Thursday, July 9, 2015

Mağduriyet, mezuniyet, ciddiyet

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:87



Bir psikologa danışmadan yazmamam gerekirdi belki ama yaklaşık dört haftadan beri “mağduriyet” içerikli “işlemeler” yapmışım. Türk siyasi kültüründe önemli bir enstrüman olarak “mağdur edebiyatı” yapmanın özellikle mağduriyete uğramış olanlar üzerinde etkileyici söylem biçimi olarak kullanılageldiği açıktır.  Rahatsızlık veren boyutunu, özelden genele taşıyarak hayattan “ötelemeli”.

Sanal ortam hayatı kolaylaştırıyor demek artık çok “kolay”.  Çünkü bilgiye ulaşarak yazmayı da kolaylaştırıyor!

Sözlük anlamı mağdur olma durumu, kıygınlık, mağdurluk olan; mağduriyet ağırlıklı bir yazı özelleştirmeden paylaşmak istedim bu hafta.

Türkçe sözcüklerin ayırt edilmesinde kullanılan büyük ve küçük ünlü uyumu açısından bakıldığında  mağduriyet kelimesinin büyük ve küçük ünlü uyumuna uymadığı görülüyor.

Rakamlar açısından analiz edildiğinde ise, mağduriyet kelimesinde bulunan kelime sayısı bir, hece sayısı dört, harf sayısı ondur.  Mağduriyet kelimesi ile ilk dört harfi uyumlu bazı kelimeler şunlardır: mağdur etmek, mağdur, mağdurluk, mağdur olmak…

Genel haliyle açalım biraz mağduriyeti:  Siyasiler tarafından, ya da siyasi amaçlı olarak mağduriyeti kaşınan kitle, kolay bir çözümle kendinden olduğuna inandığına doğru daha duyarlı ve sahiplenmeci davranışlar geliştirir. Bu durum aynı zamanda önemli bir ötekileştirme sürecinin ayak sesi olur; takunya veya postal seslerinin ekosu duyulur sokaklarda...  Bu nedenledir ki¸ yakın siyasi tarihimiz, bir mağdurlar tarihi olarak da değerlendirilebilir.

Hatta;  bu sesler arasında gidip gelen toplumlarda, toplumun her sınıfında ve o sınıfların her kademesinde mağduriyete uğramış olduğuna inananların oranı oldukça yüksektir diye de düşünmek mümkündür. Ya da şöyle de denilebilir mi: “Bu coğrafyada mağduriyet yaşadığını düşünmeyen bir kesim neredeyse yoktur.”  Ayrıştırıcı bir tanım olarak zenciliği kullanıp -zencilerin belki de en az mağdur olduğu bu coğrafyada- kendi kendini zenci ilan edip mağdur olduğunu söyleyen erk, tarihe bunun en uç örneğini vermiştir!

Kişisel tarihinizde aczini; yalan ve iftira ile kamufle edip salya sümük mağdur rolleri oynayan koltuk hastaları ile mutlaka sizler de karşılaşmışsınızdır.  Mağduriyet kültürü ile iktidara ulaşma biçimi arasında bir bağlantının olduğu açıktır.  Hele de kronik mağdur statüsünde oynayıp koltuğu ele geçirdiğinde “mazbutluğunu  bir siyasal söylem olarak karşıtlarına karşı kullananlara” mutlaka rastlamışsınızdır.  Burada mesele, kendi “kaybettiğinde” mağdur olduğuna inanların, ötekini dışlayan ve daha büyük mağduriyetler yaratan “ben merkezli” tutumlarıdır.

Karşısındakinden, ötekileştirdiğinden intikam ve hınç alma kültürü nasıl yok edilebilir sorusuna verilebilecek cevabın henüz emaresi görülmüyor bu ufukta.

Ufukta ve sosyal medyada geçen hafta Venüs ve Jupiter vardı!

Psikologa danışmadığım konu şudur: kendimi bildim bileli çaresizi oynayan, tükenmişi oynayan, zavallıyı oynayan, küçük çıkarları için güçsüzü, ezilmişi oynayanlardan hiç ama hiç hoşlanmamışımdır. Bunun psikanalizi için çocukluğuma inmeye gerek yok sanırım! Ama şu sıradan soruların cevaba ihtiyacı var:

Hangi ibadethanelerin önünde mağduru oynayıp dilenen insanlar vardır?

Dilenenlere üç kuruş atıp da vicdanını kimler tatmin eder?

Sosyal devlette yaşayan bireylerin durumu nedir?

Bu sorular daha da uzayıp gider… Yüzyılların eleğinden geçirerek şu atasözünü belki de; mağdur olmamayı, ancak mağdurun yanında olmayı tercih edenler üretmiştir:

“Ne edersen elinle o gelir seninle.”

 Mağdurları bilemem ama, bu deyiş kuşkusuz benim için de geçerlidir!

…..

Mağduriyete elimizle bir nokta koyup, buradan içeriği sanat olan başka bir konuya geçelim:
Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nden 2014-2015 akademik yılında mezun olmaya hak kazanan öğrenciler:  Dicle Özlüses (Fakülte birincisi, Plastik Sanatlar Bölümü birincisi), Ali Cüneyd Genç (Fakülte ikincisi, Grafik Tasarım Bölümü birincisi), Melek Şanlı (Fakülte üçüncüsü, Grafik Tasarım Bölümü ikincisi), Çağrı Haşimoğulları (Grafik Tasarım Bölümü üçüncüsü), Aldoru Karakaş, Ali Yücel, Ayca Yücel,  Ayşe Boşnak, Azize Bazarova, Begün Madali, Burak Toprak, Ceyda Uyanık, Emrah Türkyılmaz, Ertu Hacımusa, Leyla Fikretli , Mazlum Ernez, Nihat Dinççetin, Nurseit Sopolov, Önder Türkkal, Özel Çörekçioğlu, Petru Sergiu Matiuc , Salih Akpolat, Şansver Çolakoğlu, Taygun Hacıarif, Tünay Özyay, Umut Can İltaş, Utku Ünlüsoyer…
Dört yıllık öğrenme sürecinden sonra ürettikleri sanat ve/veya tasarımları ile Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde; teknik ve içerik açısından çok başarılı işlerden oluşan ciddi bir sergi açarak kamuoyunun karşısına çıktılar.  Hepsini yürekten kutluyorum!

Dekan vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in sergi kataloğundaki yazısını, izni ve teşekkürlerim ile paylaşıyorum:

“Sevgili Mezunlar,

Güzel sanatlar ve tasarım alanlarındaki “lisans” eğitiminizi tamamlıyorsunuz. Bir diğer deyişle; dört yıl süren eğitim programını başardığınızı belgeleyen diplomayı almayı hak ediyorsunuz. Ancak, sanatçı olabilmek için daha çok yollar yürümeniz gerektiğini  bir kez daha yinelemek isterim.

Geleneksel mezuniyet sergisi ile eğitim süreci sonucunda ulaştığınız aşamanın birer göstergeleri olan çalışmalarınızı sanatseverlerle  paylaşıyorsunuz. Sizleri tüm çalışma arkadaşlarım adına kutluyor, başarılarınızın devamlı olmasını diliyorum.  Sevgilerimle.”

Yakın Doğu Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi 2014-2015 akademik yılı mezunları, diplomalarını 7 Temmuz, Salı günü alacaklar. Ben, orada da olacağım!

Başarı dileklerim tüm mezunlara…

Mağduriyeti hayatınızdan silin, eğitim alın, diploma alın, gökyüzüne bakın, sanata yakın kalın…

Sunday, June 28, 2015

Koruma, kelebek, ders

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:86



Bugün nedense koruma ve korunma içerikli bir yazı ile karşınıza çıkma istemi var bende. Çoklukla ve hoşuma giderek kullandığım “kinayeli yazma yöntemini” bir hikaye ile paylaşmak istedim. Yazılarıma geri dönüşlerin, bu yöntemi kullanmaya başladığımdan beri ivme kazandığını da tespit etmiş olmanın keyfini teşekkürlerimle paylaşayım.

Kamuoyu önünde meydana gelen her şey; iyi de olsa, kötü de olsa “özel” olma niteliğini yitirmiş demektir. Böyle bir nitelik yitiminde “korunmaya” ihtiyaç duyabilirsiniz.. Ya da, kabul edersiniz durumunuzu; eksiğinizi, hatanızı öğrenir, dersinizi alır devam edersiniz yolunuza.  Ha gerek varsa, korunmak için bir “daire” kapısına gidersiniz, çalarsınız…  O çalma alışkanlığınız, çocukluğunuzdan gelen mağduriyet alışkanlığınızdandır, bilmezsiniz.

Özellikle ataerkil toplumlarda, koruma ve korunma geleneksel biçimi ile “mağduru olma” yaygın davranışı ile süre gelmektedir. Herkes, yanındakini bilir aslında.  Çünkü, ne kadar saklanmaya çalışılsa da her şey görülür…

Mağduriyet konusunu başka bir yazıya bırakarak ve bugüne hareket için; “koruma nedir” diye kutsal paylaşım ortamında sordum!

Arama sırasında toplam 7.000.000 cümle içinde “koruma” geçen 100 çeviri bulundu. Anlamı tekrar olanlar dışarıda tutularak, korumaya ilişkin şu listeyi paylaşmak uygun olur diye düşündüm:  veri koruma, yazılım koruma, dosya koruma, bilgi koruma, bellek koruma, ekran koruma, su koruma, sır koruma, düz koruma, acil koruma, çevre koruma, sahil koruma, nesne koruma, hücre koruma, sayfa koruma, öğrenciyi koruma, hocayı koruma, genel koruma, bölüm koruma, bitki koruma, orman koruma, tarihi koruma, doğayı koruma, onuru koruma, şerefi koruma, namusu koruma, dalgalı koruma, sağlık koruma, toprak koruma, bütçeyi koruma, sarmal koruma, sanatı koruma, sanatçıyı koruma, hakkını koruma, silahlı koruma, çocukları koruma, kadınları koruma, yaşlıları koruma, nefsini koruma, aile koruma, vatanı koruma, yasaları koruma, telif koruma, devleti koruma, insan haklarını koruma, katodik koruma, enerji koruma, yapısal koruma, kentsel koruma, kendini koruma… Listeyi “kendini koruma” ile kapatmakta yarar var!

Bir adet “koruma” açılımı verelim: “Can güvenliğinin tehlikede olduğu düşünülen bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi.”

Bir adet de “çevre korunması” tanımlaması işimize yarayabilir: “Kentlerin belli kesimlerinde yer alan çağbilimsel ve yapıtasarcılık değerleri yüksek yapıtlarla, anıtların ve doğa güzelliklerin -kentte bugün yaşayanlar gibi- gelecek kuşakların da yararlanması için her türlü yıkıcı, saldırgan ve dokuncalı eylemler karşısında güvence altına alınması.”

Son olarak; “koruma” içerikli veya korumaya ilişkin bir öykü paylaşalım bu hafta.  Yukarıdaki tanım bana da zorlama geldi, yine de Türkçesine dokunmadım!  Ancak, yazarını bulamadığım aşağıdaki öyküyü ise, epey Türkçeleştirerek paylaşmak istedim:

“Şehirde doğup büyümüş, mesleği gereği de doğayı pek bilmeyen ancak, meraklı bir adam; kırlarda gezintiye çıkar.  Henüz günün erken saati olmakla beraber mola vermek için gölgesine oturduğu ağacın dalında, küçük bir kozanın varlığını fark eder bu adam.  Her nasılsa, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin eder.  Tahmini doğrultusunda kozanın ha açıldı ha açılacak gibi olduğunu da kestirmesi zor olmaz.  Böyle bir fırsat bir daha ele geçmez diyerek; bir kelebeğin dünya yüzü göreceği ilk dakikalarına şahit olmak dürtüsüne yenik düşer ve molası bittiği halde orada öylece oturmaya devam eder...

Dakikalar dakikaları kovalar, hatta saatler geçmeye başlar, ama adamın gözleri önünde kozadaki kelebeğin küçük bedeni o delikten bir türlü çıkamaz. Merak dürtüsüne yenilen adam, güneşin yükselmesiyle beraber sabırsızlığına da yenilir.

“Merhamet” duyguları kabarır bu sefer  adamın; kelebeğin dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş olabileceğini düşünür. Bu düşünce, bir anlamda adamın korumacı dürtülerini de depreştirir.  Sanki, kelebek elinden gelen her şeyi yapmış, çabalamış, ancak yapabileceği başka bir şey kalmamış gibi gelir adama.  Merhametine uydurduğu bu gerekçe ile de, kelebeğe yardımcı olmaya karar verir!  Yürüyüşlerinde her zaman cebinde taşıdığı, dededen kalma küçük çakıyı çıkarıp kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başlar.  Böylece, onun yardımıyla, bir-iki dakika içinde kelebek, kolayca kozasından dışarı çıkıverir.  Merhametli davranmakta ne kadar da haklı olduğunu düşünen adama göre, her şey tam da istediği gibi gelişir.

Kelebek dışarı çıkıverir kozasından da, kanatları buruşuk, bedeni kuru ve küçücüktür.

Adam kelebeği izlemeye devam eder; çünkü kelebeğin kanatlarının her an açılıp genişleyeceğini ve onun narin bedenini taşıyacak kadar güçleneceğini umar.

Ancak, adamın bu beklentileri karşılık bulmaz…

Kelebek, adamın gözlerinin önünde günün geri kalanını, kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla sakat bir şekilde yerde sürünerek geçirir.  Ne kadar denese de, uçamaz.

Adamın sabrı tükenir sonunda, gezmek için ayırdığı zamanı da…  Öylece bırakır kelebeği orada.
 Çoktan hava kararmış, gitme zamanı geçmiştir kırlardan…”

Öykü buraya kadar olmakla beraber bir değerlendirmeye ihtiyaç ortaya çıkmıştır:

Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen karşılaştığı sonuç, evet kötüdür. Bir kötülük yapmıştır aslında.  Çünkü; kozanın kısıtlayıcılığına karşılık, kelebeğin o daracık delikten dışarı çıkmak için göstermesi gereken çaba; çok önemlidir.  Adam işte bunu bilemez. Bu çaba aslında; kelebeğin bedenindeki sıvıyı kanatlarına göndermesi için gereklidir.  Kelebek; bu çabayla hem kozanın kısıtlayıcılığından kurtulacak, hem de uçmak için güçlenecektir.  O çaba kelebeğin yaşaması için gerekli tek yoldur.  Adam; iyilik yapacağım derken bunu anlayamamış, bu da kelebeğe çok pahalıya mal olmuştur!

Başka bir deyişle adamın iyilik yapma, koruma ve merhamet duyguları kelebeğin sonu olmuştur.

Bu gerçek ile birlikte, hayat boyu unutamayacağı bir şey de öğrenmiştir adam:
Bazen, tam olarak ihtiyaç duyulan şey, çabadır. Herhangi bir çaba harcamadan “başarmak” mümkün değildir.

Yazının son yorumu daha da sarsıcı olsun:   Öykünün başında fark etmedik ancak; ne kelebek adama “bana yardım eder misin” diye sormuştu, ne de adam kelebeğe “benden yardım ister misin” diye sormuştu!

Bugün için “sanat bunun neresinde” derseniz, sanat bunun “göndermesinde” diye yanıtlayarak, “kendimi koruyayım”!

Yukarıda aktardığım öyküyü; özellikle üniversitelerden yeni mezun olan öğrencilerimiz için de, zamanlama açısından yararlı olur diye paylaştım!  Yakın Doğu Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi mezunlarına son bir ders...

Eğitim alın, diploma da alın, korurken düşünün, sanata yakın kalın…

Sunday, June 21, 2015

Karga, tilki, belki

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:85



İnsana ait bir özelliğin insan dışında bir varlığa verilmesi olarak yorumlanan fabl; sonunda ders verme amacı güden, güldüren, düşündüren ve genellikle şiir tadında öykülerdir. Fabllardaki söylemeler için genellikle kahramanlar hayvan karakterlerinden seçilir (ayı, eşek, tilki, kurt, karga gibi).  Ancak; bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve insanlar gibi davranırlar.

Fablı ilk olarak yazanlar Frigler’dir. Hitit’ler ise fablları taş tabletlere yazıp resimlemişlerdir. Dünyanın en ünlü fabl yazarları Ezop, La Fontaine ve Beydeba'dır. Ezop'un fablları M.Ö. 300 yılında derlenerek yazıya geçirilmiştir.  Fabllar günümüzde eğitimde çok fazla kullanılmaktadır.

"Fabl" sözcüğünün kökeni Latince "hikaye" anlamına gelen “fabıla”dır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa ve simgesel bir öykü türünün adına dönüşmüştür.

“Aç kalan önce yemek, açık kalan önce giymek ister“ diyerek; okuyanların/dinleyenlerin kendi duyarlılıklarına, ya da önceliklerine göre yorumladıkları bu öyküleri günümüz siyasi dünyasında bir şeyler ile örtüştürmek çok mümkündür inancındayım.

Aşağıdaki öykü ile sosyolojik ve hatta siyasi “sadece“ gönderme ilgim olduğunu açıklayarak; Jean de La Fontaine’in  belki de en çok bilinen öykülerinden biri olan  APTAL KARGA İLE KURNAZ TİLKİ’yi paylaşmak istedim bu hafta. Aslında böyle bir sosyal göndermeyi yazmaya niyetim yoktu bu hafta.  Da geçen hafta Alsancak taraflarında, yine objektifimden bakarken sayfamda paylaştığım bu fotoğraf karesine “denk” geldim! Ya da kısaca “kuş taşa denk geldi” deyip öyküye geçelim:

Evvel zamanda ormanın birinde hırsız bir karga yaşarmış. Bu karga günün birinde nereden çaldıysa bir parça peynir çalmış. Çaldığı peynir parçasını gagasının arasına sıkıştırmış, uçarak gelmiş ve ulu bir ağacın dalına konmuş.

O sırada ormanda açlıktan karnı zil çalan bir tilki dolanıyormuş. Öykü ya, hemen peynirin kokusunu alıvermiş. Ağzı sulanan tilki iştahla dudaklarını şapırdatarak karganın tünediği dalın altına kadar gelmiş. Karga da tam bu sırada çaldığı peyniri afiyetle yemeye hazırlanıyormuş. Hemen kargayı nasıl tuzağa düşüreceğinin hesabını yapıvermiş kurnaz tilki! Sonra da başlamış şiir gibi diller dökmeye:

“Günaydın sayın karga, bu ne güzellik böyle.  İnanın bakmaya doyamıyorum size. Tüyleriniz ne kadar parlak öyle. Sesiniz de tüyleriniz kadar güzelse. Bu ormanda kimse boy ölçüşemez sizin güzelliğinizle. Ne yalan söyleyeyim, bir güzel daha görmedim üstünüze."

Kara karga hemen havalara girmiş, bir görseniz. Ne yapacağını şaşırmış; aşağı yukarı, sağa sola kıvırmış boynunu, açıp kapatmış kanatlarını.  Hatta poz vermiş fotoğraf çektirir gibi… Tilki onun havalara girdiğini görünce, daha bir coşmuş sanki. Sıradaki palavralarını söylemeye devam etmiş:
"Bunca güzelliğe, endama, boya poza karşı, sesiniz nasıldır acaba diye merak ediyorum doğrusu. Lütfen bir şarkı söyler misiniz bana? Sesiniz de kendiniz kadar güzelse bu ormana kesin siz kral olursunuz."

Bunca iltifata kim dayanabilir! Karga hemen tünediği daldan şöyle dimdik durarak öyle bir kasıntı pozu vermiş ki ulu ağacın yaprakları titremiş. Hemen ardından da sesinin ne kadar güzel olduğunu göstermek üzere şarkı söylemeye hazırlanmış.

“Şu tilkiye bir gak diyeyim de ses görsün” demiş içinden ve kocaman açmaya çalışmış gagasını.
"Gaakkkkk!" der demez de, peyniri yere düşürüvermiş.

Kurnaz tilki de baştan beri bunu bekliyormuş zaten. Hemen peynirin üstüne atılmış, göz açıp kapayana kadar da yalayıp yutuvermiş peyniri. Sonra da aptal aptal olup bitene bakmakta olan kargaya dönmüş ve şu çok önemli dersi vermiş:

"Bu dersi hiç unutma akılsız karga.
Sen sen ol bir daha
 her yüze gülenden dost olur sanma!”

Tilkinin bu dersini alamamış kargaya ilişkin bir başka versiyon daha buldum. Peyniri yalayıp yutuveren tilki, giderken dönmüş kara kargaya şöyle seslenmiş:

“Efendiciğim,
Size güzel bir ders vereceğim:
Her dalkavuk bir alığın sırtından geçinir,
Bu ders için fazla olmasa gerek bir peynir!”

Karga şaşkın, mahcup, artık geç olmuştur ama, öykünün devamında son söz yine ona verilir:

“Yemin eder” karga, artık faka basmayacağına!

Ulu ağacın bu sefer yaprakları değil dalları titrer.  En tepedeki yaprak sessizce düşer…
….
Fabl burada biter de peki; yazının başlığındaki “belki” neden?

“Belki” bir akademik dönem boyunca yan gelip yatan, finaller sonrası kapılar çalanların beklentisini tarifleyebilecek bir sözcüktür bu yazıya karıştığı hali ile.  Son haftalarda siyasi kurguların yanı sıra çevremde en çok duyduğum sıkıntıyı dile getiriyor “belki”.  O nedenle bu yazıda yer aldı belki! Belkinin fotoğrafı yok ama, tilkinin fotoğrafı var!

Üniversiteler mezunlar vermeye devam ediyorlar.  YÖK Başkanı da KKTC’de idi.

Diğer üniversitelerdekiler de öyledir ama, geceleri Lefkoşa’ya doğru bakınca, Yakın Doğu Üniversitesi öğrenci yurtlarındaki ışıkların azaldığını görüyorum… Bir sonraki döneme kadar…

YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin bu seneki mezuniyet sergisi 29 Haziran’da Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde açılacak. Biz orada olacağız.

Eğitim alın, diploma da alın, sanata yakın kalın…

Sunday, June 14, 2015

Kelebek, gökyüzü, kadınlar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:84



İşlemediği bir suçtan müebbet kürek mahkûmu olan Kelebek’in, mahkûmluğu sırasında yaşadığı olayları Henri Charriere’nin kaleminden kitaplaştığı şekli ile okuduğumdan beri, zamanın buğulamasına karşın, bazı “sahnelerinin” belleğimde hala canlılığını korumakta olduğunu iki gün önce tekrar fark ettim!

Orijinal ismi ile Papillon, Türkçe’si ile Kelebek romanının özetini, yazının tümünü pekiştirmesi açısından paylaşmak gerekir: Fransa'da çevre  adı verilen ve lükse dayanan hayat tarzını benimsemiş bir toplum içinde, bir kadın satıcısının öldürülmesi olayının kitabın kahramanı Kelebek’in üzerine atılmasıyla başlar roman. Fransa’da devam eden mahkemeler boyunca Kelebek, suçsuzluğunu ispat etmeye çalışsa da başarılı olamaz. Çevrede sevilen bir kişi olan Kelebek, polis tarafından bu cinayetin üzerine yıkıldığını iddia eder. Ancak mahkeme sonuçlandığında Kelebek, Fransız Guyanası'nda ömür boyu kürek cezasına çarptırılır. İşlemediği bir suçtan ötürü büyük bir ceza alan Kelebek, artık tek bir şey için yaşamaya başlar: firar.

Henri Charriere, Kelebek’te kısaca; müebbet hapse çarptırılan bir kürek mahkûmunun özgürlük uğruna verdiği çabalarını, yaşadıklarını, kaçma girişimlerini akıcı bir dille hikâyelemiştir.  Gökyüzünün betimlenmesi; kitabın akıcılığında, önemli bir bağlaç, nefes alma noktası olarak ince ince işlenmiştir. Gökyüzü, Kelebek için duygusal burukluğuna bir çaredir, yaşama tutunması için de bir çağrı.

Kitap; tüm dünyada uzun süre en çok satanlardan biri olmuş ve 1973'de aynı isimle sinemaya uyarlanmıştır. Kelebeği Steve McQueen'in, Kelebeğin dostu Louis Dega'yı Dustin Hoffman'ın oynadığı film, kitabı kadar başarılı olamaz. Başka bir deyişle, Steve McQueen ve Dustin Hoffman'ın güçlü oyunculukları dahi, filmin kitap kadar ilgi görmesini sağlayamamıştır.  Bunun sebebi şöyle özetlenir: “müthiş maceraların donuk ve ilgisiz bağlantılarla anlatılması”. Filmi seyrettiğimde benim duygularım böyle cümleleşmemişti belki ama, tepki ya da eleştiri içeriğim oldukça benzerdi diyebilirim…

Evet, aradan epey zaman geçti; kitap okundu, film seyredildi, mekan ziyaret edildi, yazıldı, çizildi… Bulutlar fotoğraflandı…

Ve gökyüzü tekrar karşıma çıktı:

“benimle birlikte yürür gökyüzü” adı altında Buket Özatay’ın (AFIAP, RISF2, MICS) fotoğraflarını görüp sergi kataloğunda bizzat kendi tarafından kaleme alınan yazısını okuduğumda şöyle bir durdum… Evet aradan çok zaman geçmesine karşın Kelebek bilinçaltımdan kanat çırpmaya başladı.

Elbette Buket Özatay bir edebiyatçı değil, iddiası da var görünmüyor. Ancak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde fotoğraf ve fotoğraf piyasası denilince ilk akla gelen isimlerden biri.

Bir proje olarak “benimle birlikte yürür gökyüzü” hakkında, Buket’in bizzat kendi kaleminden yazdıkları değil “aktardıklarını” bu sayfada, kısaltarak da olsa sizlerle paylaşmak istedim, kendi izni ile:

“Her insan sabaha yaşamın rutiniyle başlar; ben ise fotoğrafla yaşamı keşfetmenin yollarını arayarak, yaşamdan güzel şeyler bulmanın kaygısını taşıyarak… “Güzel” derken, aslında güzel ya da çirkin fark etmiyor. Hoşa giden ne varsa gözüme değen, hepsini anlık zamandan çekip başka bir boyuta taşımaya çalışıyorum. Biliyorum, bu sergide güzel olan bir şeye rastlamak mümkün değil. Ama şu bir gerçek ki “umut” insanların gözlerinde parladıkça güzellik zaten dört duvar mahpus dahi olsa,  mutlaka içimizde yaşamaya ve güneşi gören gözlerde ışıldamaya devam edecektir. 

…İçimden bir ses bana uzun zamandır yapmak istediğim fakat bir türlü kafamda şekillendiremediğim fotoğraf projesinin “kadınlar koğuşu” olabileceğini söylüyordu. 

…İkisi ağır ceza, diğerleri hafif ceza ve hüküm giymemiş mahkûmlar… Cinayet, sirkat, uyuşturucu, evrakta sahtecilik, trafik kazasında ölüme sebebiyet veren  “suçlular”…

Tanışma zamanı geldiğinde, demir parmaklıklar açıldı ve içeriye “Misafir var!” diye seslenildi. Tüm kadınlar toplanmıştı. Şaşkın bir şekilde bana bakıyorlardı; ben de onlara… Hepimiz yemek masası, sandalyeler, kanepeler, koltuklar, duvarda asılı bir televizyon ve köşede bir çamaşır makinesinin olduğu odada durup birbirimize baktık…

…Bana yaşam alanlarını, yatakhanelerini,  banyolarını, atölyelerini ve “havalandırma bahçelerini” gösterdiler… Yüksek telli duvarların arasından görünen gökyüzü ile beraber yürüyorsunuz, bir duvardan bir duvara… Bunun adı “volta” ve yürüdükçe, özgürlük gülümser gökyüzüyle bakıştığınız “sınırlar” içinde…  

Evet, anın, hüznün, heyecanın tam içindeyim. Hem de bir fotoğrafçı olarak. Herkesin aklına ‘kötü’ gelen, içinde bulunan tutsaklara acıyla bakılan ve “Allah Kurtarsın!” dedikleri kapalı cezaevindeyim. İlk gün böylesi düşüncelerin içinde beynimin ve ruhumun büyük bir kayayı sırtlar gibi acıyla sızladığı sarsıcı bir deneyim yaşamıştım. 

Kısa notlarla, yaşadığımız tüm anları bir daha silinmeyecek şekilde kayıt altına alıyor ve cezaevinden ayrıldıktan sonra defalarca çektiğim karelere, kaydettiğim kısa filmlere ve aldığım notlara dalıp o insanların, hem de kısa bir süre önce hiç tanımadığım bu kadınların dünyalarında kaybolmaya başladım. “Kaybolmak” bana iyi geliyordu. Yaşamın bir başka sokağında hem de hep karanlık ve çıkmaza açılan bir ara mekânda kalarak, başka hayatların hikâyelerinden insan kendine bakabiliyor ancak. Kendime mi ayna tuttum yoksa kadınların cezaevinden önceki hikâyelerine mi, bilemiyorum. 

O kadar çok hikâye dinledim ki, “suç nedir?” diye düşünmeye ve sorgulamaya başladım! 

Dışarıdaki hayatın bittiği ve dünya üzerinde “işlenen” günahların cezasının (bedelinin) ödendiği kadınlar koğuşu. Bu koğuş, farklı suçlardan yargılanan kadınlara ev sahipliği yapıyor. Suçları farklı ama kaderleri aynı… Dört duvarın içindekiler… O duvarın dili yoktu! 

Böylesi bir duygu tüneli için ne bir kitabın ne de bir filmin etkisinde kalmadığımı söylemeliyim. Yaşamın acı denilen bir dehlizine yolculuk yaptım. Kendi isteğimle, tercihimle… Bir fotoğrafçı için el değmemiş bir arazinin içinde yol almanın heyecanı gibiydi tüm topladığım görüntüler, yaşadığım anlar…

Hapishanenin fiziki koşulları ne olursa olsun, fotoğraflarımda özgürlüğünden yoksun, hapsolmuş kadın olgusuna dikkat çekmek istedim. Siyah-beyaz fotoğrafın dramatik, etkileyici yönünü kullanarak, dört duvar arasındaki yaşamları, tüm görünürlüğüyle, kurgusuz ve teatral anlatıya girmeden, tüm doğallığıyla, samimi ve sansürsüz yansıtmak istedim. Tüm bunlarla birlikte de kadınların izin verdiklerinin dışına çıkmayarak, tüm mahremiyetlerine saygı duyarak projemi tamamlamayı başardığımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Mahkûmiyetin gereği olan sınırlanmış alanlarda, bir süreliğine/müebbet yaşamak zorunluluğu olan kadınlara dokunmaya çalıştım, olabildiğince. “Benimle birlikte yürür gökyüzü” adlı sergideki tüm fotoğraflar, birer belge olarak içerden dışarıya not düşüyorlar…

Görmezden gelinen insanları görünür kılmak adına güne başladığım o günden bugünlere geldim. Neden, niçin ve nasıl sorularıyla girdiğim cezaevinden kadınlara dair hikayelerle çıktığım bir belgesel fotoğraf çalışması yolculuğudur izledikleriniz…”

Buradan; Buket Özatay’a teşekkür edip kutlayarak dileyelim; gökyüzü kapanmasın, kelebekler de uçsun… Tüm mezun öğrencilerimizin yolu da açık olsun.

Eğitim alın, sabırlı olun, sanata yakın kalın…

Sunday, June 7, 2015

Gençler, ödüller, farklılık

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:83



“Anlayış ve eğitim ayrımı gözetmeksizin; genç kuşak ressamların özendirilmesi, yeni değerlerin saptanması ile bu alanda eser üreten genç sanatçıların çalışmalarının bir arada sergilenmesi ve başarılı ressamların ödüllendirilerek teşvik edilmesi amacıyla” KKTC Başbakan Yardımcılığı, Ekonomi, Turizm, Kültür ve Spor Bakanlığı’na bağlı Kültür Dairesi’nin bu yıl yedincisini düzenlediği “Genç Sanatçılar Resim Yarışması”nda seçmeler daha önce yapılmıştı. Bu yapılan seçmelerden oluşan sergi 12 Haziran 2015 tarihine kadar Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezinde sanatseverlerin izlenimine sunulmuş durumda.

Haftanın yoğunluğu, son gününün ağırlığı ile birleşip Cuma akşamları belleğime baskı yapmalarının yarattığı gerginlik, düşüncelerin konuya, konunun kelimelere, kelimelerin cümlelere dönüşmeye başlaması ile yerini rahatlama sürecine bırakır. Geçen hafta akademik yoğunluktan bahsetmiştim, o nedenle aynı mazeretin arkasına saklanamayacağım.  Ayrıca bu hafta açılan “Genç Sanatçılar Resim Yarışması” üzerine yazılması gerekli önemli bir konu olarak öne çıktı. Öyleyse oradan devam etmeli…

Bu yılki sergi ile ilgili bazı istatistiki bilgiler vererek başlamak istiyorum yazıma ki; devamında niyetim kendini daha açık edebilsin. Leonardo’ya ait olduğu söylenen “görmeyi öğrenin, her şeyin bir biriyle bağlantılı olduğunu fark edeceksiniz” sözü, sanırım bunu doğrulamaya yardımcı olacaktır.

Genç Sanatçılar Resim Yarışmasının 2015 seçmelerine 21 genç sanatçı, toplam 73 eser ile katılmış. Gönen Atakol, Aşık Mene ve Ruzen Atakan’dan oluşan jüri tarafından yapılan seçmeler sonucunda ödüle layık görülen eserlerle birlikte, 16 sanatçının toplam 25 eseri sergilemeye değer bulunmuş. Hemen belirteyim; bu yılki sergi kalitesi oldukça iyiydi! Bu nedenle önce katılımcıları, sonra da jüriyi kutlamak gerek.

Yedincisi gerçekleştirilmekte olan yarışmanın daha öncekilerinde rakamlar nasıldı buraya taşımak istemem ancak; (bu yıl, spekülasyona meydan vermeyecek şekilde oluşturulduğuna inandığım) seçici kurulun gerçekleştirdiği değerlendirmeler sonucunda Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Plastik Sanatlar Bölümü öğrencilerinden Dicle Özlüses’in “İsimsiz-I”, Mehmet Sariler’in “Horoz Dövüşü-II” isimli eserleri “Başarı Ödülü”ne layık görülmüştür.  Üç ödülün ikisiyle ilgili bencillik yaptığımın bilincinde olarak; (Celal Atikler ile Ahmet Erman Karagöz’ü de kutlayarak) ödüller; Genç Sanatçılar Resim Yarışması 2015 Sergisi’nin Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan açılışında sahiplerine verildi!

İlan edilmiş jüriyi bilen, yarışma koşullarını kabul edip katılan, hatta biri “umut vadeden genç sanatçı” ödülüne laik görülen veya geçen yıllarda ödül alıp da bu yıl yalnızca sergileme alan bazı katılımcıların açılışa gelmemeleri “gayet normal” olarak yorumlandı!  Yorumlar ilginç bir noktaya daha dikkat çekti; “Defne” dergisinin sayfalarında “oldum” havası oynayanların, bu sergiye ancak tutunabilmeleri konusu mesela… Bu kişiler, önümüzdeki yıl yapılacak yarışmaya katılırken biraz daha düşünerek hareket ederler umarım!

Olasılıktı, ancak ve yine de ilginç bir rastlantı olduğunu düşünüyorum: 1981 doğumlu olanın umut vadeden genç sanatçı ödülü, 1994 doğumlu olanın da başarı ödülü alması ilginçti.  Yarışma ilk defa organize edilirken -ilgili arkadaşlar hatırlayacaklardır- o zamanki Kültür Dairesi Müdürü Mustafa Hastürk hoca ile biz bunları çok tartışmıştık. Çalışanlarının büyük bir emek ve özveriyle sürekliliğine katkı koydukları bu yarışmadaki ödülleri, Kültür Dairesinin bir kere daha düşünmesi gerekir inancındayım.  Hele de umut vadeden genç sanatçı ödülünü!

Yarışmanın amacı oldukça başarıyla tanımlanmış “…genç kuşak ressamların özendirilmesi …teşvik edilmesi…”  Tanımlanmış bu amaç dışında, bu ödüldeki farklılığı; hatta gerekçeyi, ne bir yerde okudum, ne de dedikodusunu duydum.  Ancak, pozitif bir yaklaşımla ve kısaca belirteyim, yarışmanın değerine bir şey katmadığını düşünüyorum!  Bu yılki tesadüf de cabası.

Buradan bencilliğime ve yoluma devam edeyim: Ödül alan eserler dışındaki eserleri sergileme alan YDÜ GSTF mezunu ya da halen öğrenci olanların ve çalışmalarının adları şöyle: Ayça Akarcan: “Geleceğin Rengi”,  Dicle Özlüses: “İsimsiz-I” ve “İsimsiz (Diptik)”,  Hascan İleri: “Dirty Nicosia-I”, Kemal Behcet Caymaz: “Korkma Ay Doğacak-I”, Mehmet Sariler: “Horoz Dövüşü-I” ve “Horoz Dövüşü-III”, Neriman Şaban: “No:2”, Rahme Manastırlı: “Kayıp Salamis-II”, Tünay Özyay: “Yeni Umutlar”…

YDÜ GSTF Dekan vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç konuya ilişkin kısaca şunları paylaştı bizimle: “Bu yıl “Genç Sanatçılar Resim Yarışmasına” katılan 16 sanatçıdan 8 genç sanatçı bizim Fakülteden ya mezun olmuş ya da öğrenimlerine devam etmekte... Sergilenen 25 çalışmadan 10 çalışma yine bizim arkadaşlarımıza ait. Bu durum bizi geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da yine mutlu etmiştir. Ödül alan veya çalışmaları sergilenen tüm öğrencilerimizi yürekten kutlarım. Bu başarı aynı zamanda Fakültemizde yürüttüğümüz (lisans, yüksek lisans ve doktora) programlarının da başarısıdır. Elbette ki tüm öğrencilerimizle deneyimlerini paylaşan değerli hocalarımızı da kutlamak gerekir.”

Fakültemizin kuruluş amacına yönelik hedeflerine bir adım daha yaklaşmışlığının göstergesi ve “farklılığı” olarak da değerlendirilebilinir bu sonuç.

Sonucu gençler adına kapatalım bugün: Kültür Dairesi Müdürü Nilay Tunçalp, Kültür Dairesi çalışanlarından Bedia Kale, Pervin Aramek, Leman Ahmetoğlu’nu teşekkürler ile; yarışmayı KKTC’ye kazandıran Mustafa Hastürk ve devamını sağlayan Derviş Beyit ve Nurcan Namsoy’u da saygı ile anarak  haftayı noktalayalım.

Eğitim alın, farklı olun, üretin, sanata yakın kalın…
---

Not: Türkiye Cumhuriyetinde bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi için “seçim” var!  KKTC’de oyumu kullandığım sandıkta sadece “milletvekili” yazıyordu!

Sunday, May 31, 2015

Sınır, çalıştay, mimarlık

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:82



“Farkında idim”, birkaç haftadır haber ağırlıklı yazılar yayınlıyor olduğumun “farkındayım”.

Akademik takvimin yoğunluk açısından değerlendirildiğinde en zorlu haftalarında, araştırma makalesi niteliğinde paylaşımlarda bulunamayışımın anlaşılabileceğini umut etmekteyim. İkinci bir neden de doğrudan dahil olduğum bazı etkinliklerin Üniversitemin destek, öğrenci ve öğretim elemanlarının büyük gayretleri ile gerçekleşmesini önemsememdir. Bu nedenle ve bu sayfayı çalıştay haberlerine açıp sizlere sunmaktan tedirgin değilim. Öyleyse izninizle:

Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde düzenlenen öğrenci çalıştaylarına bir yenisi daha eklendi. Bu yıl konusu “sınır” olarak belirlenen çalıştay, 21-22 Mayıs 2015 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Üç farklı projenin yürütüldüğü çalıştaya yaklaşık 250 öğrenci katıldı.

Fakülteye bağlı; Mimarlık, İç Mimarlık ve Peyzaj Mimarlığı bölümlerinde öğrenim gören Lisans ve Lisansütü öğrencilerin birlikte çalışması; görülmeye değer bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. Bu çalışma atmosferinde; “sınır” konusu çerçevesinde grupları koordine eden öğretim görevlileri ve asistanların da katkılarıyla, farklı disiplinlerin kaynaşması sağlanırken; birlikte üretmenin, çözüm önerileri getirmenin, paylaşmanın ve bunu sonuçlandırmanın mutluluğu yaşanmıştır.  Dayanışma içerisinde ortaya çıkarılan tasarımlar ve sonuçlar; hem çalışan grupların hem de çalıştaya katkı koyup destek olan herkesin gururu olmuştur. Öğrencilerin yaratıcı düşüncelerini geliştirmek, farklı teknikler, malzemeler ve tasarım–uygulama problemleriyle tanışmalarına aracı olmak amacıyla üzere düzenlenen SINIR çalıştayı iki verimli çalışma gününün ardından sona ermiştir.

Sınır konusunun üç farklı çalışmaya yansıması farklı işlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.  Yaklaşık 125 öğrencinin gruplar haline gelerek 14 iş çıkardığı ilk çalışmada, “sınıra dair” tasarımların izleri belirgin bir şekilde görülmüştür.  Çalıştayın bu projesinde; 200x200x200cm ebatlarında içi boş bir küp ve tasarımın gerektirdiği kadar 150x150x150cm, 100x100x100cm, 50x50x50cm ve 25x25x25cm ebatlarında küpler değişik renkte (mavi-kırmızı-sarı) iplerle birlikte “sınırlı” olarak kullanılmıştır. Çalışmalar gerçek insan ölçeğinde(1/1) uygulanmıştır.  Ancak bazı grupların tasarımında kendilerine tanınan “sınırların” dışına çıkmaları da dikkat çekmiştir.

İkinci projede, 75 öğrencinin 25x25x25 cm ebatlarındaki küpler üzerine ebru tekniğine benzer bir çözüm yöntemiyle (su yüzeyine sıkılan farklı renklerdeki sprey boya ile) tasarımlar yapmaları beklenmiştir. Farklı öğrencilerin desenledikleri küpler daha sonra bir araya getirilerek “sınırları olmayan” bir bütün çalışmaya dönüştürülmüştür.

Üçüncü projede ise yaklaşık 50 öğrencinin yine bireysel tasarımları ile, sınırları 40x40 cm ebatları ile belirlenmiş kasnaklar üzerine aralıklarla çaktıkları çivileri renkli iplerle ve değişik yönlerde birleştirerek çizgisel bir çalışma yapmaları beklenmiştir. Bu projede ortaya çıkan çalışmalar da, Fakültenin üst girişinde siyaha boyanan duvar üzerinde bir araya getirilmiş Fakültenin ismi ortalarına kompoze edilerek başka bir “sınırları belli” bütün çalışmaya/panoya dönüştürülmüştür.

Çalıştayın açılışı 27 Mayıs 2015 Çarşamba sabah 10.30’da fakülte önünde gerçekleştirilmiştir.  Açılış konuşmasını, çalıştay katılımcılarından İç Mimarlık 3. Sınıf öğrencisi Ali Höyük yapmıştır.  Höyük; “çalıştayın kendine ve ekip arkadaşlarına önümüzdeki hafta başlayacak olan finallerden önce özgür bir çalışma ortamı sunduğunu, rahat ve verimli çalışmalar yaptıklarından” kısaca bahsetmiştir. “Birlikte sorunu kavrayıp, adım adım çözüm üreterek, bir sonuç ortaya koymanın kendilerine çok keyif verdiğini” vurgulamıştır.  Ali Höyük konuşmasında ayrıca “okumakta olduğu Fakülteden gurur duyduğunu; çalıştayın gerçekleşmesini sağlayan Üniversite ile Fakülte yönetimine, destek olan tüm hocalara ve tüm katılımcı öğrenci arkadaşlarına” teşekkür etmiştir.

Bu konuşmanın ardından sözü, çalıştayda görev alan öğretim görevlisi Özge Mercan Atamer almıştır. Fakültede dört sene boyunca her yıl çeşitli konularda yapılan çalıştaylarda görev almış olduğunu ve bu yıl da yeniden öğrencilerle birlikte güzel işlere imza atmanın heyecanını yaşadığını belirtmiştir.  Atamer;  “özellikle  uygulamalı atölye (stüdyo) çalışmalarında gözlem metodunun esası olan “alan çalışmalarına” önem vererek gerçekleştirdiğimiz çalıştaylar ile, yaşayarak öğrenme, paylaşma imkanları yaratıyoruz. Bu çalıştaylarla; sizlerin araştırarak, karşılaştırarak, deneyimleyerek mimari eğitimi katılımlı ve aktif olarak öğrenmenize olanak yaratıyoruz. Bu nedenle; son iki yılda yapılmış olan çalıştayların gerçekleştirilmesi için bizleri motive eden, Üniversitemizden gerekli destek ve çözümleri sağlayan Fakültemiz Dekanı Prof.Dr. Uğurcan Akyüz’e ve “sınır” çalıştayında görev alan tüm hoca arkadaşlarıma ve siz sevgili öğrencilerime teşekkür ederim” dedi.

Daha sonra söz alan Prof.Dr. Uğurcan Akyüz; “görsel sanatlar içinde yer alan, mimarlık, iç mimarlık ve peyzaj mimarlığı alanlarının eğitim sürecinde çeşitli aktiviteler, sergiler, çalıştaylar düzenlemekte ve bu yolla siz öğrencilerimizin görgü, bilgi ve kültürlerini; meslekî bilgiler yanında geliştirici programlar olarak uygulamaktayız. Bunlarda amaç; kuşkusuz sizlerin görerek, yaşayarak, araştırarak, karşılaştırarak ve uygulayarak mimarlık eğitiminize müfredat programlarınız dışında katkı koymanızı sağlamaktır.  Bu etkinliklerden kazanımlarınız, sizi emsallerinizden farklı kılacak, diplomanıza değer katacaktır. Dünyanın dört bir yanında çalışan yaklaşık üçbin mimar yetiştirmiş bir fakülte olarak  gurur duyuyoruz.

Bu tip çalıştaylar Fakültemizin farklı bölümlerinde öğrenim gören sizlerin kendi aranızda iletişim veya yeni bağlantılar kurmanız açısından da oldukça yararlı olduğuna inanmaktayız.  Bu nedenle; her zaman olduğu gibi öğrencilerimize desteklerini esirgemeyen, “sınır” çalıştayını gerçekleştirmemizde de yardımcı olan YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel başta olmak üzere bu çalıştayda emeği geçen tüm öğretim elemanı arkadaşlarıma teşekkür ederim. Elbette ki ortaya koyduğunuz bu başarılı ve ayrıcalıklı çalışmalardan ötürü siz öğrencilerimize ayrıca ve içtenlikle teşekkür ederim” dedi.

Konuşmaların ardından; “sınır” çalıştayında proje yürütücülüğü yapan Özge Mercan Atamer, Hilmi Okutan, Gaye Anıl, Çağla Beyaz, Şefika Karaderi Özsoy, Rüza Özak Ruso, Büket Asılsoy, Çimen Kırmızı Özburak’ın yanısıra; projeye destek olan Mimarlık Fakültesi öğretim elemanlarından Emir Kasım, Ayşe Gertik, Vedia Akansu, Ayşegül Yurtyapan Salimi, Amineddin Salimi, Kıymet Savaşan, Salih Özbirim, Selin Laleci ve Öncü Koçman’a ve öğrencilere belgeleri; Fakülte Koordinatörü Dr. Kozan Uzunoğlu, Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı Doç.Dr. Özge Özden Fuller, İç Mimarlık Bölüm Başkanı Yrd.Doç.Dr. Huriye Gürdallı ve Mimarlık Bölüm Başkanı Dr. Ayten Özsavaş Akçay tarafından takdim edildi.

Tören sırasında Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencilerine geçen dönemin “Yüksek Onur” ve “Onur” belgeleri de dağıtıldı...

Eğitim alın, fark edin, çalışın, üretin, sanata yakın kalın…

Sunday, May 24, 2015

Akademiada, sergi, yayın

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:81



“Akademiada Uluslararası Sanat Akademisinin altıncısı da büyük bir katılım ve başarıyla tamamlandı” diye başlayan bir cümle; hafta sonu okumaları için pek dikkat çekici olmayabilir.  Ancak, bir etkinliğin son durumunu tanımlaması ve bu sayfanın yazarı olarak kendi açısından da önem arz etmesi nedeniyle yazıma onunla başlamayı tercih ettim!

Yerel basının bir kısmında ve sosyal medyada yer aldığı kadarı ile; bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen Akademiada’nın tamamlanmasının ardından açılan sergide  resim, seramik, grafik ve heykel çalışmaları YDÜ Hastanesi Sergi Salonunda 5 haziran’a kadar sanatseverlerin beğenisine sunuldu haberini sizlerle paylaşmak istedim:

Akademiada katılımcılarından Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik bölümü öğrencisi Tuğçe Akgün sergi açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “öncelikle Yakın Doğu Üniversitesi yönetimine, fakülte dekanına, öğretim elemanlarına ve etkinlik görevlilerine Akademiada’yı gerçekleştirmelerinden dolayı katılımcıları temsilen teşekkür ederim.

Bizim açımızdan bakıldığında Akademiada; sanatı paylaşmak için önemli ve özel bir etkinlik olarak sürekliliği kanıtlanmış öğrencilere yönelik tek etkinlik. Altıncısı düzenlenerek devamlılığı da gösterilmiş oldu.  Akademiada, farklı sanat dallarını bir araya getirip katılımcılara düşüncelerini biçimlendirme ve uygulama şansını tanıyarak ve aynı zamanda keyifli zaman geçirerek bir arada olmayı sağlaması açısından da bizim için bir şanstı. Farklı atölye öğrencilerinin hocalarla ve birbirleriyle etkileşimi, farklı sanat disiplinlerini tanıma ve deneyimleme fırsatı sunması da Akademiada’nın başka bir artısı idi.

Özellikle gönüllü/görevli öğrencilerin, yardımlarını unutmak mümkün olmayacaktır.  Umarım bizler de kendi okullarımızda onları ağırlama şansını buluruz” dedi.

Akademiada-6 Yürütme Kurulu Başkanı Prof.Dr. Uğurcan Akyüz sergi açılışında şunları söyledi: “Üniversitemizin çatısı altında onun büyüklüğüne yakışır, böyle bir organizasyonu bir kere daha başarıyla gerçekleştirdiğimiz için çok mutluyuz. Bu nedenle; başta Kurucu Rektörümüz Sayın Dr. Suat İ. Günsel ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Sayın Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e sanata verdikleri önemden ve bu anlamlı etkinliği himayelerinden ötürü çok teşekkür ederiz.

Katılımcı sayısı, etkinlik süresi, bütçesi ve yarattığı sinerji ile bu coğrafyada yaratılmış en büyük AKADEMİK sanat etkinliği ile Üniversitemizin değerine katkıda bulunmaktan onur duyuyoruz.  AKADEMİADA-6  bu anlamda sadece Üniversitemizin değil Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin marka değerine de önemli bir katkıdır.

Şimdiye kadar yirmidört farklı üniversiteden gelen bine yakın katılımcıyla ve ortaya çıkardığımız, sergilediğimiz eserlerle geleceğe iz bırakıyoruz. Çalışması tamamlanan muflon heykeli hakkında sonra konuşacağız! Emeği geçen herkese içtenlikle teşekkür ederim.”

YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ise, konuşmasında kısaca “GSTF’nin büyük bir özveri ile sürdürdüğü bu etkinlik altı yıldır bizlere çok güzel anılar yaşatıyor. Gerek öğrencilerimiz gerekse hocalarımız için sanat adına farklı bir atmosfer oluşuyor. Sosyal, kültürel, sanatsal ve akademik olarak üniversitemize katkısı oldukça büyük bir etkinlik Akademiada. Ayrıca örneklik oluşturması açısından da bizim için çok önemli. Katılımcı öğrenciler üniversitelerinde artık bizim birer temsilcimiz” dedi.

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz” demiştim geçen hafta… Bizimle olanlara teşekkür ederim. Tamamlanmış altı Akademiada, altı cilt ders…

Buradan yayınlar konusuna geçeceğim. Son iki aylık sürede yazdığım yazılarda “yayın” konusunu elimden geldiğince irdelemeye çalıştım. İdareci olarak, sanat alanından bir akademisyen olarak “makale” sorununa ilişkin fikirlerimi ve duyarlılıklarımı pek çok başka sosyal gönderme ile birlikte beyan ettim...

Bir de gördüm ki  rh+ Art Magazine  Mayıs sayısında dört sayfasını benim Kıbrıs Postası gazetesinde 05 Nisan 2015 tarihinde ve kendi  ugurcanakyuz.blogspot.com   adresimde aynı gün yayımladığım “Kaos, Akademisyen, İndeks” yazıma yer vermiş!  Yazımın; yayın süresi açısından köklü,  yayın sayısı açısından da 114.sayıya ulaşmış bir dergide yayınlanmış olması  beni oldukça mutlu etti. (derginin kapağı; tarafımdan kolajlanmış olarak sunulmuştur!)

Basın taramalarında, yazıma ilişkin ulaştığım bazı rakamsal bilgileri paylaşmamın ilginç olacağını düşündüm: Yayın: rh+Art Magazine; Periyod: Aylık, Şehir: İstanbul, Tiraj:5.500, Yayın Tipi: Dergi, Sayfa: 36-37-38-39, Reklam Eşdeğeri: 5.465,83$, Markalar: Yakın Doğu Üniversitesi…

Bu hafta bereketli geçti!

Muflon heykeli…

YDÜ Mimarlık Fakültesinde “sınır” konulu öğrenci çalıştayı vardı…

“Mimarizm”, Mimarlık ve Tasarım Yayın Platformu etkinlikler bağlantısında Atlas Sanat Galerisinde açılan “Kent, İnsan ve Yaşam” resim-heykel sergisi kapsamında; adına ben “Girne ve Kapısı” çalışmam diyeyim, siz ona sanat eseri bile diyebilirsiniz;  http://www.mimarizm.com/ Etkinlikler/Detay. aspx?id=54703 bağlantısında yayınlandı!

Şimdi; ben cevabını iyi biliyorum da, soru şu: bir akademisyen için hangi kritere göre değerlendirilip puanlanabilir bu yayın?

Sorum geçen hafta Ankara’da Türk Dünyası’ndan ödül beklediği sırada, “orada olması bizim için büyük bir şans” diye bana iltifat eden başkana!

Ciltler dolusu dersler!

Eğitim alın, üretin, sanata yakın kalın…