Saturday, March 26, 2016

Usta, çırak, güreş

KIBRIS gazetesi, 2016-03-26, Cumartesi, sayfa:29





Doğu kültüründe sanatta unvan söz konusu olunca; kimi kaynaklara göre şöyle bir ölçüt, ya da yargı vardır: Bir insanın “usta” unvanı alabilmesi ancak, kendi hocasını geçmesi ve kendini geçen bir öğrenci yetiştirmesiyle olur!. 

Geçenlerde sanal ortamda karşıma çocukluğumuzun oyunları, “hatırlayan var mı” diye bir çalışma çıktı. Şaşırmamak mümkün değil. Çocukluğumuzun oyunlarıydı elbette ama çocuklarımızın oyunu değildi artık onlar.  Çok yakın değil, çok da uzak, ancak bizim nesilden sonra çok da devam edememişlerdi yollarına... Biz büyüklerimizden öğrendik o oyunları oynamayı da, çocuklarımıza öğretemedik. 

Mesela; çocukluğumuzun en popular sporlarından biriydi güreş! Merak ediyorum sütün ağaçtan elde edildiğini sanan bir nesil, güreşin nasıl bir oyun olduğunu düşünüyordur acaba?  Ya da şunu hatırlayacaklar mutlaka çıkacaktır: insanın insan ile yarıştığı en eski spor dallarından biri olan güreş, gelin görün ki son olimpiyatlardan çıkarılmıştı...

Nerede ise tüm televizyon kanallarında sadece Kırkpınar yağlı güreşleri süresince toplam bir-iki haber bülteninde o da bir siyasi figürün teşrifi söz konusu ise en fazla üç-dört dakika gösterilen bir spor türü artık “atasporumuz” güreş. NBA deki basketçilerin isimlerini, Formula-1 pilotlarını veya Wimbledon tenis turnuvasına katılanları sayan nesil, büyük bir olasılıkla tek bir güreşçi ismi söyleyemeyecektir.

Şimdilerde futbol endüstrisinin güdümünde çalışıp ödenen kimi sosyal psikologlar veya siyasiler tarafından el üstünde tutulan, futbol kadar başka hiç bir spor dalı popüler olmamıştır. Bu sosyo-ekonomik ve hatta siyasi sistem içinde hiç bir zaman olabileceği de mümkün görülmemektedir. Bir sonuç için şu örnek durumu açıklamaya yardımcı olacaktır. Faşist Franco; İspanya’yı nasıl yönettiği ile ilgili bir soruya 3-F formülü diye cevap vermişti hatırlayınız. Ne idi bu formül: Fado, Fiesta, Futbol...  Kısaca ve yıllarca, bu 3-F formülü ile uyuttuğunu söylemişti İspanyol halkını. 

Bu hafta; Reza Sarraf ve Brüksel patlamasından önce sosyal medyada bir patlama daha vardı. Şükür, ölen yoktu ama ne patlamaydı!  Bir üniversitenin Rektör Yardımcısı, doğal olarak Prof.Dr. unvanlı bir muhterem; katıldığı televizyon programında ülkeyi ayakta tutacak olanların okumamış cahil halk olduğunu söylemiş.  Merak ettim araştırdım.  Karşıma çıkan bir paragrafı basından okuyalım: “...Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor.  Ülkeyi ayakta tutacak olanlar okumamış cahil halk.  Türkiye’nin okumuş kesimi profesörden başlayarak geriye doğru en tehlikeli olanlar üniversite mezunları.  Olayları en rahat okuyanlar ilkokul mezunları.  Üniversite ve sonrası çok vahim…” 

Fado, Fiesta, Futbol...  Yirmi birinci yüzyılda ise cehalet!  Kelimelerin kifayetsiz kaldığı daha neler göreceğiz, ya geleceğimiz...

Mahallemizdeki, sokağımızdaki oyunlarımız ve hatta daha da vahimi ata sporlarımız dahi yok oldu... Onların yerine arabesk müzik, Michael Jackson dansı ve fast food beslenmeyi, ardından bunların üstüne bir de diyet furyasını ekleyince, evlenme programlarıyla altı yanan çorba, survivor programıyla patlayan bomba unutulup gider işte... 

Bilim, sanat, teknoloji… Ebabil kuşları ile demagoji yapılırken, yelkovan kuşları alır başını gider! Sanat, izleyenin hareketine duyarlı ekranlarda yer bulur kendine...

Konuya dönersek tekrar:
Doğuda sanatta olduğu gibi güreşin en önemli töresi; her ustanın en azından yerini alabilecek bir çırak yetiştirmesidir. Güreş sporunu yapanlara pehlivan dendiğini parantez içine almadan belirteyim. Bu töreye göre bir pehlivan ne kadar büyük olursa olsun, meydan ya da minderlere veda etmeden önce, başarılı bir çırak yetiştirmemişse ona çok da iyi gözle bakılmaz. Ancak, burada bir soru gelir akla hemen (NBA izliyoruz ya TV’lerde) peki her usta, çırağına bildiği bütün teknikleri, oyunları öğretir mi?

Bunu irdeleyen bir hikayeyi yıllar önce bir büyüğümden dinlemiştim. Bugünlerde yeniden aklıma geldi. “Her kuş kendi sürüsüyle uçar” sözünü bir yazımda yerine yerleştirdikten sonra, bu günlerde bir de bu hikayeyi paylaşmam icap etti. 

Sözlü tarihin içinden gelirken farklı versiyonları oluşan bu hikayeyi ben biraz harmanlayarak kelimeleyeceğim. Varsın hep beraber bir ders daha çıkaralım hikayeden:

Pek çok müsabakada birincilikleri olan bir pehlivanın; yiğitliğine yakışır, kendine has kırk oyunu varmış. Her gün güreş tutar ve bu oyunları ile rakiplerini yenermiş.  Zaman ilerledikçe galibiyetleri ve birincilikleri artıp durmuş ancak, bir çırağı yokmuş. Derken çıraklarından birinin gücü, kuvveti, teknik becerisi dikkatini çekmiş.  

Bir süre izledikten sonra onu yetiştirmeye karar vermiş. Zamanı minder, gücünü çayır yaparak çırağa otuz dokuz oyun, teknik öğretmiş.  

Hikaye bu ya, kuşun yuvadan uçma zamanı gelmiş!  Çırak, teknikte ve güçte öğrenebileceği her şeyi öğrenmiş. Karşısına kimse çıkamaz, gücüne kimse dayanamaz olmuş.

Nihayetinde çırağın gelişmesi o dereceyi bulmuş ki bir gün şehzadenin karşısına kadar çıkmış.  

Er meydanında  şehzadenin huzurunda: "Ustam büyüğümdür, üzerimde hakkı var, erdem sahibidir, benden üstündür, ancak ben de kuvvette ondan aşağı değilim, teknikte de ona eşitim" deyi vermiş.

Çırağın bu meydan okuma densizliği şehzadenin hoşuna gitmemiş: "Peki, ustanla güreşeceksin, eğer yenilirsen bir daha er meydanına çıkmayacaksın" demiş.

Usta ile çırağın güreşi için geniş bir alan seçilmiş; devletin ileri gelenleri, saltanat yalakaları, şehzadenin soytarıları ve hatta dönemin meşhur pehlivanları bu alanın çevresine toplanmışlar.

Kispetler giyilmiş. Yağlar sürülmüş. 

Davullar çalmış, zurnalar ötmüş. İki pehlivan meydana çıkmış..

Çırak, güreş meydanına sarhoş bir fil gibi gelmiş. Öyle bir dehşetle gelmiş ki, karşısındaki demir dağ olsa tuttuğu gibi yerinden koparırmış.

Usta; sakin ve temkinli... Durumu okumuş…

Sabahın alaca karanlığında başlayan güreş, akşam güneş batana dek sürmüş... 

Ancak; genç çırağın kuvvet açısından ustasından üstün olduğu açıkça görülüyormuş..

Pehlivanlar dinlenirken cazgır bağırırmış, onlar güreştiğinde herkes susarmış. 

Gün ağarıp güneş batacakken usta pehlivan çırağına şöyle bir bakmış ve güreşin son hamlesini yapıvermiş. Kolunu omuzlayıp tersinden sırtlamış çırağını öylece omzunun üstünden çevirip çimenlerin üstüne atıvermiş çuval gibi.  

Ustasından öğrendiklerini ustasına satan çırak, karşılığını bilmediği bu oyun ile serilir yere. Usta yorgun, kazanır ama hali biçare... Çırağın sırtını öper toprak.  Şehzade çırağa bağırır “işte hırsından düştüğün hale bak!”

Hırslı çırak, dersini her anlamda almıştır ustasından. Yenilgisinin omuzlarındaki ağırlığı ve ustasına densizliğinin ezikliği ile yerden doğrulur çırak.  Atılır, ustasının elini öper...

Ve de merakla sorar ona:
“Usta sen bana tüm oyunlarını öğretmiştin, ancak beni yendiğin o son oyunundan haberim yoktu..”

Yorgun ama mağrur usta pehlivan, iki nefes alır derin derin, alnındaki terini elinin tersiyle siler ve  yanıtlar çırağının sorusunu..

“Evet evlat, benim bildiğim kırk oyun vardı, ben sana otuz dokuzunu öğrettim.  Birini kendime saklamıştım, zora düşersem diye!  İşte, o oyunla seni yendim.”

Hikaye bu sonrasını bilemeyiz elbet ne olmuş, belki de zil çalmıştır!

Peki; Yunus Emre ne demiş:

İlim ilim bilmektir 
İlim kendin bilmektir 
Sen kendini bilmezsin 
Ya nice okumaktır

Güreş tekrar olimpiyatlarda madalya verilecek sporlar listesine girer mi onu da bilemeyiz ama Türkiye, Avrupa Birliğine asla.  Ötesi de, öncesi de, imzalanan mutabakat da, onlar için kazan kazan...  Türkiyem ise fokurdayan kazan!

Sanata yakın kalın...

Saturday, March 19, 2016

Bilge, Ankara, patlamalar

KIBRIS gazetesi, 2016-03-19, Cumartesi, sayfa:31



Bir bilgeye sormuşlar:
-En mutlu insan kimdir?

Bilge tereddütsüz yanıtlamış:
- “İşte şu karşı dağda keçilerini otlatan çobandır”, diye!

- “Neden” diye sormuşlar. 
- “Çünkü insan bildikleriyle yaşar”, diye yanıtlamış bilge, kitabından başını kaldırıp. 

Soru soran için de bir açıklama getirip ortaya yankılamış:
- “O çobanın bildikleri, keçileri ve çevresiyle sınırlı, kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil”. 

Önündeki kitabı kapatıp çayından bir yudum çekerken uzaklara dalmış, gözleri buğulu, başı dumanlı dağlara bakarken:
- “İşte bu yüzden, o çoban en mutlu insandır” demiş!

Keçisi değil artık Ankara’yı çağrıştıran…

1979’dan beri beni kendine kabul eden; vefakâr, sabırlı, metanetli, onurlu, gururlu, sanatsever, barışçı bir kent benim için Ankara… Yedi düvele karşı kazanılmış bir savaşın ardından kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin kalbi Ankara. 

Anadolu’nun çağdaş yüzü Ankara.  Şair Aka Gündüz yazmış:
“Ankara, Ankara güzel Ankara,
Seni görmek ister her bahtı kara.”
“Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin,
Var olsun toprağın, taşın Ankara.”

İşte orada üç bomba patlatıldı.  Bizim de burada yüreğimiz parçalandı. 

Altı ay içinde üç bomba patlatıldı, üç nokta kondu yan yana… Bir de cenazeler dizildi musalla taşına... 

Bu hafta kendi köşemi işte bu nedenle, sadece kara bir sayfa olarak tasarladım.  Bir de sayfanın tam ortasında beyaz ile sadece ANKARA yazacaktı… 

Ancak!

Yazacak bir şey kalmamış mı idi, yoksa ben de mi teslim oluyordum tam da beklenildiği gibi, hedeflendiği gibi “kara”ya! Karamsar bir tablo çizip “en mutsuz kent” sıfatını yakıştırmak ayıp olurdu Ankara’ya.

“Hayır” dedim kendi kendime. 
-“Ankara’ya vefasızlık olur”. 

Örümcek beyinlilerin damarları kurum tutmuştu, kendi yayın organlarının kirinde, bilgilerinin çamurunda, bilgenin yokluğunda… 

“Güvenlik zafiyeti yok”muş. 
“İlahi takdir”miş.

Ölenler öldüler… 

O boşaltım organları ne yazmıştı: ya kabul edersiniz, ya ölürsünüz…

Kaynağını bulamadım ama, aklımda kaldığı kadarı ile: “Biz Batı’da tesadüfen ölürüz, siz ise burada tesadüfen yaşıyorsunuz” yazmış idi bir muhterem!

Elbette hemen ortaya atılacak değillerdi psikologlar, sosyal psikologlar,  politik psikoloji dehaları… Toplumsal refleksler iyice tükenip ve ortalık durulduktan sonra özet olarak  “güvenlik zafiyeti yokmuş, sakin olun bunlar da geçer, bakın Amerika’da seçim var” filan diyeceklerdir her halde. O gazetelerin, o dergilerin sayfalarında âlim pozları ile. 

Hatırlayan var mı o gazetelerin, o dergilerin sayfalarındaki bu zatların ve akil adamların şırınga ettiği “tarihi fırsat” girizgâhlarını… 

Sahi o akil adamlar ne oldu? 
Ya tarihi fırsat?

Toplumsal refleks deyince 26 Ekim 2014 günkü Kurbağa, çalıştay, tesadüf başlıklı yazımda kullandığım, Anglosaksonlara atfedilen bir analojiyi tekrar paylaşmak istedim: 

Eğer canlı bir kurbağa, kaynayan su dolu bir kazana atılırsa, kurbağanın algı sistemi ani değişimlere hızlı tepki verdiği için kendini hemen dışarı atar, kurtarırmış.  

Eğer kurbağa kaynar suya değil de, ılık su dolu bir kazana atılırsa refleks göstermiyormuş.  Ancak kazanın ısısını kontrol eden güç, kazanın altındaki ateşi yavaş yavaş açarak kaynama süresini uzattıkça kurbağanın algı sistemi içinde bulunduğu sudaki bu yavaş ısı değişimini algılayamıyor ve kazandan çıkma tepkisini gösteremiyormuş.  Algı sistemi kaynama nedeniyle zıplaması gerektiğini fark ettiğinde ise refleksleri çoktan tükenmiş oluyormuş kazana konulmuş kurbağanın…

Nihayetinde bu bir süreç elbette; kurbağa, kaynayan suda haşlanıyor-muş!

Açık bilgi kaynaklarından okuyalım:

10 Ekim 2015'te yerel saatle 10:04 civarında Ankara ilinin Altındağ ilçesinin Ulus semtindeki Ankara Garı kavşağında, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en ölümcül bombalı intihar saldırısı gerçekleştirilir. Patlamalar sonucunda iki eylemcinin yanı sıra 107 kişi hayatını kaybederken 500'ün üzerinde kişi yaralı olarak kurtulur…
17 Şubat 2016'da Ankara'nın Çankaya ilçesinde,Genelkurmay Başkanlığının, askeri kurumlar, lojmanlar ve Kara Kuvvetleri Komutanlığının bulunduğu bölgede Türk Silahlı Kuvvetlerine ait askeri servis aracının geçişi sırasında saat 18.31'de bomba yüklü araçla bir intihar saldırısı daha gerçekleştirilir. Aralarında sivillerin de bulunduğu 28 kişi olay günü, 1 kişi de hastanede tedavi görürken ölür, olayda 61 kişinin de yaralandığı açıklanır. 
13 Mart 2016'da yerel saatle 18:45'de Güvenpark, Kızılay, Ankara'da otobüs duraklarına yakın bir mesafede gerçekleşen, 37 kişinin hayatını kaybettiği (2 tanesi saldırgan terörist) ve 19'u ağır 125 kişinin de yaralandığı bomba yüklü araçla başka bir intihar saldırısı daha gerçekleştirilir.

Üç tane noktayı üst üste değil de, yan yana erkin önüne koydular…
Cevabi beyanat: “Bizim gücümüzü kimse test etmeye kalkışmasın!”

Ankara’da üç tane bomba patlattılar eyyy dünya, duyan var mı? 

Bu soru için de bir cevap buldum, sonunda acı bir sorusu daha olan bir cevap: More people have been killed in the three attacks on Ankara than were in the multiple attacks on Paris. Many of the people killed were Muslims. They may not have been from one of Europe’s sexiest cities, but their killing at the hands of terrorists still deserves our solidarity.  As Taylor asks, “You were Charlie, you were Paris. Will you be Ankara?”

Soru şu:
Charlie oldunuz, Paris oldunuz; Ankara olacak mısınız?
Cevabını hep birlikte göreceğiz elbet.  

Altı gün geçti üstünden, biz sahip çıkmazsak onlar mı sahip çıkacak? 

Kaç tane Dördüncü (Rabia), öldü bu patlamalarda?  Mısırdaki için ağlamıştık, Arap kralı için de ulusal yas ilan etmiştik. 

Diplomatik başsağlığı mesajları geldi. Sağ olsun bir de Azerbaycan’dan İlham Aliyev.

Ölenler öldüler, dünya âlem biliyor onu da; sebep olanlar duymak, görmek, konuşmak istemiyorlar… 

“Güvenlik zafiyeti yok”muş. 
Mitomanikler, kendi söylediği yalana inananlar!

Diğerleri susarken, her aile kendi ölüsüne ağlıyor.
Anaların en çok da bu dönem bağrı yanıyor…

Şu tür yorumları kimi yerlerde okumak veya onlara ulaşmak mümkün:  “Üzerinde yürüdüğümüz ince çizgiye; ulusal bilincin, tarihin ve değerlerin pervasızca sorgulanması ve haince aşındırılmasıyla geldik.”  

Toplum mühendisleri veya kamuoyunu yönlendirenlerin dillendirmeyi pek sevmedikleri yukarıdaki kurbağa analojisi işte tam da bu süreci örnekliyor.

Peki, bu refleks kırılmasının sonucunda “ülke parçalara bölünürse tepki ne olur” sorusu; artık eskisi kadar karamsar bir cevapta kendine karşılık bulur görünümde değil. 

Umalım ki; ona zaman yetmesin!
Yedi düvel bir daha kudurmasın!

Bilge ne demişti: “O çobanın bildikleri, koyunları ve çevresiyle sınırlı.”

Siz yine de sanata yakın kalın…


Saturday, March 12, 2016

Ayva, kuyu, mutluluk

KIBRIS gazetesi, 2016-03-12, Cumartesi, sayfa:30



Kendimize tanımlayabildiğimiz veya başkalarına tanımlayamadığımız beklentilerin doğrudan çıkarlarımızla ilişkisi olduğu açıktır.  Bu ilişki değişik biçimlerle ve malzemelerle makyajlanarak gizlenmeye çalışılır. Eğer, zamanla kendisini deşifreleyebilirseniz, gizlenmeye çalışılan ortaya çıkacaktır.  Her daim çıkarlarımızdır aslında ölçü olarak ele aldığımız.

Örneğin; benim için, şu anda rahatsız edilmek yazma konsantrasyonumu bozacağı için çıkarımla ölçüldüğünde eksi değerlerde gezecektir…

Örneğin; siz yasa ve yönetmeliklere uygun görev yapmaya çalışırken “ben böyle istiyorum” diye bir gırtlak temizlemesi duyduğunuzda motivasyonunuzun bozulması çıkarınıza ters düşecektir.

Örneğin; deyip buraya siz kendinize göre bir şeyler yazabilirsiniz.

Örneğin; ben, ne yazabilirim diye düşündüm: Akademinin içinde olmak ki, nerede ise öğrenciliğimle birlikte otuziki yıllık bir süreci kapsıyor. Üstelik de bunun nerede ise on yılı dekanlıkla geçiyorsa ve hala öğrenebiliyorsam ne mutlu bana!  Sorarsanız elbette cevabım hazır; çıkarım öğrenmektir… Öğretmek ise başka bir keyif!

Serde akademisyenlik var demeyip, merak olduğu için, üşenmeden yazılı araştırmalar yaptım.  Bu arada onu da belirteyim ki; sanata teşvik olmadığı için popüler olana yönelme rüzgarına kapılmadan idari içeriğe geçmek fena olmaz gibime geldi. Bundan hareketle de bir kitap aklıma geldi!

 Üniversite: Bir Dekan Anlatıyor!

The University; an Owner's Manual adı ile Henry Rosovsky tarafından yazılıp, 1990 yılında basılan bir kitaptır bu sözünü ettiğim kitap.  Kitap, TÜBİTAK tarafından Süreyya Ersoy'un çevirisiyle yayımlanmıştır.

Peki, Rosovsky kimdir?

Dünyanın en nitelikli üniversitelerinden biri sayılan Harvard Üniversitesi'nin en büyük fakültesi olan Fen-Edebiyat Fakültesi'nde onbir yıl dekanlık yapmış, konusunda yetkin bir kişi Henry Rosovsky.

Peki, kitabın içinde ne var ona da bakalım:

Amerikan eğitim sitemini ve üniversite kültürü hakkında değerlendirme yapmaya ışık tutan bir kitap. Yazar, karmaşık toplumsal olayları bile sade anılarla entelektüel bir bakışla yorumsuz olarak irdeler.

Amerikan üniversitelerinin gizli iç kimliği, eğitimin niteliği, gerek öğrenci gerekse öğretim görevlisi olarak sivrilmenin koşulları, kitapta açık ve nükteli bir dille anlatılmış. Öğrenci, öğretim üyesi ya da yönetici olarak üniversiteyle ilişkisi olmuş herkes, kendi yaşantıları ile bu kitapta anlatılanlar arasında benzerlikler bulacak... Anlatılanların çoğu, yalnızca Amerikan üniversitelerine özgü değil. Genelleme yapılacak olursa, tüm üniversitelerin birbirlerine oldukça benzer yönleri olduğu söylenebilir; ancak sorunlar temelde aynı da olsa, çözümler ve yaklaşımlar farklı olabiliyor.

Açık kaynaklarda kitap hakkında şu bilgi yer alıyor: “Commentary dergisinde Thomas Short; "mizahi bir acımasızlıkla kendini küçümseyecek şekilde" paylaşılmış birçok alıntıyla Rosovsky'nin yüksek öğretim ve kendi kariyeri ile ilgili yazdığını belirterek, kitabı "şirin bir kitap" olarak değerlendirmiştir. Kitabın Türkçe çevirisinin eleştirilerinde de, Süreyya Ersoy başarılı bulunmuş, kitabın son derece akıcı bir dille ve yalın bir anlatımla sunulduğu belirtilmiştir.”

Peki, bu kitabı bu makaleye niye getirdim, onu cevaplayalım:

Çünkü dekanlık görevinde onuncu yılımın dolmasına altı ay bile kalmadı!

Şimdilik kitabı rafına kaldırıp; Konfüçyüs’dan bir ders alalım:

Ayva

Konfüçyüs bazı insanlara bir şey öğretmenin en iyi yolunun onu örneklerle göstermek olduğuna inanır. Bir gün ders verdiği sınıfın tam karşısına geçer. Eline bir vazo alır, tüm öğrencilerin görebileceği şekilde vazoyu havada tutar. Diğer elinde bir ayva vardır. Öğrencilerin meraklı bakışları arasında, ayvayı vazonun içinde bıraktıktan sonra, vazoyu yere koyar ve şöyle der: "Ayvayı vazodan çıkarmayı başaran öğrenci, onu yiyebilir." Çocuklardan biri açtır, ilk o davranır, elini vazonun dar ağzından içeri sokar.  Ayvayı yakalar, çıkarmaya çalışır, ancak başaramaz.

"Elimi çıkaramıyorum!"

Konfüçyüs:
"Ayvayı sıkı sıkı tutmaktan vazgeçmediğin sürece, elini çıkarman mümkün olmayacaktır" der. Çocuk ayvayı elinden bırakmak istemez; ancak bir süre sonra mecbur bırakır. Elini vazodan çıkarırken şaşkındır.

“Ayvanın vazodan nasıl çıkarılabileceği konusunda sizin bir  fikriniz var mı?” Konfüçyüs sorusuna cevap alamayınca, vazoyu yerden alıp ters çevirir. Ayva, vazonun içinden yuvarlanıp avucuna düşer. Çocuklar gülmeye başlar. Aslında çözüm o kadar basittir!

Konfüçyüs, "fakat bu, göründüğü kadar basit değil" der. Ayvayı havada tutarak konuşur:

“Bazen, bir şeyi gerektiğinde bırakabilmek zor bir iştir.  Onu bırakabilmek de bir beceridir.  Eğer bir şeyi zorla tuttuğunuzda, ulaşmak istediğinizi engellediğini görüyorsanız, o zaman onu özgür bırakmalısınız.  Eğer yanlış bir şey yapıyorsanız, o zaman ona son vermelisiniz.  Eğer kendinize ve başkalarına karşı dürüst  davranmıyorsanız, o hilekarlığı hemen durdurmalısınız.  İşte, ancak o zaman hedefinize ulaşabilirsiniz.”

İsa’dan önce 551 yılında doğup İÖ-479’da ölen Çinli filozof, eğitimci ve yazar olan Konfüçyüs’ün öğretileri resmi din olarak kabul edilir…

Birileri, ondan yaklaşık  2500 yıl sonra Nasreddin hocayı iki eşli öykülediler… (Bu konuyu araştırmadım, sosyal medyada tam da dünya emekçi kadınlar gününde karşıma çıktı!)

Nasreddin hoca deyince onun bir eşeği vardı hani kaybolan, o aklıma geldi.  Ancak, bu aşağıdaki öykü o değil, eşek de onun eşeği değil…

Kuyu

Günlerden bir gün, köylerden birinde bir çiftçinin eşeği kör kuyuya düşer, kaybolur. Eşek saatlerce acı içinde kıvranır ve anırır. Sesini duyan sahibi gelip baktığında zavallı eşeği kuyunun dibinde görür.

Çaresiz çiftçi, eş-dost köylüleri yardıma çağırır. Köylüler, kör kuyudaki eşeği kurtarmak için ne yapacaklarını tartışırlar bir süre.  Ancak ve sonuçta onu kurtarmanın imkânsız olduğuna ve bunun için çalışmaya değmeyeceğine karar verirler.

Yine de eşeğin acı anırışlarına dayanamazlar. Tek çare, kuyuyu toprakla örtmektir. Herkes elline aldığı kürekle etraftan kuyunun içine toprak atar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları, her seferinde silkinerek dibine döker. Bir süre sonra ise ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde yükselir, yükselir ve sonunda yukarıya kadar çıkar.  Köylüler, bu duruma, yani kuyudan dışarı çıkan eşeğe çok şaşırırlar.

İşte hayat da bazen bize yüklenir ve üzerimiz toz toprakla örtülüyormuş gibi olur. Bunlarla baş etmenin tek yolu, yakınıp sızlanmak değil, düşünüp silkinmek ve kurtulmak, aydınlığa adım atmaktır. Kör kuyuda olsak bile…

Üçüncü bir ders daha ekleyip bu haftayı olumlu kapatalım!

Artık “öteki” kullandığı için imtina edilen öncelikle barış, sonrasında huzur ve nihayetinde mutluluk dilekleri edilir ya hep; işte o mutluluk içerikli, örneklenmiş bir ders:

Mutluluk

Bir genç; mutluluğun sırlarını öğrenmek istemiş.  Bir bilge aramış.  Sormuş,  soruşturmuş falanca kişidir demişler. Ayrıca, kırk günlük mesafedeki bir köşkte yaşadığını da söylemişler.  Genç, gitmiş ve bilgeyi bulmuş. Bilge, onu bir güzel ağırladıktan sonra ne isteğini sormuş:
“Mutluluğun sırrı” demiş delikanlı “bana onu öğret.”

“Peki” demiş bilge. Gencin eline bir kaşık vermiş, bir de küçük yumurta bırakmış kaşığa.. “Bu kaşıktaki yumurtayı düşürmeden köşkümü gezip buraya, yanıma döneceksin. Başarırsan ben de sana sırrı söylerim” demiş.

Genç sarayı gezmiş gezmesine de ama gözü hep kaşıktaymış. Dönüp gelince bilge sormuş:
“Salondaki Acem halılarını gördün mü? Ya kütüphanedeki şömineyi fark ettin mi? Bahçedeki güller?” Ayrıntı sorularından utanan genç, hiçbir şey görmediğini itiraf etmiş. “Ben sadece kaşıktaki yumurtaya bakıyordum!”

Bilge: “Öyleyse git şimdi daha dikkatli olarak köşkümün harikalarını gör. Oturduğu evi tanımadan o insana güvenemezsin”.

İçi rahatlayan genç, kaşığı elinden bırakmadan tekrar gezmeye başlamış.  Gördüğü her şeyi hafızasına adeta kazımış, geri dönünce de detayları bilgeye bir güzel anlatmış.

Bilge: “Peki sana emanet ettiğim yumurta nerede? Diye sormuş.

Kaşığa bakan genç,  yumurtanın düşmüş olduğunu görmüş.

Bilgeler bilgesi demiş ki: “Mutluluğun sırrı, dünyanın bütün harikalarını görmektir ama bir yumurta taşıdığını unutmadan”.

Mesele, ayvayı yemek değil “çıkar” meselesidir. Kuyuya düşmemek veya düşünce kalkmaktır. Mesele, taşıdığın bir canı mutlu etmektir!

Ben dekanlığımdan bir şey anlatmadım! Siz yine de sanata yakın kalın…

Monday, March 7, 2016

Kıbrıs, Che, istemek

KIBRIS gazetesi, 2016-03-07, pazartesi, sayfa: 34



Maalesef bu coğrafyadaki hemen herkesin gündeminde derece farklılıklarıyla da olsa yer alan siyaset; nerede ise her hafta Yakından Sanat köşesinde istenmeyen misafirim olarak kendine “bir” yer buluyor.  Son yıllarda soluksuz yaşanan gerilime; bir Türk olarak Prof.Dr. Aziz Sancar’ın Nobel ödülü alması bile ara verdiremedi. Hatırlayınız, onu bile siyasete alet ettiler. Hangi ırktan olduğu, ödülünü nereye emanet edeceği ve daha pek çok soruyu sorup istedikleri cevabın peşine koştular birileri. Elde edemedikleri her cevap için de çirkinleştiler…

Geldik bugüne; gerilimin içinde artık savaş tamtamları çalıyor…

Dışarıda yalnızlaşan, içeride ayrışan güzel ülkemde; diğerleri için, başkalarının çocuklarını feda etmeye hazır siyaset!  Bu durum, ülkemin evlatları için olmasın felaket…

Deyip, ara vermek lazım…

Diyerek esas konuya geçtiğim bir yazı yazdım dün.  Hani bana sorulsa fena da olmamıştı. Fotoğraflarla desteklenmiş Yakından Sanat’taki klasik yazılarımdan biriydi.  Tamam biliyorum elbette biraz uzun oluyordu yazılar, okunması güçleşiyordu punto da küçük olunca. Ama bu işe kendimi bayağı da kaptırmadım değil-di!.. Ancak, içeriği nedeniyle -ki biz buna kurumsal nedenler diyelim- yazdığım yazının yerine, nazik bir telefon, başka bir yazı yazmam gerektiği sonucuna döndürdü işi.  Saygı göstererek devam edelim…

Durumla sakın yakın uğraşırken bir fıkra geldi aklıma:

Babası, okuldan dönen küçük Temel`in defterine bakar ki ne görsün, tek bir satır bile yazı yoktur.  Aslında notları iyi ve çok çalışkan olduğuna inandığı oğluna büyük bir merak içinde sorar:
-Ula uşağum neden ha bu defterun sayfaları boştur?

Küçük Temel’in cevabı:
-Babacuğum sen benum tembel olmaduğumu bileyisun, öğretmenun tahtaya yazdıklarınun aynısını ben da her zaman defterume yazayirum.

Baba atlar hemen:
-Haçan, ha bu kirlenmiş defterde yazılmış bir şey yoktur da!

Temel:
-Ama babacuğum; öğretmen tahtayı silince, ben da defteri silmek zorunda kaliyirum!


Merakınızı gidereyim; Temel’in sildiği, ama benim değiştirdiğim yazımın konusunda işlediğim büyük bir hayal vardı, ulaşılmak istenen bir hedef!

Türkiye’de henüz televizyonun tek kanallı ve siyah beyaz olduğu dönemlerden hatırlıyorum, yayın kesilince ekrana hemen ve genellikle bir maşrapa ya da çeşme resmi gelirdi… İşte o maşrapa örneğini daha önce bir yazımda kullanmıştım. Bugüne çeşme kaldı demek istemediğim için öyle bir resim de paylaşmayacağım sizinle…

Ama, şöyle derinliği olan bir Kıbrıs manzarasına yok demezsiniz diye düşünüyorum…

Kıbrıs hakkında açık bilgi kaynaklarında araştırma yapınca ortaya çıkan ilk yorumsuz ve siyasetsiz verileri olduğu gibi aktarmanın bir zararı olmayacağını düşündüm. Çünkü bu bilgiler o hayalin, Che Guevara’nın  “gerçekçi ol, imkânsızı iste…” deyişi ile örtüştüğünü gösteriyordu.

Özellikle gençlerin giydiği tişortlerde, yıldızlı şapkalarda  karşımıza sıkça çıkan bu ikon adam Che Guevara kimdi?

Gelin bugün sanatı tatile gönderelim, içinde seyahat olan egzotik bir yere gönderelim onu ki, dönerken de oradan öyle gelsin!..

Açık bilgi kaynaklarına göre, Ernesto Che Guevara, kısaca Che Guevara ya da el Che, Arjantinli bir doktordur.  Ünlü yazar ve 1968 hareketlerinin önde gelen isimlerinden Jean-Paul Sartre, Guevara’yı  “çağımızın en olgun insanı” olarak tanımlamıştır. Ancak onu ikonlaştıran doktorluğu değildir!

Che Guevara’nın İspanyolcadan İngilizceye, İngilizceden Türkçeye çevrilmiş “Günlük” kitabını okumuştum…

Hakkında Türkçe yazılmış en kısa, en sıradan özgeçmişini paylaşayım:

“Dünyaca tanınırlığı Marksist politikacı, Küba gerillaları ile Enternasyonalist gerillaların lideri oluşu ve devrimciliğinden gelir. 

Doktorluk eğitimi alırken Latin Amerika’yı boydan boya gezer ve böylece toplumun karşı karşıya kaldığı fakirliği doğrudan görür.. Bu gözlemleri sonucunda bölgedeki ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırmanın tek yolunun devrim olduğuna karar vererek Marksizm’i incelemeye başlar. Başkan Jacobo Arbenz Guzmán’ın önderliğinde Guatemala’nın sosyal devrimine katılır. Bir süre sonra Küba yönetimini ele geçiren Fidel Castro’nun askeri nitelikli 26 Temmuz Hareketi’nin bir üyesi olur. 

Gerilla savaşı teorisi ve uygulamaları üzerine makaleler ve kitaplar yazdıktan sonra diğer ülkelerdeki devrimci hareketlere katılmak üzere 1965 yılında Küba’dan ayrılır. 

İlk önce Kongo-Kinşasa’ya (sonraları Kongo Demokratik Cumhuriyeti) daha sonra da CIA ve Amerikan Ordusu Özel Harekât Birlikleri’nin ortak operasyonu sonrası yakalanacağı Bolivya’ya gider.  

Guevara, 9 Ekim 1967’de Vallegrande yakınlarındaki La Higuera’da Bolivya Ordusu’nun elindeyken öldürülür. Son saatlerinde yanında bulunanlar ve onu öldürenler, yargısız infaz edildiğine tanıklık etmişlerdir. 

Che Guevara ölümünden sonra sosyalist, devrimci hareketlerin bir sembolü, hatta bir kahraman haline gelmiştir.” 

Bugün, -herkesin kabul ettiği üzere- dünya çapında en çok tanınan ikonlardan biridir Che Guevara.  Kimi kaynaklara göre de açık ara birinci.

Özet olarak ve tekrardan; “gerçekçi ol, imkânsızı iste”… diyen bir kahraman Che Guevara.

Makale gereği; Che Guevara’yı Kıbrıs ile alakalandırmamız lazım!

Madem öyle, önce Kıbrıs hakkında biraz bilgi vererek başlayalım alakalandırmaya.

Kıbrıs, bazı ülkelerle sadece coğrafi alan olarak bile kıyaslandığında ortaya elbette pek de iç açıcı sonuçlar çıkmıyor. Aşağıda kıyaslama yapılabilmesi için bazı ülkeleri ve onların rakamsal büyüklüklerini verdim… İşte bu rakamlar; okuyabilenler için, o hayalin büyüklüğünün, kültürel ve teknolojik farklılıkların dışındaki “açıklığın” da göstergeleridir. Eğitim zaten başlı başına bir konudur.

Çin Halk Cumhuriyeti: 9.706.961 km²
Japonya: 377.930 km²
Almanya: 357.114 km²
İtalya: 301.336 km²
Güney Kore: 100.210 km²
Kıbrıs: 9.251 km²
KKTC: 3.355 km²

Kaynaklardan özetleyerek okumaya devam edelim:

“Kıbrıs, Türkiye’nin güneyinde bulunan, Akdeniz’in üçüncü büyük adası. Türkiye’ye olan uzaklığı Anamur Burnundan 65 km’dir. Toroslar'ın çevrelediği Çukurova bölgesi ile Amanoslar'ın kuşattığı bugünkü Hatay bölgesi arasında bir ada olması dolayısıyla bu kara parçaları ile bir bütünlük arz eder. Aynı zamanda Hatay ile Anadolu kıyılarının teşkil ettiği İskenderun Körfezi'ne hakim bir noktada bulunduğundan bu toprakları kontrol eder durumdadır.

Kıbrıs; Türkiye sahillerinden 70, Suriye'den 100, Mısır'dan 370, Rodos'tan 400 ve Yunanistan sahillerinden 800 km. uzaklıktadır.  Girintili çıkıntılı bir özelliğe sahip olan 782 km. uzunluğundaki sahilleriyle, 35° kuzey paraleli ve 35° doğu meridyeni üzerinde yer alır. Ada; kuzeyinde Kormacit Yarımadası'ndan başlayarak Karpaz Yarımadası'na doğru uzanan ve en yüksek zirveleri 1.000 metreyi nadiren aşan Girne-Karpaz Dağları, güneyinde Trodos Dağları ve bunların arasında 100 km. uzunluğunda, 10-15 km. genişliğinde bir alçak sahadan meydana gelir. Adanın doğuda ve batıda uç noktalarını teşkil eden Andreas ve Drepena burunları arası 227 km. ve güney ve kuzey istikametindeki uç noktalar olan Gata ve Kormacit burunları arası ise 97 km.'dir. 

Kıbrıs; yapı ve yeryüzü şekilleri itibariyle Anadolu'nun güneyindeki Toros sistemi içinde mütalaa edilir. Hatay'daki dağ ve ovalar 130 km. güneybatıda, Kıbrıs'ta deniz seviyesi üzerine çıkarak aynı vasıflarla devam etmektedir. Derinliği birkaç yüz metrelik bir denizaltı platformu ile Anadolu'ya bağlı olan adanın temeli, batıda ve güneyde 2.000 metreden daha derin denizaltı çukurları tarafından çevrilmiştir. 

Yeryüzü şekilleri ve yapısı hakkında verilen kısa bilgiler Kıbrıs Adası'nın, Anadolu Yarımadası'na akraba, hatta onun küçük bir örneği olduğunu göstermektedir. İklim bakımından da aynı paralelliği görmek mümkündür. Bitki örtüsü bakımından da Toroslarla benzerlik arz etmektedir.” 

Böyle özellikleri olan bir “adada kıtalı gibi yaşamak” sloganıyla yola çıkılıp, bir hayalin peşine koşulunca bakalım nerelere varılıyor deyip; gelinen bir sonucun basına yansıyan kısmına tanıklık ettim bu hafta!


Kıbrıs’ta, KKTC’de günün tanığı olarak, üstelik siyasi konuların çekiciliğine ve de suyun girdabına kapılmadan; yazımı noktalayayım.

Sekiz Mart Dünya Kadınlar Günü; geçen yıl hem bir makale yazmış, hem de sunum koşulları iyi olmayan bir ortamda konferans vermiştim, “Kadın ve Sanat” üzerine.

Dün; sohbet ederken bir arkadaşım: “her gün onların günü, ancak yılda bir kere de kutluyorlar” dedi…

Hayallerinize, teknolojiye ve sanata yakın kalın…

Sunday, February 28, 2016

Kapatmak, yapmak, okumak

KIBRIS gazetesi, 2016-02-27, cumartesi, sayfa:29



Sosyal algı yönetimi için en yaygın kullanılan araçların başında televizyon gelmeye başladığından beri onu kontrol etme yol ve yöntemleri de gittikçe ve daha çok acımasız olarak varlıklarını sürdürüyorlar.  Epeydir televizyon seyretmiyorum diye daha önce yazmıştım. Bu hafta özellikle bir zamanların nerede ise tek özel haber kanalını akşam haberleri kuşağında açtım. Belli ki son teknoloji ile donanmış lüks yayın odasından, üç tane şık bey tiyatro oynuyorlar aslında. Üçünün de kafasında erki eleştirmek gibi, hatalarını tartışmak gibi, gerçekleri paylaşmak gibi bir sorun yok.

O koltuklarında oturanlar için sorun aslında erke dokunmadan, çok uluslu şirketlerin mezhepçilik ile Müslümanları yaktığı coğrafyayı görmeden, uluslararası yalnızlığı nasıl kahramanlığa dönüştürebilirim kapsamlı bir tuluat gösterisi.  (Yazarı olmayan, genelde bir iskelet senaryo üzerinde, her oyuncunun kendi yetenek ve kapasitesine göre, sözler ve konuşmalar uydurduğu tiyatral gösteridir, burada sözünü ettiğim!)  Üçlüden biri diğer ikisini yönetiyor gibi yapıyor, onlar da sanki yönetiliyormuşçasına, birbirlerine muhalifmiş gibi yaparak güllük gülistanlık bir tablo çiziyorlar gösterilerinde.  Aynı anda altyazılar geçiyor… Tutarsız, çelişki dolu ve yalan olduğu aleni belli olan, ekranı alttan yalayarak geçen yazılar…

İbretlik olsun diye birkaç görüntü aldım o yazılarla birlikte..  “Dışarıda yalnızlaşma, içeride kutuplaşma!”  “Ankara’daki olayı hemen hemen çözmüş durumdayız!”  “Terör örgütlerine karşı işbirliği artacak!”

Seyredeni aptal sanıp, daha da aptallaştırmak için kurgulanmış bir tuluat gösterisi.

Çıkmalı oradan! Ne vardı peki başka, geçen haftadan kalan:
Direnen Artvin; boğa ve doğa kazandı!
Kıbrıs’ta suya yazı yazan, oyunu bozandı!
Su kazandı!

KIBRIS gazetesinin, 16 Ocak 2016, cumartesi günü, sayfa:28’de yayınlanan yazımda:  “Çözüm radikal oluyor elbet: benim belleğim kararıp yüreğim sıkışacağına televizyonun ekranı kararsın daha iyi!  Çünkü bu benim kontrolümdeki bir karartma…” demiştim.

Yine öyle dedim.
Televizyonu kapattım.
Onların gündeminden kaçtım.
Elime bir kitap aldım!
Hızlıca sayfaları karıştırdım
sonra çizimlere baktım…
okumaya başlayınca günü kapattım…
ve buradan buyurun, bazı sayfaları yazarın izniyle size açtım:

YAPMAK YA DA YAPMAMAK:
Yapmak, sonuç almaktır.  

Yapamamak, yanlış bir ifadedir. Bu sözcüğü, Endüstri Ürünleri Tasarımında kullanabileceğiniz bir alan bulamazsınız. Eksik, yanlış, kötü, iyi, çok iyi, gibi değerlendirmeler “yapmak” eyleminin adlandırılmış göstergeleridir… Birime bağlı ölçerek ya da kişisel tercihlerimizle yapmak eylemine yükleme yaparız. Sonuçtan memnun olmak ya da olmamak hali, sonuca giderken geçilen süreçte yetkinliğimiz ve uygunluğumuzun yoğunluğudur. Bu yoğunluğun her yüzdesi, yapmak eyleminin parçasıdır.

Değerlendirilmesinde standart olarak kabul edilmiş birime dayalı ölçütler, biçime ulaşmada yürümeyi tercih ettiğim yoldaki başvuru kaynaklarıdır. Bu nedenledir ki “bence” ile başlayan cümlelerin tasarım değerlendirmesindeki yeri her zaman tartışmaya açık bir alan oluşturacaktır.  Birimin ne olduğu ise her zaman tartışılabilir olduğu için olabildiğince en az hata için malzemeyi sözden değil çizgiden edinmeyi tercih edenlerdenim.  Çizerek anlamaya, anlatmaya çalıştığım bir dünyayı yazarak anlatırken yaptığım hatalardan henüz kitabın başında sizlerden af dilerim.  

Bu kitap, Endüstri Ürünleri Tasarımı mesleğinde “tasarlamak” için yola çıkmış olanlara kapılar açmak, hedefler göstermek ve hedeflere ulaşmak için farklı yollar önermek için yapılmıştır.   Bu farklı ya da başka yollar bir ozanın türkü yakması gibidir. Ezgiler akademik ortamlarda eğitim öğretim ve öğrenim iletisi şekillerine dönüştürülerek sunulmuş, sonuçları usta çırak ilişkisi içerisinde deneyimlenerek güncellenmiş ve hala sürmektedir. 

Çağımızda üretim ve oluşturma süreci son kullanıcı için neredeyse denetlenemez hale gelmiştir. Teknolojik gelişmeler ve hız, ürün tasarımında eğitim dışı oluşturma halini duraksamadan ilerleyen büyük ve ağır bir çark olarak tarif edebileceğimiz yapının içerisine asıl güç olarak artık almayacaktır.  Başkası için ve başkalarıyla birlikte yapılan bu sonuç alma işinde akademik eğitim disiplininden geçilmemiş bir yolla çarka yön vermek, tasarım eğitimi, öğretimi ve öğreniminin planlanması adına anlamlı değildir. Tümüyle reddedebilir miyiz? Hayır. Yaratıcılığın sınırlarının çizilmesi mümkün değildir. Unutulmaması gereken bu yaratıcı insanların çarkın dönüşünden çok yeni çarkların oluşmasını tetikleyeceği ya da oluşturacağı gerçeğidir. Bu aşamada yaratıcılığın varlığı süreci hızlandıracaktır. Bilinmezi bilinir hale getirmeye çalışmak, bu yolda atılan adımları, aşamaları ve sonuçlarını gelecek nesillere aktarmak, sınırlı ömrü olan insanoğlu için tasarım Mesihleri beklemekten daha akıllıca bir yaklaşım olur.

Tasarım iletişimine ait yöntemler; daha önce yayınladığım İletişim Tasarımı ve Çokluortam kitabımın, iletişim tasarımında mesleki temel eğitim, iletişim tasarımı projelendirme, canlandırma sineması teknikleri, gibi derslerde uygulama alanı bulduğu İstanbul’daki bazı üniversitelerde ve Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Grafik Tasarım ve Plastik Sanatlar Bölümlerindeki ders süreçlerinde uygulanmıştır.  

Yukarıda yedinci sayfasını aktardığım kitap hakkında yazmaya devam etmeden önce küçük bir ara verip; kitabı Mehmet Naci Dedeal’ın yazdığını, Endüstri Ürünleri Tasarımında Biçime Ulaşmak adı ile Epsilon yayınları tarafından Ekim 2015’de yayınlandığını merak edenler için belirteyim!

Otuzbir ve otuzikinci sayfalardan devam edelim:

Bilinmeyen bir yolda yürümek veya koşmak için adımların atılması gerekiyorsa, ayaklar tek tek ve sırayla atılır. Çünkü insanoğlu her alanda ilerleyişini kendi doğasıyla yapar. Doğasında da algı sınırları vardır. Sınırlarının ölçülerini de birimleri ile belirler. Bu sayede evrim sürer ve hayatta kalma mücadelesi kazanılır.
Ta 
Tas
Tasa
Tasar
Tasarı
Tasarım
asarım
sarım
arım
rım
ım...

Anlamsızlaştırmaya çalışıyorum. Çünkü bu sadece harflerden oluşan bir kelime, ona anlam katan ve bu anlamın ardında, önünde, yanında, üstünde, içinde yer almaya çalışan önemi ile güç bulan tek ya da kalabalıklarız… "Tabi ama" diye başlıyoruz sözlerimize, "mutlaka" diye destek verip onaylıyor, "ben aslında başka bir şey söylemeye çalışıyorum" diye cümleleri kesip işimize gelmediğinde de cümleye "hayır!" ile başlayıp tek başımıza sürdürüyoruz sohbetleri. Bir de “normalde” diye başlayan cümleler var ki, akıl sır ermiyor. :)

Böyle yapınca hiç bir yere varılmıyor...)

Tasarımı konuşmak kolay. Sonuca ulaşmak için düşünmeyi, çizmeyi, ölçüp, oranlayıp modellemeyi, kısacası yapmayı hedeflemeliyiz. 

"Nasıl yapılır" adımlarını atabiliriz. Sonra yürümeye devam edince mutlaka ayak seslerimiz duyulacaktır.

Kitabın yetmişsekizinci sayfasında; yılların eğitimcisinin kendi tecrübeleri ile ele almış olduğu ÇİZGİYLE ANLAMAK kısmını da; görselleriyle birlikte bu haftaki yazımda “ders” niteliğinde kullanmak yerinde olur diye düşündüm:

Biçim zenginliğinin yakalandığı bir tasarımın ardında, tasarım kavramları ve tasarım girdilerinin gerektirdiği nedenlerin gücü yatar. Az çizerek doğru çözümleme yapmanın hazır bir ilacı yoktur. Kavramların çizgide biçimi bulması, insanoğlunun milyonlarca yıllık evrimi ile gerçekleşmiştir. Bu genetik aktarımı, yetenek olarak yüzeye çıkarmanın çalışmak, çok çalışmak ve iş disiplinine sahip olmanın dışında sihirli bir yolu yoktur. 

Endüstri ürünleri tasarımcısının en büyük destekçisi sosyalliğidir. Kapanmış, dünyadan soyutlanmış bir çalışma süreci sonucunda, arama, çözümleme disiplininden koparak emeği sömürülen resimleyiciye dönüşmek ihtimali çok yüksektir...  

Özellikle var olan bir tasarımın analizi sırasında bu yönlerin titizlikle araştırılması, oran ve ölçeklerin dikkatle çözümlenmesi ürünün tasarımcısının ana kavramları çizgiye nasıl yansıttığı hakkında araştırmacıya çok değerli bilgiler aktaracaktır. 

Doğru bir tasarımdaki kavramın çizgiye yansıtılışını çözümlemede, akademik düzeyde alınmış temel sanat eğitimi ve üzerine yüklenen mesleki temel eğitim, gerçek yolu oluşturur. Çünkü bu dil bilinmeden bu dille oluşturulmuş bir yapı çözülemez. Anlamlar ayrıştırılamaz. 

Bu eğitimin süresinin 4 yılı içermesinin nedeni, çözümleme deneyimi için gerekli süreyi yakalamak, çizim ve projelendirmelerin sayısının çokluğunu sağlamaktır. Danışman denetiminde yöntemler öğrenilerek ve her geçen yılla ortaya çıkan olgunluğa yeni zorlukların yaratılması, bu eğitim öğrenimin gereğidir. Bu yıllar diğer destek alanlarıyla zenginleştirilmeli fakat benzer eğitimmiş gibi önerilen yan dallarla yoğunluğu sulandırılmamalıdır.

Tasarımcılar, özellikle de mimarların kitapları rafları doldururken; sanat alanında bizzat uygulayıcıların kitap yazmaları çok karşılaşılan bir durum değildir. Bu çerçeveden bakıldığında, çok önemli bir eksikliği gideren; adıma imzalı, bu kitabın ağırlığını çantamda taşımaktan keyif aldım!

Eyy dünya; Suriye’de ateşkes yapmışlar!

Okuduğum bir kitabın adıydı “Yalnızlık Paylaşılmaz”… Yine okuma zamanı!

Dünyaya, barışa ve de sanata yakın kalın…

Saturday, February 20, 2016

Duman, hikaye, geçer

105+10,  KIBRIS gazetesi, 2016-02-20, cumartesi, sayfa:29



Çok uzak olmayan bir tarihsel dönemde yaşananların geçen haftadan devamla, ders alabilecekler için örnek bir hikâyesine rastladım üç gün önce, şaşkın Şubat baharının sıcak ayak sesleri arasında...

Şaşkın olan sadece Şubat baharı değil elbet.  Ben, sen, o, biz, siz, onlar herkes şaşkın…

Yirmibirinci yüzyılda demokrasi ile yönetilen bir ülke düşünün ki her gün tüm yayın araçlarında can güvenliği, huzur, barış tartışılıyor.  İstisnasız her gün tartışılıyor bunlar.  Son derece güvenli binalardan, lüks yayın odalarından, şık beyler asgari ücretle geçinemeyen halka dini telkinde bulunuyorlar.  Onlara göre bulutlar bile pembe… Ölenler ne güzel öldülere getiriliyor laflar.  Şehitler deniyor.  Hatta ve artık savaş çıktı çıkacak diye alıştırılıyor toplum…

Dünyaya meydan okuyoruz ya yeter, helal bize. Haddini bildiririz sana dünya!  Sabrımızın sınırlarını zorlamayın!  Ey dünya!

Konforunuzu bırakın, sıcak koltuklarınızdan kalkın, gidin biraz da siz şehit olun madem öyle…

Ateş düştüğü yeri yakar, ancak o ateşin düştüğü yere kimse bakmıyor… Güvenlik önlemleri alınmış cenaze törenlerinin ön saflarında poz verenler yine onlar.

Memlekette duman var.  Olay yerine ambulanslardan önce yayın yasağının geldiği söyleniyor.

Dün kol kola olanlardan bugün geriye kalanlar:

Ölüm, kan, kin, çözüm, barış, süreç, Suriye…

Artvin direniyor…

Ülke savaşa sürükleniyor.

Kıbrıs’ta da su akıyor geriye…

Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’nın o kara akşamında; devletin göbeğinde patlatılan bombanın daha dumanları tüterken; hemen ertesi sabahında bir üniversitenin Rektörü “Dekanlıklar için eğilim yoklaması” genelgesi yayınlıyor…

Gecenin karanlık yalnızlığında pembeye boyanmış kirli bulutlarını yorgan eyleyip, ille de uyuyan güzel ülkemin acıyı bal eyleyen cefakar halkı… “Her toplum layık olduğu iktidar tarafından yönetilir” sözünü üzülerek hatırlarım hep...

Geçen hafta "bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti” sonuçlu bir hikaye paylaşmıştım.

Yukarıdaki başlıkların detaylarında kaybolmamak için, ders alabilecekler için, bu hafta da başka bir hikaye paylaşmak istedim.

BİR GEZGİN HİKAYESİ

Gezginin yolu uzak bir diyarda şirin bir köye düşer. Köylülere, “tanrı misafirini ağırlayacak biri var mı” diye sorar.

Köylüler, kendisine, çiftlik sahibi Süleyman diye birinin yardımcı olabileceğini, onu iyi ağırlayabileceğini bu nedenle de onun çiftliğine gitmesini söylerler.

Gezgin, çiftliğe doğru giderken yoluna çıkan birkaç köylüyle daha sohbet eder. Köylülerden Süleyman’ın, o yörenin en zenginlerinden biri olduğunu bir de Hasan isimli bir başka çiftlik sahibi daha olduğunu öğrenir.

Gezgin, nihayetinde Süleyman’ın çiftliğine ulaşır. Köylülerin dedikleri gibi Süleyman misafirini çok iyi karşılar.  Yedirir, içirir dinlendirir..  Ayrılacağı gün gezgin, Süleyman’a ve ailesine kendisini çok iyi ağırladıkları için teşekkür eder ve tekrar yola çıkmadan önce der ki:

– “Böyle nimetlerle ödüllendirildiğin ve zengin olduğun için hep şükretmelisin!”

Süleyman de gezgine der ki:

– “Zenginlik dediğin nedir ki, hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen gerçek, görünen değildir. Bu da geçer…”

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, gezginin yolu yine aynı köye düşer.  Doğal olarak Süleyman’ı ziyaret etmek ister. Yine yolda karşılaştığı köylülerle konuşurken Süleyman’ın fakirleştiğini, diğer çiftlik sahibi Hasan’ın yanında çalışmaya başladığını öğrenir.

Gezgin, Süleyman’ı merak ederek Hasan’ın çiftliğine gider. Onu, eski püskü elbiseli, birazda yaşlanmış halde bulur.  Hizmetkar olarak yanında çalıştığı Hasan tarafından kendisine verilen baraka gibi evinde yaşamaktadır.  Gezgin büyük bir merak içinde sorar:  “Nasıl oldu da çiftlik sahibi iken maraba oldun?”

Süleyman, çiftliğinin bir sel felaketinde yıkıldığını, tüm hayvanlarının telef olduğunu, topraklarının da işlenemez hale geldiğini, tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Hasan’ın yanında çalışmak zorunda kaldığını anlatır.

Süleyman, yine de gezgini bir yere bırakmaz, son derece mütevazi koşullarda misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır.

Gezgin, vedalaşırken, Süleyman’a olup bitenlerden ne kadar çok üzgün olduğunu söyler ve Süleyman’dan şu yanıtı alır:

– “Üzülme… Unutma, bu da geçer…”

Hikaye bu ya; uzun yıllar geçtikten sonra, gezginin yolu yine aynı bölgeye düşer. Eski dostunu ziyarete gider. Bir süre önce ölen Hasan, ailesi olmadığından, bütün varını yoğunu, en sadık hizmetkarı ve eski dostu Süleyman’a bırakmıştır. Süleyman, Hasan’ın konağında oturmaktadır. Büyük arazileri ve binlerce sığırı ile yine o yörenin en zengin insanı olmuştur. Gezgin, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini dile getirdiğinde üçüncü kere, yine aynı yanıtı alır:

– “Bu da geçer…”

Birkaç yıl sonra gezgin yine Süleyman’ı ziyaret etmek ister. Ona bir tepe gösterirler. Tepede Süleyman’ın mezarı vardır ve mezar taşında şöyle yazmaktadır:

“Bu da geçer…”

Gezgin, üzgün bir şekilde, “Allah Allah, ölümün nesi geçer?” diye düşünür ve ancak yoluna gider.

Ertesi yıl, gezgin, Süleyman’ın mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortalıklarda mezar falan kalmamıştır.  Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Süleyman’ın mezarından geriye hiç eser kalmamıştır.

Buraya kadar olan hikayenin birinci kısmı. Devamı da var!

O yıllarda, ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda umudunu tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini kaptırmasını önleyecektir.

Hiç kimse, sultanın istediği gibi bir yüzük yapamaz. Sultanın kuyumcusu yukarıda sözü geçen gezginin eski bir dostudur. Kuyumcu ondan yardım ister. Gezgin de kendinden yardım isteyen dostuna, nasıl bir yüzük yapması gerektiğini yukarıdaki hikayeden öğrendikleri ile açıklar.

Kuyumcu yüzüğü hazırlar ve yüzük sultana sunulur. Son derece sade bir yüzüktür bu, sultan yüzüğü inceler ve gözü üzerindeki yazıya takılır. Okuduğu yazının üzerinde biraz düşünür ve yüzü aydınlanır.  Tam da istediği gibi bir yüzüğü vardır artık, yüzük nedeniyle mutlu olur.

Sultanın yüzükle gelen mutluluğu merak edilecek bir durumdur elbet, acaba onun üzerinde ne yazıyordur?

“Bu da geçer”

 Hayatın akışında “bu da geçer”.

Hikayenin akışı içinde ve sonunda bir de deyişin etimolojisine ilişkin açık kaynaklarda ulaştığım bilgiyi de yazıya eklemekte yarar vardır diye düşünerek paylaşalım:

“Bu da geçer” sözünün kökeni; yaklaşık bin yıl önceye, Bizans dönemine kadar uzanır.  Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman “bu da geçer” anlamına gelen “k’afto ta perasi” derlermiş.

Deyiş, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp  “in niz beguzered” olur; Osmanlılar devrinde ise Türkçe söylenip “bu da geçer” değişimi ile kullanılır.  Son şekil, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna “ya Allah” anlamına gelen bir “ya Hû” ilave edilip “bu da geçer ya Hû” hali ile bugüne kadar kullanıla gelir.

Yalnız ve güzel ülkemin başkentinden dumanların kalkmasını, acıların dinmesini, güvenlik, barış ve huzurun bir an önce gelmesini umut ederek bugüne, bu haftaya da noktayı koyalım.

Sanat kimsenin umurunda değil.

Ama ve yine de sanata yakın kalın…


Saturday, February 13, 2016

Mahlukat, harita, öğrenmek

KIBRIS gazetesi, 2016-02-13, cumartesi, sayfa:29





Geçen haftaki yazımda; her hafta olduğu gibi makalemi gazeteye gönderdikten sonra aldığım keyif, “bir başka şeyle örneklenemez” demiştim...  Ancak, bu fikrimi çürütürcesine üç öğrencimin sergi davetiyeleri ile karşılaşmaktan aldığım keyfi kıyaslamak da varmış yazacaklarım arasında! Nadire Şule Atılgan: “SHMRN POP Tasarım Sergisi” ile, Melda Genç: “Gelenekten Çağdaşa Keçe Takı ve Aksesuar Tasarım Sergisi” ile ve Banu Bulduk: “Mahlukat” sergisi ile bana büyük laf etmemem gerektiğini “öğrettiler” desem yalan olmaz.

Akademisyenlikleri nedeniyle; sergi açma amaçlarında benzerlik olsa da, teknik, içerik ve sunuş açısından birbirinden farklı üç serginin davetiydi aldığım.  “Değerli hocam, burada olmanızı çok isterdim!” 

Bu durumdan hareketle hocalığın, öğretmenliğin, akademisyenliğin ve üstelik de idareciliğin şöyle ulvi veya böyle menem bir şeyler olduğundan bahsetmeyeceğim!  Umberto Eco’nun “öğrenciler, her yıl onlarla beraber gençleşiyorum” deyişinin öyküsünü de tekrarlamayacağım… Bir takım hazretlere yapıştırılmış dersleri de getirmeyeceğim buraya.  Uzmanlık alanım, çalıştığım kurumlar, yürüdüğüm akademik yol, kazanımlarım ve ürettiklerim; bunların hepsini nerede ise tüm boyutları ile, sürekli kendini oluşturan bir “anıt” gibi içinde barındırıyor. Bencileyin bu egosantrik yaklaşımı fazla ulvileştirip o anıtın ruhunu hayal kırıklığına uğratmadan, konuya dönmek lazım!

Şöyle bir alıntı cümlenin tam da yeridir diye düşünüyorum: “Güçlü insanları hayal kırıklığına uğratabilirsiniz ama buna devam edemezsiniz. Kırıldıklarında, size verdikleri değerleri geri alırlar ve arkalarına bakmadan çeker giderler…”

Banu Bulduk, sergisinin manifestosunu da göndermiş. Görselleri de postanın ekinde elbet.  Üç serginin de açılışına gidebilmem mümkün değildi. İzleyebilir miyim umudunu da hala yitirmiş değilim. Ama Banu Bulduk’un hazırlayıp gönderdiği manifestosunu paylaşmak istedim. Tam da geçen hafta yazdıklarım hakkında bir arkadaşımla konuşurken cümleleşti fikrim: Yazdıklarımda benim anlattıklarım, okuyucunun kendince anladıklarıyla sınırlıdır aslında. Hele de dikkatle okumamışsa, anlamamışsa içeriğini; ölçerek, biçerek, tartarak yazdığımın, çok kolayca konu hedeflenen amacının dışında değerlendirilebilinir.

Yandı gülüm keten helva!

İnsanlardaki düşünme olgusu, çevrelerindeki olayları keşfedip tanımlamalarını ve sınırlandırmalarını sağlar.  Bu sınırlar içerisinde yapılan tanımlama, bilginin bir anlamda depolanmasına ve de birikim oluşturmalarına yardımcı olmuştur.  Depolanan bilgi birikimi; insanın hemtürleri ile alışverişte bulunma gereksinimini de artmıştır.  Onu, diğer mahlukatlardan ayıran özelliklerinin başında; düşünmenin doğal bir uzantısı olan iletişim gelir. İleti alışverişi, belirli bilgileri, düşünceleri, davranışları ve olayları kapsar.

“İletişim; bilgi, düşünce ve tutumların mahlukatların türleri arasında değişik yollarla aktarılmasıyla bir benzeşme, birlik veya bir ortaklık yaratılmasıdır” diyor kaynaklar!

İnsanın var olduğundan bu yana iletişim kurma çabası benliğinde vardır. Ancak, iletişimin belirli sınırlar içinde ve sınırlı olanaklarla yapılması ve gruplaşma, insan topluluklarının birbirlerini tanımasını kısıtlamıştır diyerek; işin ötesini uzmanlarına bırakmak, doğru bir tercih olacaktır diye düşünüyorum.

“Mahlukat” sergisinin manifestosunda İ.A.Gövsa "insanlar, koku duygusunun çeşitlerini ve manalarını görmekte her mahlûktan daha fazla miyopturlar" demiş!

Eğer insan var olduğundan bu yana başkalaşımlar içinde olan diğer hemtürleri ile doğru ve doğrudan iletişim kurabilseydi; tek bir toplum, tek bir geçmiş olacaktı demek, kuşkusuz yine de zor olacaktı.  Çünkü, mekan, zaman ve en azından coğrafi koşullardaki farklılıklar buna pek de izin vermezler. Sanırım bu ayrıştırıcıların neden olduğu en önemli sonuç ve göstergelerden biri, topluluklar arasındaki dil farklılıklarının açıkça görülür olmasıdır. Hemtürler arasında iletişim açısından oluşan bu sorun, aynı dünyayı paylaştığımız diğer mahlukatlarla insan arasında zaten aşılmaz engeller oluşturmaktadır, demek yanlış olmasa gerek.

Gelelim Banu Bulduk’un sergisindeki çalışmaları için yazdığı ve bana da gönderdiği manifestosuna:

“Mahlukat”; yaratıklar, yaratılmışlar ve yaratılmışlar bütünü olarak tanımlanan bir kelimedir. İçeriği kalabalıktır tabiatın ev sahipleri gibi.  “Mahlukat” serisinin esin kaynağını oluşturan mitolojik öğelerden hayvan sembolleri, dünya ve Anadolu söylencelerinin sıklıkla kullandığı bir anlatım motifi olarak karşımıza çıkar. Her biri ya kahraman ya kurtarıcı ya da kimi zaman hikâyenin sonunu değiştiren olmuşlardır.

Anadolu anlatılarından söylence ve fabl türlerinde hayvan hikâyelerinin sıklıkla işlenmesi, birçok hayvanın, farklı inanışlarla bütünleşen rol ile var olması, bir anlama geliyor olması, hareketleri ve özellikleriyle anlatılarda kullanılması kültür kavramını belirginleştirendir. Kültür bileşenlerinin bireylerin algı duyarlılıklarını/farklılıklarını etkilediği gerçeği ise anlatıların bireysel bilince işlenmesini ve sonrasında yorumlamasını etkiler.  Öyleyse her motif, bildiğiniz ya da bilmediğiniz bir bilgi taşımaz mı?

Kimi zaman büyüleyici anlatımı ve gerçeküstü özellikleri ile betimlenir, kimi zaman ise gözle görülen biçimlenişinde her insanın kendisi ile özdeşleştirebildiği bir nesne konumuna bürünür. 

Herkesin bildiği gibi ve gördüğü kadardır aslında mahlukat.”

Vefa duygusu ile bunun bir ilgisi var mıdır diye sorulacak bir soru, sergi davetleri ile bağlantı kurdurup makalenin devamını okumaya merak uyandırır mı bilemedim!

İsra suresi 70. ayette "insanları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık" ifadesi yer alır. Fakat bir de insanın "eşref-i mahlukat" yani, yaratılanların en “şereflisi” olduğu inancı vardır.  Yine bilemediğim bir soru; kadeh kaldırılırken o nedenle midir ki “şerefe” derler! Tam tersi, küfür ya da hakaret ederken de, bu eşref-i mahlukatlar birbirine “şerefsiz” derler!

İşte bu eşref-i mahlukat; içinde bulunduğu fiziki coğrafya ve iklim koşulları açısından bile bakılsa; siyasi, sosyal, ekonomik ya da başka sınıflayıcıların ayrımına vardığı kadar, onların girdabına da kapılıverir… O nedenledir ki normal zekaya sahip bireylerin hemen hepsi, o girdabın içinde kaybolmamak için konu bulup duvarlardaki çentiklere tutunarak yaşamaya çalışırlar.  Geçen demiştim ya herkesin cebinde taşlar, başında kuşlar… Bu eşref-i mahlukatın en çabuk ve en kolay yaptığı “şeylerden bir tanesi” de kuşkusuz ötekileştiriyor veya ötekileştiriliyor olmasıdır…

Bunu da bir öğrenme olarak kabul ederek:

Akademisyenin biri; seminerler, dersler ve uzun araştırma saatleri ile dolu günlerin ardından sabırsızlıkla beklediği hafta sonuna ulaşır. Kuşkusuz o da ailenin diğer bireyleri gibi haftanın tüm yorgunluğunu geride bırakmak istemekte, bütün Pazar gününü keyif yapıp, tembellikle evde geçirmeyi hayal etmektedir.

Böyle bir haleti ruhiye ile baharı müjdeleyen Pazar sabahında uyanıp, güneşle birlikte güzelce ve özelce hazırlanmış kahvaltı masasına oturur...

Sonra koltuğuna geçer, gazetesini eline alır, çayından da bir yudum.

Sanki kendisinin aklından geçenleri makale haline getirip yayınlayan köşe yazarının olduğu sayfayı şöyle güzelce katlayıp hazırladıktan sonra, tam okumaya sıra gelince oğlu mızmızlanarak yanına gelir!

- “Baba beni ne zaman parka götüreceksin?”

Baba, oğluna iki hafta öncesinden onu parka götürmek için söz vermiştir. Bu hafta sonu işte o hafta sonudur! Dışarıya çıkmak istemediğinden olsa gerek, tembellik, üşengeçlik ağır basar.  Ancak, bir bahane uydurması gerekir. Öyle ya oğluna sözü vardır!

Sehpanın üzerindeki; okuduğu gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişir. Tembelliğine çare, parka gitmemeye çözümü bulmuş olmanın mutluluğu ve hinlikle gülümser! Çayından bir yudum daha aldıktan sonra dünya haritasını küçük parçalara ayırır ve oğluna uzatır:

- "Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!" der.

Sonra; "oh be, kurtuldum! İyi bir Coğrafya profesörünü bile getirsen bu parçalanmış dünya haritasını akşama kadar düzeltemez" diyerek bardağındaki son çay yudumunu keyifle içer.

Heyhat, daha o makalenin yarısına gelmeden oğlu babasının yanına koşarak gelir:

- "Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidelim mi?"

Baba, çocuğun söylediğine önce inanamaz. Haritayı görmek ister. Birlikte çocuğun odasına giderler. Gerçekten de düzeltilmiş dünya haritasını gördüğünde hayretler içinde kalır baba.  Büyük bir şaşkınlıkla oğluna “bunu nasıl yaptın” diye sorar. Oğlu da, şu ibretlik açıklamayı yapar babasına:

- "Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!"

Yazının özü: akademisyen; aslında öğrenecek çok şeyi olan insan demektir!

Sanata yakın kalın…