Sunday, September 7, 2014

Sen, gördüğün kadarsın!

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:43
07 Eylül 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



KKTC’de, geçtiğimiz hafta bir “fotoğraf” üzerinden koparılan yaygara, basında ve sosyal medyada son dönemlerin en popüler konularından biri oldu.  Duygusallık, fotoğraf okuma, siyaset, sanat ve insan kapsamlı bir konu olması nedeniyle; benim için de müdahil olma gereği hasıl oldu.

Bundan hareketle ve hızlı bir çıkarımla; siyaset ateşinin bir türlü düşmediği şu coğrafyada, gündeme bakınca, nisana kadar daha çok canların yanacağını söylemek kehanet olmasa gerek.  Duygusal tarafım düşüncelerimi ya da tespitlerimi yazmaktan yana.  Ancak; mantığımın burada zorlandığını görmekle beraber, duygusal tarafıma yan tutacağım!

Elbette benim de bir dünya görüşüm var.  Bununla beraber; bugünlerde dinmekte olan toz duman arasından ucuz kahramanlıklar için fırsat kollayan kalemşorların, çoğunlukla da karşı tarafa yüklenmek için sosyal sığınak olarak kullandığı, moda eyleyip sıklıkla dillendirdikleri, argüman olarak ise artık sahipsiz kalan, değmesin yağlıboya misali ortalıkta gezen, bizim kuşağın ise üniversite yıllarında maalesef yaşadığı bir darbe tecrübemiz dahi var.

Bitmedi; 2003’den beri, farklı kurum ve düzeylerde yürüttüğüm idarecilim sırasında yaşanmışlıklardan edindiğim ve halen edinmekte olduğum tecrübelerim de var.  O nedenle öğrenmeyi seven birisi olarak, o fotoğrafın peşinden yeni tecrübeler için koşmayacağım!

Ancak ve şimdilik biraz yürüyeceğim!

Türkiye’de bir çalıştayda olmama rağmen; sosyal medyadan ve basından olanları merakla izledim.  Olumlu veya olumsuz eleştiriler arasından gerçekten dürüst ve samimi yorum yapanları, herkes gibi ben de takdirle karşıladım.  Sağduyulu olduklarına inandığım bu insanların yaklaşımları önemsenmelidir. Konunun meraklılarına kimsenin ruhunu şad etmeden de yol gösterebilecek sosyolojik derinliğe sahip, eleştirel yorumlar olarak örneklenebilir bu yazılar.  Siyaset sahnesinde nüfus açısından hele böylesi küçük ölçekli bir toplumda, kalemin sivriliğinin yaratacağı tehlike, bedeli ağır sonuçlara dönüşebilir.

O fotoğrafta olup da, tartışmalara konu olan KKTC Meclis Başkanı Sayın Sibel Siber; Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin beşincisini geçtiğimiz Mayıs ayında düzenlediği, AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisini; öncelikle çalışmalar sırasında ve ardından da sergiyi gezerek bizleri onurlandırmıştı.  Sayın Siber; ayrıca katılımcı sanatçıları da ağırlamıştı.

Yine sayın Siber; KKTC Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası yasasının meclisten çıkması ve Meclis Koleksiyonunun ilk defa kataloglu bir sergi ile kamuoyuna açılması nedeni ile de “sanata hizmet” açısından, en azından yanında olmayı hak ediyor diye düşünüyorum.  Yine düşünüyorum ki; sanatın yanında olan bir bireyin, “insani” bir durumunda yanında olmak, sadece vefa gereği bile dikkate alınarak, bir duygusal taraf olmaktır aleniyeti ile hadi bakalım, yazalım:

Bir görüşme sürecindeki muhataplardan birinin, tam da kendini deşifre eden bir anını; değil estetik, kompozisyon açısından dahi hayli sorunlu, sadece belgesel niteliği olan bir fotoğrafla yakalamak ve yayınlamak; gazetecilik açısından belki başarı olarak değerlendirilebilir.

Oldukça renkli figürlerin doldurduğu fotoğrafta, statü ve o anki pozisyonlarına dokunmadan; fotoğraftaki yalnızca birinin vücut dili ile yüz ifadesine odaklanarak okumalar yapmak, çok da sağlıklı değildir diye düşünüyorum.  Çünkü; boyama resim yapan sanat öğrencilerine öğretildiği üzere; her cisim yanındakinin rengini alır!

O karelerdeki sıkıntı ve ortamdan kaynaklanan kasavetin ağırlığını yaşayanlar bilir.  O nedenle de yüz ifadelerindeki gerginliği veya doğal olmama durumunu teslim etmek gerekir.  Hele de sorumluluklar beklentilere dolanıyorsa, sadece o fotoğraf değil, daha nice o fotoğraflar basında karşımıza çıkabilir.

Eğer muhatap insansa ve istiyorsa; karşısına düşenlere, varoluşundan beri neler yaptığı, (hep kazananların yazdığı!) tarih sayfalarında görülebilir… Bugünün teknolojik olanakları, iletişim araçları, sosyolojik durumu ve siyasi heyecan içinde o fotoğraf da tarihteki yerini almıştır artık.   Yine de;  toplumsal hafızanın, nerede ise üç haftada bir formatlandığı bir toplumda yarına neler kalacağı ve kalanların sonuçları nasıl etkileyeceği soruları, anketlerde bile yer almayacaktır.

O fotoğraf üzerinden yapılanın, bugünkü siyasi durum veya hareketlilik içinde, fırsata dönüştürülmeye çalışılan bir saldırı malzemesine devşirilme çabasının bir parçası olduğu dahi söylenebilir. Elbette bu gayretlerin doğrudan hedefleri veya davranışların yan anlamları da olacaktır.

Evet, Nisan ayına daha epey zaman var, daha neler göreceğiz, ne senaryolar dinleyeceğiz, ne öyküler okuyacağız…  Kendi içinde böylesi hoşgörülü bir toplumda, olumsuz tepkileri için zemin arayanların, özellikle de kadınların insafsız tutumu; geçen süre içinde ısrarla yıpratılmaya, mağdur edilmeye çalışıldığını tahmin ettiğimiz muhatabın lehine rüzgarların esmesine yol açmıştır diye düşünüyorum.

Her tür seksist ayrışmadan uzak durarak, ancak kadınların tavrının Freud veya bilinçaltına kadar inmeye gerek kalmadan yorumlanması da “yüklenme” kadar kolay bir durum.  Yine de ve sanırım, hatırlatma olarak, Freud ve bilinçaltı, sadece olayın muhatapları açısından, okuyanlarda yeterli çağrışımı uyandıracaktır!

Yine başka bir çağrışım için; eskiden TRT’de yayın kesintileri sırasında ekrana maşrapa slaytları gösterilirdi, ben de o fotoğraf yerine böyle bir görseli, bugünkü konuya daha farklı bir yaklaşım getireceği beklentisi ile yazıya eklemeyi tercih ettim...  Tekraren; nostaljik bir çağrışımla öyle bir görüntü, konuyu okurken oluşabilecek stresi daha aza indirecektir diye ümit ediyorum!

Yerel ağızla; “günün sonunda” kazanan rüzgarları arkasına alan olacaktır!  Yakın tarih, bunların örnekleriyle doludur. Nisan ayı da çok uzak bir tarih değil!

Yazının başlığı ile konuyu bağdaştırıp kapatayım:  Ne gördüğün; neye inandığına ve neye baktığına bağlıdır.  Sen, gördüğün kadarsın!

Görün, saldırmayın, seçin, sanatla kalın…

Sunday, August 31, 2014

Tespitler, küratörler ve piyasa

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:42
31 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Geçen hafta, okuma rekorumun kırıldığı yazımdan sonra, bu hafta yeniden akademiye dönmek içim parmaklarım beni sürüklüyor.  Diğer yandan da, yaz aylarında yoğun olarak gerçekleştirilen uluslararası sanat etkinliklerinin, çalıştayların değişik kurumlarda yankı bulan kanat sesleri bu sayfada ilk defa irdelenmek için sabırsızlanıyor…

Akademi dedim, çünkü ve ısrarla diplomalı cahillerin profesyonel uğraşı alanları dışında ispati vücut yapmak için, basın toplantılarında masaya ilişme çabaları, traji-komik bir oyunun perde önünde cereyan eden sonucu olarak karşımıza çıktı bu sefer.   İşine gelen herşeyi “–mış gibi” diye tanımlayıp eleştirdikten sonra,  -mış gibi olmanın arkasına saklanarak böyle bir tiyatro oynamak, ancak da hırsı, diplomasının önüne geçen cahillere yakışır…  Başkasını kandırmaya çalışan aslında kendini kandırmaz mı?

Bu tür, cehalet örnekli konulardan epeydir uzak durmaya çalışıyordum, iyi de yapıyormuşum.   Öyleyse; gidişattan ortaya çıkan taleple, zaman ve enerjimi daha çok keyif alacağım, daha yararlı olabileceğim konularda değerlendirmeye devam etmeliyim diye umuyorum!  Bu plan çerçevesinde bir fıkrayla anlatayım meramımı:

“Komutan; tatbikat sırasında cephede dolaşırken siperde bekleyen bir askerin yanına gelir ve ona sorar.”
-Asker! Düşman ön taraftan gelirse ne yaparsın?
-Silahımı ona doğrultur vururum komutanım.
-Düşman sağ taraftan gelirse ne yaparsın?
-Sağ tarafa döner düşmanı vururum komutanım.
-Düşman sol taraftan gelirse ne yaparsın?
-Sol tarafa döner düşmanı vururum komutanım.
-Düşman arka taraftan gelirse ne yaparsın?
-Arka tarafa döner düşmanı vururum komutanım.
-Düşman gökyüzünden gelirse ne yaparsın?
-Yeter be komutanım, Mustafa Kemal’in askeri bir tek ben miyim!

Sanat diyelim tekrar ve biraz da tespit! Kronolojik bir dokümana rastlamamakla beraber; inanıyorum ki, KKTC’de uzun yıllardan beri uluslararası sanat etkinlikleri yapıla gelmektedir. 2005’den beri gerçekleştirilenlerin en azından bir kısmından haberdarım.  Ancak, bir kısmının içinde bizzat organizatör veya katılımcı olarak yer almaktan da onur duyduğumu belirtmek isterim.

Akademisyenlerin, çalışma alanı sanat olan akademisyenlerin belki de en çok keyif aldıkları sosyal ortam, karma sergilerdir denilebilir. Paylaşım pek çok boyutuyla aktiftir karma sergilerde... Örneğin birbirine hasret insanlar görüşür, kim ne yapıyormuş görülür, kim kimle beraber vb. gibi durumlar izlenir.  Ayrıca bir de; birkaç yıl önce “not” verdikleri çalışmaların kendi çalışmalarıyla aynı galeride sergilenmesi ile karşılaşabilir bu akademisyenler…  Bir çelişki (conflict) gibi görünse de, mikro bir sosyal gerçeğe ayna tutmak ayarındadır aslında bu durum.

Bir de isminin ağırlığı değil de, yabancı bir dille yazılmış olması önemi nedeniyle uluslararası etkinliklere, birileriyle “beraber” katılıp, eziklikten kurtulma sendromunu ile çabalayanlar var elbette… Sergide resimlerinden çok; isminin yabancılarla “aynı” listede olmasından beklentili nemalanma ucuzluğunu sergileyenler!

Bugünlük son tespit yine akademik dünyadan olsun; “dosyalarına” koymak için, küçük tüccar-minik küratörlerin organizasyonlarına para ödeyerek katılıp, katılımı bienal diye kamufle ederek, yalnızca takvimi paralel sergilerine ne demeli bu artistlerin?

“Bir tek ben miyim”, bunu soran?

Yukarıdaki fıkra ile bağlayıcı olsun diye sorulmuş bu sorudan sonra; oradan koparak, sosyolojik bir tespitte bulunmanın zamanı geldi düşüncesindeyim! Öyleyse esas konumuza geçip oradan devam edelim:

Siyaseten, Fransız devrimiyle birlikte sosyoloji sahnesinde yerini alan ulusalcılık kavramı, son otuz yılda uluslarüstü güçlerin elinde değişik “fonlarla” biçim değiştirirken; doğal kabul ile sanat da en kolay enstrümanlardan biri olarak, ulusal medyadan beslenen maşalar aracılığıyla kullanılır.  Bu dönemde; ulusal hedefler gözeterek ve estetik değerleri önemseyerek sanata yön veren kurum, kuruluş veya akademiler, tamamen sistemin dışında tutulur.  Darbelere karşıymış gibi görünerek onun nimetlerinden tepe tepe yararlananlar, darbelerle apolitize edilen insanlar gibi, sanatı da bir nevi sahipsizleştirirler.

Öte taraftan aynı dönemde finans sektöründeki açıklardan yararlanarak, hızla zenginleşenlere yönelik yürütülen çalışmalarda; batı hedef gösterilerek, özünde oryantal tercihlerle ve kısa sürede sanat piyasası değiştirilir. Başka bir deyişle; toplumun erozyona uğrayan değer katmanlarıyla beraber sanat da arabeskleştirilir.

Sanatçıların; dünya görüşü ya da, siyasi parti tercihindeki farklılıkları bile; organizatörler ve katılımcılar kapsamında, bütünleştirici değerler olarak lanse edilmeye çalışılır. Buna karşın; bir kısım sanat çalışanı, doğum yerlerine göre sahiplenilerek piyasaya sürülür.  Bu yeni yetmelere, özellikle milli değerler ve tabulara sataşmaları için pirim verilir.  Batılı finansörlerin kanatları altında ciddi bir medya desteği de sağlanır bunlara.

Şimdilerde, siyasi parti isimleriyle birlikte yok olan o dönemin yönlendirilmiş arabesk zenginlerinin yeri; son on yılda, yeniden ve artık mantar gibi biten ve gerçek anlamıyla sanattan anlamayan ve hatta sanattan hoşlanmayan başka bir kitle ile doldurulmakta.  Ancak, sınıf atlama mücadelesinde onların enstrüman olarak kullanmaya çalıştıkları estetikten yoksun değerleri; parayla ters orantılı yeni bir sosyolojik biçimlendirmeyi daha zorunlu kılar...  Sanat, piyasa ve yönetim arasında, kimilerine göre gittikçe ucuzlaşan bir ilişki, kimilerine göre ise ilginç bir döngü ortaya çıkar.  Çok derinlerine bile girmeden analiz edildiğinde durumun; Osmanlı’dan beri gelen ve devam eden “Batı’ya özenmenin” hiç değişmediği görülecektir.

Gerektiği üzere konuyu biraz daha açalım:

Geçen otuz yıllık süreç içinde küratörlerin, sosyo-design açısından yerine getirdikleri görevler, ortak medyada yeterince kullanılıp eskidiği için, artık aynı hareket alanlarında yeni yol veya yöntemlerin denenme zamanı gelir.  Yorulan belleklerin tazelenip, yeniden planlanmış amaçlara doğru harekete geçirilmesi için başka motivasyon araçlarına gerek vardır.  Daha kolay ve daha yaygın bir sanat çalışanı kitlesi ile temasa geçilerek değişik periyotlarda onlar bir araya getirilir. Profesyonel ve amatör ayrımı yapmaksızın, ya da sanatsal uğraşı alanı, insanlar bir araya getirilir.  “Büyük” küratörler aracılığı ile elitleştirilen sanatın o yapay, o ticari mal ederi, o kalite sorunu geri plana itilir.  Basın desteğiyle yaratılmış olan kağıttan kaplan sanat piyasasının, aslında hangi oyunlarla, borsa vari spekülasyonlar aracılığıyla, nasıl canlı tutulduğu; o pazar sistemine “ihanet edenler” tarafından özellikle müzayedelerde ve basılı yayınlarla deşifre edilir.  Bu durum da, yeni yöntem arayışlarının başka bir etkeni olur…

Açıklamayı kapatacak olursak; son otuz yıla kadar sürdürülen sanatta evrensellik çabalarının sonucuna ulaşılmaya çalışılırken, toplum mühendisleri aracılığıyla “hedef” değiştirilir. Yeni hedef ve anti-ulusal hareketin güdümlü başarısı ile oluşturulmuş kaosundan kurtulmak için uğraşan sanat; kendini farklı bir rotada bulur…

Eldeki verilerle bu yazının son tespitini yapacak olursak: şimdilik rota olarak görülen o ki; sosyo-design açısından temel amaç aynı olmakla beraber, bu seferki biçimlendirmenin daha umursamaz olduğunu görüyoruz.  Ulusal medyayı fazla önemsemeden, daha küçük ölçekli davranılıyor.  Yerel medya araçları tercih ediliyor.  Yerel yönetimlerin veya üniversitelerin desteğine başvuruluyor.  Böylece, “yeni etkinlikler” ile sanat yeniden hareketlendiriliyor.  Etkinlik sonunda iş teslim edildiği için, organizatör veya katılımcılar açısından piyasa sorunu da yaşanmıyor.  Sanat simsarları veya herkes memnun mu durumdan, göreceğiz.

Bu rotanın farklı sıkıntıları da yok değil elbet.  Örneğin; sanatta arz ve talebin, hizmet edilen sınıfa göre yeniden ayarlanıp biçimlendirilmesi sırasında, estetik ve kalite sorunlarının bypass edilmesi, bu sıkıntıların en belirgin göstergeleri olarak kabul edilebilir kanısındayım?

Siyaset ateşinin hala düşmediği şu günlerde ve yaşadığımız bu karanlık coğrafi bölgede, farklı bir bakış açısıyla ve özellikle, toplumsal boyutu ve sanatsal anlamıyla otuz yıl sonra gelinen nokta; işte o sosyo-design planlarının ve izlenen rotanın “yeni” sonucudur denilebilir.

Nasıl bugüne dünden geldik ise, yarına da bugünden gideceğiz kuşkusuz. Bu bağlamda, tarihsel sorumlulukları açısından akademisyenlere çok iş düşmektedir…

“Bir tek ben miyim”, bunu fark eden?

Sonsöz: eğitim alın, rotanız olsun, sanatla kalın…


Sunday, August 24, 2014

Kırkbir, yazmak ve mutluluk

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:41



Değerli okuyucular, size bu hafta kırkbirinci makalem ile merhaba diyeceğim!  Hani kırkbir kere maşallah derler ya, işte öyle üstüme alınacağım bir durum!  Aynı zamanda kendi dünyamda hoş bir aksiseda bulacak selama dönüşür ümidini de taşıyorum bu merhabanın.  Yakından Sanat’ı yazmaya başladığım günden beri kesintisiz, ısrarla ve kararlılıkla bugüne geldim.  Nedir rakam diye sorduğumda üstatlara “eh kırk tamamdır” diye güldüler…  Buna ayak uydurarak; çok sıkıntı da yaşamadan, özveriler cebimde, öyle keyifle yazdım...

Bir baktım; “bu haftaki makale de bitmeli, işer yolunda gitmeli; derken kırk bir hafta olmuş... Tam iki yıl önce Ankara’dan gelirken kendime uzun ve kısa vadeli hedefler koymuştum.  Günlüğümden analiz ettiğimde; “yazmak” bu hedefler arasında gerçekleştirilebilecek nerede ise en zor olanı.  Diğerlerinin gerçekleşme olasılığı daha “mümkün” görünüyor.  Elbette benim kontrolümde olan hedeflerden söz ediyorum.  Başkası, ya da başkalarıyla ilintili hedeflerde olasılık hesapları, dâhil olan kadar çarpanlı sonuç vereceği için, oraları fazla kurcalamadan yoluma devam edeyim.  Bu bağlamda; pek çok konudaki düşüncemi, tarihe not düşecek “formata” getirip, Yakından Sanat sayfasında yazarak var kıldım!

Bu haftaki yazı için hazırlık çalışmaları yaparken bir gazetede yayınlanmış “sanat mutlu ediyor” haberi ilgimi çekti.  Yaşamıma renk katan, çevremdeki eş dost ile sohbetlerimde; gazete yazılarım gündeme geldiğinde “yazdıkça mutlu oluyorum” diye ifade ederim duygularımı.  Bugün de bir hekim arkadaşımla, sıcaktan şikayet etmeden kahve içip sohbetlerken, benzer bir konuşma geçti aramızda.  O da bana sağolsun tıbbi bilgilerini anlayabileceğim bir dile dönüştürüp açıklamalar yaptı.  Hem arkadaşım, hem uzman!  Yazılarımdan da hatırlanacağı üzere, profesyonel alan ayrışmalarına duyduğum saygı nedeniyle uzman görüşü benim için “ayrıca” değerlidir.  Bu yüzden de dikkatle dinledim arkadaşımı:  Melatonin, serotonin ve endorfin adı verilen bazı hormonlar insanın mutlu olmasını sağlıyor ya da, mutlu olmalarına zemin hazırlıyormuş.  Vücutta bu hormonların salgılanmasını artıracak yiyecek, içecek tüketimi yanı sıra, bazı sosyal başarılar da kimyasal olarak bu peptit yapıdaki hormonların salgılanmasını tetiklermiş.  Çikolata, keyif kahvesi, cinsel aktivite vb. gibi tetikleyicilere ben, bunlara yazılarımı da ekliyorum!  Çünkü yazılarımı yayınlanmış halde gördüğümde benzer ve artı bir etkiyle karşılaştığımı itiraf edebilirim. Birikimleri bir yana bırakırsak, bir haftalık üretim sürecinin, çabanın sonundaki heyecan!  Tevekkeli değil! Melatonin, serotonin ve endorfin; “mutluluk hormonları” olarak da anılırlarmış. Bilgiyi uzmanından pekiştirmek ne güzel!  Kestirme bir çıkarımla evet, yazmak beni “mutlu” ediyor.

Bir sütunluk köşe ile başlayıp, uzun bir zamandır tam sayfa ile devam eden haftalık yayın olanağını edinmemde katkısı olan ve bu nedenle teşekkür etmem gereken insanlara buradan, mutluluk arayışlarını sonlandırıp vefa duygularımı iletmek isterim.  Kültüründe vefa duygusu var olan bir toplumun bireyi olarak “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözünün boşa kullanıldığını sanmam!

Kıbrıs Postası yeniden basılı hayata geçme aşamasında iken; Polat Alper ve Rasih Reşat ile gazetenin tasarımı için YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden Öğr.Gör. Gökhan Okur’un kapısını çaldıklarında tanıştım.  Yanlarında YDÜ Hastanesi Yönetim Kurulu Üyesi Ahmet Savaşan vardı.  Daha öncesinden gazete ve dergilere yazma deneyimim olduğu için yeniden ve neden olmasın diye düşündüm… YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in desteğini de alarak Yakından Sanat köşesine can verdim.

Dün sosyal medyada gezerken İrfan Suat Günsel profilinde;  “Dünya aya çıktı bizim ayağımızda prangalar” paylaşımı; bu kültür ya da, coğrafya insanının sıklıkla karşılaşabileceği durumun, yeniden ve güzel bir tespitiydi aslında.  Net, kısa ve öz bir ifade!

YDÜ adına ise; konuyla ilgili basınla ilişkileri yürüten ve basın toplantısını da yöneten Ahmet Savaşan’ın; üstlendiği görev ve sorumluluğu, hakkıyla ve kendine yakıştığı şekliyle yerine getirdiği kanaatindeyim.  YDÜ Hastanesi Başhekimi Dr. Sevim Erkmen’in gayretleri de takdire şayan.  Umarım; insan için yola çıkılan; küçük bir emek ve küçük bir ümit dahi heba olmaz.

Geçen kırkbir hafta içinde zaman zaman “siyasi” dokunmalarım da olmuştur. Ancak yukarıdaki konu kapsamında soruna müdahil beyanlar arasından basına yansıyan “Özel Bir Kurum Devletin Üstünde Olamaz” başlığının; söyleyen ve retoriği açısından özellikle ilgimi çektiğini yazmak isterim!

Yine de “ilgimi çeken” beyanatla bağlantılandırmayacağım ancak; sorunların kaynağı olarak, tüm elemanlarıyla “kültürü” işaret etmek çözüm olmayacaktır. Hele de, fırsat buldukça sisteme yüklenmek, kaderci toplumlarda yetişmiş bireylerin farkında olmadan sığındıkları limandır. Bu, özellikle olumsuzlukta, işin esasından kaçmanın veya aklanmaya çalışmanın da en kestirme yoludur!  Yakın tarih bunun ve sorumluluğu paylaşmayıp “gidenlerin” örnekleriyle doludur.  Yeni bir ivme için; toplum bilimcilerin yapacakları araştırmalar; durum tespitinden öteye geçtiğinde ancak yarar sağlayabilir.  Bilimsel çözüm önerilerinin ortaya çıkarılmasında ve bunların toplumla paylaşılıp uygulanmasında; seçilmiş ya da atanmışlara çok farklı sorumluluklar düşecektir. Geleceği kurmak günlük ya da kısa dönemlik bir sorun değildir.  Devlet ve kurumları; kamusal hizmet sunmaları açısından hele de eğitim kurumları, geleceğin ta kendisidir!

Yazıyı bağlamak için; bilim insanlarının tespit ettiği gerçeğe yeniden dönersek: Sanat mutlu ediyor! Bilim insanları tarafından; 2004 ile 2012 arasında, yedi ülkede yürütülen çalışmalara göre; insanların sanat eserlerini izlerken ve onlar hakkında yorum yaparken, beynin performansının arttığı ve yine beyin tarafından bireyin zevk aldığını gösteren hormonlar salgıladığı saptanır.  Başka bir kaynakta ise; beynin görsel, hafıza, duygu ve zevk alma kısımlarını etkin hâle getiren sanat için uzmanlar şu ifadeyi kullanıyor: “İnsan beyni sanatı takdir etmek için çok uygun.  Bu doğal ve biyolojik bir süreç.”

Keyifle yazdığım bu nedenleymiş!

Kırkbirinci yazıya sonuç: kendinizi takdir edin, sağlıklı, huzurlu ve  kaliteli yaşamı seçin, eğitim alın, sanatla kalın…

Sunday, August 17, 2014

Eğitim, kapı ve rakamlar

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:40
17 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Üniversitelere giriş; hâlâ isteyenler için bu yıllık şans olarak uzaklarda bir yerlerde öylece duruyor… Kontenjanlar ilk açıklandığında fark ettiğim onlarca ilginç bölüm, adına pek sık rastlanmayan onlarca yeni program orada bekliyor, birileri kapılarını çalsın diye... Kapının öbür tarafında hayatlarının karar aşamasında olan yüz binlerce genç.  O kapıların sahibi ya da sahipleri var birde.  Ya da devlet kapısını babasının malı sananlar.  Bugünkü yazım kapının dışında kalıp da, içeri girmeye çabalayanlara yönelik olsun diye ümit ediyorum…  Yazma hakkımı kullanarak, üniversite kapılarında bekleyenlere bu hafta da ayrıcalık tanımaya çalışacağım!

Peki kapının dışında durum nedir?  Geçen hafta, Türkiye Cumhuriyetinde ilk defa bir Cumhurbaşkanı halkın oylarıyla seçildi!  Seçimin üzerinden, halen daha günlük artçı depremler devam etmekle beraber; siyasetle duygusallığın bu kadar içi içe olacağını sanırım kimse beklemiyordu ki, seçim sonuçlanmışken sonuç üzerinden gürültü, “içe doğru” kayarak devam ediyor.  Hele de sosyal medya!  Birazdan esas konunun rakamlarına geçeceğim ancak, kazanan oniki yılda dokuz kere kazanmış.  Bu süre içinde kaybeden de dokuz kere kaybetmiş demektir bu.  Yaşam, kişi için bir maraton ise, iktidar da siyaset için aynı anlamı taşır.  Yalnızca rakamsal bir kıyaslama için, kendi tarihimin siyasi kısmından hatırladığım; İngiltere’de Margaret Thatcher, 1979-1990 yılları arasında Başbakanlık yaparken, Partisi 1997’ye kadar iktidarda idi, yani on sekiz yıllık bir iktidar, ya da öbür tarafta on sekiz yıllık bir muhalefet…

Bizim kapıya dönersek yeniden; genellikle kendi çabalamalarıyla nice kapıdan geçip akademisyen olmuşlar, elbette ki yaz döneminde özel uzmanlık alanlarında çalışmaktan biraz uzak durur, nefes alırlar.  Daha ileriye sıçramak için biraz geri çekilmek gerekir ya, bu da öyle bir nefes alma olarak ele alınmalı.  Şöyle ki; ille de ailelerinden bir ferdin sınava girmesi gerekmez belki ama, bu dönem içerisinde doğrudan olmaz ise bile mutlaka göz ucuyla üniversite giriş sınavını ve sonuçlarını takip ederler.  Hatta çaktırmadan görev yapmakta oldukları üniversitenin “tercih edilenler” arasındaki sıralamasını, fakültelerine gelen en yüksek puan ile eşdeğer fakültelere gidenler arasında puan kıyaslamasını yaparlar.  Eğer durum kendi lehlerine ise “diğerlerine” yönelik ben de “buradayım” diye yüksek sesle kahkaha atarlar!  Kimileri rakamlarla istatistikler çıkarır, yorumlarla yeni stratejiler belirler, tarihlerle hedefler koyar önüne…  Karşılık görür mü bu işte, onu bilemem!  Bu benim “yaşama biçimim” diye eğer kendini kandırmış ise kişi, zaten sorun yok.

Peki bu yaz neler vardı “etrafta” göz ucuyla bakıldığında göze çarpan?  Örneğin; OECD ülkeleri ile Türkiye’deki eğitimin rakamsal kıyaslamalarından başlayalım: Türkiye’deki yetişkin nüfusun yüzde altmış sekizi ilkokul mezunu.  Bu rakamın OECD ülkelerinde yüzde yirmi beş olduğu görülüyor.  Nerede ise ters bir orantı var!  Benzer bir ters orantı da, bir eğitim kurumuna kayıtlı 03-04 yaş gurubu nüfusunda var.  Türkiye’de, bir eğitim kurumuna kayıtlı nüfus oranı yüzde oniki, buna karşın AB ülkelerinde yaklaşık yüzde seksenbir!

Öğretmen kadrolarına bakınca da durum pek iç açıcı değil.  Resmi rakamla göre Türkiye’de 2013 yılında 705.468 öğretmen görev yapıyor.  Bunlardan yaklaşık 101.000 öğretmen yönetici, uzman, vb. gibi konumlarda çalışıyor. Yine resmi makamlara göre (MEB ve ÖSYM) ihtiyaç olarak gösterilen öğretmen açığı rakamı 128.867.   Bu rakam toplandığında ortaya çıkan sonuç 229.867.  Gerçek öğretmen açığı rakamı bu olsa gerek! Buna karşılık atanmak için bekleyen 300.000 öğretmen olduğu ifade edilirken durumun herkes için büyük bir sıkıntı oluşturduğu açık.  Avrupa Birliği müzakere sürecinde açılan fasıllar tartışılırken “doğuya doğru gitmekte olan gemide biz batıya doğru koşmak istiyoruz” sözleri duyuluyordu.  Domatesin rengine hıyarın boyuna karışan Avrupa Birliği eğitim sistemindeki çarpıklıklara hiç burnunu sokmadı, acaba neden?

Bu karmaşanın devamında; karşımıza çıkan başka bir sorun da, öğretmenin kendi branşında derse girmesi! Kimya mezunu Matematik, Türkçe mezunu Fizik, Tarih mezunu Resim dersine girerse ne olur?  Elbette pilotun gemi kullanması, taksi şoförünün uçak kullanması gibi açık felaketler hemen görülmez ama, o eğitim sisteminden “geçmiş” olan kuşaklar açısından bakıldığında sonuç, çok da farklı olmayacaktır.  Bir de; üniversitelerin bir kısmında küçük hesaplar peşinde koşup ucuz kahramanlıklar gösterme derdinde olan bazı yöneticiler, başka bir sorunun oluşumuna çanak tutmaktalar.  Şöyle ki; müfredat programlarına nerede ise her branştan bir ders koymayı maharet sayan, profesyonel yaklaşım yoksunu bu muhteremler, böylece uzmanlık alanlarına saygı duymama cehaletini göstermiş oluyorlar. Özellikle günü kurtarma hedefli hareket eden bu tür lisans düzeyi yöneticilerinin eğitime verdikleri zarar, ulusal eğitim sistemi içinde kendini, “maalesef” ile göstermektedir.

Yine ilköğretim düzeyi, (yani 06 ila 15 yaş aralığındaki öğrenci için) kişi başına yapılan harcamada Türkiye, OECD ülkeleri arasında (kaynaklara göre) 19.821 dolar ile son sırada yer alırken, Lüksemburg 197.598 dolar ile birinci sırada yer alıyor.

Eğitimle birileri ilintilendirebilir diye bende yazayım; kadın istihdam oranı Türkiye’de yüzde otuzbir, Rusya Federasyonunda ise yüzde yetmiş iki!

Eskisi kadar gündeme gelmese de, YÖK sistemindeki değişiklik beklentilerine ilişkin birkaç cılız ses yazıya dökülmüş olarak karşımıza çıktı basında.  Bu yaz, ülkeler arasında sınırların kalktığı, çok kültürlü-uluslararası olmanın en azından eleman istihdamında tercih edildiği çağımızda, Yüksek Öğretim Sisteminden de değişim beklentileri “yine yeniden” dillendirildi. Aynı bölüme yerleşen burslu öğrenciler ile, ücretli öğrenciler arasındaki puan farkı örnekleriyle tartışıldı köşelerde… Genellikle yetenek sınavıyla öğrenci alımlarında baraj olarak kullanılan puan (180), merkezi sistemle öğrenci alan bölümlerde de kullanılsın istendi… Özellikle vakıf üniversitelerinin barajı geçenlere tüm kapılarının açık olması istemleri dillendirildi.  Bilindiği üzere; son yıllarda devlet üniversiteleri uluslararası öğrenci alımında, kendi sınavını kendisi yapıyorlar.  Bu durum vakıf üniversitelerinin de kendi sınavlarını yapma isteminde haklılık payını yükseltiyor.  Ortaya çıkan durum, vakıf üniversitelerinin taleplerine haklı bir gerekçe oluşturuyor da denilebilir.

Başka bir yazının konusu olacak kadar önemli bir sorun; kendi sınavlarını kendileri yapmak isteyen üniversiteler…  KKTC’de üniversiteler, KKTC vatandaşı adaylar için kendi sınavlarını kendileri yapıyorlar.  Kaynaklar; Yakın Doğu Üniversitesinin (YDÜ), alan tercihi ve burs sıralaması sınav sisteminin, oldukça başarılı olduğunu belirtiyorlar.  Ayrıca; KKTC’deki diğer üniversitelerin (LAÜ, DAÜ, UKÜ, GAÜ) yaptığı sınavlardan da herhangi bir sorun basına yansımış değildir.

Son haftalarda şaşırtıcı bir şekilde üniversitelerin lisansüstü programlarına yönelik haberler yer aldı.  Alınacak öğrenci sayısından, vakıf üniversitelerindeki ücretlere kadar kıyaslamalı yazılar yayınlandı.  Geçmiş yıllarda genellikle sınav tarihleri bildirilirdi, bu düzeyde ve böylesi detaya pek girilmezdi.  Yazımın başında değindiğim “siyasi gürültü”ye benzer bir gürültü de kontenjanların nasıl doldurulabileceğine ilişkin yazılar ile kendine gösterdi.  Fırsat eşitliği, hak, hukuk ve adalet kavramlarının biraz flulaştığını tartıştı yazanlar.   Ancak tüm üniversiteler için sonuca yönelik bir uyarı yapmak zarureti şimdiden ortaya çıkmış görülüyor:  Her düzeyde, mesleki “yeterlik” önemsenmelidir.

Sabahattin Eyüboğlu’nun Türkçeye çevirdiği; Jean-Jacques Rousseau’nun “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev” kitabında bir bilge der ki: “ben öğrencimin vaktini top oynamakla geçirmesine razıyım, hiç olmazsa gürbüzleşir.  Biliyorum çocuğu bir şeyle uğraştırmak gereklidir, çünkü boş oturmak çocuklar için en büyük tehlikedir.  Öyleyse ne öğrensinler diyeceksiniz, bu da sorulur mu? Adam olunca ne yapacaklarsa onu öğrensinler, unutacakları şeyi değil.”

Yukarıda, kilidi ve anahtarı hakkında düşüncelerimle üç boyutlu olarak etrafında dolandığım kapının; “mesleki” tercih yapma sorununu güncel olarak yaşayan gençler için açık olması umudum ile yazımı noktalıyorum.

Meslek seçin, eğitim alın, sanatla kalın…

Sunday, August 10, 2014

Propaganda, seçim, grafik

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:39
10 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!



Geçen hafta bu sayfada yayınlanan “yerleştirme, kontenjan, yetenek” başlıklı yazım; -katılımcılar nezdinde- zamanlama ve içerik açısından “tam zamanında ve yerinde” karşılığını bularak, benim de keyif aldığım bir “taltif” ile tarihe not olarak düşüldü.

Biz bu satırları gazetede basılmış haliyle, bu Pazar gününün sabahında okumaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmakta…  Bu seçim de diğerleri gibi  günlük yaşamımızda ve aklımızı kurcalayan baskın “gündem” olarak önem sıralarının üstündeki yerini almış durumda… Sosyolojik sınıflama ya da mesleki tercih yapmadan; “tekrar edin mutlaka inanan çıkacaktır” stratejisi ile yönetilmeye çalışılan medyanın; batı ülkelerinde, siyaseti bu kadar  güncelleştirdiğini örneklemek çok zor.  Bu durumun bireyin “entellik” düzeyi ve yaşam kalitesi ile doğrudan ilgili olduğu düşünülebilir.

Goebbels’in kuram ve uygulamalarını, ya da Franco’nun üç “F” formulünü buralara taşıyıp köşeyi hoplatma amacında değilim.  Yine de “teşbihte hata olmaz” diyerek; Filistinliler keder, acı ve gözyaşı ile uğraşırken aynı günlerde Sayın Başbakanın futbol maçına çıkarılması büyük bir tezatın talihsiz tezahürü olarak değerlendirilebilir. Hele de ve özellikle televizyon haberlerinde (haber birliği etmişçesine) Başbakanın futbol maçındaki gol sevincini gösterip ardından da İsrail bombalarıyla yıkılmakta olan Gazze ve perişan çocuk haberlerini vermek; Sayın Başbakan için de, medya için de “propaganda” açısından iyi bir “iş” değildi kanısındayım.

Türkiye’de ve ardından KKTC’de yapılan yerel seçimlerin henüz ateşi düşmeden; tek kale “futbol” oynar gibi yürütülen Cumhurbaşkanlığı secim propagandaları ile, daha önce hamura çevrilmiş belleklerin istenildiği gibi biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesine tanık olmak; pek yaşanası bir durum değil.  Uygar ülkeler kendi süreçlerini yüzyıl önce tamamlamışken; bu topraklarda 21.yüzyılda tarım toplumundan sanayi toplumuna henüz geçişin olmadığını görmek de pek yaşanası bir durum değil.  İzlenen tarım politikaları nedeni ile, köylerden kentlere göç ettirilenlerle, yeni bir “toplayıcı” toplumun neden oluşturulduğunu, sonuçtan geriye doğru tahlil etmek zor olmasa gerek.

Seçim arifesindeki genel duruma bakıldığında, medyada yer alan taraflı siyasi değerlendirmeler ile “izinle” asılabilecek her yere asılan görsellerin analizinden “dengeli” sonuçların çıkmayacağını söylemek mümkün.  Toplayıcılaştırılmış toplum için yazılanların analizini uzmanlarına bırakarak; açık ve net olarak şu söylenebilir ki, üç adaydan bir tanesini mutlaka Çankaya’ya çıkaracak çalışmaların, sadece tasarım ve rethorik açısından bile ne kadar sorunlu oldukları açıktır.  Konuya ilişkin eleştiriler, şimdilik kısık ve ancak cılız seslerle dile getirilebiliyor.  Dünyanın neresinde olursa olsun; seçim kampanyalarının kalitesi ne kadar değişiklik gösterirse göstersin; kesinlikle “bir kazanan” ve ardından bakakalan diğerleri var olmuştur.  “Güçlüye demokrasinin” bu gerçeği seçimler var olduğu sürece var olmaya devam edecektir.  Yine o bir başka gerçektir ki, yürütülen propaganda kampanyalarından kazananın kampanyası, en az eleştiriyi, dolayısı ile, en çok övgüyü alacaktır!  Ama her durumda; daha önceki seçim kampanyalarında olduğu gibi; bu kampanyalar da Grafik Tarihi’ndeki yerini alacaktır...

Tarihine tanık olduğum; 12 Eylül darbesinin ardından yapılan ilk seçimler için kurulan, logosu horoz olan bir parti; yürüttüğü kampanya ile açık ara önde görünürken; bir gecede her şeyin değiştiğini ve seçimi kaybettiğini o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır!  Ne o parti, ne de o dönem ve sonrasında kazanıp da, uzun yıllar iktidar olmuş bir diğer partinin bugün esemesi dahi okunmuyor.  O günlere ve o dönemin partilerine ilişkin bugün; Grafik tarihinin ve elbette sosyolojinin tozlu rafları arasında yerini almış “malzemelerdir” okunanlar.  Bundan hareketle; kapitalizmin “fastfood” yöntemiyle “design” ettiği toplumlarda ideolojiden boşaltılan yeri, artık hızlı bir şekilde “çıkaroloji” doldurduğu için, tarihin tekerrürü olasılığı da şimdilik göz ardı edilmektedir denilebilir.

Bu sayfada yayınlanan, nerede ise her yazımda özellikle Sanat, Grafik ve/veya Grafik Tasarım kavramlarını kullanmaya çalıştığım malumunuzdur.  Bu kavramları yukarıdaki tartışmalar ile ilintilendirdiğimizde, büyük bir çark olarak “propagandanın aracı” statüsünde ancak ele alınabileceklerini kabullenmek gerekiyor.  Diğer türlü bağlantı kurmak veya buraya kadar gelebilmek kuşkusuz güç olurdu.  Öyleyse; bugünkü yazının içinde geçen “propagandanın” ne olduğuna bir bakalım!   Kaynaklar; propaganda teriminin, Katolik Kilisesi tarafından 1622 yılında oluşturulan “Congragatio de Propaganda Fide”den geldiğini, Türkçe “İtikadı Yayma Cemiyeti” anlam karşılığına geldiğini de söyler.  İlk zamanlar bu cemiyet, kuruluş amacı doğrultusunda, dinsel anlamda görüşleri yaymak ve fikirleri değiştirmek hedefli kullanılmış olmakla beraber, yine kaynaklara göre, gizli ajandasında “düşünsel denetimi sağlamak” olduğu ifade edilmektedir.

Terence Qualter’in; bir zamanlar Yakın Doğu Üniversitesinde de görev yapmış olan değerli bilim insanı Ünsal Oskay’ın çevirisi ile “Propaganda Teorisi ve Propagandanın Gelişimi” kitabında dediği gibi:  “Propaganda; bir bireyin ve grubun başka bireylerin veya grupların tutumlarını belirleyip biçimlendirmek, kontrol altına almak veya değiştirmek için, haberleşme araçlarından yararlanarak ve bu bireylerin veya grupların belirli bir durum veya konumdaki tepkilerinin kendi amaçlarına uygun tepkiler şeklinde olacağını umarak giriştikleri bilinçli bir faaliyettir.”

Bu kadar güncel ve etkin bir silahın kendini ifade edebilmesi için özellikle grafik tasarım ve yan dallarına  ihtiyaç duyacağı açıktır.

Bugünkü seçim sandığını bir yanda tutarak; çok oportünist bir çıkarımla, medyada propagandalarını yapmaları ve insanları ikna etmeleri için “onların” grafik tasarımcılara hep gereksinimi olacak ve mutlaka “tasarlanacak” bir işleri için yolları sizin “oraya” düşecektir!

Çünkü; gerçek başarı inanıyorum ki, grafik tasarımı Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinde okumuş, öğrenmiş ve yetkinleşmiş olanlarla elde edilebilir...  Ancak bugünlerde, entelektüel düzeylerine göre “mesleki” tercih etme hakkını kullanmada, üniversite kapılarında bekleyenlere ayrıcalık tanınmalı!

Dünyada barış olsun, seçim de olsun, sanat da olsun…

Sunday, August 3, 2014

Yerleştirme, kontenjan, yetenek

Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:38
03 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa

YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!


Üniversite giriş sınavı; Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Üniversitelerine Lisans düzeyinde öğrenci alımı, yerleştirilmesi için yapılan; son yıllarda ayyuka çıkan pek çok şaibeye karşın ve hala en çok güvenilmek istenen sınavlardan biridir.   Yıllardan beri sınav kalktı, kalkacak söylemleri arasında yapılan değişikliklerle nerede ise her yıl farklılaşan üniversiteye giriş yolunda ilerleyen öğrenci ve ailelerinden oluşan milyonlar, bu yıllık  ve şimdilik nefes aldılar.  En azından bir kısmı öyle.  Çünkü, bir lisans programına yerleşenler, yaşamda “elenme” sürecinin başka bir boyutuna geçecekler.  Yeni sorunlar gündemlerine gelecek.  Ağırlıklı olarak programlarını bitirip mezun oluncaya kadar yaşayacakları ortak ya da benzer sorunlar: barınma, ulaşım, beslenme ve elbette çalışma ortamları eksenli sorunlar olacak… Bir de sanal ortamla bugünkü biçimi dünlerden çok farklı olan gönül ilişkileri…

Kıyaslama yapıldığında sınava giren sayısı ve kontenjan orantısı açısından bugünün gençleri şanslı elbette, üniversite sayısı ve açılmış lisans programları açısından da şans onlardan yana.  Teknolojik donanım açısından ise, komik olacak belki ama bizim kuşak daktilodan bilgisayara geçen kuşaktı! İletişim araçlarını, hele de telefona ilişkin yaşadıklarımızı anlatmasam daha iyi olur…

Yaşadıklarımıza ilişkin üstesinden gelemediğimiz sosyolojik sıkıntılar önemli yer tutmaya hala daha devam ediyor hayatımızda…  Ancak, kuşak olarak bizim gençler, “mağdur” ucuzlaşmasına kaçmadan, kendi şanslarını kendileri yaratan mücadeleci türden insanlardı…  Birkaç yıldır üniversite yerleştirme sınavlarına giren çocuklar, işte onların çocukları…

Sevgili gençler; bu yıl için, önümüzde yapabileceğimiz ne kaldı? Sorudan cevap aradığımızda; ek kontenjanlar ile yerleşmek veya merkezi yerleştirme sınavında barajı geçip de, bazı lisans programlarının yetenek sınavlarını kazanmak!

Bu iki alternatiften ek kontenjanlar yakında ilan edilecektir.  Aslında medyadan onları şimdiden izlemek mümkün.  Çünkü, hangi programda ne kadar kontenjan açığı kalmış bilgisine çok rahatlıkla ulaşılabiliyor...  İyi bir gözlem yapan, bu ikinci şansını o beklediği başarıya dönüştürebilir.

İkinci alternatif ise tam da benim koştuğum ve deneyimli olduğum yol!  Çiçekli koridorlarında yürümüyorsunuz akademinin, ancak iyi kurgulanmış gelecek planlaması ve çalışmakla ilerleyebiliyorsunuz.  Kimileri için anne-baba desteğini saymazsak, size kimse çiçek bahçesi de sunmuyor sonunda… Ancak yaşam biçimine dönüşmüşse seçtiğiniz meslek, başarılarınız yüzünüzü yine de güldürür.  Mesleğinizi severseniz çalıştığınız süre boyunca yorulmazsınız…  Nedir bu yüzünüzü güldürebilecek olan o meslekler, hangi programları tercih etmelisiniz?  Bu soruların cevabı için profesyonellerden mutlaka destek alınmalıdır inancını taşımaktayım.  Belki yararlı olabilir diye özet bilgi vermeye çalışırsam eğer:

KKTC’deki üniversitelerin en azından bir kısmında var olan Güzel Sanatlar ve/veya Tasarım Fakülteleri ile Sahne Sanatları Fakültelerinin tüm bölümleri; kimi üniversitelerde ise Eğitim, İletişim ve Mimarlık Fakültelerinin bazı bölümleri yetenek sınavıyla öğrenci alarak eğitim faaliyetlerini sürdürmektedirler.

Yazının bu kısmında; -affınıza sığınarak- ve ibreyi kendimden “yana” çevirerek bilgilendirmeye devam edeceğim:  KKTC’deki Vakıf üniversiteleri içinde bu fakültelerin hemen hepsine sahip ender üniversitelerden biri kuşkusuz Yakın Doğu Üniversitesidir.  Bir fakültenin dikey kuruluşunu tamamlayabilmesi için gerekli olan; Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora (evet Doktora) programlarına YÖK onayı almış KKTC’nın ilk ve tek Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, işte bu üniversitenin çatısı altındadır.  O nedenle YDÜ dedim.  Lisans programında iki bölümü olan YDÜ GSTF’nin gelenekselden güç alarak çağın gereksinimlerini karşılayacak bir program sunan Grafik Tasarım bölümünde okumak da, mezun olmak da bir ayrıcalıktır diye düşünüyorum.  Aynı Fakültenin Plastik Sanatlar Bölümü ise Resim, Heykel ve Seramik programları ile “geleceğin sanatçı adayları” için kurulmuş bir bölüm olduğunu henüz beşinci mezunlarını vermesine rağmen çoktan kanıtlamıştır.

YDÜ’nün çatısı altında, adında sanat geçen ikinci fakültesi olan Sahne Sanatları Fakültesinde ise Tiyatro ve Oyun Yazarlığı bölümleri mevcuttur.  Bu bölümler de müfredatları ve güçlü kadrosuyla rüştünü ispat etmiş olup, yeni meraklılarını bekliyor.

Üniversiteye giriş, ya da öğrenci kabulü  yöntemlerine göre, genellikle adında sanat ve/veya tasarım olan fakültelere; merkezi sistemle değil de yetenek sınavıyla öğrenci alınmakta olduğu bilinmektedir.  Çünkü mevcut merkezi sınav yöntemi ile öğrenci adayının “yeteneğini” keşfetmek nerede ise imkansızdır.  Sanat ve/veya tasarım fakültelerine bu hak o nedenle verilmiştir!  Ancak ve yine de aynı mekanizma; disiplinler arası sorunlar oluşturabilecek yapılanmalara da müsaade etmektedir.  Şöyle ki bazı fakülteler hem yetenek, hem de merkezi sistemle öğrenci almaktadır.

Örneğin; Fakültesine göre giriş yöntemi/sınavı değişiklik gösteren bir bölüm olan İç Mimarlık bölümleri.  Yetenek sınavı ile öğrenci alan YDÜ’deki İç Mimarlık Bölümü, doğru bir yapılanma ile ve adından da anlaşılacağı üzere “Mimarlık” Fakültesinin bünyesindedir.  Bu nedenle içeride ya da dışarıya yansıyan sorun görülmemektedir. Bünyesinde Mimarlık Bölümü ve Peyzaj Mimarlığı Bölümünü de bulunduran Mimarlık fakültesinden, kendileri için gerekli (yetkin kadro, donanım ve mekan vb. gibi) tüm desteği sağlamaktalar ki; son dönemlerde en çok tercih edilen bölümlerden biri olma özelliklerini elde edilen sonuçlar ile hak etmişlerdir.

İncelendiğinde; yukarıda bahsettiğim üzere, “disiplinler arası sorunlar oluşturabilecek” sözünün tanımının ve içeriğinin; üniversitesine, fakültesine, bölümüne, yöneticisine ve hatta hoca kadrosunun özgeçmişine göre değişiklik gösterdiği görülecektir!  Bu yaklaşımla değerlendirmelerimin her hangi “bir” üniversite ya da “bir” bölüm hedefli olmadığını/olamayacağını belirtmek isterim!

Aşağıda bahsedeceğim iki bölüm hakkında daha sonra detaylı bir yazı yazma zarureti şimdiden oluşmuştur.  Ancak, hemen şimdi özet bilgi geçmekte yarar görüyorum:  Geleneksel olarak ve kuruluş gerekçeleri çerçevesinde “öğretmen yetiştiren” Eğitim Fakültelerinin bir kısmında Görsel Sanatlar Eğitimi bölümleri bulunabiliyor.  Adı üzerinde Fizik, Kimya, Türkçe gibi eğitim bölümü, “sanat” değil, sanatın eğitimi bölümü!  Derslerinin üçte ikisi teorik olan bir bölüm!  Bu yıl için, maalesef yetenek sınavıyla öğrenci alan bu bölümlerin bazılarında sınavların çoktan yapıldığını biliyorum.  Yapılmamış olanların kapısını çalmak lazım.

Kuruluşuna göre Güzel Sanatlar, Mimarlık  veya İletişim Fakültelerinden birinde  kendine yer bulmaya çalışan Görsel İletişim Tasarımı bölümü de onlardan biri.  Ancak bu bölümün; yapılandığı fakülte; örneğin Güzel Sanatlar ise; sanat, tasarım, estetik “uygulamalı olarak” öğretilebilir. İletişim veya Mimarlık Fakültesi ise; görsel olarak “tasarlanmış iletişimin tartışıldığı” bir müfredatın yürütülmesi beklenir.  O nedenle de derslerin beşte dördünün teorik içerikli olduğu  bu bölüme aslında merkezi sistemle öğrenci alınmalıdır.

Hedefledikleri diplomanın hakkına göre eğitim almak isteyen öğrencilerin bu hakları “hybrid” bir mesleki kimliksizliğe dönüştürülmemelidir.  Çünkü öğrenci de veli de biliyor ki; sanat ve/veya tasarım eğitimi en doğru, adında sanat ve/veya tasarım olan, yani ilgili fakültelerde yürütülür!  Özetleyecek olursak; sanat ve/veya tasarımcı olmak isteyenler; sanat ve/veya tasarım fakültelerini, iletişimci olmak isteyenler iletişim fakültelerini, öğretmen olmak isteyenler de eğitim fakültelerini tercih etmelidir.

Bu bilgilerden sonra yeniden genele geçersek; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için Üniversite sınavında barajı geçmiş olmak ilk koşul. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti veya diğer ülkelerden KKTC üniversitelerinde yetenek sınavıyla öğrenci alacak bölümleri tercih edeceklerin ÖSYM’nin yaptığı sınava girme zorunlulukları yok.  Bildiğim kadarı ile bu bölümler için yapılacak sınavlar burs sıralama sınavı niteliği taşıdığı için; adayların her üniversitenin veya fakültenin sınav tarihlerine dikkat etmesi gerekmektedir.

Sevgili gençler; yetenek sınavları ile öğrenci alan bölümler ve ek kontenjanlar, bu yıl için son şans kapınız olabilir.  Bir de mesele hangi bölümün koridorunda yürüyeceğinizdir.  Tavsiyem; kendi yolunuzda kararlılıkla, sağlam adımlarla geleceğinize koşmanızdır.  Heyecanlarımız, kuşaklararası fark nedeniyle örtüşmese de, merak etmeyin çatışmıyordur diye düşünüyorum.  Elbette her kuşak kendi sorununu yaşar.  Tecrübeler onu gösteriyor ki, çözüm de yine sizdedir!  Bizim kuşak öyle düşünüyor!

Sanat dolu bir gelecek, sizi de “diğerlerinden” farklı, hatta belirgin kılacaktır…

Dünyada barış olsun, kontenjanlar dolsun, sanat da olsun…