Sunday, May 31, 2015

Sınır, çalıştay, mimarlık

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:82



“Farkında idim”, birkaç haftadır haber ağırlıklı yazılar yayınlıyor olduğumun “farkındayım”.

Akademik takvimin yoğunluk açısından değerlendirildiğinde en zorlu haftalarında, araştırma makalesi niteliğinde paylaşımlarda bulunamayışımın anlaşılabileceğini umut etmekteyim. İkinci bir neden de doğrudan dahil olduğum bazı etkinliklerin Üniversitemin destek, öğrenci ve öğretim elemanlarının büyük gayretleri ile gerçekleşmesini önemsememdir. Bu nedenle ve bu sayfayı çalıştay haberlerine açıp sizlere sunmaktan tedirgin değilim. Öyleyse izninizle:

Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde düzenlenen öğrenci çalıştaylarına bir yenisi daha eklendi. Bu yıl konusu “sınır” olarak belirlenen çalıştay, 21-22 Mayıs 2015 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Üç farklı projenin yürütüldüğü çalıştaya yaklaşık 250 öğrenci katıldı.

Fakülteye bağlı; Mimarlık, İç Mimarlık ve Peyzaj Mimarlığı bölümlerinde öğrenim gören Lisans ve Lisansütü öğrencilerin birlikte çalışması; görülmeye değer bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. Bu çalışma atmosferinde; “sınır” konusu çerçevesinde grupları koordine eden öğretim görevlileri ve asistanların da katkılarıyla, farklı disiplinlerin kaynaşması sağlanırken; birlikte üretmenin, çözüm önerileri getirmenin, paylaşmanın ve bunu sonuçlandırmanın mutluluğu yaşanmıştır.  Dayanışma içerisinde ortaya çıkarılan tasarımlar ve sonuçlar; hem çalışan grupların hem de çalıştaya katkı koyup destek olan herkesin gururu olmuştur. Öğrencilerin yaratıcı düşüncelerini geliştirmek, farklı teknikler, malzemeler ve tasarım–uygulama problemleriyle tanışmalarına aracı olmak amacıyla üzere düzenlenen SINIR çalıştayı iki verimli çalışma gününün ardından sona ermiştir.

Sınır konusunun üç farklı çalışmaya yansıması farklı işlerin ortaya çıkmasını sağlamıştır.  Yaklaşık 125 öğrencinin gruplar haline gelerek 14 iş çıkardığı ilk çalışmada, “sınıra dair” tasarımların izleri belirgin bir şekilde görülmüştür.  Çalıştayın bu projesinde; 200x200x200cm ebatlarında içi boş bir küp ve tasarımın gerektirdiği kadar 150x150x150cm, 100x100x100cm, 50x50x50cm ve 25x25x25cm ebatlarında küpler değişik renkte (mavi-kırmızı-sarı) iplerle birlikte “sınırlı” olarak kullanılmıştır. Çalışmalar gerçek insan ölçeğinde(1/1) uygulanmıştır.  Ancak bazı grupların tasarımında kendilerine tanınan “sınırların” dışına çıkmaları da dikkat çekmiştir.

İkinci projede, 75 öğrencinin 25x25x25 cm ebatlarındaki küpler üzerine ebru tekniğine benzer bir çözüm yöntemiyle (su yüzeyine sıkılan farklı renklerdeki sprey boya ile) tasarımlar yapmaları beklenmiştir. Farklı öğrencilerin desenledikleri küpler daha sonra bir araya getirilerek “sınırları olmayan” bir bütün çalışmaya dönüştürülmüştür.

Üçüncü projede ise yaklaşık 50 öğrencinin yine bireysel tasarımları ile, sınırları 40x40 cm ebatları ile belirlenmiş kasnaklar üzerine aralıklarla çaktıkları çivileri renkli iplerle ve değişik yönlerde birleştirerek çizgisel bir çalışma yapmaları beklenmiştir. Bu projede ortaya çıkan çalışmalar da, Fakültenin üst girişinde siyaha boyanan duvar üzerinde bir araya getirilmiş Fakültenin ismi ortalarına kompoze edilerek başka bir “sınırları belli” bütün çalışmaya/panoya dönüştürülmüştür.

Çalıştayın açılışı 27 Mayıs 2015 Çarşamba sabah 10.30’da fakülte önünde gerçekleştirilmiştir.  Açılış konuşmasını, çalıştay katılımcılarından İç Mimarlık 3. Sınıf öğrencisi Ali Höyük yapmıştır.  Höyük; “çalıştayın kendine ve ekip arkadaşlarına önümüzdeki hafta başlayacak olan finallerden önce özgür bir çalışma ortamı sunduğunu, rahat ve verimli çalışmalar yaptıklarından” kısaca bahsetmiştir. “Birlikte sorunu kavrayıp, adım adım çözüm üreterek, bir sonuç ortaya koymanın kendilerine çok keyif verdiğini” vurgulamıştır.  Ali Höyük konuşmasında ayrıca “okumakta olduğu Fakülteden gurur duyduğunu; çalıştayın gerçekleşmesini sağlayan Üniversite ile Fakülte yönetimine, destek olan tüm hocalara ve tüm katılımcı öğrenci arkadaşlarına” teşekkür etmiştir.

Bu konuşmanın ardından sözü, çalıştayda görev alan öğretim görevlisi Özge Mercan Atamer almıştır. Fakültede dört sene boyunca her yıl çeşitli konularda yapılan çalıştaylarda görev almış olduğunu ve bu yıl da yeniden öğrencilerle birlikte güzel işlere imza atmanın heyecanını yaşadığını belirtmiştir.  Atamer;  “özellikle  uygulamalı atölye (stüdyo) çalışmalarında gözlem metodunun esası olan “alan çalışmalarına” önem vererek gerçekleştirdiğimiz çalıştaylar ile, yaşayarak öğrenme, paylaşma imkanları yaratıyoruz. Bu çalıştaylarla; sizlerin araştırarak, karşılaştırarak, deneyimleyerek mimari eğitimi katılımlı ve aktif olarak öğrenmenize olanak yaratıyoruz. Bu nedenle; son iki yılda yapılmış olan çalıştayların gerçekleştirilmesi için bizleri motive eden, Üniversitemizden gerekli destek ve çözümleri sağlayan Fakültemiz Dekanı Prof.Dr. Uğurcan Akyüz’e ve “sınır” çalıştayında görev alan tüm hoca arkadaşlarıma ve siz sevgili öğrencilerime teşekkür ederim” dedi.

Daha sonra söz alan Prof.Dr. Uğurcan Akyüz; “görsel sanatlar içinde yer alan, mimarlık, iç mimarlık ve peyzaj mimarlığı alanlarının eğitim sürecinde çeşitli aktiviteler, sergiler, çalıştaylar düzenlemekte ve bu yolla siz öğrencilerimizin görgü, bilgi ve kültürlerini; meslekî bilgiler yanında geliştirici programlar olarak uygulamaktayız. Bunlarda amaç; kuşkusuz sizlerin görerek, yaşayarak, araştırarak, karşılaştırarak ve uygulayarak mimarlık eğitiminize müfredat programlarınız dışında katkı koymanızı sağlamaktır.  Bu etkinliklerden kazanımlarınız, sizi emsallerinizden farklı kılacak, diplomanıza değer katacaktır. Dünyanın dört bir yanında çalışan yaklaşık üçbin mimar yetiştirmiş bir fakülte olarak  gurur duyuyoruz.

Bu tip çalıştaylar Fakültemizin farklı bölümlerinde öğrenim gören sizlerin kendi aranızda iletişim veya yeni bağlantılar kurmanız açısından da oldukça yararlı olduğuna inanmaktayız.  Bu nedenle; her zaman olduğu gibi öğrencilerimize desteklerini esirgemeyen, “sınır” çalıştayını gerçekleştirmemizde de yardımcı olan YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel başta olmak üzere bu çalıştayda emeği geçen tüm öğretim elemanı arkadaşlarıma teşekkür ederim. Elbette ki ortaya koyduğunuz bu başarılı ve ayrıcalıklı çalışmalardan ötürü siz öğrencilerimize ayrıca ve içtenlikle teşekkür ederim” dedi.

Konuşmaların ardından; “sınır” çalıştayında proje yürütücülüğü yapan Özge Mercan Atamer, Hilmi Okutan, Gaye Anıl, Çağla Beyaz, Şefika Karaderi Özsoy, Rüza Özak Ruso, Büket Asılsoy, Çimen Kırmızı Özburak’ın yanısıra; projeye destek olan Mimarlık Fakültesi öğretim elemanlarından Emir Kasım, Ayşe Gertik, Vedia Akansu, Ayşegül Yurtyapan Salimi, Amineddin Salimi, Kıymet Savaşan, Salih Özbirim, Selin Laleci ve Öncü Koçman’a ve öğrencilere belgeleri; Fakülte Koordinatörü Dr. Kozan Uzunoğlu, Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı Doç.Dr. Özge Özden Fuller, İç Mimarlık Bölüm Başkanı Yrd.Doç.Dr. Huriye Gürdallı ve Mimarlık Bölüm Başkanı Dr. Ayten Özsavaş Akçay tarafından takdim edildi.

Tören sırasında Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi öğrencilerine geçen dönemin “Yüksek Onur” ve “Onur” belgeleri de dağıtıldı...

Eğitim alın, fark edin, çalışın, üretin, sanata yakın kalın…

Sunday, May 24, 2015

Akademiada, sergi, yayın

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:81



“Akademiada Uluslararası Sanat Akademisinin altıncısı da büyük bir katılım ve başarıyla tamamlandı” diye başlayan bir cümle; hafta sonu okumaları için pek dikkat çekici olmayabilir.  Ancak, bir etkinliğin son durumunu tanımlaması ve bu sayfanın yazarı olarak kendi açısından da önem arz etmesi nedeniyle yazıma onunla başlamayı tercih ettim!

Yerel basının bir kısmında ve sosyal medyada yer aldığı kadarı ile; bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen Akademiada’nın tamamlanmasının ardından açılan sergide  resim, seramik, grafik ve heykel çalışmaları YDÜ Hastanesi Sergi Salonunda 5 haziran’a kadar sanatseverlerin beğenisine sunuldu haberini sizlerle paylaşmak istedim:

Akademiada katılımcılarından Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik bölümü öğrencisi Tuğçe Akgün sergi açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “öncelikle Yakın Doğu Üniversitesi yönetimine, fakülte dekanına, öğretim elemanlarına ve etkinlik görevlilerine Akademiada’yı gerçekleştirmelerinden dolayı katılımcıları temsilen teşekkür ederim.

Bizim açımızdan bakıldığında Akademiada; sanatı paylaşmak için önemli ve özel bir etkinlik olarak sürekliliği kanıtlanmış öğrencilere yönelik tek etkinlik. Altıncısı düzenlenerek devamlılığı da gösterilmiş oldu.  Akademiada, farklı sanat dallarını bir araya getirip katılımcılara düşüncelerini biçimlendirme ve uygulama şansını tanıyarak ve aynı zamanda keyifli zaman geçirerek bir arada olmayı sağlaması açısından da bizim için bir şanstı. Farklı atölye öğrencilerinin hocalarla ve birbirleriyle etkileşimi, farklı sanat disiplinlerini tanıma ve deneyimleme fırsatı sunması da Akademiada’nın başka bir artısı idi.

Özellikle gönüllü/görevli öğrencilerin, yardımlarını unutmak mümkün olmayacaktır.  Umarım bizler de kendi okullarımızda onları ağırlama şansını buluruz” dedi.

Akademiada-6 Yürütme Kurulu Başkanı Prof.Dr. Uğurcan Akyüz sergi açılışında şunları söyledi: “Üniversitemizin çatısı altında onun büyüklüğüne yakışır, böyle bir organizasyonu bir kere daha başarıyla gerçekleştirdiğimiz için çok mutluyuz. Bu nedenle; başta Kurucu Rektörümüz Sayın Dr. Suat İ. Günsel ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Sayın Doç.Dr. İrfan S. Günsel’e sanata verdikleri önemden ve bu anlamlı etkinliği himayelerinden ötürü çok teşekkür ederiz.

Katılımcı sayısı, etkinlik süresi, bütçesi ve yarattığı sinerji ile bu coğrafyada yaratılmış en büyük AKADEMİK sanat etkinliği ile Üniversitemizin değerine katkıda bulunmaktan onur duyuyoruz.  AKADEMİADA-6  bu anlamda sadece Üniversitemizin değil Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin marka değerine de önemli bir katkıdır.

Şimdiye kadar yirmidört farklı üniversiteden gelen bine yakın katılımcıyla ve ortaya çıkardığımız, sergilediğimiz eserlerle geleceğe iz bırakıyoruz. Çalışması tamamlanan muflon heykeli hakkında sonra konuşacağız! Emeği geçen herkese içtenlikle teşekkür ederim.”

YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ise, konuşmasında kısaca “GSTF’nin büyük bir özveri ile sürdürdüğü bu etkinlik altı yıldır bizlere çok güzel anılar yaşatıyor. Gerek öğrencilerimiz gerekse hocalarımız için sanat adına farklı bir atmosfer oluşuyor. Sosyal, kültürel, sanatsal ve akademik olarak üniversitemize katkısı oldukça büyük bir etkinlik Akademiada. Ayrıca örneklik oluşturması açısından da bizim için çok önemli. Katılımcı öğrenciler üniversitelerinde artık bizim birer temsilcimiz” dedi.

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz” demiştim geçen hafta… Bizimle olanlara teşekkür ederim. Tamamlanmış altı Akademiada, altı cilt ders…

Buradan yayınlar konusuna geçeceğim. Son iki aylık sürede yazdığım yazılarda “yayın” konusunu elimden geldiğince irdelemeye çalıştım. İdareci olarak, sanat alanından bir akademisyen olarak “makale” sorununa ilişkin fikirlerimi ve duyarlılıklarımı pek çok başka sosyal gönderme ile birlikte beyan ettim...

Bir de gördüm ki  rh+ Art Magazine  Mayıs sayısında dört sayfasını benim Kıbrıs Postası gazetesinde 05 Nisan 2015 tarihinde ve kendi  ugurcanakyuz.blogspot.com   adresimde aynı gün yayımladığım “Kaos, Akademisyen, İndeks” yazıma yer vermiş!  Yazımın; yayın süresi açısından köklü,  yayın sayısı açısından da 114.sayıya ulaşmış bir dergide yayınlanmış olması  beni oldukça mutlu etti. (derginin kapağı; tarafımdan kolajlanmış olarak sunulmuştur!)

Basın taramalarında, yazıma ilişkin ulaştığım bazı rakamsal bilgileri paylaşmamın ilginç olacağını düşündüm: Yayın: rh+Art Magazine; Periyod: Aylık, Şehir: İstanbul, Tiraj:5.500, Yayın Tipi: Dergi, Sayfa: 36-37-38-39, Reklam Eşdeğeri: 5.465,83$, Markalar: Yakın Doğu Üniversitesi…

Bu hafta bereketli geçti!

Muflon heykeli…

YDÜ Mimarlık Fakültesinde “sınır” konulu öğrenci çalıştayı vardı…

“Mimarizm”, Mimarlık ve Tasarım Yayın Platformu etkinlikler bağlantısında Atlas Sanat Galerisinde açılan “Kent, İnsan ve Yaşam” resim-heykel sergisi kapsamında; adına ben “Girne ve Kapısı” çalışmam diyeyim, siz ona sanat eseri bile diyebilirsiniz;  http://www.mimarizm.com/ Etkinlikler/Detay. aspx?id=54703 bağlantısında yayınlandı!

Şimdi; ben cevabını iyi biliyorum da, soru şu: bir akademisyen için hangi kritere göre değerlendirilip puanlanabilir bu yayın?

Sorum geçen hafta Ankara’da Türk Dünyası’ndan ödül beklediği sırada, “orada olması bizim için büyük bir şans” diye bana iltifat eden başkana!

Ciltler dolusu dersler!

Eğitim alın, üretin, sanata yakın kalın…

Sunday, May 17, 2015

Darbeci, karadut, AKADEMİADA

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:80



Bugün işim zor görünüyor.  Başlıklardan da anlaşılacağı üzere birbirinden oldukça uzak ve hatta ilintisiz gibi görünen konular üzerine yazmaya karar verdim.

Ancak, konu bağlantılarını her zaman olduğu gibi sanat ile yapacağım. Başlığın altında şunlar var kısaca: Toplumsal bir felaket, kişisel bir dram ve kurumsal bir başarı…

Sosyal medyada da paylaşılan Mehmet Keskin (Cumhuriyet, 11 Mayıs 2015 Pazartesi) yazısı; “darbe” ve sanatla ilintili yazılanlar arasından yeterince özet niteliği taşıyor:

“12 Eylül darbesinin mimarı Kenan Evren, 1989’da Cumhurbaşkanlığı’ndan emekli olduktan sonra resme merak sardı. Bir söyleşisinde, resme ilgisinin 1929’da ortaokul birinci sınıfta başladığını söyleyen Evren’in resimleri, düzenlenen müzayedelerde, kendisine yapılan ev ziyaretlerinde işadamları tarafından peynir - ekmek gibi satın alındı. New York’ta bir müzeyi gezerken karşılaştığı Pablo Picasso’nun resimleri için “Bunları ben de yaparım,” diyen Evren, 1993’te Beyoğlu Aksanat’taki sergisinin açılışında, kendisinin resimlerinin değerinin de tıpkı birçok ünlü ressamınki gibi öldükten sonra artabileceğini ummuştu. Evren “Belli olmaz, bakarsınız bu tablolar ben öldükten sonra milyarlara da gidebilir,” diyordu. Lakin, sergideki bir resminin dönemin parasıyla 500 milyon liraya zatın alınmasından güç alan Evren’in ‘yapıt’larının değeri, geçen yıllarla artan ‘ah’lardan olsa gerek ki, sürekli düştü.”

Konuya ilişkin bir başka yayını daha sizlerle paylaşıp değil sadece yukarıda konu edilen “sanatın”, topyekün bir ülkenin çektiği eziyetin (%92 evet diyenlerin hiç mi günahı yok?) bir zamanlar sahibi olarak sembolleştirilip yüceltilen; sonrasında ise o sembolleştirenler tarafından “sebep” olarak suçlanan kişinin, kızının mülakatına cevaben http://riturkey.org/2015/05/senay-gurvite-acik-mektup-eylem-delikanli/ adresinden yayınlanan bir paragraf, başka bir özet:

“Tarih bir gün bu haksızlığı yazacak demişsin. Bahsettiğin tarihi kim yazacak bilmiyoruz ama biz yukarıda bahsini ettiğim çocuklar, kadınlar ve erkekler bir tarih yazıyoruz. Yazıyoruz ki, bizden sonrakiler babanı kanlı bir cuntanın lideri, ülkeyi karanlığın en dibine sürükleyen kişi, bugünün mimarı olarak bilsin. Yazıyoruz ki, ne sen ne de bir başkası bir daha asla ‘babama haksızlık yapıldı’ diyebilsin. Bütün bu saydıklarım, şikayet ettiğin bugünler ‘bir daha olsa yapmakta yine tereddüt etmeyecek’ babanın ve cuntanın eseri. Gurur duyabilirsin.”

Detaylarını ilgili adreslerde bulabileceğiniz her iki alıntıyı da yorumsuz aktardım.

Yukarıda özetlenen toplumsal felaketten kişisel bir drama geçelim:

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin artık markalaşan etkinliği Akademiada’nın altıncısını tamamlamak üzereyiz…

Bu yılki ziyaretçilerimiz arasında Milletvekili Dr. Arif Albayrak da vardı. Profesyonel mesleği dışında sanatın pek çok alanında üretim yapmaya çalışan, sanata ilgisi ve desteği olan Albayrak’ın ziyareti sırasında sohbetimize “Karadut” karıştı. Aklımda olduğunca ve dilim döndüğünce açıklamaya çalıştım.

karadut-şiiri-ve-hikayesi-bedri-rahmi-eyüboğlu diye internette araştırma yapınca çıkan sayfalardan birinde anlatılan hikaye şöyle:

1949'da bir gün İstanbul Büyük Kulüp'teki bir toplantıda, davetliler Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan bir şiir okumasını isterler.  Eyüboğlu ayağa kalkar ve Karadut'u okumaya başlar:

KARADUT

Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.

Sigara paketlerine resmini çizdiğim
Körpe fidanlara adını yazdığım
Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sıla kokar, arzu tüter
Ilgıt ılgıt buram buram.
Ben beyzade, kişizade,
Her türlü dertten topyekün azade
Hani şu ekmeği elden suyu gölden.
Durup dururken yorulan
Kibrit çöpü gibi kırılan
Yalnız sanat çıkmazlarında başını kaşıyan
Artık otlar göstermelik atlar gibi bedava yaşayan
Sen benim mihnet içinde yanmış kavrulmuşum

Netmiş, neylemiş, nolmuşum
Cömert ırmaklar gibi gürül gürül
Bahtın karışmış bahtıma çok şükür.
Yunmuş, yıkanmış adam olmuşum

Karam, karam
Kaşı karam, gözü karam, bahtı karam
Sensiz bana canım dünya haram olsun.

Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzülür. Salondaki herkes niye ağladığını anlar; tabii herkesten çok, hemen yanı başındaki karısı Eren Eyüboğlu... Çünkü şiirde "kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın, karısı değildir.

Bu şiiri 3 yıl önce, bir başka kadın için yazar Bedri Rahmi: Mari Gerekmezyan...

Mari, Bedri Rahmi'nin asistanlık yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümüne misafir öğrenci olarak gelmiştir. O dönem askerliğini yapmakta olan şair-ressamın sinesine, "kara saplı bir bıçak gibi” saplanmıştır.

Mari, Bedri Rahmi'nin bir büstünü yapmıştır. Bedri Rahmi bu büstü, Mari'nin çeşit çeşit portresiyle ve ona yazılmış şiirlerle yanıtlamıştır.  Artık aşklarından bütün İstanbul haberdardır. Bu süreçte Bedri Rahmi, sanatında tam bir patlama yaşar, Eren Eyüboğlu ise sabırla eşinin kendisine dönmesini bekler.

Mari, yani  "Karadut", 1946'da menenjit tüberküloz kapar. İyileşebilmesi için antibiyotik lazımdır. Savaş yeni bitmiştir ve ilaç ateş pahasıdır.  Bedri Rahmi, genç sevgilisine ilaç alabilmek için tablolarını elden çıkarmaya başlar. Ancak bu çabalar sonuç vermez ve Mari Gerekmezyan ölür.  Bedri Rahmi yıkılmıştır:

Türküler bitti
Halaylar durdu
Horonlar durdu
Hüzün geldi baş köşeye kuruldu
Yoruldu yüreğim, yoruldu

Yıkılan adam nasıl ayağa kalktı konusunu başka bir yazıya bırakıp, Arif Albayrak ve onu çağıran Mustafa Hastürk’e teşekkür ederek kurumsal bir başarıya;  Akademiada ya dönelim:

Akademiada; yarın sergisini açıp altıncısını da tamamlayacağız. Geçen yıllarda olduğu gibi heykel ile tozu dumana katmayınca sönük geçti gibi görünüyor olmakla beraber, bu sefer daha özel ve aleni bir iz bırakacağız adada… Muflon heykeli… Muflon heykeli bu yılki Akademiada’da sonuçlanmış ve yerine konulmuş olacak!

Muflon dışındaki çalışmalardan oluşan sergi; yarın (18 Mayıs 2015 pazartesi günü) saat 11:00’de Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi sergi salonunda açılacak. Biz orada olacağız, sizi de bekleriz!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, May 10, 2015

Basketbol, başarılar, AKADEMİADA-6

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:79



Bu haftaki yazımın iki konusu var. Birincisi konusu: Yalova’da düzenlenen final grubunda ikinci gelerek Türkiye Kadınlar Basketbol 1.Ligi’ne yükselen Yakın Doğu Üniversitesi  (YDÜ) Kadın Basketbol takımının büyük başarısı. İkincisi Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin (GSTF) bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında altıncısını düzenleyeceği Uluslararası Sanat Akademisi AKADEMİADA!

Geçen yılki yazılarımda dedikodu sonuçlu, temeli cehalete dayanan konuşmaların rahatlıkla kıvrılabileceği alanlar olarak, konuşanların kendilerine sanat, spor, sağlık ve siyaset başlıklı konuları seçtiklerine tanıklık etmenin dayanılmaz sıkıntılarını defalarca irdelemiştim. Son yazılarımda da bunu “evinin salonundaki evlilik fotoğrafını sanat eseri sanan kişinin” sanatı değerlendiremeyeceği anlamına gelen cümleler paylaşmıştım. Bundan hareketle; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, “akvaryumda değil, okyanusta yüzülebileceğinin bir göstergesi” diye tanımladığı YDÜ’nün basketbol başarısı hakkında YDÜ Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanı Hakan Atamtürk de “kazanılan başarının en güzel tarifinin tarih yazmak olduğunu” ifade etmiş. Hayatı boyunca baskette 12’den az sayı kaydetmiş biri olarak sözü; http://duyuru.neu.edu.tr/?p=93424 adresinde ve 6 Mayıs 2015’de Havadis Gazetesi’nde de yayınlanan yazısı ile bir spor insanına bırakıyorum:  Yrd.Doç.Dr. Nazım Serkan Burgul’un  “YDÜ ve Hakediş” yazısı. Kendisine teşekkürlerimle virgülüne dokunmadan:

“Progress” kelimesi artık canlı’daki spor dilimize de girmiş durumda; Türkçe tam karşılığı yok ama meâli özetle “ilerleme ve gelişmedeki hakediş”i ifâde ediyor. Bildik diğer sektörel süreçlerde olduğu gibi spordaki tepe yönetimi de; önce konuyu planlar, sonra onu örgütleyip yönetmeye başlar. E süreç esnasında da koordinasyonu sağlayıp, planlanan hedefe ulaşmaya çalışır. İşte, amaca ulaşmadaki en önemli unusur da mâlum tepe yönetimidir biz’ce. Toplamda 11 şampiyonlukla NBA tarihinin en çok şampiyonluk yaşayan efsane koç Phil Jackson bir demecinde; “Gerçek şampiyonlar yönetimlerdir” demişti. Usta haklı, sporcuyu da, teknik heyeti de başarıya güdüleyen tepe yönetimidir; Mâlum, geçen hafta işbu sürecin tümünün aynısının tıpkısını Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) merkezinde yaşadık. Az buz değil, kadın basketbol takımımız artık gelecek sezon ‘endüstriyel basketbol’un bir üyesi olarak Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci ligi’nde rakiplerine meydan okuyacak. E bu başarı bir tesadüf müdür? Asla! Geçen akşam terfi final maçına canlı şahitlik eden basketbol yazarı sevgili Tonguç Kotak dostum duygu ve düşüncelerini bizlere aktarırken, hafızamız bizi taa ‘kuruluş’a götürdü; 1988 öncesi Lefkoşa’dan Dikmen’e giderken soldaki çorak araziye Koçero Tepeleri denirdi. Daha çok avcıların ve çobanların merkeziydi. O tepelerde özellkle tilkiler, keklikler ve de tavşanlar cirit atar; meraklıları da ayrelli ve de mantar toplamaya giderdi. İşte, o bölgede artık sosyal fayda ve de hizmet sağlayan ve de uluslarüstü kurumlar nezdinde haklı ödüllere doymayan bir kamu üniversitesi var artık; Yakın Doğu Üniversitesi için az önce “Kamu üniversitesi” dedik zira 20 yıldır bu ailenin ferdi olan bendenizin, kurum içerisinde “özel sektöre”e ilişkin esnek olmayan ve de keskin ekonomik yaptırımlarını veya “vakıf”a ilişkin hantal ve de objektif olmayan bir siyasi yapılanmayı ne gördük, ne de hissettik. İşte sırf bu yüzden kurumun dokusunu târif ederken her daim “Yakın Doğu Üniversitesi bir kamu üniveristesidir” deriz hep.Bu kurum tüm tesisleri ve de kaliteli insan kaynağıyla Kıbrıs Türk Toplumu’nun sosyal fayda, sağlık ve de eğitimine servis edildiği apaçık ortada. E bu merkezde de üniversitenin spordaki ilk gözağrısıydı basketbol takımımız. Bu takım temsilyeti ile üniversitemiz Türkiye’nin birçok ilinde, çok etkili ve de verimli bir biçimde kendi vizyonunu hedef kitleye tanıttı. İşte bu vizyonda bugünkü Türkiye Kadınlar Basketbol 1. Ligi de vardı ve sonunda hedefe ulaşıldı. 25 yıl boyunca basketbola yapılan yatırımlar sayesinde şimdilerde özelde YDÜ camiası ve basketbol severler, geneldeyse tüm ada halkı bu haklı gururu yaşıyor. Kıbrıs Türk Toplumu açısında Kıbrs Türk Cemaat Meclisi binasında kurulan dersaneden, bugünkü yerleşkesinde yatay ve de dikey büyümenin uluslar üstü büyüme, gelişim ve de dönüşümünün en güzel emsâlini yaşıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İrfan Günsel hocamızın “Ada’lı olup da, kıtalı gibi yaşamak” bu olsa gerek. YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Doç. Dr. İrfan Suat Günsel nezdinde de tüm çalışanlarıyla üç kuşaktır bu esere ilişkin gururu hisseden ve de bu gururla dönüşüme katkı koyanlara çok teşekkürler ve de bin selam olsun. Sonuçta basketbola yapılan yatırımlar “hakediş”in diğer bir adı oldu. Bir kez daha kutlarız. Haa, bu arada gelecek sezon Galatasaray Odeabank, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Abdullah Gül Üniversitesi gibi Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci Ligi’nin üst düzey performanslarını ağırlayacağız. Biz orda olacağız, sizi de bekleriz.”

Bize de sporcularımıza başarılar dilemek kalıyor…

Buradan, bilerek ikinci sıraya aldığım başka bir başarı öyküsüne geçelim. AKADEMİADA!

Aksaray Üniversitesindeki Rektörlük makamında eski Rektör Prof.Dr. Necdet Sağlam ile konuşma sürecinden bugünlere gelişin, en küçük oluşum yada organizasyonuna emek vermiş  birisi sıfatı ile ikinci sıraya aldım konuyu. Yoksa heyecanım veya AKADEMİADA’nin büyüklüğünü kıyasladığım için değil.

İki gün önce bir basın toplantısı yaptık. Sağ olsun  YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel her zaman olduğu gibi yanımızdaydı. Mimarlık Fakültesi Dekanı ve Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ve GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katılımıyla bu toplantıyı yaptık. Toplantıda söylediklerimizi “kısaca” paylaşıyorum:

Doç.Dr. İrfan S.Günsel konuşmasında; “3 gün önce uzun bir aradan sonra adaya özlemle, mutlulukla, başarıyla ve gururla döndük. Bugün ise sanatta başka bir başarının, bir başka değerin 6’ncısının başlangıcını müjdelemek üzere karşınızdayız: Akademiada!  Akademiada, üniversitemizin sanat faaliyetlerinin en önde gelenlerinden bir tanesi. Akademiada 6 yılda binin üzerinde öğrencinin katıldığı; heykel, seramik, resim ve diğer sanatsal ürünlerin üniversitemizin ve kampüsümüzün değişik yerlerine değer kattığı çok renkli ve sanatsal bir etkinlik.  Sanata ve Spora üniversitemizin en az eğitime verdiği kadar önem verdiğimizi, bu tür faaliyet, etkinlik ve yarışmaları düzenlememizin sebebinin bu olduğunu vurgulamak istiyorum. Bize göre; eğitim ve öğretim hayatı, sanat ve sporla birlikte düşünülmelidir” dedi.

Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ise; “bir büyük sanatsal etkinliği daha YDÜ’nün büyüklüğüne yakışır bir şekilde gerçekleştirecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu etkinliği buraya kadar getirebilmemiz nedeniyle ve öncelikle Kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel’e ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Doç.Dr. İrfan S.Günsel’e destek ve himayelerinden dolayı teşekkür ediyorum. Üniversitemizin sadece sanatsal değil; bilim, teknoloji, spor ve akademinin her alanda gösterdiği başarı, bu himaye sayesinde olmaktadır. Yaşadığımız örneklerle; bu konuda çok şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Akademiada büyük bir organizasyon, Akademiada’ya şimdiye kadar 24 farklı üniversite’den; yerli, yabancı 1000 den fazla öğrenci katılmış. Bu da bizim fakültemizin kuruluş misyonunda da belirttiğimiz gibi; adadaki kültür ve sanata katkı koyma hedeflerimizi başarıyla gerçekleştiriyor olduğumuzun bir göstergesidir” dedim.

GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç ise; “34’ü yurt dışından toplam 52 katılımcı 7 gün boyunca YDÜ GSTF’nin resim, heykel, seramik ve grafik tasarım atölyelerinde üretim-paylaşım süreci yaşayacaklar. Giderek kurumsallaşan, büyük heyecan yaratan ve adanın en büyük sanat etkinliklerinden birine dönüşen Akademiada’ya bu denli bir talebin olması gurur verici. Her yıl alanında uzman ve yetkin usta sanatçıların atölye sorumluluklarını yürüttüğü etkinlikte bu yıl resim atölyesini Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Doç. Musa Köksal; seramik atölyesini Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Melahat Altundağ; grafik atölyesini YDÜ’den Yrd.Doç. Erdoğan Ergün; heykel atölyesini ise Mersin Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Metin Şen yürütecekler.
Akademiada-6’da ayrıca; GSTF’nin tüm öğretim elemanları da etkin olarak görev alacaklar” dedi.

YDÜ GSTF Resim Çalıştayından da tecrübelerimle sabittir; böylesi etkinliklerin emek verenleri her zaman takdiri hak ederler: Yrd.Doç.Dr. Murat Tüzünkan, Menteş Haskasap, Ahmet Savaşan, Çağın Perçinci…

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz.”

Eğitim alın, spor yapın, sanata yakın kalın…

Sunday, May 3, 2015

Sergi, indeksler, yazılar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:78


Canan Atalay Aktuğ, Uğurcan Akyüz, Erdal Aygenç, Elif Atamaz, Hakan Dağ, Mehmet Naci Dedeal, Raif Dimililer, Erdoğan Ergün, Evrim Ergün, Vedia Okutan Gaydeler, Gürkan Gökaşan, Mustafa Hastürk, Mehmet Raif Kızıl, Rahme Manastırlı, Gökhan Okur, Mine Okur, Hikmet Uluçam, Yücel Yazgın ve Alihan Yonuk’un katılımlarıyla; Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezi’nde; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanları sergisi açıldı. Sergide; resim, heykel, seramik, grafik tasarım, fotoğraf, illüstrasyon ve baskı resim gibi farklı disiplinlerden çalışmalar vardı.

Aşağıda sergi kataloğuna yazdığım yazıyı virgülüne dokunmadan sizinle paylaşacağım ancak; hemen akla gelen birkaç noktayı açmakta yarar var diye düşünüyorum:

a- Bu tür sergiler öncelikle kamuoyu ile paylaşıldığında ve kurum temsiliyeti açısından değerlendirildiğinde sosyolojik yarar sağlar.

b- Meraklılar ve ihtiyaç duyanlar doğrudan çalışmaları görebilecekleri bir ortamda bulunma şansını yakalar.

c- Elbette ki, bu merak önyargı ya da bilgi birikimleri ile kişilerin; denk, eşdeğer ya da benzer kurumlararası kıyaslamalar yapabilmesine de kapı açar. Ki bu kapıların açık olmasında hep yarar vardır.  Dolayısı ile hepsini kapsamasa da toplumun bir kısmının sorularına yanıt verir. Merak temelli ihtiyaçlarını karşılar.

d- Potansiyel öğrencilerin yönlenmesi ve kurum tercihleri açısından önem taşır.

e- Güncel ve evrensel düzeyin ne olduğunu bilenlere, bunların “neresinde olunduğu” konusunda bilgi verir.

f- Bir de hatırlatmak lazım, eğer basılıp dağıtıldı ise; katalogdaki çalışma örneği ve özgeçmişler, akademik uzmanlık alanı ile, öğretim elemanlarının girdiği derslerin örtüşmesi meselesinde meraklılara gerekli bilgileri bulma olanağı da sunarlar!

Sergi katılımcıları açısında bakıldığında ise:

1- Dünya üniversiteler arası şampiyonluk yarışında dereceye girebilmek için taranan indekslerde, ranking listelerinde sıra numarası alabilmek için gerekli yayınları yapabilmek; “akademik alan nedeni ile” Kıbrıs sorununa çözüm bulmaktan daha zordur dersem, örnek açısından ve en azından bu coğrafyada rahatlıkla anlaşılabileceğimi düşünürüm!  Ya da sanat gibi spordan da herkes anladığı için; bir sprinteri, minderde rakamlarla, formüllerle güreştirip kendinden madalya beklemeye benzer bu durum!

2- İki hafta önce yazmıştım (bkz; “Sergim, kriterler, üretmek” başlıklı yazım) bir de işin öbür tarafı var: …“sanatı, evinin salonundaki evlilik fotoğrafından ibaret sanan kişilerin…” değerlendirmeleri sorunu var ki; değil indekslere girmeniz, tarihinde plastik sanatlara verilmemiş Nobel ödülünü alsanız bile, mümkün değildir annelerinin ligine kabul edilmeniz.

Einstein’ın resim sergisi, Picasso’nun da indeksli makalesi yoktur! Bu tespitim; sanat, tasarım ve “yayın” ilişkisini bilmeyenlere kapak da olabilir, ilgili yazımdan kalan ikinci nokta da.

İşte yukarıda sözünü ettiğim ve yazının buraya kadar konusunu oluşturan serginin ve sergiye katılan akademisyenlerin “kısaltılmış” sorunlarıdır bunlar!

Çözüm arayışları için YÖK sistemine bakınca; özet olarak -alandan- “hakemli dergilerde yayın yapmak, kişisel ve ayrıca ortak sanatsal faaliyetlerde bulunmak” kriterleri vardır…

Yeniden, katılımcıların 1 numaralı hedefteki sorununa dönersek; hele de uluslararası karma sergilere katılmak (TC ve KKTC hariç), yurtdışında (TC ve KKTC hariç) kişisel sergi-ler açmak; en az o rakamsal indekslere girmek kadar önemli ve büyük bir meydan okumadır!

Sadece yukarıda paylaştığım maddeler ve tespitlerim kapsamında sergi katılımcılarını; çatısı altında görev yaptıkları YDÜ’nün gücünü de arkalarına alarak ve kurumsal olarak önemli bir misyonu yerine getirdikleri için kutlarım! YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın dediği üzere: “çocuklarınızın sanat ve tasarımı öğrenecekleri yer bu fakülte, hocalar da buradadır.”

Sergiye katılanların yayınlar konusundaki çabalarını takdirle anarak; Fakülte Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katalogdaki “SERGİ ÜZERİNE” yazısını kendine teşekkürlerimle aynen paylaşıyorum:

“Sanat eğitimi, kendine özgü koşulları, yöntem ve teknikleri, programları, ortamları olan bir yaratıcılık eğitimidir. Günümüzde üniversiteler bünyesinde varlığını devam ettiren bu eğitim, farklı donanımlara sahip eğitmen kadrosunu da gerekli kılar. Güzel sanatlar fakültelerinde görev yapan öğretim elemanları bir yandan eğitim-öğretim etkinliklerini devam ettirirken diğer yandan da uzmanlaştıkları alanlarda sanatsal çalışmalarını sürdürürler. Öğrencilerin eğitmenlerini atölye ortamında üretirken gözlemlemeleri ya da ortaya koydukları yapıtları izleyebilmeleri eğitimin bir parçasıdır ve son derece önemlidir.

Bu sergi, daha önce birçok sanatsal ve kültürel etkinliği gerçekleştiren, katkı koyan Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanlarının çalışmalarından bir kesiti sanat izleyicisi ile buluşturuyor.

Plastik sanatların ve grafik tasarımın farklı disiplinlerinden örnekleri sanat izleyicisi ile paylaşan tüm çalışma arkadaşlarımı kutluyorum.”

Sergi kataloğundaki “ÇOK KISA BİR YAZI” başlıklı kendi yayınımı da aynen paylaşıyorum:

“Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini artıran temel etmenlerden birinin “eğitim” olduğu konusunda uzmanların görüşlerini yansıtan ve herkesin ulaşabileceği yeterli kaynak vardır diye düşünüyorum...  Eğitim denilince de Üniversitelerin yerinin ve öneminin her ülkede aynılığı; bu nedenle de Üniversitelerin bir ülkenin gelişmesinin ön koşulu olduğu gerçeği, mecburi bir kabul ile karşımıza çıkmaktadır.  Bu iki cümleden çıkarımla; “eğitimin niteliği artmadan gelişmişlik, gelişmişlik düzeyinin artmasıyla sağlanacak maddi ve manevi ortam olmadan da, eğitimin niteliğinde artış sağlanamayacaktır” sonucuna ulaşılabilir.

Devam edersek; eğitim yoluyla ülkenin gelişmesi için Üniversitelerin niteliğinin artırılması gerekecektir.  Bu gereklilik yönünde çaba başlıkları arasında “sanat” kesinlikle yer almalıdır. Böylesi bir kesinliğe duyulabilecek kuşkuyu “insan neden sanat yapar?” sorusuna verilecek her türlü cevap karşılayacaktır. Ancak; sanatın değerlendirilmesinin, özellikle sanat alanının uzmanları tarafından yapılmasının zorunluluğu, akliselimler tarafından kabul gören evrensel bir durumdur.

Sanatın evrensel gerekliliği; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini, Eylül 2006’da hayata geçirdi.  O tarihten beri sanat yoluyla, eğitim aracılığıyla, üniversite içinden, ülkenin gelişmesine ne kadar katkıda bulunabildik sorusuna cevap için değil ama, bir örnek için bu karma sergiyi açıyoruz.  Çünkü biz işimizi yapıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in “adada kıtalı gibi yaşamak” deyişi ile örtüşen kıta nitelikli işlerimiz ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 

Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında gururla; sanat ve tasarım yapıyor, sanat ve tasarım öğretiyoruz.
Sergi de açıyoruz.  
Bu sergiye katılanlara, emek ve destek verenlere teşekkür ediyorum.”

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, April 26, 2015

Vefa, hocalık, su

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:77




Bu aralar bizim mahallede ölümler var. Ardı ardına gelen ölümler.  Mürşide İçmeli, Hamiye Çolakoğlu, Mustafa Aslıer, Kayıhan Keskinok ve Sıtkı M. Erinç…  Hepsi alanlarında özellikli ve önemli hocalarımız.  Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesindeki dekanlık görevim sırasında; dostum Mustafa Salim Aktuğ ile birlikte, Fakülteye hizmet etmiş ancak, oradan ayrıldıktan sonra, (kimi 17 yıl adımını atmamış) hocalarımızı değişik vesilelerle ağırlamıştık.  Prof.Dr. Gülsen Canlı, Prof. Hamiye Çolakoğlu, Prof. Veysel Günay, Prof. Kaya Özsezgin, Prof. Zahit Büyükişleyen, Prof.Dr. Sıtkı M. Erinç… Ne kadar doğru bir iş yapmışız.  Şimdi, ben de orada değilim!

“Tanıdıklar” vefat edenlere ilişkin anılarını ve elbette üzüntülerini paylaşırken, ben yaptıklarımızla “minnet” ve “vefa” duygularının karşılığını bir nebze olsun yerine getirmiş olmanın huzurunu yaşıyorum…

Değerli okurlar; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin bu yıl altıncısını düzenleyeceği AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi etkinliğinin, dördüncüsünde (2013) Prof.Dr. Sıtkı M. Erinç tarafından sunulmuş ve 01 Haziran 2014 tarihinde bu sayfada basılmış bildiriyi; o zarif insanın anısına, yeniden sizlerle paylaşmak istedim:

SANATÇI VE SANATSEVER İLİŞKİSİNİN DOMİNANTLARI

“Sanat olgusunun bu iki öznesi arasındaki ilişki, nesnel ya da tinsel olarak ama mutlaka sürekli bir şekilde varlığını sürdürür. Bu süreç içinde ilişkiyi hem var eden hem de kendini hissettirecek şekilde etkileyen temel dominantları en genel şekliyle üç ana grupta toplayabiliriz. 

Bunlar; a) Kültür ve Eğitim, b) Politika ve Demokrasi, c) Ekonomi ve Yaşam Standardı.
Bu üç dominant ayrı ayrı ele alınsalar bile birbirinden bağımsız düşünülemez ve daima üçü bazen sebep-sonuç ilişkisi içinde, bazen de yan yana hem sanatçıyı, hem sanatseveri hem de aralarındaki kaçınılmaz ilişkiyi etkiler. Fakat salt konuyu daha anlaşılır kılmak için bu üç etmeni ayrı ayrı ele almakta yarar görülebilir.

a) Kültür ve Eğitim:
Eğitim, Kültür örtüsünün en temel öğelerinden biridir. Öylesine temeldir ki, kültürü tek başına yönlendirebilir, şekillendirebilir. Fakat eğitimi temel öğe yapan da kültürün yoğunluğudur, derinliğidir.

Sanatçıyı ve sanatseveri öncelikle bu kültür ve eğitim var kılar. sanattan ne anlamamız gerektiğini, nasıl bir sanatın yeğlenmesi kaçınılmaz olduğunu, sanatla çağı ve çağcıl olanı nasıl yakalayabileceğimizi ancak önce kültürel edinimlerimizle, sonra da bu edinimlere uygun düşen ve onu pekiştiren daha ileri götüren eğitimle sağlayabiliriz. Bu ikisinden biri yani kültür ya da eğitim yetersiz kalırsa sanat hemen önce durağan bir hal alır, sonra da kavuklaşır, büzülür, küçülür.  Sanatçı için yetenek ön koşul kabul edilir. Fakat bu yetenek nesneleşmedikçe, sanata dönüştürülmedikçe onun varlığından söz edilemez. Bir sanat eseri yaratabilmek ise teknik ve felsefi eğitimle gerçekleşebilir.  Önce bu yeteneğin nasıl ortaya konulabileceği, hangi yolla ve nasıl bir sanat eseri yaratabileceği öğrenilir, sonra da bu sanat eseri ile sanatseverine ne verilebileceği.   Yani sanat eserinin iletisinin ne olacağı...

Bilindiği gibi her sanatçı potansiyel bir alıcı için ürün verir. Sanatçının bu 'potansiyel'den ne anladığı onun yapıtını önce yeni yapar, sonra da o talebe uygun arz yaratılır. Bunun tek ayrıcalıklısı sanattır. Sanatta önce arz yapılır, bu arza göre talep oluşturulur. İşte sanatçı kültürü ve eğitimi sayesinde neyin yeni bir arz olabileceğini keşfeder. Yoksa Amerika'yı tekrar, tekrar keşfeder durur.

Sanatsever, kendisine arz edilen yeni, tek ve özgün bir yapıtı, alışageldiklerinden farklı bir eseri ancak kültürü ve eğitimi sayesinde kavrayabilir ve o yapıtla hem duygusal bir bağ kurar, hem de belli bir ileti sağlar, bir bilgi elde eder.  Sanatseverin kültür düzeyi ve eğitim seviyesi sanatçının 'potansiyel' kavramını doğrudan etkiler ve onun yapıtının sıradanlığını engeller.

Sanatçının yapıtı da sanatseverin kültür düzeyini yükseltir, görgüsünü, bilgisini artırır. örneğin bir Bilge Karasu kitabı okumak, okuyabilmek ve onu sindirebilmek, ya da Sefiller Müzikalini izlemek ve dinlemek, yahut Meriç Hızal'ın Antalya’daki Alyazma Anıtını turlamak ve kavramak... Bunları yapabilen bir sanatseverin hem kültür seviyesi bir üst basamağa çıkar hem de bilgisi artar. Bu ve bunlar gibi yapıtlar onu çağdaş yapar, çağcıl toplumlar düzeyine ulaştırır. Bu tür eserlerin varlığından bile habersiz olanlar asla sanatsever sayılmazlar, niçin yaşadıklarının, nasıl yaşadıklarının farkına bile varamazlar.  Sanatçı ile sanatsever arasındaki bu ilişki; kültür ve eğitim ilişkisi, sanatı sanat yapan en önemli  dominantlardan da birini, hatta ilkini oluşturur.

b) Politika ve Demokrasi:
Demokrasi özgür düşünebilmenin, özgür düşünebilme yönteminin öğrenilmesinin tek yoludur.  Bir ülkede yönetim biçimi ne olursa olsun, sanatçı kendini özgür hissedebilmelidir. Bu hisse ket vuran pek çok dış etken olabilir. Ama asıl etken içimizdeki, düşünsel yapımızdaki ket vuruculardır. Bu nedenledir ki en diktacı rejimlerde bile çok iyi sanatçılar çıkabilmiş ve evrensel üne kavuşabilmişlerdir.

Politikada, ister bir devlet yönetimini, ister bir toplum ya da bir aile yönetimini ölçüt alalım, asıl olan sanata bakış, sanattan anlayış üzerine oluşturulan politikadır. Örneğin bir aile babası, bir ilin valisi ya da bir devletin en baştaki yöneticisi nasıl bir politika izlerse izlesin, bu politika sanata, iyi sanata, evrensel sanata ne kadar karşı olursa olsun, eğer hem sanatçı ve hem de sanatsever, ruh olarak akıl olarak özgürlüğünü koruyabiliyorsa sanat gelişme yolundan sapmaz. Olsa olsa biraz gecikir. O kadar...
Rus ihtimalinde, Nazi Almanya'sında ya da İtalya'sında, daha pek çok ülkede tüm politik baskılara, engellemelere rağmen sanat derinden derinden gelişmeye devam etmiştir. Daha 14. Yüzyılın ilk yarısında Giovanni Boccaccio, özellikle dine dayalı diktaya rağmen 'Decameron Geceleri' yazabilmiştir. 1600'lerin hemen başlarında İspanyol ressam Diego Velasquez, engizisyonun katı yasağına rağmen 'Aynadaki Venüs'ü yapabilmiş, arkasından da Francisco de Goya'nın 'Çıplak Maya'sı için öncülük edebilmiştir. Nazım Hikmet'in durumu da bunlardan farksız olmuştur. Çünkü bunlar ve bunlara benzeyen sanatçılar hiçbir şey uğruna kafa özgürlüğünden ve demokratik tutumdan taviz vermemişlerdir.

Demokrasinin bir sistem olarak, bir ad olarak var olması ile bir düşünce tarzı, bir dünyaya bakış şekli olarak var olması çok farklı iki durumdur. İkinci varsa birinciyi gerçekleştirmek sorun değildir. Ama eğer yoksa, yani kafa olarak yoksa birincinin var gözükmesi sanatı olumlu etkilemez, hatta aksine sanatı geriletir. Bunu bilmemize rağmen, ne yazık ki, aydın kabul edilenler, sanatçı geçinenler anti demokratik bir düzende iktidarın yanında olmayı çağdaşlık kabul ederler, entelektüellik zannederler ve koşulların daha da beter olmasına çanak tutarlar. Böyle bir ortamda sanat evrenselliğin çok uzağında oluşur. Sanat adına yapılan her şey alaturkalaşır. Gerçek sanatseverlerin sanattan kopmasına neden olur.

Sanat severin sanat politikası, her ne kadar ailesinin, yakın çevresinin tutumundan doğarsa da kendi geliştikçe, eğitimi değiştikçe, görgü ve bilgisi arttıkça kendi politikasını oluşturur ve çağa ayak uydurur. Evrensel sanatı tanır ve benimser. Böyle bir politika sanat adına yapılan arzın kalitesini de yükseltir şüphesiz. Talebin kalitesi sanatçının potansiyel alıcı üzerine oluşturduğu imim de kalitesini yükselteceğinden toplumun sanat seviyesi, toplumun yeğleme düzeyi de yükselir.  İktidardakilerin sanata karşı politik tutumları çağa ve çağcıl akla ters düşse bile sanatçılar buna direnebilecek kapasiteye sahip ise sanatın yükselmesini hiçbir güç engelleyemez. Yeter ki sanatçı sanatı her şeyin önünde tutabilsin.

c) Ekonomi ve Yaşam Standardı:
Gerek toplumun ve gerekse o toplumu yaratan bireylerin yaşam düzeyleri ekonomik koşullarla doğrudan ilişkilidir. Fakat bu konuda iki temel kuralı unutmamak gerekir. Bunlardan ilki hiçbir toplumda, siyasal rejim ne olursa olsun ekonomik eşitlikten söz edilemez. İkincisi ise, ekonomik koşullar ne kadar üst düzeyde olursa olsun bu düzeyle sanat arasında aracısız, doğrudan bir ilişki kurulamaz. Bu ilişki ancak kültür ve eğitim düzeyi aracılığı ile sağlanabilir.

Yaşam standardı dendiğinde önce ekonomik olanaklar akla gelir genellikle. Ama aslında bundan daha farklı, daha yoğun bir anlamı içerir yaşam standardı tanımlaması. Ekonomik olanakları nasıl kullanacağını bilmek, doğru kullanabilmek yaşam standardını gösterir. Geliri ne denli kıt olursa olsun hiç olmazsa bir kitap alabilmek için para ayırabiliyorsa, zaman zaman bir buket çiçek almayı akıl edebiliyorsa, bir tiyatroya gitmek için gerektiğinde bir öğününden vazgeçebiliyorsa bu kişinin yaşam standardı yüksek demektir. Bir müze giriş ücretinden, bir sergi biletinden kaçınmayı tasarruf zannedip, pahalı bir lokantada görünmeyi yaşam standardı zannedenlerin safdilliği, tüm çevresi tarafından fark edilebilir.

Gerek sanatçı, gerekse sanatsever kişisel yaşam standartları için bilinçli bir şekilde çaba sarf ederlerse toplumun kalkınmasına doğrudan hizmet etmiş olurlar. Bu da vatandaşlık görevlerini yerine getirmek anlamına gelir ki galiba hepimizin temel dileği de budur, bu olmalıdır.”

Bir kere daha Sıtkı hocamın nezdinde tüm vefat eden hocalarımı rahmetle, yaşayanları saygı ve minnetle anıyorum.

Herkes kovası kadar “su” alıyor denizden… Sanata yakın kalmanız dileğimle.

Sunday, April 19, 2015

Sergim, kriterler, üretmek

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:76



Elbette üstüme alınmadım ama, geçen haftaki yazımda sözünü ettiğim KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adayların seçim çalışmalarını yürüten-lerin sergiledikleri grafik tasarım açısından “zayıf” kampanyalara yönelik eleştirim, Lefkoşa’dan duyulmuş galiba!  Yırtılmamış billboardlar daha okunur olmuş… Bir arkadaşım paylaşmıştı “seçimden sonra birlikte yaşayacağımızı unutmayalım” diye… Türkiye’deki durum için ise şöyle bir yorum yapasım var:  YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini kurduğumdan beri, kimi doğrudan kimi dolaylı olarak akademik kadroda çalışmak için başvurular gelir bana.  Son iki yıl içinde gelen başvuruların nedenlerinin başında “Türkiye’den kaçmak” önemli bir yer tutuyor. İşin ilginç tarafı, sosyal medyada bu yönde ve her alanı kapsayıcı yazıların artmakta olduğunu görmekten de, ülkem adına son derece üzüldüğümü belirtmek isterim.

Tuvalin ön yüzündeki resimde maalesef “sosyolojik olarak” karamsarlık var iken; geçelim diğer yüzüne:  Geçen haftalarda yayınladığım akademisyenlere yönelik istatistiki bilgilerden sonra, bu gazetede yazmaya başladığım yetmiş altı haftadır ilk defa bugün “kendi sergimden” yazacak olmanın izninizle “keyfini” çıkarmaya çalışacağım.  Sergi kişisel olduğu için çalışmalarımdaki rengin tahliline açık bir seyirde yürüyeceğim cümlelerimde. Çünkü ve onu gördüm ki; sanatla üst düzey bir akademisyen olarak uğraşmak ile, “öteki” olarak uğraşmak; iç içe geçmiş ve gerçek hayatta yerini almış iken; “sanatın gerekliliği, pür sanat, estetik kalite” gibi soru ve sorunların önemi “sizin için” ile tasnif ediliyorsa, size de, yaptıklarınızdan keyif almak kalıyor! Bu durum bir ikilem gibi görünüyor olabilir, ancak ve her zaman gerçek ile yüzleşmek “ağacı deviremeyen rüzgar onu daha güçlü kılar” sözüne uygun adım, “sizi” daha güçlü kılacaktır!

Sergime ilişkin yazı yazmayı planlarken “insan neden sergi açar” diye sordum kendi kendime. İnternette araştırma yaptım, bir sürü konuya ilişkin nedenlerin cevabı var ancak, “neden sergi açar” için bir cevap bulamadım.  Ben bir akademisyen olduğuma göre, komisyonunda üyelik de yaptığım Doçentlik güncel kriterlerine bakma gereği duydum. Bir akademisyenin gireceği en üst düzey “sınav” olduğu için YÖK Doçentlik Sınav Yönetmeliğine ulaştım:  http://www.uak.gov.tr /temelalan /A_tablo4_130415. pdf

“Madde 4: 2- c) Doktora, tıpta veya diş hekimliğinde uzmanlık veya sanatta yeterlik derecesi iktisap edildikten sonra, doçentlik başvurusunda bulunulacak bilim alanında öngörülen asgarî kriterlere uygun özgün bilimsel yayın ve diğer çalışmaların yapılmış olması, şarttır.  Bunun yanı sıra aşağıdaki koşullar aranır” diyor.

“Başvurulan doçentlik alanı ile ilgili ve adayın yaptığı lisansüstü çalışma(lar)dan üretilmemiş olmak koşuluyla aşağıdaki maddelerin yerine getirilmesi zorunludur: 1) Özgün sanat eserleri, tasarımlar ya da yorum çalışmalarıyla en az iki kişisel etkinlikte (sergi, bienal, gösteri, dinleti, festival, gösterim) bulunmak, 2) Özgün sanat eserleri, tasarımlar ya da yorum çalışmalarıyla karma ortak etkinliklere (sergi, bienal, gösteri, dinleti, festival, gösterim) katılmak, 3) Sempozyum, festival, workshop, bienal gibi etkinliklere eserleriyle katılmak, 4) Bir kitap veya en az iki makale yayımlamak, 5) Sempozyum, kongre ve panel gibi bilimsel/sanatsal bir toplantıya bildiri ile katılmak.”

Pek çok üniversite; bu kriterlerin üstüne “Bilimsel ve Sanatsal Faaliyetleri ve Katılım Desteği Uygulama İlkeleri” toplamlı bazı maddeler daha ekleyip, kendi kadrolanmasını “güçlendirmeye” çalışarak “ranking” listelerine girmek için yarışıyor. Sonuçta akademisyenlerin takdir ve teşvikini de düşününce “yarış” idare eden ve idare edilen açışından, karşılıklı olarak daha da mantıklı, verimli ve keyifli bir hal alıyor. Ancak bazı üniversitelerde “sanat” sadece ilke başlıkları içinde geçiyor, içeriğinde, yukarıdaki kriterlerin esemesi okunmuyor. Doğal olarak da alan dışından; sanatı, evinin salonundaki evlilik fotoğrafından ibaret sanan kişilerin, en azından “bir akademisyenin başka alanlara saygı göstermesi gerekir” ilkesinden ve sanattan bir haber bu kişilerin, “sanatı değerlendirmeleri” mümkün değildir. Bu tür insanların sadece sanata değil, kurumlarına da zarar verdiği/vereceği açıktır. Nokta.

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin kuruluşuna, HÜ. Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürlüğüm sırasında Lefkoşa HP Galeride (Sayın Özhan Özyürek’in girişimleri ile) açtığımız “ortak” sergi vesilelerden biri olmuştu. Onlarca ortak sergi açtık devamında. Kore’dekini en öne alarak, kişisel sergilerim de oldu… Sonuncusu ‘Renkli Açılımlar’…

Almanya’nın en önemli üniversite kentlerinden biri olan Marburg’da ‘Renkli Açılımlar’ adlı 19. kişisel sergimi, eşim Yükselen Akyüz’ün girişimleri ile açtım. Sergi; Dr. Robert Würdinger’in kendi koleksiyonunu da sergilediği binasında 15 Nisan 2015 günü açıldı.

Hatırlatmakta yarar var: Türk sanatçı, Ulusal Plastik Sanatlar Derneği Başkanı Bedri Baykam, International Associations of Art (Uluslararası Sanat Derneği)'nin Nisan 2011'de Guadalajara /Mexico'da düzenlenen Dünya Genel Kurulu'na,Türkiye temsilcisi olarak katılır. Baykam, toplantıda Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın Dünya Sanat Günü olarak kutlanmasını önerir.  Bu öneri; çoğunluk oyu alarak, her yıl 15 Nisan tarihinin World Art Day (Dünya Sanat Günü) olarak kutlanması kararına dönüşür ve dünyaya ilan edilir.

Dr. Robert Würdinger sergimi işte böylesi özel bir günde açtı, kendisine ve eşime müteşekkirim.

Buradan sözü artık başkalarına vereyim: “Akyüz ‘Renkli Açılımlar’ adlı 19. kişisel sergisinde doğadaki görsel düzen, uyum ve dinginliğe yeniden uzanıyor.  Her çalışması bizi başka bir duygu ortamına çekiyor. Sadeliğine rağmen güçlü renk kontrastlarıyla doğanın bütün güzelliğini, “Renkli Açılımlar” serisinde öne çıkardığı ‘rengin formu, dokusu, öyküsü’ çalışmalarında yeniden ve kavram kargaşalarının arkasına saklanmadan simgeleştiriyor. Simgeler de kendilerini anlatıyor. “Dünyanın her yerinde insana anlayacağı dille konuşmak en iyisidir” diyor.  Dijital ortamda piksel düzeyinde teknik olasılıkları kontrol ederken formu yeniden açan sanatçı, doğal olanı ve renkleri yeniden masalsılaştırıyor. Yaşamdan alınmış karelerle yalın bir açılıma götürüyor bizleri. Ovada yollar, suda dallar ve martılar ile izleyicinin rahat nefes almasına hatta, kendi için yeni keşifler yapmasına açık kapılar bırakıyor” Dr. Dilek Şener’in kaleminden çalışmalarım için dizilenler.

Prof. Canan Atalay Aktuğ ise; “Türkiye’deki dijital sanatın öncü uygulayıcılarından olan Uğurcan Akyüz, doksanlı yıllarda İngiltere’de grafik alanında doktora çalışmaları sırasında yoğunlaştığı gündelik yaşamın anlık karelerinden süzdüklerini, kültürel imgelerle birleştirerek gerçeklik adına yeni bir sunum dili oluşturmuştur.  Dijital ortamda piksel düzeyinde teknik olasılıkları kontrol ederken objeyi yeniden biçimlendiren sanatçı, doğal görünümleri dijital renk kurguları içinde yeniden şiirselleştiren sayısız çalışmaya imza atmıştır.  Teknolojiyi kullanırken gerçeküstü bir anlayışla farklı zaman katmanlarını birbirine ekleyen Akyüz, gerçekçi sanat anlayışına sürpriz kurgular yapmıştır” diyor.

YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanları sergisi Lefkoşa AKM’de yarın (20 Nisan 2015, 18:00) açılıyor. Ben de orada olacağım!

Eğitim alın, uzmanlık alanlarına saygı duyun, üretin, sanata yakın kalın…