir!

Şöylesi bir bilgi de; uzak coğrafyalardaki “uniqe” meraklısı olanlara gelsin: Borçka’nın Camili yöresi Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü tarafından “biyosfer rezerv alanı” olarak belirlenen Türkiye'deki tek bölgedir ve bir dünya mirası olarak görülmektedir.

Gidecekleri ne kadar ilgilendirir bilemem ama şunu da ayrıca belirteyim: Artvin yöresi halk oyunlarında Artvin Barı’nın adı; Atatürk'e ithafen Atabarı olarak değiştirilmiştir. Atabarı ise kuşkusuz Artvin ile özdeşleşmiştir.

Memleketim benim!

Haydi kalkın Hopa’ya Artvin’e gidelim demeden önce bölgedeki dağların yamaçlarında; kışın yapraklarını döken, kızılağaç, kestane, gürgen, kayın ve meşe ağaçlarından oluşan özellikle sonbaharda usta bir ressamın paletindeki tüm renkleri barındıran bir bitki örtüsü olduğunu da paylaşalım!..

İyi, burada ressam ve palet sözcükleri geçtiğine göre “köşe” ile bağlantıyı kurduk demektir. Yöresel çalgılar, kemençe, tulum, akordiyon, davul ve zurna ile de bunu kutlarız olur biter!  Üstüne de mevsimine gore hamsi veya karalahanadan yapılan en az beş çeşit yemek...

Sözlük demedi ama; “insanın doğduğu yer” derler!

Bir de “en büyük sanat eseri doğadır”, ben de “memleketim” dedim!

Saturday, July 2, 2016

Narsizm, sanat, akademi

KIBRIS gazetesi, 2016-07-02, Cumartesi, sayfa:30



Evrensel kabul ile yedi dalı olduğu bilinen sanatın nerede ise tüm alanlarında yapıt üretenlerin (ressam, heykeltıraş, edebiyatçı vb. gibi.) hemen hepsinde narsisizmin farklı dozlarda var olduğu teslim edilir.  Yorumlara göre onları sanatçı yapan ya da sanata iten şeyin, içlerinde barındırdıkları küçük narsisizmin ta kendisi olduğu da söyleniyor!  Bu küçük ve sevimli narsisim bir şekilde kontrol altında tutularak büyütülmesi durumunda, zaman zaman “büyük” sanatçıların ortaya çıktığı da oluyor! (Onlara müteşekkir kalan toplum kendisini büyük sanatçı sananlardan ise çok çekiyor!)

Sanatla uğraşırken aldığı hazzın; yarattığı ve yaptığının takdiri üzerine oturduğunu itiraf eden kişilerin sayısının oldukça fazla olduğu bilinmektedir. Övülüp sevilmenin, önemli bir isteklendirme kaynağı olduğu da açıktır.  Bu hazzın derinleşmesi; yapıta dönüşüp dışa vurulması kişiyi mutlu eder. Kişi, her geçen gün ve her çalışmadan sonra bu övülüp sevilme dozunun da artmasını bekler olur. Aksi durumda sevgisizlik ve takdir edilmeme duygusu onu hırçınlaştıracaktır.  Kendisinin hatta anne veya babasının şu veya bu nedenle insanın temel ihtiyaçlarından biri olan sevgiden; mahrum kaldığını düşünmesi, kişiyi daha da zorlu bir hayata itecektir.  Kin ve intikam duygularıyla beslenmiş bir narsizm!

Epey zamandır üniversiteyi üniversite yapan önemli unsurlardan biri de öğretim elemanlarıdır diye beyanat verip duruyorum. Yeni bir tespit değil elbette bu. İşin içinde olanların üzerinde gerçek anlamda araştırma ve sentez yaptıkları; bilimsel sonuçlar çıkardıkları bir çalışma alanı. Akademisyen olan neredeyse herkesin de yabancı olmadığı bir konu.  Çünkü merkezinde “ben” vardır, yani akademisyenin ta kendisi. Hele de sanatla ilgili bir alanın akademisyeni ise bu kişi, uğraşı alanı gereği narsistik bir kişiliğe yakın olması da “izleyen için” sürpriz olmayacaktır.

Narsistik kişilik bozukluğu, bir insanın aşırı şekilde kişisel yeterlilik, güç, saygınlık ve kendini üstün görme ile zihinsel olarak meşgul olup bu durumun kendisine ve başkalarına verdiği yıkıcı hasarı görememesine neden olan bir kişilik bozukluğudur. Kaynaklardaki tahminlere göre toplumun %1 gibi bir kesiminde görülmektedir. İlk kez 1968 yılında formüle edilen bu rahatsızlık megalomani olarak da adlandırılır. Egosantrizmin oldukça sert bir formudur.

Narsistik kişilik bozukluğu bulunan kişiler, başkasının düşüncelerine ve isteklerine ilgisiz kalan kişilerdir. Kendini beğenmiş, başkalarının yaşadıklarına duyarsız kalan, sürekli olarak kendini ön plana çıkarmak isteyen kişiler narsistik olarak adlandırılır. Bu kişiler kendilerini başkalarının yerine koymaz, başkalarını anlamazlar.

Açık bilgi kaynaklarında paylaşılan aşağıdaki kriterlerin; beş tanesi ya da daha fazlasının bir arada olması halinde kişiye narsistik bozukluk tanısı konulabilir.

Kendilerinin çok yetenekli ve önemli olduğunu düşünüp başarılarıyla övünenler
Her zaman beğenilmek istenen, eşi bulunmaz olduğunu düşünürler,
İlişkide oldukları kişileri “eşi bulunmaz” “mükemmel” ya da “üstün yetenekli” olarak tanımlayanlar. Sıradan vasat buldukları insanların kendi üstün ihtiyaçlarını, özel değerlerini anlayamayacaklarına inanlar.
Hep en yukarıdaki kişilerle (paşa, profesör, genel müdür) ve makamlarla ilişki kurmakta ısrarcı olanlar.
Eleştiriye dayanamayanlar, sürekli övgü bekleyenler bu nedenle görünüş ve davranışları hep bunları elde etmeye yönelik, gösterişe düşkün olanlar.
Kendinin kayırılacak biri olduğunu düşünen ve hak kazandığını zannedenler
Başkalarını kendi çıkarları için kullananlar
Başkalarını kıskanan ya da başkalarının onları kıskandığını düşünenler.
Küstah ve kendilerini beğenmiş davranışlar sergileyenler, çoğu kez züppeliğe varan, tepeden bakan, patronluk taslayan tutumlar sergileyenler
Empati kelimesini hiç duymamış gibi davrananlar…

Yukarıda açık bilgi kaynaklarından derleyerek paylaştığım kriter ve tanımlamaların yerine oturması için özellikle son on yılımda yaptığım inceleme ve gözlemlerde ortaya çıkanların sonuçlanması; geçen gün yaptığım kısa bir sohbetle çözülmüş oldu, adını koyunca mutlu oldum.

Bu çözüm aslında; ne bilmediğinizin farkında olarak, alanınız dışında bir konuda uzmanların görüşlerini alarak, onlardan yararlanarak, doğru sonuca ulaşmanın yazıya dökülmüş hali oldu.  Öyleyse; sonuç bir haz nedeni olarak da değerlendirilebilir.

Yukarıda sözünü ettiğim; üniversiteyi üniversite yapan öğretim elemanlarıyla, uzmanlarla aynı çatı altında çalışmak, bu yüzden önemli bir zenginliktir, şanstır diye düşünüyorum.

Sanat ile doğrudan bağlantısı olduğu görülen bu kişilik bozukluğu/ şişkinliğine akademiden bir örnek uyarlamaya çalışayım:  Unvanı yetmeyen kişi, kendini dekan değerinde görür ve etrafındaki herkesten de kendine dekan değeri gösterilmesini beklerse ve bunu göremediğinde de davranışlarında çirkinleşme başlarsa, tanım hemen oradadır: Narsistik kişilik bozukluğu!

Bu bozukluğun tedavisi için uzmanlar bireysel psikoterapi öneriyorlar.  Zaman zaman terapi amaçlı da kullanılan sanat; narsistik kişilik bozukluğu saldırganlaşma düzeyinde alenileşmiş kendini sanatçı sananlara ne kadar etkili bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilir sorusunun cevabı çok zor verilir sanıyorum.

Hayatınızda; cevaplar olsun, empati olsun, ama mutlaka sanata da olsun…

Saturday, June 18, 2016

Mezuniyet dönemi, diploma

KIBRIS gazetesi, 2016-06-18, Cumartesi, sayfa:31



Çalışmak ve bunun sonucunda ortaya çıkan işten keyif almak çok önemli bir motivasyon yoludur bilen için. Bu nedenle zamanını ve emeğini esirgemeden hayat yolunda yürüyenlerin geride başkaları tarafından izlenebilecek ayak izleri bırakmaları da doğaldır, dersem, “itiraz” edecekler mutlaka çıkacaktır!  Çünkü akademinin yürüdüğüm yollarında örneklerine çok rastladım bu tip insanların.  Sağım solum sobe!

Sizin bu satırları okuduğunuzun bir gün öncesinde yani dün, on yıl önce kurduğum fakültenin mezuniyet töreni vardı.  Kıbrıs Gazetesinin “değişik kurumlara eşit mesafede durma” ilkesi çerçevesinde kalarak ve hatta duruma saygı göstererek… Yine dün aynı fakültenin mezuniyet sergisinin açılışı da vardı.

On yıldır birilerinden hep duyarım: “Böyle ülke mi olur, böyle üniversite mi olur, böyle hoca, böyle öğrenci, böyle.. böyle.. vs..”  On yılda ben, dünyanın çevresini “alanımla ilgili gerekçelerle” neredeyse üç kere döndüm… Ne sonuç elde ettim biliyor musunuz: Evet üniversite dediğiniz böyle olur, fakülte, hoca, öğrenci dediğiniz böyle olur…

“Anladın sen onu” diye bir söz vardı bir ara ortalıkta yalın ayak gezen!

Bu hafta fıkra yazmak yerine sordum sarı çiçeğe: "dön bundan 4 sene önceye.. Ciguli patladı.. ekle iki sene.. ne patladı.. ikiz kuleler.. Ciguli hangi parçayla patladı.. Binnaz.. fazla naz ne usandırır.. aşık.. usanan kim.. Usame.. Binn.. Ladin.. anladın sen onu anladın.."

Yalınayak toprakta, çimende gezmek elektriğini alır insanın derler.  Eh şimdi bu coğrafyada deniz mevsimi…  Akademinin ayrıntılarında tıkanıp da itiraz edenler; ayrıntıda boğulmamak lazım, hadi kolay gelsin!

Biz yürüyelim!

Bizim pazartesi günü de bir başka mezuniyet törenimiz var!

“Fast food” kültürünün getirilerinden yararlanmak tembelliğe yol açar, doğrudur.  Sadece masada oturmak fikri göbek yapar elbet, ama mihrap sağlamsa söz de yerine ulaşır!  Genel olarak, dört yıl sonunda başarılı olanlar da diplomalarına kavuşur.

Peki, diploma nedir?
Değişik kaynaklara göre farklı tanım ve örnekleri olan diplomanın bu yazıya uygun olan açıklaması kanımca aşağıdaki gibidir:

“Bir kimseye; herhangi bir okulu veya öğrenim programını başarıyla tamamladığını, bir derece veya unvanı kullanmaya hak kazandığını, bir iş, sanat veya meslek dalında çalışabilme yetkisi elde ettiğini belirtmek için bir öğretim kurumu tarafından düzenlenip verilen resmî belge, icazetname, şahadetname!”

Sormaya devam edelim:  Peki diplomayı alan ne oluyor?

Girne Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. İlkay Salihoğlu konuşmasında değinmişti:
Osmanlıca yazılışı ile: mezun oluyor;  salahiyetli oluyor!

Diploma ve diplomalıya ilişkin daha yaygın bilinen ve bugün için kullanılan tanımlar veya anlamları da şöyle:
-  bir iş için yetki verilmiş, yetkili
-  izinli, izin almış.

Diploma konusunu karıştırırken şu karşıma çıkan “şamata” tanımı da eklemeden edemeyeceğim yazıma.  Hep ciddiyet için değil, bazen gülmek için de nefes almak iyi gelir…

“Diploma; ilk kez Claudius devrinde görülen, üstünde askerlerin öncelikleri, hakları yazılı olan küçük bir çift bronz tablete denir.  Günümüz kullanımına da buradan geçmiştir. Askerler ancak belli bir süre hizmet ettikten sonra haklarına kavuşabilirlerdi.  Diploma bugün olduğu haliyle o devirde kesinlikle bir mezuniyet, tamamlama belgesi niteliği taşımazdı.  Bir tür ‘sen olmuşsun artık, evlilik hakları, vatandaşlık hakları sana  feda olsun yiğidim’ belgesiydi askerler için.”

Bu hafta daha hafif yazmaya çalışarak yürüyorum dikenlerin üstünde…

Yalın ayak, nereden nereye!

Emeğinizin karşılığında diplomalarınız olsun, diplomalarınızın karşılığında da hayatınız başarılarla dolu olsun. Sağlık da olsun…

Muhakkak sanata da olsun…

Saturday, June 11, 2016

Üsküp, konferans, devam

KIBRIS gazetesi, 2016-06-11, Cumartesi, sayfa:31




Değişik gerekçeler ve defalarca gittiğim Balkanlar; Batı’nın özellikle Müslümanlaşmış toplulukları öteleme çabaları gözle görülür biçimde cereyan ederken, demokrasi havarilerinin buna ses çıkarmamaları ve hatta demografik yapının sosyalizm çöktükten sonra bu topluluklar aleyhine hızla çalıştırıldığı bir coğrafi bölge haline gelmiş durumda. Baskınlık savaşı sadece Üsküp’teki heykeller arasında yok! Sosyalizmden sonra Müslümanlara karşı yürütülmüş bir kıyım ve bunun hala devam eden sistematik yansımalarını görmek mümkün. İşin içinde ABD ve hatta NATO olduğu için kimse “ey benim Müslüman kardeşime zulmeden…” diye horozlanamıyor…  Ki bu konuda görüştüğüm uzmanlara göre; Balkanlardaki demografik yapının değişmesi, Arap baharı kandırmacası ile kan ve gözyaşına boğulup ortaçağa döndürülen başta Libya ve halen teslim alınamayan Suriye’deki zorlamadan çok daha önemli görülüyor.

Böylesi labirentvari siyasi ve sosyolojik ortamda kurulabilecek akademik işbirliklerinin en barışçıl girişimlerden biri olması muhtemeldir.  Özellikle; görüştüğümüz akademisyenlerin yaklaşımları, bu işbirliklerini bir görev olarak algılamamıza neden olabilecek samimiyette idi diyebiliriz!

Kosova AAB Üniversitesi Rektörlüğünden bir heyetin Priştine’den kalkıp, (SEEU) Tetova kampusunda devam eden konferansın ikinci gününde bizimle görüşmeye gelmeleri; yukarıda sözünü ettiğim samimiyete önemli bir örnek olarak gösterilebilir sanırım!

Bu görüşmeler sırasında ve geçen haftadan devamla; Makedonya South East European Üniversitesi, Kosova AAB Üniversitesi ve KKTC Yakın Doğu Üniversitesi arasında oluşturulacak akademik işbirliğinin yararlı sonuçlar doğuracağına inancım tamdır.

Temmuz ayının ortalarında iki üniversite arasında imzalanacak protokolden sonra; çok yakın bir zamanda bunun meyvelerini göreceğimizden de kuşkum yok!

YDÜ Eğitim Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu’yu özellikle Balkanlarda kurduğu bağlantılar ve bağlantılarda sağladığı süreklilik açısından kutlamak gerekiyor.  Makedonya’nın başkenti Üsküp’te South East European Üniversitesi (SEEU) ev sahipliğinde beşincisi gerçekleştirilen “Dünya Tasarım, Sanat ve Eğitim Konferansı” da bunlardan biriydi.

Tekrar bu konferansa dönelim, bu konferansa ve benim konuşmama!

Bu cümle tekrar olacak ama geçen haftadan kalan anlamı pekiştirme açısından gerekli diye yineliyorum! Makedonya’nın başkenti Üsküp’te South East European Üniversitesi (SEEU) ev sahipliğinde gerçekleştirilen beşinci Dünya Tasarım, Sanat ve Eğitim Konferansı’nda baş konuşmacı olarak “Sanat, Eğitim ve Akademi” başlıklı bir konferans vermiştim.  Konuşmamı Temel’den bir fıkra ile sonlandırdığımı ve fıkrayı paylaşmıştım.  Bazı arkadaşlardan gelen; “konuşmanın başlangıcı nasıldı?” sorularına yanıt için; Üsküp’e değil de konferansa geri dönmem lazım!  Dolayısı ile de konferansımın başında anlattığım fıkraya dönelim!

Sunum için İngilizceye çevirdiğim fıkranın Türkçesini aradım bulamadım. Bu nedenle de tekrardan Türkçeye çevirmek zorunda kaldım!  Farklı anlatımları da mevcuttur elbet; ama ortaya çıkanı birlikte okuyalım:

Temel’in uzun olan hayat hikâyesinin fıkrası kısa olsun diye:

Temel, yirmi yıllık hapis cezasının son bir ayına gelmiş… Koğuşta kara kara düşünüp dururken yanına hemşerisi Dursun gelmiş, elinde iki bardak çay ile.
-Ula uşağum nedur düşündüğün, aha da çıkacaksun işte daha ne isteyisun…
Temel dertli:
-Sorma Dursun; dışarı çıkmak eyidur muhakkak da, benum için öyle değil.  Ne ailemden kimse kaldi, ne evum var, ne işim ne de geçinecek param… Ne yapacağum pilmeyirum…
Deyip çaydan kocaman bir yudum çeker. Dursun güler durumuna Temel’in.
-Habu düşündüğün derde bak. Ben biliyurum bir çare…
Temel: Söyle o zaman da nedur o…
Dursun: Habu senin horon oynamayı öğrettuğun pire var ya
Temel: Eee noldi ki?
Dursun: Uşağum; işte o pireye horon oynatursun, seyredenlerden de para alursun da…
Temel: Hay aklun ile bin yaşa Dursun!

Ceza biter, o gün gelir Temel özgürlüğüne kavuşur… Pirenin kutusu cebinde çıkar dışarı…

Özlemiştir, hemen bir lokantaya girer, hamsi ve yanında bir duble rakı sipariş eder.
Yer, içer. Hesabını ister. Keyfi yerindedir. Hesabı getiren garsona; masanın üstüne koyduğu kutudan çıkardığı pireyi gösterir…
-“Ula uşağum habu pireyi göriyimisun” der ve horon için ıslık çalmaya başlar… Pire de oynar…
Bunu gören garson da hemen cebinden çakmağı çıkarır ve pireyi yakar!

Konuşmamın devamında: “bu fıkrayla “Sanat, Eğitim ve Akademi” başlığının ne alakası var diyeceksiniz, merak edenler için açıklayayım öyleyse!
1-  Fıkrada eğitim var. Çünkü bizim Temel pireye horon tepmesini öğretti, yani onu eğitti! Dolayısı ile işin içinde eğitim var!
2-  Horonu dans olarak değerlendirmek lazım, dans da bir tür sanat olduğuna göre bu bağlantıyı da kurduk. İşin içinde sanat da var! Geriye kaldı akademi!
3-  Elbette hapishane resmi bir eğitim kuruluşu değildir. Ancak başlık kapsamında ister istemez akıllara akademiyi çağrıştırıyor.
Böylece fıkra ile konuşma başlığı arasında bir bağlantı kurulmuş oluyor mu, oluyor!
Öyleyse şimdi akademiden başlayalım!” diyerek konuşmamın esas konusuna geçtim…

Konferans kapsamında ilk gün Türk Sanatçıların (SEDER üyelerinin) sergi açılışı yapıldı. Arkasından açılış konuşmaları ve benim sunumum geldi. Sunumumda “Burning Man” izleyenler ancak Destan’da köfte yiyerek kendilerine gelebildiler!

Sonra SEEU Tetovo Kampus’une geçtik.
Dikkatimi çeken yerler ve durumlar hakkında yorumlarımı paylaşmıştım!

Hacettepe Üniversitesine torpil geçerek; sözlü sunumları yapılan bildiriler arasından bazılarını yazar ve konu başlığıyla paylaşmak istedim. Bildiriler yayınlandığında veya yazarlarının adından, arzu edenlerin onlara ulaşması mümkün olabilir.

~ Ayşe Bilir: From The Surface of Painting to Architecture Space: Cloud Image.
~ Refa Emrali: Present Day Artists’ Multicultural, Hybrid Identity.
~ Banu Bulduk: Contemporary Illustration Methods and New Application Areas on Illustrations: Interaction Induced Animated Illustrations.
~ Emre Demirel: The Haptic and Visual Considerations of the Public Spaces: Otto Herbert Hajek’s Proposal for Hergelen Square in Ankara.
~ Seza Soyluçiçek: New Generation Console Game Technologies; Console Game Application Supported with Projection Mapping.
~ Ödül Işıtman: Producers of Contemporary Art; Generations X, Y, Z.
~ Hüseyin Özçelik: Ceramic wall tales based on the work named “Freedom”.
~ Hakan Sağlam, Ilayda Asak: Post Graduate Architectural Education in Turkey.
~ Sezer Cihaner Keser: The Role and Importance of Art Education Socializing.

Konferans sekreteri Naziyet Uzunboylu’dan aldığım bilgilere göre; Yakın Doğu Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Zagrep Üniversitesi, Avrupa Eğitim Araştırmaları Birliği ve South East European University işbirliği içerisinde gerçekleştirilen konferansa; 19 farklı ülkenden 120’ye yakın akademisyen katılarak tasarım, sanat ve eğitim bilimleriyle ilgili güncel araştırma konularını tartıştılar.

Konferans kapsamında düzenlenen “Üst Düzey İndexli Dergilerde Yayın Yapımında Dikkat Edilmesi Gereken Unsurlar” başlıklı panelde koşan Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu, özet olarak; dünyada yayınlanan makalelerin yüzde elliden fazlasının hiçbir atıf almadığını, araştırmacıların eriştiği makalelerin yüzde doksanının sadece başlığına göz attığı, yüzde ikisinin özetini okuduğunu ve yüzde birinden azını detaylı okuduğu yönünde bilgiler verirken, etki faktörlü dergilerde; orijinal, bilime katkı getirme düzeyi yüksek ve iyi yazılmış makalelerin yayınlandığını dikkat çekerken, önemli olanın yazarın dışında başka araştırmacıların yazılan makaleye atıf yapmasının olduğunu vurguladı.

Keyifli bir etkinliğin yazısını sonlandırırken: Konferans hiçbir aksaklık olmadan tamamen planlandığı gibi başladı ve sonlandı. Bu nedenle genel koordinatör olarak Prof.Dr. Hüseyin Uzunboylu‘na, evsahipliği yapan SEEU Rektörü Prof.Dr. Zamir Dika ve Yrd.Doç.Dr. Mentor Hamiti’ye, organizsayona emek veren Ankara Üniversitesinden Prof.Dr. Ayşe Çakır İlhan ve Prof.Dr. Hafize Keser’e özellikle teşekkür etmek isterim.

Konferansın benim için öngörülmeyen getirilerinden biri de; geçen gün elektronik postama gelen bir mektup oldu.  Mektubun bir cümlesini aktarayım: “We have learned your paper "Art, Academy and Education" at the 5th International Conference on Education.  We are very interested to publish your latest paper in the Journal of Modern Education Review.”

Balkanlara ve sanata yakın kalın…

Sunday, June 5, 2016

Makedonya, Üsküp, izlenimler

KIBRIS gazetesi, 2016-06-05, Cumartesi, sayfa:29



Temel; macera için İstanbul’dan Amerika’ya kadar yüzmeye karar verir… Dursun da taka ile onu takip edecektir.  İki kafadar yola çıkarlar.  Fıkra bu ya, tam 75 gün sonra ufukta özgürlük anıtı görülür… New York’a varmalarına az kalmıştır.  Temel takada horon tepmeye başlayan Dursun’a döner:
-Ula uşağum ben vazgeçtum geri döneyirum!

Makedonya’nın başkenti Üsküp’te South East European Üniversitesi (SEEU) ev sahipliğinde gerçekleştirilen beşinci Dünya Tasarım, Sanat ve Eğitim Konferansı’na (WCDAE 2016) baş konuşmacı olarak davet edilmiştim. Gittim; “sanat, eğitim ve akademi” başlıklı konferansımı davet eden ve izleyenlere göre başarıyla gerçekleştirdim ve geri geldim. Bu durumun Temel ile alakası var, çünkü konuşmamı yukarıdaki fıkrayı anlatarak sonlandırdım!

Geçen yıl Saraybosna’da gerçekleştirilen resim çalıştayı ve ardından bu yıl açtığımız “izdüşüm” sergisine ilişkin yazılarımda Balkanlar ve eski Yugoslavya hakkında bilgi paylaşımında bulunduğum için bu yazımda Makedonya ve Üsküp ile sınırlı kalmaya çalışacağım.

Makedonya, Balkanlar'da bir ülke. Kuzeyde Sırbistan ve Kosova, batıda Arnavutluk, güneyde Yunanistan, doğuda Bulgaristan ile komşu. Ülke, 1991 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nden Makedonya ismi ile bağımsızlığını ilan etmiş. Birleşmiş Milletler ülkeyi 1993 yılında Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (EYMC) ismi ile tanıdığını duyurmuş.  Avrupa Birliği, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Uluslararası Para Fonu, Avrupa Yayın Birliği ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi gibi örgütler ülkeyi Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (EYMC) adıyla tanımış.

Türkiye, Makedonya Cumhuriyeti'nin bağımsızlık ilanıyla beraber ülkeyi kendi ismi ile tanımış. Nitekim bu sebeple Makedonya'yı Eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya ismiyle (FYROM) tanıyan NATO teşkilatına ait ve içinde Makedonya geçen tüm belgelerde metinde "FYROM" kısaltması geçerken, belgenin sonundaki bir dipnotta Türkiye'nin ve diğer NATO üyeleri ABD, Arnavutluk, Bulgaristan, Estonya, Hırvatistan, İsveç, İzlanda, Kanada, Litvanya, Macaristan, Norveç, Polonya, Romanya ve Slovakya ile birlikte Makedonya'yı anayasal ismi ile tanıdığı ayrıca belirtilmiş.

Gün ortasında indiğimiz Üsküp’te şehrin profilini görmek için gezerken dikkatimizi çeken heykeller oldu. Başarılı başarısız, büyüklü küçüklü heykeller, hemen hepsi yeni heykeller… Kent merkezinde her yüz metrekareye 3-4 heykel düşmekte desem sanırım abartmış olmam.  Heykel deyince neredeyse tümü tarihten devşirildiği belli olan “kahramanların” figürleri. Öyle normal boyutlarda da değiller, devasa heykeller.  Birbirinin görüş alanına giren, hatta genel olarak görüntü kirliliği yaratan “söylemli” heykeller. Bir kısmına su ve ışık oyunları da eklenmiş! Elbette aralarında siyasi ve askeri olmayan şahsiyetlerin heykelleri de var ama azınlıktalar. Şehrin iki yakasını bağlayan taş köprüden eski çarşı yönüne doğru giderken sağ tarafta Vardar nehri içinde suya atlayacakmış gibi ellerini yukarıdan kavuşturmuş, mayosu kırmızı renkli bronz kız heykeli bunlardan biri. Su biraz çekilince kızın çok yakınında iki de ayak görülüyor.  Belki de kız o ayakların sahibini kurtaracakmış izlenimi bırakan bir kompozisyon düzenlenmiş.


Heykellerin aralarında aleni bir “baskınlık” savaşı var denilebilir… Bir de ve özellikle Büyük İskender’in aslanlarına karşı uygulanan vandalizm: boyama!  Bu vandalizm türü pek çok devlet dairesine, bakanlık binalarına ve bir de dikkatimi çeken Makedonya Zafer Kapısı’na karşı da uygulanmış.

Merakımın cevaplanması için yaptığım girişimler sonuçsuz kalmadı elbette.  SEEU Rektörü Prof.Dr. Zamir Dika ve arkadaşları ile yaptığımız sohbetlerde konu aydınlığa kavuştu.  Ancak, yine de açık bilgi kaynaklarından da yararlanarak paylaşmakta yarar var diye düşündüm:

Makedonya hükümeti "Üsküp 2014" projesi çerçevesinde başkent Üsküp'ün merkezini yeni bir görünüme kavuşturmak adına, büyük çalışmalar yürütmüş. İnşa edilen yeni binalarla, eski binalar üzerindeki yenileme çalışmalarıyla ve değişik heykellerle, Üsküp'ün merkezi adeta görkemli antik bir kente benzetilmeye çalışılmış. Heykeller içinden en çok dikkat çekeni ise, kuşkusuz Büyük İskender’in (Alexander the Great), heykelidir. Makedonyalı İskender olarak da bilinen Büyük İskender’in Floransa’da yaptırılan heykeli Makedonya Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 20. yılı anısına 8 Eylül 2011 tarihinde Üsküp Meydanı’na dikilmiş.

Meydanın batı tarafında ışık ve su oyunlarıyla tasarlanmış yirmi metre çapında ve bir havuzun içine yerleştirilmiş 10 metre yüksekliğindeki rölyefli silindirin tepesindeki yine on metre çapındaki platformda merkezin dışına basan iki arka ayak ve iyice çemberin dışına yakın yerleştirilmiş kuyruğu ile dengesiz bir platformda şaha kalkmış atın üzerinde kılıcı ile “fetih” işareti yapmakta olan Büyük İskender’in atlı heykeli 14.5 metre, anıtın toplam yüksekliği ise yaklaşık 30 metre yüksekliğinde.

Silindirik kaidenin etrafında İskender’in komutanları uzun uzun mızraklarla kompozisyona hareket katmışlar. Havuzun etrafına sıralanmış aslan heykellerinin kimi içe doğru kimi de dışa doğru bakıyor. İçe doğru bakanların ağızları açık ve su oyunlarına katılıyorlar. Suyun hareketiyle senkronize olarak değişen ışığın rengi “kitchliğin” zirve yaptığı izlenim anı oluyor tarihi bir figürün anıtında. Kısaca; izlenmesi zor olduğu için etkisi de olumsuz denebilecek bir anıt!

Makedonya hükümetine göre 80 milyon Euro’ya mal olduğu belirtilen Büyük İskender heykeli projesinin maliyeti, kimilerine göre 200 milyon kimilerine göre de 500 milyon Euro’ya mal olmuş.
Turistler için, fakirliğin pek deşifre olmadığı kentte, dikildiği ilk zamanlarda harcanan bütçe nedeniyle heykel, bazı kesimlerin tepkisini toplamış.  Halkın bir kısmı, işsizlik oranının yüzde 33'ü aştığı ve vatandaşların yaklaşık üçte birinin yoksulluk sınırının altında yaşadığı ülkede heykellere yüklü harcamaların yapılmasına karşı çıkmış. Vandalizmin sebebi olarak da işte bu “dengesizlik” gösteriliyor.

Kentte gezerken barışçıl bir protesto gösterisinin de tanığı olmak ilginçti. Her yaştan ve her statüden, bisikletlisinden tekerlekli sandalyelisine kadar oldukça farklı renklerden oluşmuş göstericilerin zarar vermeden ve zarar görmeden toplanacakları alana kadar şarkılar ve sloganlar eşliğinde yürümeleri eski Yugoslavya sempatilerinin hala sönmediğinin göstergesiydi. Bu arada şunu da belirteyim ki; sadece iki üniformalı ve onların yanında duran sivil giyimli bir polisin güvenliğini sağladığı bir binanın dışında başka bir “önlem” gözüme takılmadı! Hükümet aleyhine olduğu belli ancak, dedim ya “barışçıl” bir gösteriydi.

Üsküp 2014 projesiyle Makedon ve Ortodoks Hıristiyan kültürüne “anıtsal” yatırım yapılıyor izlenimi var kentte.  Büyük İskender'i kendi ataları olarak gören Yunanlar, Makedonya'nın bu projesini tahrik edici buluyor. Makedonya hükümetinin Makedon etnik kimliğini reform etmeye çalıştığını ve bu amaçla Üsküp 2014 projesini geliştirdiği ve milliyetçiliği tırmandırdığı kanısı yaygın bir görüş. Bu kapsamda, Makedonya'nın çok uluslu ve çok kültürlü bir devlet olduğunu gerekçe gösteren Arnavut ve Türkler, Üsküp 2014 projesinin kendi tarihlerine ve kültürlerine ait değerleri yansıtmıyor olmasından dolayı rahatsızlıklarını dile getiriyor.  Otelden havaalanına giderken konuştuğumuz taksi şoförü bu konuda oldukça net bilgiler ve rakamlar verdi...

Pek ümitleri olmazsa da Arnavut ve Türkler, kendi tarihlerine ait kahramanların heykellerinin de Üsküp'ü süslemesini talep ediyorlar.  Bu talebe karşın; Mostar’da olduğu gibi Üsküp’ün en görünür yerine de bir haç dikilmiş!

Arnavutların Tetova, Türklerin ise Kalkandelen dedikleri bölgede, halen Türkçe de konuşan Arnavutların kontrolündeki Osmanlı dini külliyelerinden biri Harabati Baba Tekkesi veya Sersem Ali baba Dergahı’nın içindeki o “koltuğa” konulmuş ABD ve Avrupa Birliği bayrakları dikkat çekiciydi! Mihmandarın anlattığı “yıktılar, yaktılar, ahıra çevirdiler” hikâyeleri, bayrakların neden orda olduğunu yeterince açıklıyordu. Hikâyelere tezat, dışarıdaki hemen her şey Osmanlıdan kaldığı gibi ayakta duruyordu!  Yine mihmandarı yalanlarcasına Alaca Camii kapısına asılmış Kalkandelen Müftülüğünden imzalı mühürlü bir bildiride de “her gün devamlı okunan hatme-i şerif 77.yıl” yazıyordu…

Tetova’dan güzergahımız Ohrid Gölüne doğruydu… Arnavutluk, Yunanistan ve Makedonya Cumhuriyeti'nin kesiştiği noktada bulunan Ohrid gölü kıyısında balık yemek, tekne turu ve huzur üç saatlik otobüs yolculuğuna fazlasıyla değdi. Bir de fotoğraflar var elbet, sabitleyip kendimle getirdiğim!



Peki, kongre?

Makedonya South East European Üniversitesi, Kosova AAB Üniversitesi ve KKTC Yakın Doğu Üniversitesi arasında oluşturulacak akademik işbirliği hakkında önümüzdeki hafta yazsam daha iyi olacak.

Sanata yakın kalın…