Sunday, April 13, 2014

Mizah, sanat, felsefe

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:22
13 Nisan 2014, Pazar, Lefkoşa


















































Mizah, sanat, felsefe

Prof.Dr. Uğurcan Akyüz*

Bu hafta “İstanbul’dan abim gelmiş” diye bir uyarlama ile Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve sergisinden bahsedeceğim.  Onyedi ülkede çalışmaları yayınlanan bir sanatçıyı kısa bir özet ile sizlerle tanıştırdıktan sonra düşüncelerinden küçük bir kesit, çalışmalarından da birkaç örnek sunacağım.

Gürbüz Doğan Ekşioğlu; Karadenizin şirin ili Ordu’nun Mesudiye ilçesinde 1954 yılında doğdu.  Mesleki öğrenimini İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nda (günümüzde Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) gördü.  Ekşioğlu, 1980’de girdiği üniversiteden 25 yıl sonra emekli olarak ayrıldı. 2006 yılından beri Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

Ekşioğlu, 23'ü uluslararası olmak üzere, toplam 71 ödül kazandı.  Atlantic Monthly, New York Times gibi gazete ve dergilerin yanı sıra, New Yorker dergisinin kapağında 7 kez, Forbes dergisinin kapağında ise bir kez çalışmaları yayımlandı.

1977 yılından beri karikatür çalışmaları yapan Ekşioğlu’nun,  farklı tarihlerde yaptığı, değişik içerik ve kapsamda 26 tanesi orijinal olmak üzere 56 çalışması bir seçki halinde Girne’de Art Rooms At The House’da 4 Mayıs’a kadar izlenebilir. (Serginin organizasyonu için Oya Yaşarcan Silbery’e teşekkürler.) Türkiye'de ve yurtdışında pek çok karma serginin yanı sıra, biri New York'ta olmak üzere 21 kişisel sergi açan Ekşioğlu’nun bu sergisi KKTC’deki ilk kişisel sergisi niteliğini de taşıyor.

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde bir konferans veren ve Yakından Sanat TV programının konuğu da olan  Gürbüz Doğan Ekşioğlu; alçakgönüllü sanatçılığı ve yardımsever kişiliği ile çevresi ve öğrencileri tarafından örnek bir insan olarak değerlendiriliyor.

Bir gazetede 15 Mayıs 1998 tarihinde yayınlanan, kendisi ile Ankara’da açtığı bir sergi nedeniyle yaptığım görüşmede; yaptığınız işlerin illüstrasyon mu, resim mi, yoksa karikatür olarak mı değerlendirilmesini istersiniz sorusuna verdiği yanıt: “Bunlar daha çok karikatür olarak değerlendiriliyor,çünkü karikatür yarışmalarında ödül alıyorum. İllüstrasyon olarak değerlendiriliyor;çünkü gazetelerde dergilerde reklam amaçlı yayınlanıyor. Sergi açıyorum resim diye değerlendiriliyor. Aslında şöyle bir saptama yapabiliriz: Bir işin ne olduğuna karar vermek için onun nerede kullanıldığına bakmak gerekir. Günümüzde plastik sanatların tüm dalları arasında müthiş bir etkileşim var.” O görüşmeyi gazetenin sayfasından bağlantısını verip paylaşmak için epey aradım ama ulaşamadım. Başka bir soruyu daha yine cevabından dolayı size getirmek istedim.  Günümüzde kuşaklararasında, uğraşı alanlarının perspektifinden bakanlar sanat ve tasarımı birbirine karıştırıyorlar! “Üretimi ve sonrasında bir iş, sanatsal niteliğini koruyorsa sanat eseridir denilebilir. Günlük taleple birlikte tükenip gidiyorsa elbette sanat eseri değildir, ama grafik tasarım olabilir o.  Grafik sanat için yapılmaz sanatlardan etkilenir, ama sanat değildir. Grafik tüketime yönelik olduğu için anlayış değiştikçe gereksinimlerin de yenilenmesi gündeme gelir, amblemler yenileniyor, çağa göre bir anlatım gerekiyor.”  Grafiğin ya da görsel anlatımın en kestirme araçlarından biri olan yazının çalışmalarında yer almamasına ilişkin ise “mizah, felsefe önemli benim için. Ayrıca yazıya gerek kalmıyor, iş kendini anlatıyor” diye verdiği cevap aslında tüm çalışmalarından yansıyan yetenek ve zekanın özeti olarak da değerlendirilebilir. 

Zaman zaman çalışmalarının yanış ellerde farklı şekillerde kullanılmasına da rastlıyor Ekşioğlu.  Sosyal medyada ben de rastlamıştım, dokuz yaşında bir çocuk hikayesi ile birlikte servis edilmişti bir çalışması.  Denizin ortasında terazide duran iki kafes, birinde kuş kafesin dışarıda ve aslında özgür, diğerinde ise kapalı kafesin içinde.  Gürbüz hocaya gönderdim mesajı.  Gürbüz hoca bana çalışmanın orijinal hali, eskizi ve o çalışmaya temel olmuş “gerçek yaşam” öyküsü, yanı açıklaması ile hemen dönmüştü. Yukarıda sözünü ettiğim yetenek ve zekanın aslında çok çalışmak, iyi gözlem yapmak ve duyarlı olmakla bağlantısına bir kere daha ve iç burukluğuyla tanık olmuştum.

İnsana, emeğe ve sanata yakın olmanız dileğimle.

 

*Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi

Thursday, March 27, 2014

Söz, kuş ve gündem

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:20
27 Mart 2014, Pazar, Lefkoşa

Bugünkü yazıma alışılmış girişlerimden farklı bir başlangıç yapacağım. Geçen Pazar günü “durumu çok güzel özetleyen bir söz” olarak okuduğumda pek hoşuma giden, sizinle paylaşmak istediğim, anlamını güncelin tam ortasına konumlandırabileceğim bir söz ile bugünkü yazıma başlıyorum.  “Kuş konduğu dalın kırılmasından korkmaz, çünkü güvendiği dal değil, kendi kanatlarıdır!”

Bir yöntem olarak; nüktedanlar veya kalemi güçlü olanlar gerektiğinde bir atasözü veya fıkra ile söze başlar, onlardan yakaladıkları rüzgar ile de  karşılarındakilere kendilerini ulaştırırlar.  Anılar ile anlatımlar süslemeden önce de bu yöntem pek kullanılır.  Başka bir deyişle bu “ustaların” elinde her iki enstrüman, beklenildiği üzere uygun yer ve zamanda kullanıldığında “anlam” hedeflenene daha da rahat ulaşır.  Bu nedenledir ki derin sohbetlerin çoğunda gerçeklik, saldırgan değil ise, sorgulanmayacak kadar keyif verici bulunur.  Çoğu insan tarafından ister istemez “yine mi” denilen toplumsal sorunların sosyal medya başlıklı müzakereler kısmına değinmeden bugün de geçemeyeceğim. Aslında “kuş” meselesine yelken açmak istemem temelli ondan.  Bu arada servis edilen başka bir bilgi de; National Geographic’in Bosna Hersek savaşı ile ilgili hazırladığı bir belgeselden alındığı söylenen “kuş” görüntüleri de tam zamanında “düşürülmüş” akım medyaya.

Kıbrıs’ta gündeme düşen ise; Yakın Doğu Üniversitesi 25.yıl etkinlikleri çerçevesinde Deep Purple konseri. Karşı taraf siyaseten hep olduğu gibi –kuşla alakası yok belki ama- taş koymaya çalışıyormuş.  YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. İrfan S. Günsel ve Yakın Doğu’nun bu işin de üstesinden geleceğinden kuşkum yok.  Düşme ile alakası yok ama bir arkadaşım “yelkovan” kuşlarını yazmıştı!  İlk okuduğum yazısıydı o ve sosyal medyadan haber verdiğinde diğer yazılarını da keyifle okuyorum.  Hırs dolu bir konuya “k.k.halleri” başlıklı yazısı ile profesyonelce bir nokta koyduğunda takdir etmiştim kendini; düşen, kaçan ya da uçan yok ama onunla kendimi bu alanda kıyasladığımda daha emekliyorum!

Konu, düşen değil de kafeslenen küçük mavi bir kuş.  Sosyal medyada bilindik bir kuş, adına da twitter diyorlar, iki haftadır benim gündemimdeki işte o kuştur, gigsi değil!  Şiddetle; “kafese kapatırım” denildiğinde hemen kapatılan; sonrasında ise düşüncelerin globalleşen dünyada artık kafese kapatılamayacağının fark edilmesiyle; cici kuş, renkli kuş, tatlı kuş diye nerede ise methiyeler düzülen o kuştur bu.  Kuşun, düşün, insanın özgürlüğü dünyanın her yerinde önemli!

Söze dönersek; ya konduğunuz dala güveneceksiniz ya da kanatlarınıza, cüsseniz ne olursa olsun! Oraya başkalarının kanatlarıyla çıktıysanız elbette dalın kırılmasından korkarsınız.  O başkalarının kanatları ile oturduğunuz dalda oturma organınızın büyüklüğü kadar bir yerçekimine maruz kalacağınız açıktır. Yerçekimi daldan yere düşme ile eş anlamlıdır bu durumda.  Eh bu bilgi de korkutur dalda olanı.  O korku ki şiddete de yol açar ve “şiddetin derecesi büyüdükçe şiddete uğrayanların yaşı küçülür” derler…

Şiddete değil, sanata yakın kalmanız dileğimle.



Wednesday, March 26, 2014

Yakından Sanat: Elif Songür Dağ & Hakan Dağ

KONUKLAR: Elif Songür Dağ & Hakan Dağ, 26.03.2014, YDÜ TV stüdyoları, Lefkoşa

Saturday, March 22, 2014

Toplum, teknoloji ve design

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:19
23 Mart 2014, Pazar, Lefkoşa

Bugün, yazıma nasıl başlayacağımı bilemiyorum.  Bildiğim; bugünün dünden daha farklı bir gün olduğu: dünyanın gözü önünde meydana gelen “ben, benim, bana, benden…” gerekçeleriyle uygulanan bir karartma operasyonu farklılaştırdı bugünü.  Otuza yakın ülkeden sanatçının katıldığı bir uluslararası sanat çalıştayına davetliydim.

Mısır’dan, Çin’den ve İran’dan kimse yok, ancak diğerleri bizim TV kanallarının yayınından önce, internet üzerinden hemen öğrenmişlerdi her şeyi.. Dünyanın her geçen gün daha da küçüldüğü bu yüzyılda toplumsal olaylara sanatçıların duyarsız kalması mümkün değil. İlgili olan herkes araştırdığında bizzat kendi dilinde yorumlar da okuduğu için konuya ilişkin sohbetlerin yüzeysel olmadığını tahmin etmek zor olmasa gerek.

Daha geçen haftaki yazımda “bir” toplumun akademik ve sanatsal “tarihine not düşmek için” çabaladığımı ifade etmiştim. Ancak; bugün dünya siyasi tarihine sosyal medya üzerinden çizik atılmasına tanık olmak da varmış ifadesini kullansam yanlış olmaz sanırım!  Bu ifadeden hareketle aşağıdaki soruların “fikir özgürlüğüne taraf olma” adına kanatlanması ve gelip kağıda konmasını “insani” bir beklenti olarak ele almak yanlış olmasa gerek.

Sorular şöyle: Demokrasinin uygulanırlığı esas alınarak ölçü birimi oluşturulmuş liglerin hangisinde top oynuyoruz sorusu, dünya akademik sıralamasındaki yerimizin neresi olduğuna ilişkin soruya cevap özelliğini de taşır mı acaba? Sporu televizyon karşısında maç seyretmek olarak kabul edenler ile akademisyenliği memurluk ile eş değer görenlerin arasında bir fark var mıdır?  Siyasi iddiaların kurufasulye ile gastrolojik bağlantısı, dünyanın hangi ülkesinde bu kadar yakın ilişki içindedir ve bundan rahatsız olmayanların beş duyu organının çalıştığından şüphe etmemek mümkün mü? Düşünce ve düşünceyi yayma özgürlüğünün temel insan haklarından biri olduğu kabulü, sadece “ben” söz konusu olduğunda değil, toplum veya “herkes” için de neden geçerli olmalıdır? Toplumsal ilerleme veya demokrasi, onların üstü çizilerek veya kesintiye uğratılarak sürdürülebilir mi?  Akademik ve/veya bilimsel ilerleme, fikir özgürlüğünün bulunmadığı “yerlerde” mümkün müdür?

Bugünün farklılığını soruların içinde bırakarak özellikle “Arap Baharı”nın yaşandığı coğrafyada son yıllarda yaşanan sosyolojik süreç tek bir cümle ile şöyle özetlenebilir mi acaba? Bilgi teknolojilerinin baş döndürücü gelişimi, üretici değil de “tüketici” kimliği ön planda olan toplumları “sosyal designırlar” aracılılığıyla büyük bir çalkantıya sürüklemedi mi; ya da bu design edilen ülkeler düne göre daha mı çok demokrasiye sahipler, oradaki insan hakları kimin umurunda veya hangi ligdeler?

Mutlaka daha öncesi değişik boyutlarda meydana gelmiştir ancak; düzenlemenin görünen/alenileşen başlangıcında Irak topraklarında ilerleyen tankların görüntülerini uydu üzerinden canlı yayınlayan TV kanallarının, paletlerin altında ezilen kum tanelerini sanatsal sunumla dünyaya yaydığı sırada zafer çığlıkları atanlar, bugün tef mi çalıyorlar yoksa piyano mu?

Birileri, bilgisayarın insanın yapabilirliğini inanılmaz derecede artırdığına inanırken, diğerleri sosyal medyada kullanılan programlar aracılığıyla geleceğin çevresel değişimlerine aşı¬rı tepki gösteriyor. Dünyanın bir tarafı bilimle uğraşıp ürettiği teknoloji ile galaksiler arası yolculuğun hazırlığını yaparken, diğer tarafı “kuşları” kafesliyor.

Görünen o ki; toplumlar zamana, dolayısıyla teknolojiye ayak uyduramayanlara karşı hiç de merhametli değiller.  Güne ve sanata yakın kalmanız dileğimle.

Tuesday, March 18, 2014

Toplum, design ve sanat

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:18
18 Mart 2014, Salı, Lefkoşa

Yazılarımın bir kısmını daha önce de söylediğim üzere; kültürünün en önemli taşıyıcılarından biri “söz” olan toplumun “tarihine not düşmek için” özellikle akademisyenlere yönelik kaleme aldım.  Çok önemli yorumlar, katkılar, destekleyici eleştiriler ve keyif aldım. Mutlu oldum, minnettarım da.

Geçen haftaki yazımda: “…kapitalist sistemin önemli ulaştırıcılarından “vitrin” ve vitrinin “dışındakine” bir parantez açmak gerek: Önünden geçenlerin çok büyük bir çoğunluğunun beslenme alışkanlıkları ve taşıdığı genler nedeniyle ne oran ne de orantı açısından uyumsal örtüşme değil; sadece türdeş figür benzerliği olan mankenlere ve onlara giydirilenlere hayran hayran bakmalarını anlamak “bence” mümkün!...”diye yazmışım.  Düzenli olarak yazmaya başladığım yaklaşık dört ay öncesinden beri şuna dikkat ettim: ben yazdıklarımdan sorumluyum, okuyanın anladığından değil! Diğer “profesyonel” köşe yazarlarını okudukça “anlaşılmak” sorununun; düşünsel paylaşımlarla örtüşmese dahi ortak bir değer olduğunu fark ettim.  Elbette ki çalışma alanı plastik sanatlar olan bir akademisyen kimliği ile “anlaşılma” konusunda pek bir sıkıntıya meydan vermeyecek şekilde açık ve net olarak iletmek istediklerimi yazıya dökmüş olduğumu sanıyorum.  Günlük hayatta en çok karşılaştığım “demokrasi” ve “alan tacizi” sorunlarını; -yetersiz ve yeteneksiz insanların kısaca, dansta terlemeleri süresini- Freud’un psikanalizine bağlayarak şimdilik piste gömüyorum!

Ancak ve duyarsız kalamayacağım bazı toplumsal sorunlara “farkındayım” demek için zaman zaman küçük göndermeler ile yer verdim yazılarımda.  Örneğin; “…vaziyet “size demokrasi getirdik” denilecek kadar vahimdir…” demişim.  Bugün biraz daha geniş bakalım: “mahallenin öğretmeni imama yenildi” diyerek Türkiye’de proje yürütenler ve onlara paralel ya da doğrudan destek olanlar; Kuzey Afrika, Arap Baharı gibi süslü tanımlar kullananlar, aslında “design” edilenin bu coğrafyadaki inanç sistemleri üzerinden “çıkar” olduğunu pek iyi biliyorlardır.  Akım medyada tartışılanlara baktığımızda ise insan hakları, özgürlük, demokrasi ile süslenmiş bir “devşirme” maskeli balo var!

Yirmibirinci yüzyıl insanının “kültürlendirilmesinde”; hangi görüş öne çıkarsa çıksın, hangi yönelim baskın olursa olsun, mutlaka ve birilerine hizmet ettiği için hiçbir görüşün tarafsız olduğu söylenemez. Bunu “yönetsel” bir gerçek olarak algılayabildikten sonra geriye; her türlü tarafsızlık ve evrensellik iddiasının aslında ideolojik bir kurgu olduğu sonucuna varmak kalıyor…  Sonuçtan geriye doğru baktığımızda ise; taktik olarak böl, parçala, yönet ile hangi enstrümanların, kimlerin aracılığıyla, nasıl kullanıldığına tanık olmak; yirmibirinci yüzyıl insanının belki de en büyük talihsizliğidir.

Birilerinin “ayaklar altına aldığı” değerlerin önemi; toplumsal olayların “pasif” bir şekilde dışa vurumunda kendini yeterince göstermiyor mu?  Sorunun cevabı olmasa da, sanırım birilerinin hırstan, kinden, nefretten; kimilerinin de gazdan gözleri kör oluyor… Hatta birileri de ölüyor!  Cevap: “döviz kuru bundan etkilenmez”…

Epey zamandır üzerinde düşündüğüm “fastfood design yöntemi” ile ilgili daha çok şey yazmak gerek. Tabii ki bu design yöntemi sadece siyasi veya ekonomik arenaya değil, hayatın her alanına girmiş durumda.  Ortak özellik olarak belirgin bir şekilde göze çarpan şu yorum pek de yabana atılacak türden değil: önce kimliksizleştir, sonra senin istediğin yeni bir kimlik yükle…

Görünen o ki sanat; bu “design”dan en hızlı nasibine kavuşan alan!