Sunday, June 14, 2015

Kelebek, gökyüzü, kadınlar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:84



İşlemediği bir suçtan müebbet kürek mahkûmu olan Kelebek’in, mahkûmluğu sırasında yaşadığı olayları Henri Charriere’nin kaleminden kitaplaştığı şekli ile okuduğumdan beri, zamanın buğulamasına karşın, bazı “sahnelerinin” belleğimde hala canlılığını korumakta olduğunu iki gün önce tekrar fark ettim!

Orijinal ismi ile Papillon, Türkçe’si ile Kelebek romanının özetini, yazının tümünü pekiştirmesi açısından paylaşmak gerekir: Fransa'da çevre  adı verilen ve lükse dayanan hayat tarzını benimsemiş bir toplum içinde, bir kadın satıcısının öldürülmesi olayının kitabın kahramanı Kelebek’in üzerine atılmasıyla başlar roman. Fransa’da devam eden mahkemeler boyunca Kelebek, suçsuzluğunu ispat etmeye çalışsa da başarılı olamaz. Çevrede sevilen bir kişi olan Kelebek, polis tarafından bu cinayetin üzerine yıkıldığını iddia eder. Ancak mahkeme sonuçlandığında Kelebek, Fransız Guyanası'nda ömür boyu kürek cezasına çarptırılır. İşlemediği bir suçtan ötürü büyük bir ceza alan Kelebek, artık tek bir şey için yaşamaya başlar: firar.

Henri Charriere, Kelebek’te kısaca; müebbet hapse çarptırılan bir kürek mahkûmunun özgürlük uğruna verdiği çabalarını, yaşadıklarını, kaçma girişimlerini akıcı bir dille hikâyelemiştir.  Gökyüzünün betimlenmesi; kitabın akıcılığında, önemli bir bağlaç, nefes alma noktası olarak ince ince işlenmiştir. Gökyüzü, Kelebek için duygusal burukluğuna bir çaredir, yaşama tutunması için de bir çağrı.

Kitap; tüm dünyada uzun süre en çok satanlardan biri olmuş ve 1973'de aynı isimle sinemaya uyarlanmıştır. Kelebeği Steve McQueen'in, Kelebeğin dostu Louis Dega'yı Dustin Hoffman'ın oynadığı film, kitabı kadar başarılı olamaz. Başka bir deyişle, Steve McQueen ve Dustin Hoffman'ın güçlü oyunculukları dahi, filmin kitap kadar ilgi görmesini sağlayamamıştır.  Bunun sebebi şöyle özetlenir: “müthiş maceraların donuk ve ilgisiz bağlantılarla anlatılması”. Filmi seyrettiğimde benim duygularım böyle cümleleşmemişti belki ama, tepki ya da eleştiri içeriğim oldukça benzerdi diyebilirim…

Evet, aradan epey zaman geçti; kitap okundu, film seyredildi, mekan ziyaret edildi, yazıldı, çizildi… Bulutlar fotoğraflandı…

Ve gökyüzü tekrar karşıma çıktı:

benimle birlikte yürür gökyüzü” adı altında Buket Özatay’ın (AFIAP, RISF2, MICS) fotoğraflarını görüp sergi kataloğunda bizzat kendi tarafından kaleme alınan yazısını okuduğumda şöyle bir durdum… Evet aradan çok zaman geçmesine karşın Kelebek bilinçaltımdan kanat çırpmaya başladı.

Elbette Buket Özatay bir edebiyatçı değil, iddiası da var görünmüyor. Ancak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde fotoğraf ve fotoğraf piyasası denilince ilk akla gelen isimlerden biri.

Bir proje olarak “benimle birlikte yürür gökyüzü” hakkında, Buket’in bizzat kendi kaleminden yazdıkları değil “aktardıklarını” bu sayfada, kısaltarak da olsa sizlerle paylaşmak istedim, kendi izni ile:

“Her insan sabaha yaşamın rutiniyle başlar; ben ise fotoğrafla yaşamı keşfetmenin yollarını arayarak, yaşamdan güzel şeyler bulmanın kaygısını taşıyarak… “Güzel” derken, aslında güzel ya da çirkin fark etmiyor. Hoşa giden ne varsa gözüme değen, hepsini anlık zamandan çekip başka bir boyuta taşımaya çalışıyorum. Biliyorum, bu sergide güzel olan bir şeye rastlamak mümkün değil. Ama şu bir gerçek ki “umut” insanların gözlerinde parladıkça güzellik zaten dört duvar mahpus dahi olsa,  mutlaka içimizde yaşamaya ve güneşi gören gözlerde ışıldamaya devam edecektir. 

…İçimden bir ses bana uzun zamandır yapmak istediğim fakat bir türlü kafamda şekillendiremediğim fotoğraf projesinin “kadınlar koğuşu” olabileceğini söylüyordu. 

…İkisi ağır ceza, diğerleri hafif ceza ve hüküm giymemiş mahkûmlar… Cinayet, sirkat, uyuşturucu, evrakta sahtecilik, trafik kazasında ölüme sebebiyet veren  “suçlular”…

Tanışma zamanı geldiğinde, demir parmaklıklar açıldı ve içeriye “Misafir var!” diye seslenildi. Tüm kadınlar toplanmıştı. Şaşkın bir şekilde bana bakıyorlardı; ben de onlara… Hepimiz yemek masası, sandalyeler, kanepeler, koltuklar, duvarda asılı bir televizyon ve köşede bir çamaşır makinesinin olduğu odada durup birbirimize baktık…

…Bana yaşam alanlarını, yatakhanelerini,  banyolarını, atölyelerini ve “havalandırma bahçelerini” gösterdiler… Yüksek telli duvarların arasından görünen gökyüzü ile beraber yürüyorsunuz, bir duvardan bir duvara… Bunun adı “volta” ve yürüdükçe, özgürlük gülümser gökyüzüyle bakıştığınız “sınırlar” içinde…  

Evet, anın, hüznün, heyecanın tam içindeyim. Hem de bir fotoğrafçı olarak. Herkesin aklına ‘kötü’ gelen, içinde bulunan tutsaklara acıyla bakılan ve “Allah Kurtarsın!” dedikleri kapalı cezaevindeyim. İlk gün böylesi düşüncelerin içinde beynimin ve ruhumun büyük bir kayayı sırtlar gibi acıyla sızladığı sarsıcı bir deneyim yaşamıştım. 

Kısa notlarla, yaşadığımız tüm anları bir daha silinmeyecek şekilde kayıt altına alıyor ve cezaevinden ayrıldıktan sonra defalarca çektiğim karelere, kaydettiğim kısa filmlere ve aldığım notlara dalıp o insanların, hem de kısa bir süre önce hiç tanımadığım bu kadınların dünyalarında kaybolmaya başladım. “Kaybolmak” bana iyi geliyordu. Yaşamın bir başka sokağında hem de hep karanlık ve çıkmaza açılan bir ara mekânda kalarak, başka hayatların hikâyelerinden insan kendine bakabiliyor ancak. Kendime mi ayna tuttum yoksa kadınların cezaevinden önceki hikâyelerine mi, bilemiyorum. 

O kadar çok hikâye dinledim ki, “suç nedir?” diye düşünmeye ve sorgulamaya başladım! 

Dışarıdaki hayatın bittiği ve dünya üzerinde “işlenen” günahların cezasının (bedelinin) ödendiği kadınlar koğuşu. Bu koğuş, farklı suçlardan yargılanan kadınlara ev sahipliği yapıyor. Suçları farklı ama kaderleri aynı… Dört duvarın içindekiler… O duvarın dili yoktu! 

Böylesi bir duygu tüneli için ne bir kitabın ne de bir filmin etkisinde kalmadığımı söylemeliyim. Yaşamın acı denilen bir dehlizine yolculuk yaptım. Kendi isteğimle, tercihimle… Bir fotoğrafçı için el değmemiş bir arazinin içinde yol almanın heyecanı gibiydi tüm topladığım görüntüler, yaşadığım anlar…

Hapishanenin fiziki koşulları ne olursa olsun, fotoğraflarımda özgürlüğünden yoksun, hapsolmuş kadın olgusuna dikkat çekmek istedim. Siyah-beyaz fotoğrafın dramatik, etkileyici yönünü kullanarak, dört duvar arasındaki yaşamları, tüm görünürlüğüyle, kurgusuz ve teatral anlatıya girmeden, tüm doğallığıyla, samimi ve sansürsüz yansıtmak istedim. Tüm bunlarla birlikte de kadınların izin verdiklerinin dışına çıkmayarak, tüm mahremiyetlerine saygı duyarak projemi tamamlamayı başardığımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Mahkûmiyetin gereği olan sınırlanmış alanlarda, bir süreliğine/müebbet yaşamak zorunluluğu olan kadınlara dokunmaya çalıştım, olabildiğince. “Benimle birlikte yürür gökyüzü” adlı sergideki tüm fotoğraflar, birer belge olarak içerden dışarıya not düşüyorlar…

Görmezden gelinen insanları görünür kılmak adına güne başladığım o günden bugünlere geldim. Neden, niçin ve nasıl sorularıyla girdiğim cezaevinden kadınlara dair hikayelerle çıktığım bir belgesel fotoğraf çalışması yolculuğudur izledikleriniz…”

Buradan; Buket Özatay’a teşekkür edip kutlayarak dileyelim; gökyüzü kapanmasın, kelebekler de uçsun… Tüm mezun öğrencilerimizin yolu da açık olsun.

Eğitim alın, sabırlı olun, sanata yakın kalın…

Sunday, June 7, 2015

Gençler, ödüller, farklılık

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:83



“Anlayış ve eğitim ayrımı gözetmeksizin; genç kuşak ressamların özendirilmesi, yeni değerlerin saptanması ile bu alanda eser üreten genç sanatçıların çalışmalarının bir arada sergilenmesi ve başarılı ressamların ödüllendirilerek teşvik edilmesi amacıyla” KKTC Başbakan Yardımcılığı, Ekonomi, Turizm, Kültür ve Spor Bakanlığı’na bağlı Kültür Dairesi’nin bu yıl yedincisini düzenlediği “Genç Sanatçılar Resim Yarışması”nda seçmeler daha önce yapılmıştı. Bu yapılan seçmelerden oluşan sergi 12 Haziran 2015 tarihine kadar Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde sanatseverlerin izlenimine sunulmuş durumda.

Haftanın yoğunluğu, son gününün ağırlığı ile birleşip Cuma akşamları belleğime baskı yapmalarının yarattığı gerginlik, düşüncelerin konuya, konunun kelimelere, kelimelerin cümlelere dönüşmeye başlaması ile yerini rahatlama sürecine bırakır. Geçen hafta akademik yoğunluktan bahsetmiştim, o nedenle aynı mazeretin arkasına saklanamayacağım.  Ayrıca bu hafta açılan “Genç Sanatçılar Resim Yarışması” üzerine yazılması gerekli önemli bir konu olarak öne çıktı. Öyleyse oradan devam etmeli…

Bu yılki sergi ile ilgili bazı istatistiki bilgiler vererek başlamak istiyorum yazıma ki; devamında niyetim kendini daha açık edebilsin. Leonardo’ya ait olduğu söylenen “görmeyi öğrenin, her şeyin bir biriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz” sözü, sanırım bunu doğrulamaya yardımcı olacaktır.

Genç Sanatçılar Resim Yarışmasının 2015 seçmelerine 21 genç sanatçı, toplam 73 eser ile katılmış. Gönen Atakol, Aşık Mene ve Ruzen Atakan’dan oluşan jüri tarafından yapılan seçmeler sonucunda ödüle layık görülen eserlerle birlikte, 16 sanatçının toplam 25 eseri sergilemeye değer bulunmuş. Hemen belirteyim; bu yılki sergi kalitesi oldukça iyiydi! Bu nedenle önce katılımcıları, sonra da jüriyi kutlamak gerek.

Yedincisi gerçekleştirilmekte olan yarışmanın daha öncekilerinde rakamlar nasıldı buraya taşımak istemem ancak; (bu yıl, spekülasyona meydan vermeyecek şekilde oluşturulduğuna inandığım) seçici kurulun gerçekleştirdiği değerlendirmeler sonucunda Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Plastik Sanatlar Bölümü öğrencilerinden Dicle Özlüses’in “İsimsiz-I”, Mehmet Sariler’in “Horoz Dövüşü-II” isimli eserleri “Başarı Ödülü”ne layık görülmüştür.  Üç ödülün ikisiyle ilgili bencillik yaptığımın bilincinde olarak; (Celal Atikler ile Ahmet Erman Karagöz’ü de kutlayarak) ödüller; Genç Sanatçılar Resim Yarışması 2015 Sergisi’nin Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan açılışında sahiplerine verildi!

İlan edilmiş jüriyi bilen, yarışma koşullarını kabul edip katılan, hatta biri “umut vadeden genç sanatçı” ödülüne laik görülen veya geçen yıllarda ödül alıp da bu yıl yalnızca sergileme alan bazı katılımcıların açılışa gelmemeleri “gayet normal” olarak yorumlandı!  Yorumlar ilginç bir noktaya daha dikkat çekti; “Defne” dergisinin sayfalarında “oldum” havası oynayanların, bu sergiye ancak tutunabilmeleri konusu mesela… Bu kişiler, önümüzdeki yıl yapılacak yarışmaya katılırken biraz daha düşünerek hareket ederler umarım!

Olasılıktı, ancak ve yine de ilginç bir rastlantı olduğunu düşünüyorum: 1981 doğumlu olanın umut vadeden genç sanatçı ödülü, 1994 doğumlu olanın da başarı ödülü alması ilginçti.  Yarışma ilk defa organize edilirken -ilgili arkadaşlar hatırlayacaklardır- o zamanki Kültür Dairesi Müdürü Mustafa Hastürk hoca ile biz bunları çok tartışmıştık. Çalışanlarının büyük bir emek ve özveriyle sürekliliğine katkı koydukları bu yarışmadaki ödülleri, Kültür Dairesinin bir kere daha düşünmesi gerekir inancındayım.  Hele de umut vadeden genç sanatçı ödülünü!

Yarışmanın amacı oldukça başarıyla tanımlanmış “…genç kuşak ressamların özendirilmesi …teşvik edilmesi…”  Tanımlanmış bu amaç dışında, bu ödüldeki farklılığı; hatta gerekçeyi, ne bir yerde okudum, ne de dedikodusunu duydum.  Ancak, pozitif bir yaklaşımla ve kısaca belirteyim, yarışmanın değerine bir şey katmadığını düşünüyorum!  Bu yılki tesadüf de cabası.

Buradan bencilliğime ve yoluma devam edeyim: Ödül alan eserler dışındaki eserleri sergileme alan YDÜ GSTF mezunu ya da halen öğrenci olanların ve çalışmalarının adları şöyle: Ayça Akarcan: “Geleceğin Rengi”,  Dicle Özlüses: “İsimsiz-I” ve “İsimsiz (Diptik)”,  Hascan İleri: “Dirty Nicosia-I”, Kemal Behcet Caymaz: “Korkma Ay Doğacak-I”, Mehmet Sariler: “Horoz Dövüşü-I” ve “Horoz Dövüşü-III”, Neriman Şaban: “No:2”, Rahme Manastırlı: “Kayıp Salamis-II”, Tünay Özyay: “Yeni Umutlar”…

YDÜ GSTF Dekan vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç konuya ilişkin kısaca şunları paylaştı bizimle: “Bu yıl “Genç Sanatçılar Resim Yarışmasına” katılan 16 sanatçıdan 8 genç sanatçı bizim Fakülteden ya mezun olmuş ya da öğrenimlerine devam etmekte... Sergilenen 25 çalışmadan 10 çalışma yine bizim arkadaşlarımıza ait. Bu durum bizi geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da yine mutlu etmiştir. Ödül alan veya çalışmaları sergilenen tüm öğrencilerimizi yürekten kutlarım. Bu başarı aynı zamanda Fakültemizde yürüttüğümüz (lisans, yüksek lisans ve doktora) programlarının da başarısıdır. Elbette ki tüm öğrencilerimizle deneyimlerini paylaşan değerli hocalarımızı da kutlamak gerekir.”

Fakültemizin kuruluş amacına yönelik hedeflerine bir adım daha yaklaşmışlığının göstergesi ve “farklılığı” olarak da değerlendirilebilinir bu sonuç.

Sonucu gençler adına kapatalım bugün: Kültür Dairesi Müdürü Nilay Tunçalp, Kültür Dairesi çalışanlarından Bedia Kale, Pervin Aramek, Leman Ahmetoğlu’nu teşekkürler ile; yarışmayı KKTC’ye kazandıran Mustafa Hastürk ve devamını sağlayan Derviş Beyit ve Nurcan Namsoy’u da saygı ile anarak  haftayı noktalayalım.

Eğitim alın, farklı olun, üretin, sanata yakın kalın…
---

Not: Türkiye Cumhuriyetinde bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi için “seçim” var!  KKTC’de oyumu kullandığım sandıkta sadece “milletvekili” yazıyordu!

Sunday, May 31, 2015

Sınır, çalıştay, mimarlık

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:82



“Farkında idim”, birkaç haftadır haber ağırlıklı yazılar yayınlıyor olduğumun “farkındayım”.

Akademik takvimin yoğunluk açısından değerlendirildiğinde en zorlu haftalarında, araştırma makalesi niteliğinde paylaşımlarda bulunamayışımın anlaşılabileceğini umut etmekteyim. İkinci bir neden de doğrudan dahil olduğum bazı etkinliklerin Üniversitemin destek, öğrenci ve öğretim elemanlarının büyük gayretleri ile gerçekleşmesini önemsememdir. Bu nedenle ve bu sayfayı çalıştay haberlerine açıp sizlere sunmaktan tedirgin değilim. Öyleyse izninizle:

Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde düzenlenen öğrenci çalıştaylarına bir yenisi daha eklendi. Bu yıl konusu “sınır” olarak belirlenen çalıştay, 21-22 Mayıs 2015 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Üç farklı projenin yürütüldüğü çalıştaya yaklaşık 250 öğrenci katıldı.

Fakülteye bağlı; Mimarlık, İç Mimarlık ve Peyzaj Mimarlığı bölümlerinde öğrenim gören Lisans ve Lisansütü öğrencilerin birlikte çalışması; görülmeye değer bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. Bu çalışma atmosferinde; “sınır” konusu çerçevesinde grupları koordine eden öğretim görevlileri ve asistanların da katkılarıyla, farklı disiplinlerin kaynaşması sağlanırken; birlikte üretmenin, çözüm önerileri getirmenin, paylaşmanın ve bunu sonuçlandırmanın mutluluğu yaşanmıştır.  Dayanışma içerisinde ortaya çıkarılan tasarımlar ve sonuçlar; hem çalışan grupların hem de çalıştaya katkı koyup destek olan herkesin gururu olmuştur. Öğrencilerin yaratıcı düşüncelerini geliştirmek, farklı teknikler, malzemeler ve tasarım–uygulama problemleriyle tanışmalarına aracı olmak amacıyla üzere düzenlenen SINIR çalıştayı iki verimli çalışma gününün ardından sona ermiştir.

Sınır konusunun üç farklı çalışmaya yansıması farklı işlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.  Yaklaşık 125 öğrencinin gruplar haline gelerek 14 iş çıkardığı ilk çalışmada, “sınıra dair” tasarımların izleri belirgin bir şekilde görülmüştür.  Çalıştayın bu projesinde; 200x200x200cm ebatlarında içi boş bir küp ve tasarımın gerektirdiği kadar 150x150x150cm, 100x100x100cm, 50x50x50cm ve 25x25x25cm ebatlarında küpler değişik renkte (mavi-kırmızı-sarı) iplerle birlikte “sınırlı” olarak kullanılmıştır. Çalışmalar gerçek insan ölçeğinde(1/1) uygulanmıştır.  Ancak bazı grupların tasarımında kendilerine tanınan “sınırların” dışına çıkmaları da dikkat çekmiştir.

İkinci projede, 75 öğrencinin 25x25x25 cm ebatlarındaki küpler üzerine ebru tekniğine benzer bir çözüm yöntemiyle (su yüzeyine sıkılan farklı renklerdeki sprey boya ile) tasarımlar yapmaları beklenmiştir. Farklı öğrencilerin desenledikleri küpler daha sonra bir araya getirilerek “sınırları olmayan” bir bütün çalışmaya dönüştürülmüştür.

Üçüncü projede ise yaklaşık 50 öğrencinin yine bireysel tasarımları ile, sınırları 40x40 cm ebatları ile belirlenmiş kasnaklar üzerine aralıklarla çaktıkları çivileri renkli iplerle ve değişik yönlerde birleştirerek çizgisel bir çalışma yapmaları beklenmiştir. Bu projede ortaya çıkan çalışmalar da, Fakültenin üst girişinde siyaha boyanan duvar üzerinde bir araya getirilmiş Fakültenin ismi ortalarına kompoze edilerek başka bir “sınırları belli” bütün çalışmaya/panoya dönüştürülmüştür.

Çalıştayın açılışı 27 Mayıs 2015 Çarşamba sabah 10.30’da fakülte önünde gerçekleştirilmiştir.  Açılış konuşmasını, çalıştay katılımcılarından İç Mimarlık 3. Sınıf öğrencisi Ali Höyük yapmıştır.  Höyük; “çalıştayın kendine ve ekip arkadaşlarına önümüzdeki hafta başlayacak olan finallerden önce özgür bir çalışma ortamı sunduğunu, rahat ve verimli çalışmalar yaptıklarından” kısaca bahsetmiştir. “Birlikte sorunu kavrayıp, adım adım çözüm üreterek, bir sonuç ortaya koymanın kendilerine çok keyif verdiğini” vurgulamıştır.  Ali Höyük konuşmasında ayrıca “okumakta olduğu Fakülteden gurur duyduğunu; çalıştayın gerçekleşmesini sağlayan Üniversite ile Fakülte yönetimine, destek olan tüm hocalara ve tüm katılımcı öğrenci arkadaşlarına” teşekkür etmiştir.

Bu konuşmanın ardından sözü, çalıştayda görev alan öğretim görevlisi Özge Mercan Atamer almıştır. Fakültede dört sene boyunca her yıl çeşitli konularda yapılan çalıştaylarda görev almış olduğunu ve bu yıl da yeniden öğrencilerle birlikte güzel işlere imza atmanın heyecanını yaşadığını belirtmiştir.  Atamer;  “özellikle  uygulamalı atölye (stüdyo) çalışmalarında gözlem metodunun esası olan “alan çalışmalarına” önem vererek gerçekleştirdiğimiz çalıştaylar ile, yaşayarak öğrenme, paylaşma imkanları yaratıyoruz. Bu çalıştaylarla; sizlerin araştırarak, karşılaştırarak, deneyimleyerek mimari eğitimi katılımlı ve aktif olarak öğrenmenize olanak yaratıyoruz. Bu nedenle; son iki yılda yapılmış olan çalıştayların gerçekleştirilmesi için bizleri motive eden, Üniversitemizden gerekli destek ve çözümleri sağlayan Fakültemiz Dekanı Prof.Dr. Uğurcan Akyüz’e ve “sınır” çalıştayında görev alan tüm hoca arkadaşlarıma ve siz sevgili öğrencilerime teşekkür ederim” dedi.

Daha sonra söz alan Prof.Dr. Uğurcan Akyüz; “görsel sanatlar içinde yer alan, mimarlık, iç mimarlık ve peyzaj mimarlığı alanlarının eğitim sürecinde çeşitli aktiviteler, sergiler, çalıştaylar düzenlemekte ve bu yolla siz öğrencilerimizin görgü, bilgi ve kültürlerini; meslekî bilgiler yanında geliştirici programlar olarak uygulamaktayız. Bunlarda amaç; kuşkusuz sizlerin görerek, yaşayarak, araştırarak, karşılaştırarak ve uygulayarak mimarlık eğitiminize müfredat programlarınız dışında katkı koymanızı sağlamaktır.  Bu etkinliklerden kazanımlarınız, sizi emsallerinizden farklı kılacak, diplomanıza değer katacaktır. Dünyanın dört bir yanında çalışan yaklaşık üçbin mimar yetiştirmiş bir fakülte olarak  gurur duyuyoruz.

Bu tip çalıştaylar Fakültemizin farklı bölümlerinde öğrenim gören sizlerin kendi aranızda iletişim veya yeni bağlantılar kurmanız açısından da oldukça yararlı olduğuna inanmaktayız.  Bu nedenle; her zaman olduğu gibi öğrencilerimize desteklerini esirgemeyen, “sınır” çalıştayını gerçekleştirmemizde de yardımcı olan YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel başta olmak üzere bu çalıştayda emeği geçen tüm öğretim elemanı arkadaşlarıma teşekkür ederim. Elbette ki ortaya koyduğunuz bu başarılı ve ayrıcalıklı çalışmalardan ötürü siz öğrencilerimize ayrıca ve içtenlikle teşekkür ederim” dedi.

Konuşmaların ardından; “sınır” çalıştayında proje yürütücülüğü yapan Özge Mercan Atamer, Hilmi Okutan, Gaye Anıl, Çağla Beyaz, Şefika Karaderi Özsoy, Rüza Özak Ruso, Büket Asılsoy, Çimen Kırmızı Özburak’ın yanısıra; projeye destek olan Mimarlık Fakültesi öğretim elemanlarından Emir Kasım, Ayşe Gertik, Vedia Akansu, Ayşegül Yurtyapan Salimi, Amineddin Salimi, Kıymet Savaşan, Salih Özbirim, Selin Laleci ve Öncü Koçman’a ve öğrencilere belgeleri; Fakülte Koordinatörü Dr. Kozan Uzunoğlu, Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı Doç.Dr. Özge Özden Fuller, İç Mimarlık Bölüm Başkanı Yrd.Doç.Dr. Huriye Gürdallı ve Mimarlık Bölüm Başkanı Dr. Ayten Özsavaş Akçay tarafından takdim edildi.

Tören sırasında Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencilerine geçen dönemin “Yüksek Onur” ve “Onur” belgeleri de dağıtıldı...

Eğitim alın, fark edin, çalışın, üretin, sanata yakın kalın…

Sunday, May 24, 2015

Akademiada, sergi, yayın

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:81



“Akademiada Uluslararası Sanat Akademisinin altıncısı da büyük bir katılım ve başarıyla tamamlandı” diye başlayan bir cümle; hafta sonu okumaları için pek dikkat çekici olmayabilir.  Ancak, bir etkinliğin son durumunu tanımlaması ve bu sayfanın yazarı olarak kendi açısından da önem arz etmesi nedeniyle yazıma onunla başlamayı tercih ettim!

Yerel basının bir kısmında ve sosyal medyada yer aldığı kadarı ile; bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen Akademiada’nın tamamlanmasının ardından açılan sergide  resim, seramik, grafik ve heykel çalışmaları YDÜ Hastanesi Sergi Salonunda 5 haziran’a kadar sanatseverlerin beğenisine sunuldu haberini sizlerle paylaşmak istedim:

Akademiada katılımcılarından Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik bölümü öğrencisi Tuğçe Akgün sergi açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “öncelikle Yakın Doğu Üniversitesi yönetimine, fakülte dekanına, öğretim elemanlarına ve etkinlik görevlilerine Akademiada’yı gerçekleştirmelerinden dolayı katılımcıları temsilen teşekkür ederim.

Bizim açımızdan bakıldığında Akademiada; sanatı paylaşmak için önemli ve özel bir etkinlik olarak sürekliliği kanıtlanmış öğrencilere yönelik tek etkinlik. Altıncısı düzenlenerek devamlılığı da gösterilmiş oldu.  Akademiada, farklı sanat dallarını bir araya getirip katılımcılara düşüncelerini biçimlendirme ve uygulama şansını tanıyarak ve aynı zamanda keyifli zaman geçirerek bir arada olmayı sağlaması açısından da bizim için bir şanstı. Farklı atölye öğrencilerinin hocalarla ve birbirleriyle etkileşimi, farklı sanat disiplinlerini tanıma ve deneyimleme fırsatı sunması da Akademiada’nın başka bir artısı idi.

Özellikle gönüllü/görevli öğrencilerin, yardımlarını unutmak mümkün olmayacaktır.  Umarım bizler de kendi okullarımızda onları ağırlama şansını buluruz” dedi.

Akademiada-6 Yürütme Kurulu Başkanı Prof.Dr. Uğurcan Akyüz sergi açılışında şunları söyledi: “Üniversitemizin çatısı altında onun büyüklüğüne yakışır, böyle bir organizasyonu bir kere daha başarıyla gerçekleştirdiğimiz için çok mutluyuz. Bu nedenle; başta Kurucu Rektörümüz Sayın Dr. Suat İ. Günsel ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Sayın Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e sanata verdikleri önemden ve bu anlamlı etkinliği himayelerinden ötürü çok teşekkür ederiz.

Katılımcı sayısı, etkinlik süresi, bütçesi ve yarattığı sinerji ile bu coğrafyada yaratılmış en büyük AKADEMİK sanat etkinliği ile Üniversitemizin değerine katkıda bulunmaktan onur duyuyoruz.  AKADEMİADA-6  bu anlamda sadece Üniversitemizin değil Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin marka değerine de önemli bir katkıdır.

Şimdiye kadar yirmidört farklı üniversiteden gelen bine yakın katılımcıyla ve ortaya çıkardığımız, sergilediğimiz eserlerle geleceğe iz bırakıyoruz. Çalışması tamamlanan muflon heykeli hakkında sonra konuşacağız! Emeği geçen herkese içtenlikle teşekkür ederim.”

YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ise, konuşmasında kısaca “GSTF’nin büyük bir özveri ile sürdürdüğü bu etkinlik altı yıldır bizlere çok güzel anılar yaşatıyor. Gerek öğrencilerimiz gerekse hocalarımız için sanat adına farklı bir atmosfer oluşuyor. Sosyal, kültürel, sanatsal ve akademik olarak üniversitemize katkısı oldukça büyük bir etkinlik Akademiada. Ayrıca örneklik oluşturması açısından da bizim için çok önemli. Katılımcı öğrenciler üniversitelerinde artık bizim birer temsilcimiz” dedi.

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz” demiştim geçen hafta… Bizimle olanlara teşekkür ederim. Tamamlanmış altı Akademiada, altı cilt ders…

Buradan yayınlar konusuna geçeceğim. Son iki aylık sürede yazdığım yazılarda “yayın” konusunu elimden geldiğince irdelemeye çalıştım. İdareci olarak, sanat alanından bir akademisyen olarak “makale” sorununa ilişkin fikirlerimi ve duyarlılıklarımı pek çok başka sosyal gönderme ile birlikte beyan ettim...

Bir de gördüm ki  rh+ Art Magazine  Mayıs sayısında dört sayfasını benim Kıbrıs Postası gazetesinde 05 Nisan 2015 tarihinde ve kendi  ugurcanakyuz.blogspot.com   adresimde aynı gün yayımladığım “Kaos, Akademisyen, İndeks” yazıma yer vermiş!  Yazımın; yayın süresi açısından köklü,  yayın sayısı açısından da 114.sayıya ulaşmış bir dergide yayınlanmış olması  beni oldukça mutlu etti. (derginin kapağı; tarafımdan kolajlanmış olarak sunulmuştur!)

Basın taramalarında, yazıma ilişkin ulaştığım bazı rakamsal bilgileri paylaşmamın ilginç olacağını düşündüm: Yayın: rh+Art Magazine; Periyod: Aylık, Şehir: İstanbul, Tiraj:5.500, Yayın Tipi: Dergi, Sayfa: 36-37-38-39, Reklam Eşdeğeri: 5.465,83$, Markalar: Yakın Doğu Üniversitesi…

Bu hafta bereketli geçti!

Muflon heykeli…

YDÜ Mimarlık Fakültesinde “sınır” konulu öğrenci çalıştayı vardı…

“Mimarizm”, Mimarlık ve Tasarım Yayın Platformu etkinlikler bağlantısında Atlas Sanat Galerisinde açılan “Kent, İnsan ve Yaşam” resim-heykel sergisi kapsamında; adına ben “Girne ve Kapısı” çalışmam diyeyim, siz ona sanat eseri bile diyebilirsiniz;  http://www.mimarizm.com/ Etkinlikler/Detay. aspx?id=54703 bağlantısında yayınlandı!

Şimdi; ben cevabını iyi biliyorum da, soru şu: bir akademisyen için hangi kritere göre değerlendirilip puanlanabilir bu yayın?

Sorum geçen hafta Ankara’da Türk Dünyası’ndan ödül beklediği sırada, “orada olması bizim için büyük bir şans” diye bana iltifat eden başkana!

Ciltler dolusu dersler!

Eğitim alın, üretin, sanata yakın kalın…

Sunday, May 17, 2015

Darbeci, karadut, AKADEMİADA

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:80



Bugün işim zor görünüyor.  Başlıklardan da anlaşılacağı üzere birbirinden oldukça uzak ve hatta ilintisiz gibi görünen konular üzerine yazmaya karar verdim.

Ancak, konu bağlantılarını her zaman olduğu gibi sanat ile yapacağım. Başlığın altında şunlar var kısaca: Toplumsal bir felaket, kişisel bir dram ve kurumsal bir başarı…

Sosyal medyada da paylaşılan Mehmet Keskin (Cumhuriyet, 11 Mayıs 2015 Pazartesi) yazısı; “darbe” ve sanatla ilintili yazılanlar arasından yeterince özet niteliği taşıyor:

“12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren, 1989’da Cumhurbaşkanlığı’ndan emekli olduktan sonra resme merak sardı. Bir söyleşisinde, resme ilgisinin 1929’da ortaokul birinci sınıfta başladığını söyleyen Evren’in resimleri, düzenlenen müzayedelerde, kendisine yapılan ev ziyaretlerinde işadamları tarafından peynir - ekmek gibi satın alındı. New York’ta bir müzeyi gezerken karşılaştığı Pablo Picasso’nun resimleri için “Bunları ben de yaparım,” diyen Evren, 1993’te Beyoğlu Aksanat’taki sergisinin açılışında, kendisinin resimlerinin değerinin de tıpkı birçok ünlü ressamınki gibi öldükten sonra artabileceğini ummuştu. Evren “Belli olmaz, bakarsınız bu tablolar ben öldükten sonra milyarlara da gidebilir,” diyordu. Lakin, sergideki bir resminin dönemin parasıyla 500 milyon liraya zatın alınmasından güç alan Evren’in ‘yapıt’larının değeri, geçen yıllarla artan ‘ah’lardan olsa gerek ki, sürekli düştü.”

Konuya ilişkin bir başka yayını daha sizlerle paylaşıp değil sadece yukarıda konu edilen “sanatın”, topyekün bir ülkenin çektiği eziyetin (%92 evet diyenlerin hiç mi günahı yok?) bir zamanlar sahibi olarak sembolleştirilip yüceltilen; sonrasında ise o sembolleştirenler tarafından “sebep” olarak suçlanan kişinin, kızının mülakatına cevaben http://riturkey.org/2015/05/senay-gurvite-acik-mektup-eylem-delikanli/ adresinden yayınlanan bir paragraf, başka bir özet:

“Tarih bir gün bu haksızlığı yazacak demişsin. Bahsettiğin tarihi kim yazacak bilmiyoruz ama biz yukarıda bahsini ettiğim çocuklar, kadınlar ve erkekler bir tarih yazıyoruz. Yazıyoruz ki, bizden sonrakiler babanı kanlı bir cuntanın lideri, ülkeyi karanlığın en dibine sürükleyen kişi, bugünün mimarı olarak bilsin. Yazıyoruz ki, ne sen ne de bir başkası bir daha asla ‘babama haksızlık yapıldı’ diyebilsin. Bütün bu saydıklarım, şikayet ettiğin bugünler ‘bir daha olsa yapmakta yine tereddüt etmeyecek’ babanın ve cuntanın eseri. Gurur duyabilirsin.”

Detaylarını ilgili adreslerde bulabileceğiniz her iki alıntıyı da yorumsuz aktardım.

Yukarıda özetlenen toplumsal felaketten kişisel bir drama geçelim:

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin artık markalaşan etkinliği Akademiada’nın altıncısını tamamlamak üzereyiz…

Bu yılki ziyaretçilerimiz arasında Milletvekili Dr. Arif Albayrak da vardı. Profesyonel mesleği dışında sanatın pek çok alanında üretim yapmaya çalışan, sanata ilgisi ve desteği olan Albayrak’ın ziyareti sırasında sohbetimize “Karadut” karıştı. Aklımda olduğunca ve dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım.

karadut-şiiri-ve-hikayesi-bedri-rahmi-eyüboğlu diye internette araştırma yapınca çıkan sayfalardan birinde anlatılan hikaye şöyle:

1949'da bir gün İstanbul Büyük Kulüp'teki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını isterler.  Eyüboğlu ayağa kalkar ve Karadut'u okumaya başlar:

KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.

Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzülür. Salondaki herkes niye ağladığını anlar; tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu... Çünkü şiirde "kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın, karısı değildir.

Bu şiiri 3 yıl önce, bir başka kadın için yazar Bedri Rahmi: Mari Gerekmezyan...

Mari, Bedri Rahmi'nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmiştir. O dönem askerliğini yapmakta olan şair-ressamın sinesine, "kara saplı bir bıçak gibi” saplanmıştır.

Mari, Bedri Rahmi'nin bir büstünü yapmıştır. Bedri Rahmi bu büstü, Mari'nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yanıtlamıştır.  Artık aşklarından bütün İstanbul haberdardır. Bu süreçte Bedri Rahmi, sanatında tam bir patlama yaşar, Eren Eyüboğlu ise sabırla eşinin kendisine dönmesini bekler.

Mari, yani  "Karadut", 1946'da menenjit tüberküloz kapar. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdır. Savaş yeni bitmiştir ve ilaç ateş pahasıdır.  Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başlar. Ancak bu çabalar sonuç vermez ve Mari Gerekmezyan ölür.  Bedri Rahmi yıkılmıştır:

Türküler bitti
Halaylar durdu
Horonlar durdu
Hüzün geldi baş köşeye kuruldu
Yoruldu yüreğim, yoruldu

Yıkılan adam nasıl ayağa kalktı konusunu başka bir yazıya bırakıp, Arif Albayrak ve onu çağıran Mustafa Hastürk’e teşekkür ederek kurumsal bir başarıya;  Akademiada ya dönelim:

Akademiada; yarın sergisini açıp altıncısını da tamamlayacağız. Geçen yıllarda olduğu gibi heykel ile tozu dumana katmayınca sönük geçti gibi görünüyor olmakla beraber, bu sefer daha özel ve aleni bir iz bırakacağız adada… Muflon heykeli… Muflon heykeli bu yılki Akademiada’da sonuçlanmış ve yerine konulmuş olacak!

Muflon dışındaki çalışmalardan oluşan sergi; yarın (18 Mayıs 2015 pazartesi günü) saat 11:00’de Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi sergi salonunda açılacak. Biz orada olacağız, sizi de bekleriz!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, May 10, 2015

Basketbol, başarılar, AKADEMİADA-6

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:79



Bu haftaki yazımın iki konusu var. Birincisi konusu: Yalova’da düzenlenen final grubunda ikinci gelerek Türkiye Kadınlar Basketbol 1.Ligi’ne yükselen Yakın Doğu Üniversitesi  (YDÜ) Kadın Basketbol takımının büyük başarısı. İkincisi Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin (GSTF) bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında altıncısını düzenleyeceği Uluslararası Sanat Akademisi AKADEMİADA!

Geçen yılki yazılarımda dedikodu sonuçlu, temeli cehalete dayanan konuşmaların rahatlıkla kıvrılabileceği alanlar olarak, konuşanların kendilerine sanat, spor, sağlık ve siyaset başlıklı konuları seçtiklerine tanıklık etmenin dayanılmaz sıkıntılarını defalarca irdelemiştim. Son yazılarımda da bunu “evinin salonundaki evlilik fotoğrafını sanat eseri sanan kişinin” sanatı değerlendiremeyeceği anlamına gelen cümleler paylaşmıştım. Bundan hareketle; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, “akvaryumda değil, okyanusta yüzülebileceğinin bir göstergesi” diye tanımladığı YDÜ’nün basketbol başarısı hakkında YDÜ Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanı Hakan Atamtürk de “kazanılan başarının en güzel tarifinin tarih yazmak olduğunu” ifade etmiş. Hayatı boyunca baskette 12’den az sayı kaydetmiş biri olarak sözü; http://duyuru.neu.edu.tr/?p=93424 adresinde ve 6 Mayıs 2015’de Havadis Gazetesi’nde de yayınlanan yazısı ile bir spor insanına bırakıyorum:  Yrd.Doç.Dr. Nazım Serkan Burgul’un  “YDÜ ve Hakediş” yazısı. Kendisine teşekkürlerimle virgülüne dokunmadan:

“Progress” kelimesi artık canlı’daki spor dilimize de girmiş durumda; Türkçe tam karşılığı yok ama meâli özetle “ilerleme ve gelişmedeki hakediş”i ifâde ediyor. Bildik diğer sektörel süreçlerde olduğu gibi spordaki tepe yönetimi de; önce konuyu planlar, sonra onu örgütleyip yönetmeye başlar. E süreç esnasında da koordinasyonu sağlayıp, planlanan hedefe ulaşmaya çalışır. İşte, amaca ulaşmadaki en önemli unusur da mâlum tepe yönetimidir biz’ce. Toplamda 11 şampiyonlukla NBA tarihinin en çok şampiyonluk yaşayan efsane koç Phil Jackson bir demecinde; “Gerçek şampiyonlar yönetimlerdir” demişti. Usta haklı, sporcuyu da, teknik heyeti de başarıya güdüleyen tepe yönetimidir; Mâlum, geçen hafta işbu sürecin tümünün aynısının tıpkısını Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) merkezinde yaşadık. Az buz değil, kadın basketbol takımımız artık gelecek sezon ‘endüstriyel basketbol’un bir üyesi olarak Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci ligi’nde rakiplerine meydan okuyacak. E bu başarı bir tesadüf müdür? Asla! Geçen akşam terfi final maçına canlı şahitlik eden basketbol yazarı sevgili Tonguç Kotak dostum duygu ve düşüncelerini bizlere aktarırken, hafızamız bizi taa ‘kuruluş’a götürdü; 1988 öncesi Lefkoşa’dan Dikmen’e giderken soldaki çorak araziye Koçero Tepeleri denirdi. Daha çok avcıların ve çobanların merkeziydi. O tepelerde özellkle tilkiler, keklikler ve de tavşanlar cirit atar; meraklıları da ayrelli ve de mantar toplamaya giderdi. İşte, o bölgede artık sosyal fayda ve de hizmet sağlayan ve de uluslarüstü kurumlar nezdinde haklı ödüllere doymayan bir kamu üniversitesi var artık; Yakın Doğu Üniversitesi için az önce “Kamu üniversitesi” dedik zira 20 yıldır bu ailenin ferdi olan bendenizin, kurum içerisinde “özel sektöre”e ilişkin esnek olmayan ve de keskin ekonomik yaptırımlarını veya “vakıf”a ilişkin hantal ve de objektif olmayan bir siyasi yapılanmayı ne gördük, ne de hissettik. İşte sırf bu yüzden kurumun dokusunu târif ederken her daim “Yakın Doğu Üniversitesi bir kamu üniveristesidir” deriz hep.Bu kurum tüm tesisleri ve de kaliteli insan kaynağıyla Kıbrıs Türk Toplumu’nun sosyal fayda, sağlık ve de eğitimine servis edildiği apaçık ortada. E bu merkezde de üniversitenin spordaki ilk gözağrısıydı basketbol takımımız. Bu takım temsilyeti ile üniversitemiz Türkiye’nin birçok ilinde, çok etkili ve de verimli bir biçimde kendi vizyonunu hedef kitleye tanıttı. İşte bu vizyonda bugünkü Türkiye Kadınlar Basketbol 1. Ligi de vardı ve sonunda hedefe ulaşıldı. 25 yıl boyunca basketbola yapılan yatırımlar sayesinde şimdilerde özelde YDÜ camiası ve basketbol severler, geneldeyse tüm ada halkı bu haklı gururu yaşıyor. Kıbrıs Türk Toplumu açısında Kıbrs Türk Cemaat Meclisi binasında kurulan dersaneden, bugünkü yerleşkesinde yatay ve de dikey büyümenin uluslar üstü büyüme, gelişim ve de dönüşümünün en güzel emsâlini yaşıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İrfan Günsel hocamızın “Ada’lı olup da, kıtalı gibi yaşamak” bu olsa gerek. YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Doç. Dr. İrfan Suat Günsel nezdinde de tüm çalışanlarıyla üç kuşaktır bu esere ilişkin gururu hisseden ve de bu gururla dönüşüme katkı koyanlara çok teşekkürler ve de bin selam olsun. Sonuçta basketbola yapılan yatırımlar “hakediş”in diğer bir adı oldu. Bir kez daha kutlarız. Haa, bu arada gelecek sezon Galatasaray Odeabank, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Abdullah Gül Üniversitesi gibi Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci Ligi’nin üst düzey performanslarını ağırlayacağız. Biz orda olacağız, sizi de bekleriz.”

Bize de sporcularımıza başarılar dilemek kalıyor…

Buradan, bilerek ikinci sıraya aldığım başka bir başarı öyküsüne geçelim. AKADEMİADA!

Aksaray Üniversitesindeki Rektörlük makamında eski Rektör Prof.Dr. Necdet Sağlam ile konuşma sürecinden bugünlere gelişin, en küçük oluşum yada organizasyonuna emek vermiş  birisi sıfatı ile ikinci sıraya aldım konuyu. Yoksa heyecanım veya AKADEMİADA’nin büyüklüğünü kıyasladığım için değil.

İki gün önce bir basın toplantısı yaptık. Sağ olsun  YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel her zaman olduğu gibi yanımızdaydı. Mimarlık Fakültesi Dekanı ve Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ve GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katılımıyla bu toplantıyı yaptık. Toplantıda söylediklerimizi “kısaca” paylaşıyorum:

Doç.Dr. İrfan S.Günsel konuşmasında; “3 gün önce uzun bir aradan sonra adaya özlemle, mutlulukla, başarıyla ve gururla döndük. Bugün ise sanatta başka bir başarının, bir başka değerin 6’ncısının başlangıcını müjdelemek üzere karşınızdayız: Akademiada!  Akademiada, üniversitemizin sanat faaliyetlerinin en önde gelenlerinden bir tanesi. Akademiada 6 yılda binin üzerinde öğrencinin katıldığı; heykel, seramik, resim ve diğer sanatsal ürünlerin üniversitemizin ve kampüsümüzün değişik yerlerine değer kattığı çok renkli ve sanatsal bir etkinlik.  Sanata ve Spora üniversitemizin en az eğitime verdiği kadar önem verdiğimizi, bu tür faaliyet, etkinlik ve yarışmaları düzenlememizin sebebinin bu olduğunu vurgulamak istiyorum. Bize göre; eğitim ve öğretim hayatı, sanat ve sporla birlikte düşünülmelidir” dedi.

Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ise; “bir büyük sanatsal etkinliği daha YDÜ’nün büyüklüğüne yakışır bir şekilde gerçekleştirecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu etkinliği buraya kadar getirebilmemiz nedeniyle ve öncelikle Kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel’e ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Doç.Dr. İrfan S.Günsel’e destek ve himayelerinden dolayı teşekkür ediyorum. Üniversitemizin sadece sanatsal değil; bilim, teknoloji, spor ve akademinin her alanda gösterdiği başarı, bu himaye sayesinde olmaktadır. Yaşadığımız örneklerle; bu konuda çok şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Akademiada büyük bir organizasyon, Akademiada’ya şimdiye kadar 24 farklı üniversite’den; yerli, yabancı 1000 den fazla öğrenci katılmış. Bu da bizim fakültemizin kuruluş misyonunda da belirttiğimiz gibi; adadaki kültür ve sanata katkı koyma hedeflerimizi başarıyla gerçekleştiriyor olduğumuzun bir göstergesidir” dedim.

GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç ise; “34’ü yurt dışından toplam 52 katılımcı 7 gün boyunca YDÜ GSTF’nin resim, heykel, seramik ve grafik tasarım atölyelerinde üretim-paylaşım süreci yaşayacaklar. Giderek kurumsallaşan, büyük heyecan yaratan ve adanın en büyük sanat etkinliklerinden birine dönüşen Akademiada’ya bu denli bir talebin olması gurur verici. Her yıl alanında uzman ve yetkin usta sanatçıların atölye sorumluluklarını yürüttüğü etkinlikte bu yıl resim atölyesini Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Doç. Musa Köksal; seramik atölyesini Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Melahat Altundağ; grafik atölyesini YDÜ’den Yrd.Doç. Erdoğan Ergün; heykel atölyesini ise Mersin Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Metin Şen yürütecekler.
Akademiada-6’da ayrıca; GSTF’nin tüm öğretim elemanları da etkin olarak görev alacaklar” dedi.

YDÜ GSTF Resim Çalıştayından da tecrübelerimle sabittir; böylesi etkinliklerin emek verenleri her zaman takdiri hak ederler: Yrd.Doç.Dr. Murat Tüzünkan, Menteş Haskasap, Ahmet Savaşan, Çağın Perçinci…

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz.”

Eğitim alın, spor yapın, sanata yakın kalın…

Sunday, May 3, 2015

Sergi, indeksler, yazılar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:78


Canan Atalay Aktuğ, Uğurcan Akyüz, Erdal Aygenç, Elif Atamaz, Hakan Dağ, Mehmet Naci Dedeal, Raif Dimililer, Erdoğan Ergün, Evrim Ergün, Vedia Okutan Gaydeler, Gürkan Gökaşan, Mustafa Hastürk, Mehmet Raif Kızıl, Rahme Manastırlı, Gökhan Okur, Mine Okur, Hikmet Uluçam, Yücel Yazgın ve Alihan Yonuk’un katılımlarıyla; Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezi’nde; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanları sergisi açıldı. Sergide; resim, heykel, seramik, grafik tasarım, fotoğraf, illüstrasyon ve baskı resim gibi farklı disiplinlerden çalışmalar vardı.

Aşağıda sergi kataloğuna yazdığım yazıyı virgülüne dokunmadan sizinle paylaşacağım ancak; hemen akla gelen birkaç noktayı açmakta yarar var diye düşünüyorum:

a- Bu tür sergiler öncelikle kamuoyu ile paylaşıldığında ve kurum temsiliyeti açısından değerlendirildiğinde sosyolojik yarar sağlar.

b- Meraklılar ve ihtiyaç duyanlar doğrudan çalışmaları görebilecekleri bir ortamda bulunma şansını yakalar.

c- Elbette ki, bu merak önyargı ya da bilgi birikimleri ile kişilerin; denk, eşdeğer ya da benzer kurumlararası kıyaslamalar yapabilmesine de kapı açar. Ki bu kapıların açık olmasında hep yarar vardır.  Dolayısı ile hepsini kapsamasa da toplumun bir kısmının sorularına yanıt verir. Merak temelli ihtiyaçlarını karşılar.

d- Potansiyel öğrencilerin yönlenmesi ve kurum tercihleri açısından önem taşır.

e- Güncel ve evrensel düzeyin ne olduğunu bilenlere, bunların “neresinde olunduğu” konusunda bilgi verir.

f- Bir de hatırlatmak lazım, eğer basılıp dağıtıldı ise; katalogdaki çalışma örneği ve özgeçmişler, akademik uzmanlık alanı ile, öğretim elemanlarının girdiği derslerin örtüşmesi meselesinde meraklılara gerekli bilgileri bulma olanağı da sunarlar!

Sergi katılımcıları açısında bakıldığında ise:

1- Dünya üniversiteler arası şampiyonluk yarışında dereceye girebilmek için taranan indekslerde, ranking listelerinde sıra numarası alabilmek için gerekli yayınları yapabilmek; “akademik alan nedeni ile” Kıbrıs sorununa çözüm bulmaktan daha zordur dersem, örnek açısından ve en azından bu coğrafyada rahatlıkla anlaşılabileceğimi düşünürüm!  Ya da sanat gibi spordan da herkes anladığı için; bir sprinteri, minderde rakamlarla, formüllerle güreştirip kendinden madalya beklemeye benzer bu durum!

2- İki hafta önce yazmıştım (bkz; “Sergim, kriterler, üretmek” başlıklı yazım) bir de işin öbür tarafı var: …“sanatı, evinin salonundaki evlilik fotoğrafından ibaret sanan kişilerin…” değerlendirmeleri sorunu var ki; değil indekslere girmeniz, tarihinde plastik sanatlara verilmemiş Nobel ödülünü alsanız bile, mümkün değildir annelerinin ligine kabul edilmeniz.

Einstein’ın resim sergisi, Picasso’nun da indeksli makalesi yoktur! Bu tespitim; sanat, tasarım ve “yayın” ilişkisini bilmeyenlere kapak da olabilir, ilgili yazımdan kalan ikinci nokta da.

İşte yukarıda sözünü ettiğim ve yazının buraya kadar konusunu oluşturan serginin ve sergiye katılan akademisyenlerin “kısaltılmış” sorunlarıdır bunlar!

Çözüm arayışları için YÖK sistemine bakınca; özet olarak -alandan- “hakemli dergilerde yayın yapmak, kişisel ve ayrıca ortak sanatsal faaliyetlerde bulunmak” kriterleri vardır…

Yeniden, katılımcıların 1 numaralı hedefteki sorununa dönersek; hele de uluslararası karma sergilere katılmak (TC ve KKTC hariç), yurtdışında (TC ve KKTC hariç) kişisel sergi-ler açmak; en az o rakamsal indekslere girmek kadar önemli ve büyük bir meydan okumadır!

Sadece yukarıda paylaştığım maddeler ve tespitlerim kapsamında sergi katılımcılarını; çatısı altında görev yaptıkları YDÜ’nün gücünü de arkalarına alarak ve kurumsal olarak önemli bir misyonu yerine getirdikleri için kutlarım! YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın dediği üzere: “çocuklarınızın sanat ve tasarımı öğrenecekleri yer bu fakülte, hocalar da buradadır.”

Sergiye katılanların yayınlar konusundaki çabalarını takdirle anarak; Fakülte Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katalogdaki “SERGİ ÜZERİNE” yazısını kendine teşekkürlerimle aynen paylaşıyorum:

“Sanat eğitimi, kendine özgü koşulları, yöntem ve teknikleri, programları, ortamları olan bir yaratıcılık eğitimidir. Günümüzde üniversiteler bünyesinde varlığını devam ettiren bu eğitim, farklı donanımlara sahip eğitmen kadrosunu da gerekli kılar. Güzel sanatlar fakültelerinde görev yapan öğretim elemanları bir yandan eğitim-öğretim etkinliklerini devam ettirirken diğer yandan da uzmanlaştıkları alanlarda sanatsal çalışmalarını sürdürürler. Öğrencilerin eğitmenlerini atölye ortamında üretirken gözlemlemeleri ya da ortaya koydukları yapıtları izleyebilmeleri eğitimin bir parçasıdır ve son derece önemlidir.

Bu sergi, daha önce birçok sanatsal ve kültürel etkinliği gerçekleştiren, katkı koyan Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanlarının çalışmalarından bir kesiti sanat izleyicisi ile buluşturuyor.

Plastik sanatların ve grafik tasarımın farklı disiplinlerinden örnekleri sanat izleyicisi ile paylaşan tüm çalışma arkadaşlarımı kutluyorum.”

Sergi kataloğundaki “ÇOK KISA BİR YAZI” başlıklı kendi yayınımı da aynen paylaşıyorum:

“Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini artıran temel etmenlerden birinin “eğitim” olduğu konusunda uzmanların görüşlerini yansıtan ve herkesin ulaşabileceği yeterli kaynak vardır diye düşünüyorum...  Eğitim denilince de Üniversitelerin yerinin ve öneminin her ülkede aynılığı; bu nedenle de Üniversitelerin bir ülkenin gelişmesinin ön koşulu olduğu gerçeği, mecburi bir kabul ile karşımıza çıkmaktadır.  Bu iki cümleden çıkarımla; “eğitimin niteliği artmadan gelişmişlik, gelişmişlik düzeyinin artmasıyla sağlanacak maddi ve manevi ortam olmadan da, eğitimin niteliğinde artış sağlanamayacaktır” sonucuna ulaşılabilir.

Devam edersek; eğitim yoluyla ülkenin gelişmesi için Üniversitelerin niteliğinin artırılması gerekecektir.  Bu gereklilik yönünde çaba başlıkları arasında “sanat” kesinlikle yer almalıdır. Böylesi bir kesinliğe duyulabilecek kuşkuyu “insan neden sanat yapar?” sorusuna verilecek her türlü cevap karşılayacaktır. Ancak; sanatın değerlendirilmesinin, özellikle sanat alanının uzmanları tarafından yapılmasının zorunluluğu, akliselimler tarafından kabul gören evrensel bir durumdur.

Sanatın evrensel gerekliliği; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini, Eylül 2006’da hayata geçirdi.  O tarihten beri sanat yoluyla, eğitim aracılığıyla, üniversite içinden, ülkenin gelişmesine ne kadar katkıda bulunabildik sorusuna cevap için değil ama, bir örnek için bu karma sergiyi açıyoruz.  Çünkü biz işimizi yapıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in “adada kıtalı gibi yaşamak” deyişi ile örtüşen kıta nitelikli işlerimiz ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 

Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında gururla; sanat ve tasarım yapıyor, sanat ve tasarım öğretiyoruz.
Sergi de açıyoruz.  
Bu sergiye katılanlara, emek ve destek verenlere teşekkür ediyorum.”

Eğitim alın, sanata yakın kalın…