Thursday, March 27, 2014

Söz, kuş ve gündem

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:20
27 Mart 2014, Pazar, Lefkoşa

Bugünkü yazıma alışılmış girişlerimden farklı bir başlangıç yapacağım. Geçen Pazar günü “durumu çok güzel özetleyen bir söz” olarak okuduğumda pek hoşuma giden, sizinle paylaşmak istediğim, anlamını güncelin tam ortasına konumlandırabileceğim bir söz ile bugünkü yazıma başlıyorum.  “Kuş konduğu dalın kırılmasından korkmaz, çünkü güvendiği dal değil, kendi kanatlarıdır!”

Bir yöntem olarak; nüktedanlar veya kalemi güçlü olanlar gerektiğinde bir atasözü veya fıkra ile söze başlar, onlardan yakaladıkları rüzgar ile de  karşılarındakilere kendilerini ulaştırırlar.  Anılar ile anlatımlar süslemeden önce de bu yöntem pek kullanılır.  Başka bir deyişle bu “ustaların” elinde her iki enstrüman, beklenildiği üzere uygun yer ve zamanda kullanıldığında “anlam” hedeflenene daha da rahat ulaşır.  Bu nedenledir ki derin sohbetlerin çoğunda gerçeklik, saldırgan değil ise, sorgulanmayacak kadar keyif verici bulunur.  Çoğu insan tarafından ister istemez “yine mi” denilen toplumsal sorunların sosyal medya başlıklı müzakereler kısmına değinmeden bugün de geçemeyeceğim. Aslında “kuş” meselesine yelken açmak istemem temelli ondan.  Bu arada servis edilen başka bir bilgi de; National Geographic’in Bosna Hersek savaşı ile ilgili hazırladığı bir belgeselden alındığı söylenen “kuş” görüntüleri de tam zamanında “düşürülmüş” akım medyaya.

Kıbrıs’ta gündeme düşen ise; Yakın Doğu Üniversitesi 25.yıl etkinlikleri çerçevesinde Deep Purple konseri. Karşı taraf siyaseten hep olduğu gibi –kuşla alakası yok belki ama- taş koymaya çalışıyormuş.  YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. İrfan S. Günsel ve Yakın Doğu’nun bu işin de üstesinden geleceğinden kuşkum yok.  Düşme ile alakası yok ama bir arkadaşım “yelkovan” kuşlarını yazmıştı!  İlk okuduğum yazısıydı o ve sosyal medyadan haber verdiğinde diğer yazılarını da keyifle okuyorum.  Hırs dolu bir konuya “k.k.halleri” başlıklı yazısı ile profesyonelce bir nokta koyduğunda takdir etmiştim kendini; düşen, kaçan ya da uçan yok ama onunla kendimi bu alanda kıyasladığımda daha emekliyorum!

Konu, düşen değil de kafeslenen küçük mavi bir kuş.  Sosyal medyada bilindik bir kuş, adına da twitter diyorlar, iki haftadır benim gündemimdeki işte o kuştur, gigsi değil!  Şiddetle; “kafese kapatırım” denildiğinde hemen kapatılan; sonrasında ise düşüncelerin globalleşen dünyada artık kafese kapatılamayacağının fark edilmesiyle; cici kuş, renkli kuş, tatlı kuş diye nerede ise methiyeler düzülen o kuştur bu.  Kuşun, düşün, insanın özgürlüğü dünyanın her yerinde önemli!

Söze dönersek; ya konduğunuz dala güveneceksiniz ya da kanatlarınıza, cüsseniz ne olursa olsun! Oraya başkalarının kanatlarıyla çıktıysanız elbette dalın kırılmasından korkarsınız.  O başkalarının kanatları ile oturduğunuz dalda oturma organınızın büyüklüğü kadar bir yerçekimine maruz kalacağınız açıktır. Yerçekimi daldan yere düşme ile eş anlamlıdır bu durumda.  Eh bu bilgi de korkutur dalda olanı.  O korku ki şiddete de yol açar ve “şiddetin derecesi büyüdükçe şiddete uğrayanların yaşı küçülür” derler…

Şiddete değil, sanata yakın kalmanız dileğimle.



Wednesday, March 26, 2014

Yakından Sanat: Elif Songür Dağ & Hakan Dağ

KONUKLAR: Elif Songür Dağ & Hakan Dağ, 26.03.2014, YDÜ TV stüdyoları, Lefkoşa

Saturday, March 22, 2014

Toplum, teknoloji ve design

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:19
23 Mart 2014, Pazar, Lefkoşa

Bugün, yazıma nasıl başlayacağımı bilemiyorum.  Bildiğim; bugünün dünden daha farklı bir gün olduğu: dünyanın gözü önünde meydana gelen “ben, benim, bana, benden…” gerekçeleriyle uygulanan bir karartma operasyonu farklılaştırdı bugünü.  Otuza yakın ülkeden sanatçının katıldığı bir uluslararası sanat çalıştayına davetliydim.

Mısır’dan, Çin’den ve İran’dan kimse yok, ancak diğerleri bizim TV kanallarının yayınından önce, internet üzerinden hemen öğrenmişlerdi her şeyi.. Dünyanın her geçen gün daha da küçüldüğü bu yüzyılda toplumsal olaylara sanatçıların duyarsız kalması mümkün değil. İlgili olan herkes araştırdığında bizzat kendi dilinde yorumlar da okuduğu için konuya ilişkin sohbetlerin yüzeysel olmadığını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Daha geçen haftaki yazımda “bir” toplumun akademik ve sanatsal “tarihine not düşmek için” çabaladığımı ifade etmiştim. Ancak; bugün dünya siyasi tarihine sosyal medya üzerinden çizik atılmasına tanık olmak da varmış ifadesini kullansam yanlış olmaz sanırım!  Bu ifadeden hareketle aşağıdaki soruların “fikir özgürlüğüne taraf olma” adına kanatlanması ve gelip kağıda konmasını “insani” bir beklenti olarak ele almak yanlış olmasa gerek.

Sorular şöyle: Demokrasinin uygulanırlığı esas alınarak ölçü birimi oluşturulmuş liglerin hangisinde top oynuyoruz sorusu, dünya akademik sıralamasındaki yerimizin neresi olduğuna ilişkin soruya cevap özelliğini de taşır mı acaba? Sporu televizyon karşısında maç seyretmek olarak kabul edenler ile akademisyenliği memurluk ile eş değer görenlerin arasında bir fark var mıdır?  Siyasi iddiaların kurufasulye ile gastrolojik bağlantısı, dünyanın hangi ülkesinde bu kadar yakın ilişki içindedir ve bundan rahatsız olmayanların beş duyu organının çalıştığından şüphe etmemek mümkün mü? Düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğünün temel insan haklarından biri olduğu kabulü, sadece “ben” söz konusu olduğunda değil, toplum veya “herkes” için de neden geçerli olmalıdır? Toplumsal ilerleme veya demokrasi, onların üstü çizilerek veya kesintiye uğratılarak sürdürülebilir mi?  Akademik ve/veya bilimsel ilerleme, fikir özgürlüğünün bulunmadığı “yerlerde” mümkün müdür?

Bugünün farklılığını soruların içinde bırakarak özellikle “Arap Baharı”nın yaşandığı coğrafyada son yıllarda yaşanan sosyolojik süreç tek bir cümle ile şöyle özetlenebilir mi acaba? Bilgi teknolojilerinin baş döndürücü gelişimi, üretici değil de “tüketici” kimliği ön planda olan toplumları “sosyal designırlar” aracılılığıyla büyük bir çalkantıya sürüklemedi mi; ya da bu design edilen ülkeler düne göre daha mı çok demokrasiye sahipler, oradaki insan hakları kimin umurunda veya hangi ligdeler?

Mutlaka daha öncesi değişik boyutlarda meydana gelmiştir ancak; düzenlemenin görünen/alenileşen başlangıcında Irak topraklarında ilerleyen tankların görüntülerini uydu üzerinden canlı yayınlayan TV kanallarının, paletlerin altında ezilen kum tanelerini sanatsal sunumla dünyaya yaydığı sırada zafer çığlıkları atanlar, bugün tef mi çalıyorlar yoksa piyano mu?

Birileri, bilgisayarın insanın yapabilirliğini inanılmaz derecede artırdığına inanırken, diğerleri sosyal medyada kullanılan programlar aracılığıyla geleceğin çevresel değişimlerine aşı¬rı tepki gösteriyor. Dünyanın bir tarafı bilimle uğraşıp ürettiği teknoloji ile galaksiler arası yolculuğun hazırlığını yaparken, diğer tarafı “kuşları” kafesliyor.

Görünen o ki; toplumlar zamana, dolayısıyla teknolojiye ayak uyduramayanlara karşı hiç de merhametli değiller.  Güne ve sanata yakın kalmanız dileğimle.

Tuesday, March 18, 2014

Toplum, design ve sanat

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:18
18 Mart 2014, Salı, Lefkoşa

Yazılarımın bir kısmını daha önce de söylediğim üzere; kültürünün en önemli taşıyıcılarından biri “söz” olan toplumun “tarihine not düşmek için” özellikle akademisyenlere yönelik kaleme aldım.  Çok önemli yorumlar, katkılar, destekleyici eleştiriler ve keyif aldım. Mutlu oldum, minnettarım da.

Geçen haftaki yazımda: “…kapitalist sistemin önemli ulaştırıcılarından “vitrin” ve vitrinin “dışındakine” bir parantez açmak gerek: Önünden geçenlerin çok büyük bir çoğunluğunun beslenme alışkanlıkları ve taşıdığı genler nedeniyle ne oran ne de orantı açısından uyumsal örtüşme değil; sadece türdeş figür benzerliği olan mankenlere ve onlara giydirilenlere hayran hayran bakmalarını anlamak “bence” mümkün!...”diye yazmışım.  Düzenli olarak yazmaya başladığım yaklaşık dört ay öncesinden beri şuna dikkat ettim: ben yazdıklarımdan sorumluyum, okuyanın anladığından değil! Diğer “profesyonel” köşe yazarlarını okudukça “anlaşılmak” sorununun; düşünsel paylaşımlarla örtüşmese dahi ortak bir değer olduğunu fark ettim.  Elbette ki çalışma alanı plastik sanatlar olan bir akademisyen kimliği ile “anlaşılma” konusunda pek bir sıkıntıya meydan vermeyecek şekilde açık ve net olarak iletmek istediklerimi yazıya dökmüş olduğumu sanıyorum.  Günlük hayatta en çok karşılaştığım “demokrasi” ve “alan tacizi” sorunlarını; -yetersiz ve yeteneksiz insanların kısaca, dansta terlemeleri süresini- Freud’un psikanalizine bağlayarak şimdilik piste gömüyorum!

Ancak ve duyarsız kalamayacağım bazı toplumsal sorunlara “farkındayım” demek için zaman zaman küçük göndermeler ile yer verdim yazılarımda.  Örneğin; “…vaziyet “size demokrasi getirdik” denilecek kadar vahimdir…” demişim.  Bugün biraz daha geniş bakalım: “mahallenin öğretmeni imama yenildi” diyerek Türkiye’de proje yürütenler ve onlara paralel ya da doğrudan destek olanlar; Kuzey Afrika, Arap Baharı gibi süslü tanımlar kullananlar, aslında “design” edilenin bu coğrafyadaki inanç sistemleri üzerinden “çıkar” olduğunu pek iyi biliyorlardır.  Akım medyada tartışılanlara baktığımızda ise insan hakları, özgürlük, demokrasi ile süslenmiş bir “devşirme” maskeli balo var!

Yirmibirinci yüzyıl insanının “kültürlendirilmesinde”; hangi görüş öne çıkarsa çıksın, hangi yönelim baskın olursa olsun, mutlaka ve birilerine hizmet ettiği için hiçbir görüşün tarafsız olduğu söylenemez. Bunu “yönetsel” bir gerçek olarak algılayabildikten sonra geriye; her türlü tarafsızlık ve evrensellik iddiasının aslında ideolojik bir kurgu olduğu sonucuna varmak kalıyor…  Sonuçtan geriye doğru baktığımızda ise; taktik olarak böl, parçala, yönet ile hangi enstrümanların, kimlerin aracılığıyla, nasıl kullanıldığına tanık olmak; yirmibirinci yüzyıl insanının belki de en büyük talihsizliğidir.

Birilerinin “ayaklar altına aldığı” değerlerin önemi; toplumsal olayların “pasif” bir şekilde dışa vurumunda kendini yeterince göstermiyor mu?  Sorunun cevabı olmasa da, sanırım birilerinin hırstan, kinden, nefretten; kimilerinin de gazdan gözleri kör oluyor… Hatta birileri de ölüyor!  Cevap: “döviz kuru bundan etkilenmez”…

Epey zamandır üzerinde düşündüğüm “fastfood design yöntemi” ile ilgili daha çok şey yazmak gerek. Tabii ki bu design yöntemi sadece siyasi veya ekonomik arenaya değil, hayatın her alanına girmiş durumda.  Ortak özellik olarak belirgin bir şekilde göze çarpan şu yorum pek de yabana atılacak türden değil: önce kimliksizleştir, sonra senin istediğin yeni bir kimlik yükle…

Görünen o ki sanat; bu “design”dan en hızlı nasibine kavuşan alan!

Tuesday, March 11, 2014

Mekan, görünmek, sanat

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:17
09 Mart 2014, Pazar, Lefkoşa

'Görme Biçimleri' adlı kitabının hemen ilk satırında Berger'in belirttiği gibi, “görme konuşmadan önce gelir”.  Uzmanlara göre; insanoğlu konuşmaya başlamadan önce bakmayı, baktıktan sonra da görmeyi öğrenmiştir.  Görünenin önceliği, kabul edilen bir durumdur.  Görmeye verdiğimiz önem ve ortaya çıkan “değer” insanı taraflı kılar ve eğilimleri nedeniyle de zaaflar oluşturur.  Belki de bu nedenledir ki insanın zaaflarını bilen “toplum mühendisleri” onu her türlü görüntü ile esir alarak yönlendirir ve yönetir.

Bu yönetim için gerekli olan; zaman ve farklı toplumsal katmanlara bakmadan mekan kategorizasyonu yaptığımızda karşımıza; sokak, ev, oda, ofis ayrışması ile dört farklı tür çıkmaktadır.  Bu dört mekanın sahipleri açısından “yeri ve önemi” nasıl değerlendirilebilir, “özel” mekanında insan nedir konusunu; sonucu sanata bağlamak üzere, mimarlık alanını taciz etmeden yazılı olarak düşünmeye çalışalım:

Yaşadığımız çevredeki ağaçlar, kuşlar, gökyüzü ve bulutlar gibi doğal uyarıcıların yanı sıra, gözümüze çarptığında mutlu ya da mutsuz olduğumuz; istemli veya rastlantısal “baktığımız” o kadar çok “yapay” nesne, o kadar çok görüntü var ki, değil sadece gözümüz; belleğimiz de bunları ayırt etmede yetersiz kalır.  Büyük ve çekici reklam panoları, ekranlar, son model arabalar, arabalarda bakımlı hanımlar ve beyler, kimi kasvetli mimari yapılar, kimi kerpiç binalar, ışıl ışıl albenili vitrinler, (meydanlarda demek isterdim ama) kavşaklarda heykeller...

Burada kapitalist sistemin önemli ulaştırıcılarından “vitrine” ve vitrinin “dışındakine” bir parantez açmak gerek: Önünden geçenlerin çok büyük bir çoğunluğunun beslenme alışkanlıkları ve taşıdığı genler nedeniyle ne oran ne de orantı açısından uyumsal örtüşme değil; sadece türdeş figür benzerliği olan mankenlere ve onlara giydirilenlere hayran hayran bakmalarını anlamak “bence” mümkün!  Hatta pek çok insanın vitrin seyredenleri seyretmesi, işin bu dayanılmaz tezattaki eğlencesinden kaynaklanmaktadır denilebilir.  Farklı bir açıyla bakıldığında; ilginizi çeken sizin vitrininizdekidir aslında.  Öyleyse kamuya açık olarak sokak, herkes ve her şey için vitrindir!

Peki, sokaktan “içeri” özel veya kapalı mekana geçince durum nasıl: çok değil bundan elli yıl önce evin en merkezi yerinde, ailenin en yaşlısı oturur, onun sözü geçer hane halkını ve yaşamı o yönlendirirdi.  Günümüz evlerinde artık o “reis” yerini “big brother” forslu televizyona bırakmış durumda.  İşin burasında “tüketici” -ve hatta bunların çoğu tutucudur- toplumlar için vaziyet “size demokrasi getirdik” denilecek kadar vahimdir!

Sokak ve sokaktaki vitrini “dikizleme” işini kameralara; evin yönetimini ve demokrasiyi ise “baskın” olana bırakıp evdeki “odaya” şöyle bir göz atalım: Genetik ya da biyolojik ne tür özellikler taşıdığımızın, çoğunlukla “tercih” edilmiş göstergeleridir o duvarda asılı olanlar. Çünkü sokakta istemimiz dışında var olan, kontrolsüz görüngülere inat; odamızdakiler, tekrar tekrar “görmek için” orada tuttuğumuz özel nesnelerdir. Bir fotoğraf, bir afiş, küçük bir resim veya saat; sizden başka kimsenin umursamayacağı bir anı veya anlam taşıyıcısı olarak öylece orada ama “tercihen” yaşamın içindedir!

Sokak gibi kişisel kontrolümüz dışında kalan, evimiz gibi egomuzu koşulsuz rahatlatan, odamız gibi özgür ve gözümüzü süsleyen yaşam alanlarının dışında; bir de çalışanların günlük aktif saatlerinin neredeyse yarısını geçirdikleri iş ortamlarını da ele almak gerekiyor bu yazı kapsamında. İnsan hayatındaki klasik sınıflama ile kimine göre savaş meydanı, kimilerine göre zorunlu alan: çalışma ofisleri.

Çalışma ofislerinde statü ölçüsü olarak gerçek ve olunmaya çalışılan arasındaki bir dilemmanın dans eskizleri görülebilir.  Hele kapı çalındığında cevaben çıkacak “gir” sesi savaşmadan kazanılan zaferin çığlığı gibi olmalıdır!  Şahsa münhasır sesin tarifi havada öylece asılı kalsın, -yazı gereği- varsın içeriye de kimse girmesin.  Ancak içeridekinin, ofisin kullanıcısı olarak “slalom” hareketleri sırasında ve yukarıya fırlama gayretleri içinde iken birbirine takılmış, doğal yürüyüş ritmini yitirmiş o ayaklarının taşıdığı, mecazen cılız, hastalıklı bedeni; pencereden gelen güçlü ışıkla duvarda “aslan” gibi gözükür.  Ancak yansıma kaynağı duvardan uzak oldukça gölge büyür, yalanına inanan bir illüzyona döner ofisinden kendine bakan için. Burada Woyzeck’i anmak gerek;  “her insan dipsiz bir uçurumdur; kendine bakmaya görsün, başı döner.”

Penceresi açık ofiste; üfürülme halleri ile tüller oynarken esen rüzgar eteklerini havalandırır o kendine bakan muhteremin, ama zilleride çalar keçilerin… Reprodüksiyon hırsların kanıtlarıdır aslında o ofisin duvarındakiler, kapıdan her girenin koşullu olarak görmesi planlanan bir güç sembolü; arsız, plastik, çizik, lekeli bir büyütecin arkasına saklanmış ucuzluğu  taşır o koltuk.  Çerçevesiz Çin işi resimler değil duvardan okunması gereken, sokma aklın kurallarıyla oynayan ucuz bir kukladır o, bakıp da görebilen için.  Ama o mekanda nerede olduğunuz, hangisi olduğunuz, isteyen mi istenen mi olduğunuzun önemi, bu yazılanlara iyi ya da kötü “tepki seçiminizi” belirler.  Bu seçimi; egosunu hırslarıyla kirletmeden önce herkesin temiz olduğuna inanarak ve kararı dürüst insanlara teslim ederek, ofisten çıkıp yolumuza devam edelim.

Sokak, ev, oda ve ofis dörtlemesinden hareketle; tarihi ve bugünüyle barışık, her uygar ülke ve toplumun vitrini olduğu üzere; bir “sanat müzesi” mutlaka yolumuza çıkacaktır.

Sanata yakın kalmanız dileğimle; insan için, sanat için yürümeye devam…