Saturday, January 30, 2016

Bakü, ekonomi, sanat

KIBRIS gazetesi, 2016-01-30, cumartesi, sayfa:28



Geçen hafta; “Bakü ve sanat kapsamlı izlenimlerimi önümüzdeki haftalarda paylaşmayı düşündüğümü” belirtmiştim.  O haftalardan biri bu hafta olsun diye yazmaya başladığım an, zamanın her hafta olduğundan bu defa daha hızlı geçmişliğini malessef fark etmiştim bile.  Zaman ile diyaloğum, çocukluğumdan beri bir yarış şeklinde süre gelir… O kaçar ben kovalarım… Aramız çok ender açılır.  Ben ona saygı duyarım geçmem, o da beni sever geçmez... Ancak, genel olarak sorunlar, bunu pek fark etmez!

Sorun oluşturma, sorunun bir parçası olma, ya da sorun taşıma yollarının hepsi; hedeflerin yüksek tutulduğunda; koşan zamanın ve beklentilerin sorgulanmadığı ama başarı öykülerinin yaratıldığı yaşanmışlıklardan geriye kalan toza dumana karışıp geçmiş içinde kaybolup giderler… Hiç bir saatın kadranı sorun yansıtmaz, uygun bir açıdan dikkatle bakan kendi gözünü bile görebilir!

Öyleyse biz de geçen hafta, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-2016 Akademik yılında açacağı, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamında (Türkiye-Ankara, Azerbaycan-Bakü, Saraybosna-Bosna, Estonya-Tallinn, KKTC-Lefkoşa) gerçekleştirilecek sergi dizilerinden ikincisi için gittiğimiz Bakü’de gözümüzle gördüklerimize bir özet çıkaralım.  Kelimelerin arasına biraz sıcaklık katarak iddianın güçlenmesi için gerekli alt yapıyı işin hemen başında oluşturmanın yararlı olacağı umudu ile, Bakü’den izdüşümlerimiz olsun bunlar..

Pek çok “şeyin” belirleyicisi, yöneticisi veya yönlendiricisi olma özelliğine sahip ekonominin dünyadaki seyri hakkında İMF verilerine dayanarak biraz bilgi paylaştıktan sonra; ekonomi karşısında “kırılgan” tavırlar sergileyen sanatçıların üretimlerine yönelik “edilgen” tanımını kullanmanın pek de sıkıntı yaratmayacağına inanıyorum.

Tezcanlı okuyucular için yazının başında bir atasözü kullanarak söyleyeceğimizi özetleyelim:  “Parayı veren düdüğü çalar.”  Bu sözün sanatla ilgili doğruluğuna inancımı; özellikle Bangladesh’de yapılan 16.Asya Sanat Bienali ile ilgili yazılarımda paylaşmıştım.  Sanatın küresel olarak sosyo-ekonomik boyutunu içeren, o yazılardan birinden alıntılayalım:

IMF verilerine göre Çin, 17.61 trilyon dolarlık bir ticari hacimle büyürken, buna karşılık USA 17.4 trilyon dolarlık bir hacimle onun gerisinde kalmış vaziyette. Aynı veri ve tahminlerine göre, 2019 yılında Çin’in bütçesinin 26.98 trilyon dolarlık rakamlara ulaşılacağı beklenmektedir.

Çin’in, özellikle son beş yıl içindeki büyümesi Asya’nın yüzünü güldürmüş; bu büyümenin kesintisiz ve bu hızla devam etmesi durumunda, 2050 yılında dünya ekonomisinin yüzde ellisini yöneteceği tahminleri konuşulmaya başlanmıştır. Bu perspektif ile bakan ekonomistler, muhtemel bir Asya yüzyılının eşiğinde olduğumuzu söylemektedirler.

Peki bu değişen ekonomik dünya düzeni ve dengeler, çağdaş sanatın manzarasını nasıl şekillendirmektedir?  Ya da yeni bir sanat üretim dili ile, dünya sanatında yeni bir düzen mi oluşmaktadır?

Aslında son on yıla bakıldığında uluslararası sanat piyasasının başlangıçtan beri hedeflediği, bienaller ve küratörler aracılığı ile dünyaya kabul ettirmeye çalıştığı; Batılı olanın daha iyi, daha güzel, daha güçlü olduğu felsefesi; değişen ekonomik dengeler ile sorgulanmaya başlanmış; Batılı olmayan ile yeni bir yüzleşme sorunu ortaya çıkmıştır.  Özellikle bienallerde Batılı olmayan sanatçıların baskın bir duruma gelmeleri ile, sosyo-ekonomik değişimin renkleri, galerilerde ya da sergileme mekanlarında da kendini göstermiştir.  Böylece, Batılı organizasyonlar; Batıda, kendi düzenledikleri ve yönettikleri etkinliklerde, Batılı olmayan sanatçıları kabullenmek zorunda kalmışlardır.  Bu kabul, bir ticari mal olarak alınıp satılan sanat ile elde edilen gücün, Batıdan kaymasını da beraberinde getirmiştir.  Sonuçta, Batı tarafından, bienaller ve küratörler ile yönlendirilen küresel sanatın seyrini, ekonomik dengelerdeki değişimle beraber Asya’ya doğru çevirmekte olduğunu yine Batılı eleştirmenler artık açıkça kabul etmektedirler.

Bu yön değişiminin önemli nedenlerinden biri de, kuşkusuz oluşturulan yeni görsel diller aracılığı ile Batılı olmayan sanatçıların kendilerini dünya kültür ağına entegre etmeleridir. Yeni medya ve video, dijital sanat, bilgisayar grafikleri, internet sanatı, enstalasyonlar gibi sanatsal uygulamaların yeni formlar aracılığı ile söylenmesi, Batılı olmayan sanatçıların etkin bir küresel diyalog içine girmelerine neden olmuştur.

Sosyo-ekonomik küresel gelişmeler ile sanatta yeni sorunlar, yeni teoriler ve yeni değerler ortaya çıkmıştır.  Batı penceresinden bakılarak onların cümleleri ile Antik Yunan’a kadar getirilip bırakılan, içine Latince sözcükler serpiştirilip sofistike hava verilmeye çalışılan, “neden sanat” söylemleri artık günümüz sanatçısı için bayat, demode, sıkıcı ve hatta “hikaye” olarak görülür olmuştur.  Günümüzün çok taraflı ve çok kutuplu dünyasında; Aristotales şöyle demişti, mimesis budur hikayeleri; Batı’nın kendi uygarlığını üzerine oturttuğu Yunan yerelinden uluslararası sanatı tariflemeye artık yetmemektedir.

Batı, bu yetersizliğin farkında olup doğu için yeni kontrol çözümleri üretmeye çalışırken, kendini yenileyemeyen hikayecilerin körlükleri; değil sanat üzerinden, eski taklitler üzerinden rol çalarak “kazıma” yapmalarından başka bir şey değildir.

Burada bir nefes alıp Azerbaycan hakkında turistik rehberlerden bulunabilecek bazı bilgileri özetleyelim ki sonucun gerekçesini oluşturan “sac ayağını” tamamlamış olalım.

SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) dağılmasından önce ve sonra diye iki önemli dönem Azerbaycan’ın yakın tarihini okurken dikkat edilmesi gereken dönemlerdir. Bakü, Kafkasya'daki üç başkent arasında en yüksek nüfusa sahip şehirdir ve nüfusu Tiflis ve Erivan'ın toplamından fazladır.

Dilde nüfusun çoğunluğu Azericeyi konuşur. Özellikle kentlilerin büyük bir bölümü Rusçayı ikinci dil olarak konuşur.  En çok sempati duydukları ülke Türkiye’dir.  Türk Büyükelçiliğinin araba plakaları 01 ile başlar, çünkü kendilerini devlet olarak ilk Türkiye Cumhuriyeti devleti tanımıştır.

Rusların kontrolunde Ermenilerin Bakü’ye saldırısında ölenlerin sayısı (300) yaklaşık Somadaki maden kazasında ölenlerin sayısı kadar olmakla beraber, o günün anısına heryıl ulusal yas tutulmaktadır.  Herşeye rağmen Ruslara yönelik sempatilerini kimileri açıkça belli ederken, kimileri sessiz kalmaktadır.  Geniş sokaklarda Sovyetlerin izleri açıkça görülmektedir.  Bundan kimse rahatsız da değildir.  Ancak son zamanlarda kentin çehresinde görülen değişiklikte çağdaş mimarinin payının büyük olduğunu söylemekte yarar vardır.  Günümüz Bakü mimarisinde; metal ve betonun alışılmış formların dışında başarı ile kullanılması bu yeni kentin çehresini farklı kılmaktadır.  Estetik ön planda tutularak yapılan ve yapılmakta olan binaların bıraktığı izlenim, Sovyetler’den sonra başlayan büyük bir modernleşme hareketinin göstergesidir de denilebilir.  Elbette geceleri nerede ise tüm binaların ışıklandırılması bambaşka bir keyif vermektedir görenlere.

Görenler için başka bir gerçek daha vardır:

Hazar denizi kıyında oturup “kutum” balığı yerken ufka doğru baktığınızda manzarayı yırtan, yabancıların işlettiği petrol kuyuları; sadece gözün değil, sosyal ve ekonomik rahatsızlığın da sembolü olmaktadır.  “İşte neftimiz orada biz de buradan bakıyoruz” denildi bana.  Çünkü, petrol çıkan diğer ülkelerde olduğu gibi üretim başkalarının elindedir.  Petrolun gelirinin toprağın sahibi halka dağitilmaya kalkışılması durumunda Irak, Mısır, Tunus ve de özellikle Libya gibi ülkelere tanklarla toplarla anında demokrasi gelmektedir!  Xeyale Deniz’in bir dörtlüğünü paylaşalım:

Sərvətlərin torpağısan
Qızıl neftin ocağısan
İgidlərin diyarısan
Azərbaycan!!!Azərbaycan!!!

Kırılgan demokrasi, edilgen demokrasi ve sanat! Bağlantılandırılması kolay bütünleştirlmesi zor toparlanması imkansız üç sözcük arasından Bakü şehrine yeniden geri dönersek sanatla ilgili iki üniversitesinin olduğunu görürüz:  Azərbaycan Dövlət Mədəniyyət və İncəsənət Universiteti (1945) ve Azerbaycan Devlet Ressamlık Akademisi (2002).  Kısaca değinilmesi gerekli bir tespit daha yapalım: Sovyetlerden beri gelen; toplumun ve devletin sanata ve sanatçıya verdiği değer, bu coğrafyada yaşayanlar için özenilecek düzeydedir.

Şöyle bir değerlendirme ile bugünkü yazının sonucuna gelelim:

Bir zamanların islam kullanılarak oluşturulmuş “yeşil kuşak” adı ile bilinen emperyalist projenin başka bir tezahurunu sanat alanında şimdilerde aleni olarak görmek mümkündür denilebilir. Sanat, artık devlet akademilerinin değil kökü dışarıda spekülatörlerin kontrolunde tamamen siyasi amaçlarla kullanılan pembe şeker biçiminde bubi tuzağına dönüşmüş durumdadır. Ekonomik ve siyasi bağımlılık oluşturma süreci, bazı ülkelerde “arap baharı” bazı ülkelerde ise “turuncu devrim” olarak kamüfle edilirken, bazı ülkelerde sanatçının doğum yerine göre “lansmanı” yapılmaktadır. Sosyal kimliği sorgulatıcı, ulusal bilinci yok edici veya böylesi amaçlarla kuruldukları reddedilen bazı sanat merkezlerinin, uluslararası şube sistemiyle çalışıyor olmaları bile önemli bir “okumadır” diye düşünüyorum.  İstanbul ve Bakü’deki iki sanat “merkezi” tam da bu değerlendirmeyi kanıtlar niteliktedir.

Dışarıdan yönetilen ekonomi, dışarıdan belirlenen yöneten ve dışarıdan yönlendirilen sanat...

Böyle bir yorum cümlesinin ardından “edilgen” olduğu tespiti ile noktayı koymak lazım yazının “sanat” kısmına. Sanatçı kısmında, ürettiğine ekonomik destekle “kırılganlığı telafi edilebilir” demek yeterli olacaktır!  Bakü kısmına ise “yeniden görülmelidir” demeli.

 Sanata yakın kalın…

Saturday, January 23, 2016

Sergi, maymun, tören

KIBRIS gazetesi, 2016-01-23, cumartesi, sayfa:28



Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de, İZDÜŞÜM-B sergisini açtık!

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de açılan “İZDÜŞÜM-B” sergisi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-2016 Akademik yılında açacağı, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamında (Türkiye –Ankara, Azerbaycan-Bakü, Estonya-Tallin, Saraybosna-Bosna, KKTC-Lefkoşa) yer alan ve sonuncusu fakültenin kuruluşunun onuncu yılında Lefkoşa’da gerçekleştirilecek sergi dizilerinden ikincisi olma özelliğini taşımaktadır.

YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organizasyonunda; projenin ilk sergisi Ankara’da “İZDÜŞÜM-A” adıyla Galeri Çankaya’da 16-30 Ekim 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilmişti... Projenin ikinci sergisi ise 18-23 OCAK 2016 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Baku’de ARTVİLLA Galleriyasında “İZDÜŞÜM-B” adıyla gerçekleştirildi.

“İZDÜŞÜM-B” sergisine; YDÜ’den akademisyenler, mezun ve halen öğrenimlerine devam eden öğrenciler ile dışarıda resim çalışmalarını yürüten (isim alfabetik sırası ile) AYSEL MİRKASIMOVA, DEREN KALFAOĞLU, DİCLE ÖZLÜSES, ERDOĞAN ERGÜN, GÖKHAN OKUR, HASAN ZEYBEK, HİKMET ULUÇAM, MEHMET SARİLER, MUSTAFA HASTÜRK, OSMAN KETEN, RAİF DİMİLİLER, RAİF KIZIL ve UĞURCAN AKYÜZ katıldılar.

Basının ve sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği sergide; katılımcıların; resim, grafik (fotografik, illüstrasyon, stencil grafitti, baskıresim) teknikleri ile yapılmış toplam 25 çalışması sergilendi.

Bakü ve sanat kapsamlı izlenimlerimi önümüzdeki haftalarda paylaşmayı düşündüğüm; hedeflerin yüksek tutulduğu, beklentilerin ise sorgulanmadığı bu başarı öyküsünden şimdilik çıkalım.

Bir ilgisi olsun diye değil de, oldukça ilginç bir ders içerdiği için, başka bir öykü ile ava çıkalım!

Avcının biri Afrika'da avlanmaya giderken yanına küçük av köpeğini de almış.  Küçük köpek avlakta av peşinde gezerken sahibinin yanından ayrıldığını fark etmiş.  Sahibini bulmak için ormanda dolaşıp, koştururken hem yorgun düşmüş, hem de korumazsız!  Bir ağacın gölgesinde uzanmış, ormandan nasıl çıkacağını, ne yapması gerektiğini, durumdan nasıl kurtulacağını düşünürken; bir de bakmış ki karşıdan kocaman bir leopar geliyor!  Leoparın hal ve yürüyüşünden “bunun çok aç olduğunu anlamak için falcı olmaya gerek yok” demiş kendi kendine.  İster istemez de “bugün başım belada" diye düşünmüş küçük köpek.

Etrafına bakınmış, yerde muhtemelen daha önceden parçalanmış bir hayvandan kalma birkaç büyük kemik parçası görmüş.  Hemen arkasını leoparın geldiği yöne doğru dönerek kocaman kemikleri kemirmeye başlamış!  Bu arada da arkadaki leoparın hareket ve davranışlarını kestirmeye çalışıyormuş.

Leopar tam küçük köpeğe saldırmak üzereyken, yine tam zamanında da küçük köpek kendi kendine yüksek sesle şöyle konuşmaya başlamış:

"Bu ne kadar lezzetli bir leoparmış böyle.  Etrafta böyle lezzetli başka bir leopar daha mutlaka vardır?"  

Bu konuşmayı duyan leopar bir anda şaşırmış kalmış, saldırmaktan vazgeçmiş. Büyük bir telaş ve korku içinde hemen en yakındaki ağaca tırmanarak yaprakların arasına saklanmış.

Ürkmüş leopar "vay anasını, biraz geç fark etseydim iş işten geçmiş olacaktı, bu vahşi köpeğe yem olacaktım yahu" diye düşünmüş yaprakların arasına yerleşirken.

Küçük köpek ile kocaman leopar arasında bunlar olup giderken yandaki ağacın üstündeki bir maymun da olanı biteni izliyormuş!  Rivayet o ya, bu maymunla küçük köpek aslında dostmuşlar. Hatta zamanında köpeğin maymuna çok iyiliği geçmişmiş!

Neyse, maymun ispiyonculuk yaparak bu fırsatı değerlendirir ise, leoparın düşmanlığından kurtulabilme şansına sahip olabileceğini düşünmüş.   Yani, bildiklerini, gördüklerini söyleyip yalakalık yaparsa, bundan sonra leoparın dostluğunu elde edebileceğini, onun gazabından kurtulabileceğini düşünmüş.  Hatta kendi beklentilerini gerçekleştirebilmek için bu yalakalığın tam da zamanı olduğunu, işine yarayabileceğini ümit etmiş.

Beklentileri ve ispiyoncu ruhu işbirliği yapınca; topukları poposuna değercesine koşarak Leoparın yanına varmış.  Söylediklerini desteklesin, daha inandırıcı olsun diye de, kendi eliyle yazarak, çizerek durumu anlatmış leopara.  Köpeğe zaten hiddetlenmiş olan leopar, maymunun söylediklerini hemen fırsata dönüştürmüş.  Küçük köpeğin oyunundan ve içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulmak için maymuna dönmüş ve "atla sırtıma, gidip şuna dersini verelim" demiş!

Leoparın açlıktan, maymunun ispiyonculuktan ağızlarından salyalar akarak başlamışlar küçük köpeğe doğru yürümeye...

Ancak küçük köpek; leoparın sırtında maymunla birlikte kendine doğru yaklaşmakta olduklarını fark edince, neler olduğunu tahmin etmekte hiç zorlanmamış.

"Şimdi ne yapmalıyım" diye düşünürken sakinliğini ve soğukkanlılığını hiç bozmamış. Hemen ve tekrar arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, o kocaman kemikleri kemirmeye devam etmiş.   Sırtında maymun leopar tam saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş küçük köpek:

"Birlikte plan yaptığımız bu aptal maymun da nerede kaldı?... Yarım saat önce bir leopar daha getirmek için gitti, hâlâ haber yok!"

Öykü bu ya; o leopar oradan gitmiş, hatta ormanı terk ettiği rivayeti var!

İspiyoncu maymun ise, yazdıklarını çizdiklerini inkar ediyormuş.  Ayrıca bir de şimdi başka bir leoparın sırtına binmeye çalışıyormuş. Yine aynı beklentiler, yine aynı yöntemler ile...

Küçük köpek ise; kendi yolunu ve çıkışını bulmuş, hatta ders vermeye devam ediyormuş..

Mezuniyet törenleri vardı.

Ders alanlara diplomalarının verildiği törenler.

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin ilk mezun verdiği 1987 yılında öğretim görevlisi olarak ilk defa diploma törenine katılmıştım.  Son olarak da dekan sıfatıyla Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin 21/01/2016’da gerçekleştirilen törenine katıldım.

İşte bu törende yaptığım konuşmanın bir kısmını mezun olan arkadaşlarımın şerefine bu sayfada paylaşmak istedim.

“Fakülte olarak; Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde 1992 yılında kuruluşumuzdan bu yana; mesleki gücümüz ve potansiyelimizle kentler ve ülkeler arasında köprüler, toprağa yapılar kurduk.

Sizlerin eğitimi için gerekli öğretim elemanı, donanım ve mekanı sağlayan üniversitemiz idaresine; fakültemizin var olması için emeği geçen herkese, yönetimde görev alan arkadaşlarıma, bilgilerini ve deneyimlerini sizlere aktaran hocalarımıza ve elbette ailelerinize çok şey borçluyuz, teşekkür ederim.

Bugün hem fakültemiz için hem de sizler için farklı ve güzel bir gün. Öyleyse farklılıktan devam edelim. Mimarlık alanında imza yetkisi ile donanmış mezunlar veren farklı bir fakülteyiz.  Çünkü, Avrupa birliği içinde; sağlık alanı dışında serbest dolaşım hakkı tanınan tek meslek mimarlık.

Sevgili gençler; imza yetkinizden yüklendiğiniz sorumluluğunuzu estetik kaygılar ile birleştirip bireyi, aileyi, toplumu ve milleti mutlu edecek, bunlarla beraber farklılık yaratacak yapılar inşa ederseniz gelecek kuşaklar, kuşkusuz size minnettar kalacaktır.

Mimarlığı sanat ve tasarım alanı içinde değerlendirerek Ulu önder Atatürk'ün "Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâpların başarıldığının en keskin delilidir" sözünü hedef edinerek yürüyünüz.

Değerli aileler; mezunlarımıza verdiğiniz tüm desteğiniz için sizlere teşekkür ediyoruz.  Dört yıl önce büyük endişeler ile bize emanet ettiğiniz çocuklarınızı, şimdi sizlere birer mimar/içmimar veya peyzaj mimarı olarak diplomalarıyla birlikte geri veriyoruz. Sizler mutluysanız bizler de mutluyuz.

Değerli mezunlarımız; sizlere güveniyor, sizlerle gurur duyuyoruz. Yaşamlarına birer Yakın Doğu’lu olmanın haklı gururu ve mutluluğu ile devam edecek olan sevgili mezunlarımız; yolunuz açık ve aydınlık, gönlünüz insan sevgisi ile dolu olsun.”

Sanata yakın kalın…

Saturday, January 16, 2016

Televizyon, akademi, sergi

KIBRIS gazetesi, 2016-01-16, cumartesi, sayfa:28



Yaşamanın zor olduğu bir coğrafyada, yazmanın zor olduğundan bahsetmek oldukça büyük bir lükstür diye düşünüyorum.  O nedenle tüm gerekçelerimi bir yana bırakıp kendi kendime bahşettiğim bu yazarak terapi sorumluluğumu yerine getirmek için sabahın köründe kalkıp bilgisayarın karşısına geçtim.

Toplumsal gündem ayarlayıcı televizyonun karşısına uzun bir süredir geçmiyorum.  Çünkü o benim aklımın karşısında. Daha önce bir yazımda değinmiştim; algı yönetimi ile sosyal kontrol konusuna. Neredeyse tüm TV kanalları açıldığında savaş, ölüm, zülüm; kapandığında her şey günlük gülistanlık! Hem görüntü, hem ses kirliliğini, bırakın aklınızdan silmeyi salonunuzu temizlemek bile zaman alıyor…

Çözüm radikal oluyor elbet: benim belleğim kararıp yüreğim sıkışacağına televizyonun ekranı kararsın daha iyi! Çünkü bu benim kontrolümdeki bir karartma…  Hiç benzerliği yok ama bana geçen hafta İstanbul’daki patlamadan sonra sosyal medyaya düşen bir sözü çağrıştırdı bu karartma: “Olay yerine ambulanslardan önce yayın yasağı geliyor!”

Çok değil, neredeyse bir yıl önce ileri demokrasiyi, “çözümü” el ele, kol kola savunanlar, şimdi karşılıklı imza kampanyaları yürütüyorlar. “Cahil akademisyenler!” Bu akademisyenlerin aynı türleri; özellikle rektörlük seçimlerinde çok güzel saf tutuyorlar. Bakıyorsunuz ki hiçbir evrensel ilke, değer; hiçbir akademik “ölçüt” bunlar için geçerli değil… Omurgaları olmadığı için plazma gibiler, her forma girerler.  Gerektiğinde kimini doğum yerine göre, kimini taa mezhebine göre ayırırlar, ötelerler insanları, sonra da ayrımcılık yapıyorlar diye yaygara koparırlar.  Ezik kişilikler! “Gemiyi önce fareler terk eder” derler!  Kazanan ile beraber olmak, gidecek olanı hemen terk etmek, hain olmaktır onların ilkesi ve şikayet etmek… Hep ve her şeyden şikayet etmek!  Özetlersek: onların karanlık “çıkarları” tüm toplumsal değerlerden ve her şeyden daha önemlidir!..  Şikayetçi fareler!  Bakın yaşadığımız coğrafyaya…

(Bu arada gidenin gidişine sevinenler o geldiğinde de sevinmişlerdi… Canım akademisyenler… Yeni gelen için bu süreç daha hızlı yaşanacak! Televizyonu düğmesinden kontrol etmek gibi aç-kapat!)

Biz de akademik gerçekliği, mesajın gönderildiği yere vardığından emin olarak bugünlük bu konuyu kapatıp değişelim!  Bugünlük dedim çünkü geride dört yıllık bir birikim var, çer çöp dolu dört yıl…

Sanaldan akademiye, akademiden sanatsal gerçekliğe bir geçiş yapalım izninizle!

Karşılıklı imzaya açılmış metinlerin ağırlığında ezilmeden ve “sanattır dünyayı kurtaracak olan” diye de uçmadan, bir sergiye değinmek istedim izninizle.  Malumunuz üzere “Yakından Sanat” köşesindeyiz.

Beynimdeki sözcüklerin sabahın bu kör saatinde yazılmamak için disiplinsizce davrandıkları bir ortamda, zamanın onları hizaya sokması kaçınılmaz bir gereklilik.  Kendime karşı duyduğum bir sorumluluk.  O nedenle; Lefkoşa’nın üzerine ince bir tül gibi çökmüş sabah sisinin, pencereden sinsice gözlerime dolan çekiciliğini bir tarafa bırakıp, bir sergiden bahsedelim.  Sanat, insanın ruhunu besler, yaşama güzellik katar diyerek!

Sanat ile; biraz da dışarıya yansıtalım ruhumuzun inceliklerini bu güzelim adadan dedik.

Önce Uşak’a gittik.

Bir yıl önce Uşak Belediyesi tarafından Cumhuriyetin Aydınlığında Sanat Festivali’ne (CASFEST) davet edilmiştik.  Bu yıl CASFEST geciktiği için, ortak bir sergi, bir de panel gerçekleştirelim düşüncesini Belediye tüm masraflarıyla kabul etti! Son dönemlerde Belediyelerin çalıştay, panel, sergi gibi etkinliklerle sanata karşı pozitif bir meyil içinde olduklarını görmenin sevindiriciliğini belirtmek isterim. Bu durum, özellikle sanatın “içine tükürülen” yaklaşımdan farklı değerlendirildiğini göstermesi açısından da mutluluk vericidir. İşte bu anlamda bizler de sorumluluk hissederek “sırça” saraylarımızdan sanatımızla, “bizimle” sergimizle çıkalım istedik.

Uşak Belediyesince katalogu da basılan sergide; Gazi Üniversitesi, Aksaray Üniversitesi, Akdeniz Üniversitesi, İnönü Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi ve Yakın Doğu Üniversitesinin ilgili fakültelerinden 35 sanatçının; resim, heykel, seramik ve fotoğraflarından oluşan 50 çalışması yer aldı.  Sergi açılışında yaptığım konuşmadan ise, katalog için hazırladığım yazıyı paylaşmak daha mantıklı geldiği için, birlikte okuyalım:

BİZİMLE sergisine ilişkin

“Biz, bir kısmımız Türkiye’de, bir kısmımız ise Kıbrıs’ta doğup büyümüş, farklı eğitim kurumlarından eğitim almış, farklı tekniklerle sanat üretmeye çalışan, KKTC’de ya da Türkiye’de yaşayan bireyleriz.  Değişik etkinliklerle sanatseverliğini kurumsallaştıran Uşak Belediyesinin ev sahipliğinde açtığımız ortak bir sergi ile karşınızdayız.

İlk çokluk zamiri, şahıs tanımlaması olarak kullanılan “biz” sözcüğünden çıkarımla, birlikte olma, birlikte hareket etme, birlikte bir şey söyleme ve birlikte o söylediğimizi sergileme içerikli düşündük BİZİMLE ismini sergimize verirken. 

Sanat; biraz da kişinin kendini ifadesi ise, o ifadelerin “biz” olmasından oluşan mesajın daha da güçlü olacağını düşündük. Bu ortak sergiye katılan her arkadaşımız kendi diliyle konuştu elbet, kendi özel ve güzel diliyle…

Bir olabilme, birlikte yaşayabilmenin belki de en çok arzulandığı bu dönemde; siyasi, sosyal, ekonomik mesajlar içeren veya tamamen estetik kaygılarla üretilmiş çalışmalarımızın oluşturacağı sinerjinin sanatın önemini vurgulamak isteğimizde, bizimle yolculuğa çıkanların ortak sesi olmasını da umut ettik. 

Hayat yanımızdakilerle yolculuk ederken yaşadığımız bir serüven ise eğer, çalışmalarımıza yansıtacağımız da büyük bir olasılıkla yüreğimizde kalanlar olacaktır. Yoksa herkesin cebinde taşlar, başında kuşlar...

Katılımcı arkadaşlarım adına; serginin var olmasını sağlayan KKTC Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, Uşak Belediye Başkanı Av. Nurullah Cahan ve BİZİMLE olan herkese teşekkür ederim.

Önce insan, sonra BİZİMLE sanat ve barış…”

Ev sahibi olarak Uşak Belediye Başkanı Av. Nurullah Cahan’ın sergi açılışında yaptığı konuşmayı da buraya taşımazsam olmazdı. Öyle de yaptım! bizim Belediye Başkanlarımızın da bu tür konuşmalar yapacakları, su sorununun çözüleceği günlerin yakın olduğu umudu ile!

Uşak Belediyesi sanatın yanında

“Uşak Belediyesi her anlamda geliştiği gibi sanatta da gelişiyor. Bu bağlamda birçok etkinliğe imza attık, atmaya da devam edeceğiz.

Uşak Belediyesi sanatın ve sanatçının yanında bir belediye olmaya devam ediyor. Belediyemiz kentimizde sanatın sevdirilmesi adına yapılan tüm çalışmaları önemsemektedir ve destek vermektedir... Daha önce yapılan etkinlikler ve geçen yıl uluslararası düzeyde gerçekleştirilen festivalimiz bunun en güzel örnekleridir. Çünkü sanatın sevildiği ve yaygınlaştığı şehirlerin gelişimlerinin de farklı ve modern olduğunu görmekteyiz. Bugün ortak akıl ile yönettiğimiz ilimizde vatandaşlarımızın sanat bilinci ile kentin gelişimine farkındalık kattığına ve katacağına inanıyoruz. Bu nedenle tüm birimlerimizle sanatın bütün dallarının kentimizde icra edilmesinden onur duyuyoruz. Şu an galerimizde yer alan sergi farklı disiplinlerden çalışmaları kapsamaktadır. Eserler, usta sanatçılarımızın güzel emekleriyle bizleri buluşturmaktadır. Fotoğraftan yağlıboya resme, heykelden baskı resme, seramikten illüstrasyona, dijital kolajdan enstalasyona kadar birçok farklı tekniği barındıran “BİZİMLE” isimli sergisinin; sanatçılarımızla sanatseverler arasında güçlü bir bağ oluşturacağından eminim. Bunun yanında sergimiz farklı söylemleri içinde bulundurması nedeniyle de büyük bir zenginliği içinde barındırmaktadır. Sergiye gelen, sergiyi gezen hemşerilerimiz, eminiz ki sanat anlamında doyuma ulaşacaktır. Belediyemiz bundan sonra da aynı bilinçle çalışmalarına devam edecektir. 

Biz ilimizde siz değerli sanatçıları ağırlamaktan ve böyle güzel bir sergiyi açmış olmaktan dolayı çok mutluyuz. Uşak Belediyesi olarak KKTC Yakın Doğu Üniversitesi’nin organizasyonunda diğer beş üniversitemiz ve BİZİMLE güzel bir iş yaptık. 

Belediyemiz bundan sonar da sanatı ve sanatçıyı seven ve destekleyen bir yapıda çalışmalarına devam edecektedir. Kendi öz benliğimizi öne çıkararak, kaybetmeyerek daha iyilerine, daha büyük çalışmalara imza atacağız. Bu sergide emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.”

Gün ağardı, bugün de güzel olacak, Lefkoşa’yı güneş ısıtıyor…

Yarın Azerbaycan’a, İZDÜŞÜM-B sergisi için varmış olacağım.

Sanata yakın kalın…


Saturday, January 9, 2016

Sıradaki, kağıt, okuyun

KIBRIS gazetesi, 2016-01-09, cumartesi, sayfa:28



İkibinonaltı’nın bu ilk haftasını nelerle doldurdu insanlar diye merak etmedim. Siyasal arenada istemeden haberdar olduğum gündeme, “gönderme” bile yapmayacağım.

Üniversiteler, deyip onlardan konu açalım mı diye sorsam bu cumartesi günü, Kıbrıs gazetesinin okuyucu profilinden herhalde yüzde yirmibeş evet cevabı alabiliriz. Geri kalan yüzde yetmişbeşi umursamazsak tepki çekeriz diye düşünüyorum.. Annan Planı’nda durum tam tersi miydi yoksa! Neyse; Akademik gündem yoğundu. Malum, akademik olarak güz dönemi sonu! Not girişleri, proje teslimleri, jüriler, izinler ve elbette yayın yapma gerekliliği…

Öyleyse bu hafta farklı bir şeyler yazmalı yeni yılın umudu ile... Güzel olan, gülümseten, aferin dedirten, insanca, uygarca davranışlar sergileyenleri ve öykülerini paylaşmak istedim bu hafta.

İlk öykü okyanus ötesinden geliyor; “mikrop, ağaç, insan” başlığı ile.  Ancak, hiç hoşuma gitmese, onaylamasam da; öykü ile paylaşılan yorumu aynen aktaracağım. “…Okuyacağınız durum memleketimizde olsa herhalde bir cinayet işlenir…”

İnanıyorum ki yazının sonunda hiç de öyle kötümser bir tablo olmadığını, bu memleketin de güzel insanları olduğunu hep birlikte göreceğiz.

Kahramanımızın kalemine dokunmadan okuyalım:

“İş ve eş gereği Teksas’ta yaşıyorum. Geçen hafta başımdan geçen ilginç ve gerçekten çok etkilendiğim olay, evime yakın bir postanede gerçekleşti.

Yeni yıl hediyesi olarak internet aracılığıyla satın aldığım kol saati paketten camı çatlamış çıkınca, vakit kaybetmeden derhal iade formunu doldurup soluğu postanede aldım. Postaneye girdiğimde 20-25 kişi kuyrukta hizmet bekliyordu.

Burada Noel de yaklaştığı için marketten bir ekmek bile alınsa mecburen onlarca insan arkasında sıraya dizilip normalden çok daha uzun süre beklemek zorunda kalınıyor. Hizmet eden sayısı sadece 2 kişi olunca, hele bir de hizmet edenler işinden, canından bezmiş bir suratla ve isteksizliğin yansıdığı süratle iş görünce bekleme süresi sabırları zorlayacak düzeye tırmanıyor.

Girdiğim kuyrukta arkama döndüğümde bir 30-35 kişinin daha geldiğini gördüm. “Neyse, en azından ortalardayım” diye sevinme payı çıkardım. Tam 40 dakika sonra sıra bana geldi. Paketi görevliye uzattım, “adresler üzerinde yazılı” dedim. “Paketi neden bantla kapatmadınız?” diye sordu.

Girişteki “Paket içeriğini görmek isteyebiliriz. Lütfen paketlerinizi açık bulundurunuz” uyarısını gösterdim. Sesini yükselterek sinirle “kapıda ne yazdığını iyi biliyorum. Derhal paketinizi bantlayın” dedi.  Sıradaki herkes artık bizi dinliyordu. Yanı başındaki bandı göstererek, “rica etsem verebilir misiniz?” dedim.

Yanıt yine aynı yüksek sesle geldi: “Hayır, o bant bana ait, müşteri kendi bandını kullanacak!”

“Yanımda bant yok, sizin bant için para ödesem...” dediğim an görevli hanım sesini daha da yükseltti.  Üç adım ötede, bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeki, sadece paketleme servisleri için yapılmış 20 dolarlık bandı işaret ederek satın almamı istedi.  “15 santimetrelik kutu için bana o bandı aldırmanız size mantıklı geliyor mu?” diye sordum.  “Bandı al ve derhal sıranın sonuna geç!” diye bağırırken sinirden kıpkırmızı kesilmişti.  Aynı hışımla kuyruktaki bir sonraki kişiyi (“Sıradaki” anlamına gelen) “Next!” diye çağırdı.

İşte o an dondum kaldım... Çünkü sırada hiç kimse ilerlemedi. Sıranın başındaki beyefendi, “şu kutuyu derhal bantlayın ve hanımefendinin işini bitirin önce” dedi.

Görevli öfkeyle bağırıyordu:  “Anyone else... Next!”

30 kişi yerinden kıpırdamıyordu.  İkinci görevliye de gitmiyorlardı.  Hizmet durmuştu. Sıradan bir yaşlı bayan, “76 yaşındayım ve dizlerim ağrıyor, ama o bayanın paketini bantlayıp görevinizi yerine getirmediğiniz sürece buradan bir adım atmıyorum” dedi.

Görevli elimden paketi sinirle çekip kutuyu benim söylediğim postane bandıyla yapıştırdıktan sonra ödememi alana kadar karmakarışık duygularla kalakalmıştım. Neredeyse ağlamak üzereydim.  Sıraya dönüp “Thank you all” (Hepinize teşekkürler) diyebildim sadece...

Gülümseyerek el salladılar.

Dışarı çıkıp arabama oturunca kontağı çalıştırmadan bir süre park yerinde düşündüm.  Herkesin işi gücü var. Nasıl oldu da tek bir kişi “acelem var” diyerek sıranın önüne atlamadı?  Nasıl oldu da onca kişi bir kişiye yapılan haksızlık için tepki gösterdi? O sırada benden hemen sonraki yaşlı beyefendi işini tamamlamış, dışarı çıkmıştı. Arabama yaklaştı, pencereyi açtım.

Gülümseyerek kafamdan geçen soruları yanıtladı: “Size yapılan bu yanlış için üzgünüm. Doğada hayvanlar, ağaçlar ve hatta mikroplar birbirleriyle bağ içerisinde hareket ederken biz insanlar birbirimizden çok koptuk.  Yanlış, anında tespit edilerek sineye çekilmeden, derhal toplu olarak tepki gösterilmez ise‘normalleştirilir’.  O hizmet eden bayan bir dahaki sefere yanlış yaparken iki kez düşünecek.  Biz görevimizi yaptık.  Hadi size iyi seneler...”

İkinci öykü mekan olarak İstanbul’dan ve Dilek Üğüden’in kaleminden: http:// listelist.com/ kagit- toplayan-adam- dogum-gunu/ bağlantısından daha çok fotoğrafa da ulaşılabilinir!

“Yılbaşında ne yapalım’ stresi sona erdi; nihayet ardımızda bıraktık 2015’i.  Ve 31 Aralık günü, birbirimiz için güzel dileklerde bulunarak “arkamıza bile bakmadan” uğurladık çok da özlemeyeceğimiz eski yılı.  Her yıl olduğu gibi bu yıl da, sokak röportajları yapıldı bununla ilgili.  İnsanlara yeni yıldan beklentileri soruldu; eski yıla dair akıllarında kalanlar konuşuldu.   İşte bu sorunun yöneltildiği insanlardan biri, atık kağıt toplayıcısı Mehmet Kadir Karamanlı’ydı.  Ve o gün doğum günü olan Mehmet abi’nin yeni yıldan beklentisi, sadece kağıt çuvalını doldurmaktı.  O, kendisi için bunu dilese de başka insanlar için kendisine olduğundan çok daha fazla cömertti.

Sizler için konunun detaylarına aşağıda değindik. Mehmet abi’nin güzel yüreğinin, başka güzel yürekli insanları nasıl harekete geçirdiğine ise gelin hep birlikte bakalım.  Hatırlarsanız 2015’in son gününde, İstanbul sokaklarında kağıt toplayan Mehmet Kadir Karamanlı’nın yeni yıldan beklentilerinin yer aldığı bir video düşmüştü sosyal medyaya… Atık kağıt işçisi olan 59 yaşındaki Mehmet abimiz, “Benim için 2015 de, 2016 da aynı ama bizim gibi yaşamayan insanlara daha güzel geçer inşallah yeni yıl” demiş, hepimizin içini buruk bırakmıştı bu cümlesiyle.  Ve “çuvalı doldurabilirsem bugün benim doğum günüm” diyerek ısrarla bugünün doğum günü olduğunu söylüyordu.  İşte bunun üzerine “İstanbul’da Yapılacak 999 Şey” isimli Facebook grubu “Kağıt Toplayan Adama Doğum Günü Hediyesi Ver” adında bir etkinlik oluşturdu…

Sonra, bu güzel yürekli adamın saat 12’ye kadar kağıt topladığını, bir internet kafenin temizliğini yaptığını ve o kafede gecelediğini öğrendiler ve bunun bilgisini sayfalarında paylaştılar.

Bunun üzerine birkaç geniş yürekli insan bir araya gelerek Mehmet abi’yi buldular.  Ona hediyeler alıp pastasını keserek doğum gününü kutladılar… Ve Mehmet abi “ben bugün ikinci kez doğdum” diyerek anlattı sevincini… Biz de bu güzel duyguları Mehmet abi’ye yaşatan genç arkadaşlarımızı gönülden tebrik ediyoruz ve yeni yılın daima böyle güzel yürekli insanlarla geçmesini diliyoruz…”

Bu haftaki yazımı keyifle bitirmek üzere idim ki, yine sosyal medyada paylaşılan bir fotoğraf dikkatimi çekti.  Malum dönem sonu, öğrenciler…  D.4’deki komşuları öğrencilere; “faturalarınızı da öderim, erzak da bırakacağım…” diyor! “Siz okuyun e mi!”

Sonuç: Tamam kabul, öykülerin üçünde de sanatın adı yok… Ancak üç öykü de insanın ruhunu okşuyor.  Öyleyse hatırlamakta yarar var; sanat da insanın ruhuna hitap eder!

İkibinonaltıda ya yüreğiniz sizi takip etsin ya da siz yüreğinizi. Her durumda sanata yakın kalmanız dileğimle…

Saturday, January 2, 2016

2-Sergi, 2-Yazı, 2-Katalog

KIBRIS gazetesi, 2016-01-02, cumartesi, sayfa:28





İkibinonaltı yılının ikinci gününden kısa bir yorum: ikibinonbeşin son gününü ikibinonaltının ilk gününe bağlayan gece kimisi eğlendi, kimisi dinlendi.  Kimisi “fıtratında olduğu için” yoksulluğuna sarılıp uyudu, kimisi vatanı için öldü ağlayan yakınlarına “dinsel telkin verelim” dendi. Kimisi de dünya ile birlikte sevinme yerine “takvimi” ötelemeyi tercih ederken çağın gerisinde kaldı.  Kimisi başına çuval geçiren, gemisini batıran, elçiliğini bombalayan canavara ısrarla ey dostumuz müttefikimiz dedi… Gitti bir de “kendi zihniyetinin” ezeli düşmanıyla antlaşma imzaladı.

Nereye bakarsan bir dilemma, anlaşılabilir ve anlaşılamayan iç içe dramatik bir sahnenin ortasında kukla gibi yönetiliyor insanlar..  Erk, dünyanın ilk yüz üniversitesi arasında gösterilen kendi üniversitesini “takip edeceğiz” hale geldi.  Aynı coğrafyada ilkokul mezunları palalarla başka bir üniversite bastı, kimseden ses yok!

Komik bir sahne de var elbet: Nobel ödülü alanın ödülünü ne yapması gerektiğine kadar burnunu soktu plazma akıllılar.

Bu arada “takvim” konusunda hassasiyete sahip olanlar; http://ugurcanakyuz.blogspot.com.cy /2015/01/ dilek-takvim-siir.html  kaynağından rahatça anlaşılabilir ve epey bilgiye ulaşabilirler.

Umarım ikibinonaltıda her şey daha güzel olur…

Lefkoşa’da açılan iki sergi var, sözünü etmek istediğim ve iki katalog.  İki serginin de kataloglarına yazılan yazıları size getirmek istedim. İlk paylaşacağım Mehmet Gökyiğit’in 10x10 sergisinin katalogunda basılmak üzere gönderdiğim yazı olacak:

“Fotoğrafın en önemli değerlerinden biri “belge niteliği” taşıması ise, teknik ve estetik yönü de o kadar dikkate değerdir.  Digital çağın getirdiği olanaklar, iletişim teknolojilerinin yanı sıra görüntü ve anın belgelenmesine ilişkin sorunlara da çözümler getirmiştir. Bu da fotoğrafın yaygınlaşmasına neden olmuştur. Hatırlayalım; 20 yıl önceki 2.8 megapixel fotoğraf makinelerine ulaşılabilmek; bugünün 16 megapixel kameralarına sahip akıllı telefonlarına ulaşabilmekten çok daha zordu. 

Elbette ki ilk fotoğraf makinesini kim icat etti sorusunun önüne, “modern fotoğraf teknolojisinin temeli” diye yazarsanız doğal olarak 1839 tarihi ve Louis Daguerre’in adı ile karşılaşırsınız.  Hele batılı kaynakları referans alırsanız “batı moderninden” daha eskilere gitmeniz pek mümkün olmayacaktır. Fotoğrafın tarihine “iğne deliğinden” bakar iseniz, terim olarak 1604’de kullanılmaya başlanan Kamera Obscura (Latince karanlık oda) ile karşılaşmanız olasıdır. Kamera Obscura temel prensip olarak çevresindekilerin resmini ekrana ters olarak yansıtan optik bir alettir. 

Oysa ısrar ve titizlikle araştırmaya devam ederseniz pek çok “şeyin” olduğu gibi fotoğrafın tarihinde de doğudaki uygarlıkların katkısı ile karşılaşırsınız. İğne deliği kamera veya Kamera Obscura  çalışma ilkelerine dair, günümüze kadar ulaşabilmiş ilk ifadenin, Çinli düşünür Mozi'ye (M.Ö. 470-390) ait olduğunu görürsünüz... Mozi, ışık doğrusal çizgiler halinde yayıldığı için Kamera Obscura’da oluşan görüntünün baş aşağı yani ters olacağını ileri sürmüştür. Bu ilkenin doğruluğuna rağmen batılı kaynaklar malum hal ile 1839 tarihinden daha eskiye gitmezler.  Hatta bu tarihi, aynı zamanda sanat/teknik işbirliğinin başlangıcı olarak da kabul ederler.

İnsanlık, sanat ile tekniğin işbirliğinden yararlanarak bilginin taşınması bağlamında, her çağda kendine yeni yöntemler ve araçlar geliştirmiştir. Başlangıçtaki amacı bizleri gerçekliğe anında ulaştırabilmek olan fotoğrafçılık,  görüntüleri seri şekilde üretip çoğaltarak bireyle dünya arasında “ışık” ile sanal bir bağ kurulmasını sağlamıştır. 

Tam burada, John Berger’den bir alıntı yapalım:“fotoğraf makinelerinin gerçekliği; ileri sanayi toplumunun işleyişi açısından temel önem taşıyan iki yolla tanımlanır: kitleler için bir “teşhir” ve yöneticiler için bir “takip” nesnesi. Toplumsal değişimin yerini imgelerin değişimi almıştır.” 

Fotoğraf üzerine genel yazmayı burada bırakıp Mehmet Gökyiğit’in yüreğiyle yaptığı işe dönecek olursak: Yüksek öğrenimini tamamlayıp Kıbrıs’a döndükten sonra, 2005’de yani 10 yıl önce bir fotoğraf meraklısı olarak FODER’e katılır. Başlangıçta hobi olarak başlayan fotoğraf serüveninde bugün, artık uluslararası başarıları olan ve tutkuyla çalışmalarına ve fotoğrafa katkı koymaya devam eden bir fotoğraf sevdalısı Mehmet Gökyiğit. Antalya açıklarında çektiği denizden yükselen üç hortumlu fotoğrafın, ders niteliğindeki öyküsünü öğrenip, yabancı bir TV kanalında ve sosyal medyada yayınlandığını da görünce gurur duyduğumu belirteyim.

Fotoğrafın tarihinden, batının bencilliğinden ve doğunun kültürel zengininliğinden söz ettikten sonra bir de; KKTC ve yurt dışındaki pek çok fotoğraf yarışmasında ödüller almış, etkinlikler düzenlemiş, ve aktif olarak “dernekçilik” de yapmakta olan Mehmet Gökyiğit ne demiş ona bakalım: “Işığın peşinde koşmaktan yorulmayan biri olarak, yıllardır fotoğrafla ilgili bir çok projede yer aldım; karma sergilere katıldım; sunumlar yaptım, yurt dışında ülkemi temsil ettim; bir çok programa konuk oldum; bir çok değerli insanla tanıştım ve 2015 yılı sonu itibarı ile fotoğraflarımı kişisel sergimde sizlerin beğenisine sunmaya karar verdim.” 

Hatırlayınız; yaradılış yazıları “ışık” ile başlar! Fotoğraf “ışık ile iz bırakmak” olduğuna göre; ışığınız bol olsun.”

İkinci yazı Osman Keten’in “Metafor-2015” sergisine ilişkin Hasan Zeybek’in kaleme aldığı Sahne Olarak Yapıt” yazısı. Shakspeare’den alıntıyı atlayarak!

“Kıbrıs Adası zaman ve mekâna tabi olmayan karakterlerde vücut bulan birçok mitolojik olayın sahnesi olmuştur. Bu olaylardan biri de bereket tanrıçası Demeter’in trajedisidir…

Demeter, kızı ile ülke ülke, diyar diyar dolaşıp, tarlalara tohum serpip kırlarda çiçek toplarken, kızı Persephone, gözüne ilişen nergis çiçeğini koparmak üzere eğildiği esnada yer kabuğu yarılır ve Hades, güzelliğine hayran kaldığı Persophone’yi yer altında arafta bulunan ölüler ülkesine kaçırarak karısı yapar. Annesine çığlıklarını duyuramayan Persophone’nin kaçırılışını güneş tanrısı İlios dışında gören olmaz… Demeter, kızını yeryüzünün dört bir köşesinde arar fakat çabaları sonuçsuz kalır. Bereket tanrıçasının çaresizliğinden kaynaklanan kederi üzerine yağmur yağmaz, toprak kuraklaşır, çatlar, tohumlar yeşermez… Yeryüzündeki mevsimlerin döngüsü, neşe, bereket ve canlılık son bulur… 

Osman Keten’in son dönemde ortaya koyduğu yapıtlar değerlendirildiğinde, Demeter’in boyun eğdiği yazgı ile örtüşen bir yazgıya karşı girişilen yüzleşme halinin, yapıtların var oluş gerekçesini oluşturduğu görülmektedir. Bu yazgı, elbet yakın Kıbrıs Tarihinde yaşanan göç, ölüm, savaş gibi toplumu şekillendiren trajedilerin ta kendisidir… Sanatsal bağlamda girişilen bu yüzleşme ve meydan okuma hali bizzat yaratma sürecinin kendi hassasiyet ve malzeme dili ile ifade bulan yapıtta bedene kavuşmaktadır…  

İzlemekte olduğumuz yapıtlarda ‘toprak’ ressamın yaşadığı tanıklık sürecinin ifade aracına dönüşerek hem maddi hem de temasal olarak yapıtın temel unsurunu oluşturmaktadır. Osman Keten’in çalışmalarında toprak, barınma hali içerisinde olageldiğimiz yeryüzüne, mekâna dolayısı ile yurt kavramına içkin bir değeri ifade eden bir unsur olarak karşımızdadır.

İnsan var olduğu an itibari ile yeryüzü barınılan bir mekân olarak kurulmaktadır. Shakspeare’ in tüm dünyayı bir sahne olarak nitelendirmesi anlamlıdır. İkamet edilen mekân ve mekânın özellikleri kuşkusuz aidiyet bağı geliştirilen yerin özelliklerini ve kimliği tanımlayan alışkanlıklar toplamını ifade etmektedir… Osman Keten’in bir sanatçı olarak ait olduğu toplumun içinden geçtiği dönüşüme olan tanıklık ve aidiyet bağı kendini var ettiği sanatsal ifade sürecinde somutlaşan işlerine nakşedilmektedir.

Sanatsal ifade elbet sanatçı ve eser arasında araçsal bir bağ olan malzeme ile gerçekleşir. Bu malzeme ise, Osman Keten’in yapıtlarında toprak olarak içkin olduğu anlam ile karşımızdadır. Sanat nesnesi somutlaşırken onu meydana getiren materyalin maddi bünyesinde eyleyenin sanatsal kavrayış, duyu ve görüsüne mekân olma imkânı sağlar. Bir imkân olarak toprak, simyasal bir bağlamda dönüşerek sanatçının varlığının izini barındıran metafizik görüyü maddi bir varlık olan eserin bünyesinde barındırması üzerinden yapıtı bir sahne gibi önümüze açar. 

Önümüzde açılmış olan bu sahne Osman Keten’in sanatçı aidiyeti,  sanatsal kavrayış ve ifadesinin belleğini arkeolojik kazı alanı gibi bünyesinde barındırmasından dolayı yapıt kurulmuş sahne olarak tanımlanmaktadır. Bu minvalde sergi, Osman Keten’in toprak ile giriştiği sanatsal ifade süreci üzerinden, içinde olageldiğimiz coğrafyanın halleri ve gerçekliklerinin birer içsel tezahürü niteliğindedir. Yapıtlar,  izleyicinin tecrübe ve tanıklığı bağlamında yeniden algılanarak  izleyiciye olageldiği hal ile sanatsal bağlamda gerçekleşen yüzleşmeyi mümkün kılan kapıyı açmış olmaktadır...”

İki başarılı sergi, Osman Keten’in teknikte özgünlük, dilde yalınlık, kavram kargaşalarının arkasına saklanmamış söylemi ile ortaya koyduğu sergisi hakkında ayrıca yazmak isterim elbet. Ümit ederim o sergiyi başka ülkelerde, başka şehirlerde de izleyebilir insanlar.

Olumsuz örneklerden başladığım yazımı; iki eksi bir artı eder, hesabı ile öyle de sonlandırayım: Kataloglar; her iki “sergi” katalogunun grafik tasarımı genel kurallar açısından çok zayıftı.  Bir sergi katalogu nasıl olmalı? Bir market, bir konfeksiyon, bir fotoğraf makinesi katalogundan nasıl ayrılmalı sorularının cevabını o tasarımcılar “ürüne bakınca” önemsememiş izlenimi bıraktılar.

İkibinonaltıda her şey gönlünüzce olsun, sanata yakın kalın…

Saturday, December 26, 2015

Reis, Sancar, sanat

KIBRIS gazetesi, sayfa:28



Güneşli bir Haziran günün akşamına doğru; yaşlı kızıldereli reisi otağının önünde, henüz lise diploması almış torunuyla oturmuş sohbet ediyorlarmış.  Otağın az ötesindeki düzlükte iki kurt köpeği birbiriyle boğuşup duruyorlarmış... Köpeklerden biri beyaz, diğeri siyahmış.  Torun kendini bildi bileli o köpekler dedesinin çadırının etrafında öyle boğuşup duruyorlarmış... Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiymiş bunlar.  Torun, kulübeyi korumak için aslında bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyormuş. Ancak dedesinin neden ikinci bir köpeğe ihtiyacı olduğunu da bir türlü anlayamıyormuş. Hatta bu köpeklerin renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu da çok merak ediyormuş... Kafasındaki meraklı sorularla dedesinin sohbetini dinleyip köpeklerin boğuşmasını izlerken dayanamaz sabırsızlığına yenik düşer ve biraz da tedirginlikle sorar dedesine:

- Bu köpekler neyin simgesidir, dede?

Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle bir taraftan torununun sırtını sıvazlarn diğer taraftan da onu yanıtlar.

- Onlar der, benim için iki simgedir evlat.

- Neyin simgesi, diye sorar torun bu sefer heyecanla.

- İyilik ile kötülüğün simgesi, diye yanıtlar dede... Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları. 

Torun, sözün burasında; ‘mücadele varsa, kazananı da olmalı’ diye düşünür.  Her akıllı ve meraklı genç gibi o da, bitmeyen sorularına bir yenisini daha ekler:

- Peki dede, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle bakar torununa, elbet biraz da gururla.  Çünkü; torunu tam da beklediği soruyu sormuştur kendisine.

- Hangisi mi evlat?  Elbette ben, sahibi olarak hangisini daha iyi beslersem o kazanır!

Geçen hafta Kıbrıs sayfalarında seyis ile profesör dersini paylaşmıştım.   Güneşli bir Aralık akşamında Lefkoşa'ya doğru, aradaki “yeşil hattı” fark edebilecek kadar yukarıdan bakarken bu hafta "ders" olarak paylaşmak için yukarıdaki reis ile torununun sohbeti geldi aklıma.

Öyleyse bugünkü dersi ve nedenlerini biraz açalım:

Bu dersi yerelle ilişkilendirirsek: Annan planı çerçevesinde yapılan referandum süreci..  Bunun öncesinde verilen sözler...  Sonrasında ise karşı çıkan ile kabul edenin elde ettikleri ve bugünkü durum...  Kandırılan bir daha kandırılmaya hazırlanıyor…

Kalkar çözüm derler bunun adına, biri arsız biri kör, iki gözüm!

Onur ve gurur duyduğumuz bir evrensel başarı ile dersimize devam edersek:

Moleküler tamir mekanizmaları üzerinde yaptığı araştırmalarla 2015 Nobel Kimya Ödülünü alan Profesör Aziz Sancar açıkladı: “Ödülü 19 Mayıs’ta Türkiye’ye gelerek Anıtkabir’de Atatürk’e bırakacağım.”  Sancar, kendisini yetiştiren, okutan Cumhuriyet’e çok şeyler borçlu olduğunu belirterek “bu ödül Ata’mız sayesinde alınmıştır” dedi.  Sancar’ı ‘büyük’ yapan özellikleri düşününce tablo şu: Kendisini okutan Cumhuriyet’i hiç unutmamış.

Yakasına “Atatürk rozeti” takan Profesör Aziz Sancar’ın “Nobel ödülümü Atatürk’e ithaf ediyorum” dediği gün… Atatürk’ün kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2016 takvimi bastırdı, padişahların, Abdülmecid’in filan fotoğrafı var, bi tek Atatürk’ün fotoğrafı yok.

Önce biliminsanları göçtü yavaş yavaş, birilerinin içine tükürdüğü sanat hep dışlanmıştı zaten... Oysa
Darwin ne demişti: “Bilim ve sanat bir kuşun iki kanadı gibidir...”  

Kanatları kırılan kuşun durumunu şu gerçek anlatmaya yeter de artar bile:

Profesör Aziz Sancar’ın Nobel ödülünü aldığı gün… Adana’da bir öğretmen ilkokul öğrencilerini mezarlığa götürüp, ahiret, kıyamet ve yeniden dirilme konulu ders verdi, mezarlık adabını anlattı.

Bir konsere, resim/heykel atölyesine, ya da bir kimya laboratuarına götürecek değil ya!

Herbert Read “estetik duyarlılığın eğitilmesi, eğitimin en önemli ve temel görevlerinden biridir” der. Bu görevde öğrenciye yaklaşım biçimi önemlidir. İnsandaki enerjiyi, yaratma isteğini bir yere doğru yönlendirmek eğitimle olur.  Burada önemli olan bu enerjinin doğru alana yönlendirilmesidir.  İşte genelleme yapacak olursak bilim eğitiminin yanında sanat eğitimi de bu nedenle gereklidir.  Herbert Read “iyi sanat eseri yaratılması değil, daha iyi insanlar ve toplumlar yaratılması amaç edinilmelidir” der.

Sonuç: Kızılderili reisi ne demişti torununa “…hangisini daha iyi beslersem o kazanır!”

Sanata yakın kalın…

Sunday, December 6, 2015

Düşünüyorum, üretiyorum: merhaba!

KIBRIS gazetesi Pazar eki sayfa:3



Fransızcası ile "Je pense, donc je suis", Latincesi ile "Cogito, ergo sum!" Türkçesi ile ise “düşünüyorum, öyleyse varım”; diye dillendirmişti René Descartes 1637’de Batı rasyonalizminin sloganına dönüşecek yorumunu.  Ben bunu, “üretiyorum öyleyse varım” diye değiştirsem çok ayıp etmiş olmam umarım!

Kıbrıs gazetesinin sayfalarından merhaba demeden önce yazının başlığındaki “üretmek” nedir sorusu ile başlayalım öyleyse!

Kaynaklara göre üretmek; ekonomik yarar veya insan gereksinimlerini karşılamayı hedefleyen her türlü çalışmadır. Beyin, beden veya sermaye kullanılarak elde edilen yarardır…

Üretim her zaman belli ortamda ve belli toplumsal ilişkiler içinde gerçekleşir. Ortam ve o toplumsal ilişkiler, üretimin hem ön koşulu, hem de sonucudurlar.

Üretimin ilk gelişim evrelerinde, doğal koşullar ve olanaklar, üretimin belirleyicisi durumundadır. Ancak doğal olanaklardan yararlanabilme, toplumun gelişmişlik düzeyine ve daha da önemlisi üretim güçlerinin durumuna ve ilişkilerine bağlıdır.

Üretimin ikinci gelişim evresinde ise bilimsel ve teknik kazanımların damgasını taşıyan süreç söz konusudur.  Bu basamakta, bilimin doğrudan toplumsal bir üretim gücü haline gelmesi, üretimin ilerlemesinin en önemli taşıyıcılarından birini oluşturur.

Üretim ve üretimin gelişmesi, tüm toplumsal ilişkilerin, yaşamın temelini oluşturur. Bunlar aynı zamanda sosyo-ekonomik yapının karakterini belirlerler. Bir toplumdaki dağıtım, tüketim, işbölümü ve toplumsal zenginliğin bölüşümü, sınıf ve tabakalar halinde toplumsal farklılaşma, hükmetme ve sömürünün ya da adil bir işbirliğinin toplumsal ilişkileri, üretimin birer sonucu olarak değerlendirilebilir.

Üretim, her zaman somut-tarihsel bir biçime sahiptir. Bu biçim, üretim güçlerinin ve dolayısıyla üretim ilişkilerinin belirli bir kesimi tarafından kontrol edilir, bununla birlikte belirli bir sosyo-ekonomik yapının da temelini oluşturur.

Yazımın buraya kadar olan kısmını; yararlandığım kaynakların sınırları içinde kalarak ve her durumda olduğu gibi işi uzmanlarına bırakarak kısa keseyim. Çünkü üretimi uzun uzadıya veya teknik olarak tartışmak değil amacım. Ancak, yukarıdaki temellendirmelerden hareketle, neden üretmek esastır veya üretiyorum öyleyse varım diye yazdığımı açıklayayım!

Elbette özet olarak açıklayacağım; üretmek “gerekli olduğunuzu” hissettirir. Üreterek var olursunuz, farklılaşırsınız, yüreklenirsiniz... Mekân ve zaman içinde hareket de edersiniz…

Varmak istediğim sonucun gerekçesidir bu: üretiyorum öyleyse varım!

Kıbrıs gazetesinin okuyucularına bugün bu sayfadan merhaba demeden önce;  parantez içinde başka bir açıklama daha yapmayı borç biliyorum: Kıbrıs Postası gazetesinde 1 Kasım 2013’den 8 Kasım 2015’e kadar kesintisiz 105 makalem yayınlandı. Kurumsal destekle başlamıştım orada yazmaya ancak, kendilerine veda edemedim!  Ürettiklerimi kalıcı kıldıkları için izninizle buradan kendilerine teşekkür edeyim.

Yukarıda büyük bir keyifle “üretiyorum öyleyse varım” dememin nedeni; özellikle yaşamımdaki o yazdığım zaman dilimi ve o sayfalarda yayınlanan yazılarımdır.  Bir bilge; “ancak hoşçakal deme cesareti olan, yeni bir merhaba diyebilir” der!

Yaygın olarak selam vermeyle eş anlamlı olduğu sanılan merhaba ne anlama gelir peki, anlamı nedir merhabanın? Bizimle aynı dili kullandığına inandığınız, merhabanın anlamını bildiğine kanaat getirdiğiniz insanla, konuşmaya başlamadan önce neden merhaba deriz? Benim de ön yargılarım vardı merhabanın ne olduğuna ilişkin ama, serde akademisyenlik olunca yazmadan önce bir araştırmak istedim.
Şu sonuçları buldum:

Merhaba; kimilerine göre Farsça kökenli, kimilerine göre ise Arapça kökenli bir sözcük… Her ikisini de sıra ile inceleyelim. Sonuçta her ikisinin de hoş ve sıcak bir anlamı olduğu kabul görecektir.
Kaynaklara göre; birinci köken olarak Farsça “benden size zarar gelmez” anlamında kullanılmaktadır. Bundan dolayıdır ki; selam verip oturduktan sonra sıra ile merhaba denir.  Böylece her merhaba diyen kişi; -istisnayı durumlar dışında- “benden size zarar gelmez” diyerek iyi niyetini gösterir.

İkinci köken olarak Arapçada ise “merhaben” merhabaya en yakın sözcüktür. Yine kaynaklara göre bu kelime Arapçada “ismu mekan” kalıbında kullanılmış olup, aslı “rehube” olan bir sözcük. İlk selamlamadan sonra “sefa geldiniz” anlamında, “oturunuz, rahat ediniz” anlamında kullanılırmış.
Biz “benden size zarar gelmez” anlamındaki merhaba ile sayfamıza adım atalım!

Artık; Kıbrıs gazetesinin sayfalarından ve bu yazıyı okuyan herkese yeni bir “merhaba”!

Hatırladıkça veya okudukça büyük bir keyif aldığım, küçük bir dersi merhaba ile birlikte sizinle paylaşmak isterim:

Bir profesör konferans vermek üzere salona girmiş.
Ama bakmış ki salon, ön sırada oturan bir seyis dışında bomboş.

Konuşup konuşmama konusunda tereddüde düşen Profesör seyise sormuş:
- Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?

Seyis cevap vermiş:
- Hocam ben basit bir insanım, akademik konulardan anlamam.  Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını  görseydim, yine de onu beslerdim.

Bu sözlere hak veren Profesör konferansa başlamış.

İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstaki sözlerini tamamladıktan sonra da kendini hayli mutlu hissetmiş. Konferansından keyif aldığı her halinden belliymiş. Ancak ve yine de merakla, salondaki tek dinleyicisinin de, verdiği konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını istemiş olacak ki seyise sormuş:
- Konuşmamı nasıl buldun?

Seyis cevap vermiş:
- Hocam, sana daha önce basit bir insan olduğumu ve bu akademik konulardan pek anlamadığımı söylemiştim.  Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, elbette onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım!

Tartışmanın sonrasını bilemem ama, bence seyis iyi ders vermiş Profesöre!

Bu dersten biz de şöyle bir yorum çıkarırsak yanlış olmaz sanırım:  "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır."

Merhaba!

Büyük bir olasılıkla René Descartes’in slogana dönüşen yorumu gibi olmayacak ama söyleyelim:
Sanata yakın kalın…