Sunday, May 10, 2015

Basketbol, başarılar, AKADEMİADA-6

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:79



Bu haftaki yazımın iki konusu var. Birincisi konusu: Yalova’da düzenlenen final grubunda ikinci gelerek Türkiye Kadınlar Basketbol 1.Ligi’ne yükselen Yakın Doğu Üniversitesi  (YDÜ) Kadın Basketbol takımının büyük başarısı. İkincisi Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin (GSTF) bu yıl 11-18 Mayıs tarihleri arasında altıncısını düzenleyeceği Uluslararası Sanat Akademisi AKADEMİADA!

Geçen yılki yazılarımda dedikodu sonuçlu, temeli cehalete dayanan konuşmaların rahatlıkla kıvrılabileceği alanlar olarak, konuşanların kendilerine sanat, spor, sağlık ve siyaset başlıklı konuları seçtiklerine tanıklık etmenin dayanılmaz sıkıntılarını defalarca irdelemiştim. Son yazılarımda da bunu “evinin salonundaki evlilik fotoğrafını sanat eseri sanan kişinin” sanatı değerlendiremeyeceği anlamına gelen cümleler paylaşmıştım. Bundan hareketle; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in, “akvaryumda değil, okyanusta yüzülebileceğinin bir göstergesi” diye tanımladığı YDÜ’nün basketbol başarısı hakkında YDÜ Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanı Hakan Atamtürk de “kazanılan başarının en güzel tarifinin tarih yazmak olduğunu” ifade etmiş. Hayatı boyunca baskette 12’den az sayı kaydetmiş biri olarak sözü; http://duyuru.neu.edu.tr/?p=93424 adresinde ve 6 Mayıs 2015’de Havadis Gazetesi’nde de yayınlanan yazısı ile bir spor insanına bırakıyorum:  Yrd.Doç.Dr. Nazım Serkan Burgul’un  “YDÜ ve Hakediş” yazısı. Kendisine teşekkürlerimle virgülüne dokunmadan:

“Progress” kelimesi artık canlı’daki spor dilimize de girmiş durumda; Türkçe tam karşılığı yok ama meâli özetle “ilerleme ve gelişmedeki hakediş”i ifâde ediyor. Bildik diğer sektörel süreçlerde olduğu gibi spordaki tepe yönetimi de; önce konuyu planlar, sonra onu örgütleyip yönetmeye başlar. E süreç esnasında da koordinasyonu sağlayıp, planlanan hedefe ulaşmaya çalışır. İşte, amaca ulaşmadaki en önemli unusur da mâlum tepe yönetimidir biz’ce. Toplamda 11 şampiyonlukla NBA tarihinin en çok şampiyonluk yaşayan efsane koç Phil Jackson bir demecinde; “Gerçek şampiyonlar yönetimlerdir” demişti. Usta haklı, sporcuyu da, teknik heyeti de başarıya güdüleyen tepe yönetimidir; Mâlum, geçen hafta işbu sürecin tümünün aynısının tıpkısını Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) merkezinde yaşadık. Az buz değil, kadın basketbol takımımız artık gelecek sezon ‘endüstriyel basketbol’un bir üyesi olarak Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci ligi’nde rakiplerine meydan okuyacak. E bu başarı bir tesadüf müdür? Asla! Geçen akşam terfi final maçına canlı şahitlik eden basketbol yazarı sevgili Tonguç Kotak dostum duygu ve düşüncelerini bizlere aktarırken, hafızamız bizi taa ‘kuruluş’a götürdü; 1988 öncesi Lefkoşa’dan Dikmen’e giderken soldaki çorak araziye Koçero Tepeleri denirdi. Daha çok avcıların ve çobanların merkeziydi. O tepelerde özellkle tilkiler, keklikler ve de tavşanlar cirit atar; meraklıları da ayrelli ve de mantar toplamaya giderdi. İşte, o bölgede artık sosyal fayda ve de hizmet sağlayan ve de uluslarüstü kurumlar nezdinde haklı ödüllere doymayan bir kamu üniversitesi var artık; Yakın Doğu Üniversitesi için az önce “Kamu üniversitesi” dedik zira 20 yıldır bu ailenin ferdi olan bendenizin, kurum içerisinde “özel sektöre”e ilişkin esnek olmayan ve de keskin ekonomik yaptırımlarını veya “vakıf”a ilişkin hantal ve de objektif olmayan bir siyasi yapılanmayı ne gördük, ne de hissettik. İşte sırf bu yüzden kurumun dokusunu târif ederken her daim “Yakın Doğu Üniversitesi bir kamu üniveristesidir” deriz hep.Bu kurum tüm tesisleri ve de kaliteli insan kaynağıyla Kıbrıs Türk Toplumu’nun sosyal fayda, sağlık ve de eğitimine servis edildiği apaçık ortada. E bu merkezde de üniversitenin spordaki ilk gözağrısıydı basketbol takımımız. Bu takım temsilyeti ile üniversitemiz Türkiye’nin birçok ilinde, çok etkili ve de verimli bir biçimde kendi vizyonunu hedef kitleye tanıttı. İşte bu vizyonda bugünkü Türkiye Kadınlar Basketbol 1. Ligi de vardı ve sonunda hedefe ulaşıldı. 25 yıl boyunca basketbola yapılan yatırımlar sayesinde şimdilerde özelde YDÜ camiası ve basketbol severler, geneldeyse tüm ada halkı bu haklı gururu yaşıyor. Kıbrıs Türk Toplumu açısında Kıbrs Türk Cemaat Meclisi binasında kurulan dersaneden, bugünkü yerleşkesinde yatay ve de dikey büyümenin uluslar üstü büyüme, gelişim ve de dönüşümünün en güzel emsâlini yaşıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İrfan Günsel hocamızın “Ada’lı olup da, kıtalı gibi yaşamak” bu olsa gerek. YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Sayın Doç. Dr. İrfan Suat Günsel nezdinde de tüm çalışanlarıyla üç kuşaktır bu esere ilişkin gururu hisseden ve de bu gururla dönüşüme katkı koyanlara çok teşekkürler ve de bin selam olsun. Sonuçta basketbola yapılan yatırımlar “hakediş”in diğer bir adı oldu. Bir kez daha kutlarız. Haa, bu arada gelecek sezon Galatasaray Odeabank, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Abdullah Gül Üniversitesi gibi Türkiye Kadınlar Basketbol 1’nci Ligi’nin üst düzey performanslarını ağırlayacağız. Biz orda olacağız, sizi de bekleriz.”

Bize de sporcularımıza başarılar dilemek kalıyor…

Buradan, bilerek ikinci sıraya aldığım başka bir başarı öyküsüne geçelim. AKADEMİADA!

Aksaray Üniversitesindeki Rektörlük makamında eski Rektör Prof.Dr. Necdet Sağlam ile konuşma sürecinden bugünlere gelişin, en küçük oluşum yada organizasyonuna emek vermiş  birisi sıfatı ile ikinci sıraya aldım konuyu. Yoksa heyecanım veya AKADEMİADA’nin büyüklüğünü kıyasladığım için değil.

İki gün önce bir basın toplantısı yaptık. Sağ olsun  YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan Günsel her zaman olduğu gibi yanımızdaydı. Mimarlık Fakültesi Dekanı ve Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ve GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katılımıyla bu toplantıyı yaptık. Toplantıda söylediklerimizi “kısaca” paylaşıyorum:

Doç.Dr. İrfan S.Günsel konuşmasında; “3 gün önce uzun bir aradan sonra adaya özlemle, mutlulukla, başarıyla ve gururla döndük. Bugün ise sanatta başka bir başarının, bir başka değerin 6’ncısının başlangıcını müjdelemek üzere karşınızdayız: Akademiada!  Akademiada, üniversitemizin sanat faaliyetlerinin en önde gelenlerinden bir tanesi. Akademiada 6 yılda binin üzerinde öğrencinin katıldığı; heykel, seramik, resim ve diğer sanatsal ürünlerin üniversitemizin ve kampüsümüzün değişik yerlerine değer kattığı çok renkli ve sanatsal bir etkinlik.  Sanata ve Spora üniversitemizin en az eğitime verdiği kadar önem verdiğimizi, bu tür faaliyet, etkinlik ve yarışmaları düzenlememizin sebebinin bu olduğunu vurgulamak istiyorum. Bize göre; eğitim ve öğretim hayatı, sanat ve sporla birlikte düşünülmelidir” dedi.

Akademiada Yürütme Kurulu Başkanı olarak ben ise; “bir büyük sanatsal etkinliği daha YDÜ’nün büyüklüğüne yakışır bir şekilde gerçekleştirecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Bu etkinliği buraya kadar getirebilmemiz nedeniyle ve öncelikle Kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel’e ve Mütevelli Heyeti Başkanımız Doç.Dr. İrfan S.Günsel’e destek ve himayelerinden dolayı teşekkür ediyorum. Üniversitemizin sadece sanatsal değil; bilim, teknoloji, spor ve akademinin her alanda gösterdiği başarı, bu himaye sayesinde olmaktadır. Yaşadığımız örneklerle; bu konuda çok şanslı olduğumuzu düşünüyoruz. Akademiada büyük bir organizasyon, Akademiada’ya şimdiye kadar 24 farklı üniversite’den; yerli, yabancı 1000 den fazla öğrenci katılmış. Bu da bizim fakültemizin kuruluş misyonunda da belirttiğimiz gibi; adadaki kültür ve sanata katkı koyma hedeflerimizi başarıyla gerçekleştiriyor olduğumuzun bir göstergesidir” dedim.

GSTF Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç ise; “34’ü yurt dışından toplam 52 katılımcı 7 gün boyunca YDÜ GSTF’nin resim, heykel, seramik ve grafik tasarım atölyelerinde üretim-paylaşım süreci yaşayacaklar. Giderek kurumsallaşan, büyük heyecan yaratan ve adanın en büyük sanat etkinliklerinden birine dönüşen Akademiada’ya bu denli bir talebin olması gurur verici. Her yıl alanında uzman ve yetkin usta sanatçıların atölye sorumluluklarını yürüttüğü etkinlikte bu yıl resim atölyesini Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Doç. Musa Köksal; seramik atölyesini Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Melahat Altundağ; grafik atölyesini YDÜ’den Yrd.Doç. Erdoğan Ergün; heykel atölyesini ise Mersin Üniversitesi’nden Yrd.Doç. Metin Şen yürütecekler.
Akademiada-6’da ayrıca; GSTF’nin tüm öğretim elemanları da etkin olarak görev alacaklar” dedi.

YDÜ GSTF Resim Çalıştayından da tecrübelerimle sabittir; böylesi etkinliklerin emek verenleri her zaman takdiri hak ederler: Yrd.Doç.Dr. Murat Tüzünkan, Menteş Haskasap, Ahmet Savaşan, Çağın Perçinci…

“Biz orada, AKADEMİADA’da olacağız, sizi de bekleriz.”

Eğitim alın, spor yapın, sanata yakın kalın…

Sunday, May 3, 2015

Sergi, indeksler, yazılar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:78


Canan Atalay Aktuğ, Uğurcan Akyüz, Erdal Aygenç, Elif Atamaz, Hakan Dağ, Mehmet Naci Dedeal, Raif Dimililer, Erdoğan Ergün, Evrim Ergün, Vedia Okutan Gaydeler, Gürkan Gökaşan, Mustafa Hastürk, Mehmet Raif Kızıl, Rahme Manastırlı, Gökhan Okur, Mine Okur, Hikmet Uluçam, Yücel Yazgın ve Alihan Yonuk’un katılımlarıyla; Lefkoşa Atatürk Kültür Merkezi’nde; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanları sergisi açıldı. Sergide; resim, heykel, seramik, grafik tasarım, fotoğraf, illüstrasyon ve baskı resim gibi farklı disiplinlerden çalışmalar vardı.

Aşağıda sergi kataloğuna yazdığım yazıyı virgülüne dokunmadan sizinle paylaşacağım ancak; hemen akla gelen birkaç noktayı açmakta yarar var diye düşünüyorum:

a- Bu tür sergiler öncelikle kamuoyu ile paylaşıldığında ve kurum temsiliyeti açısından değerlendirildiğinde sosyolojik yarar sağlar.

b- Meraklılar ve ihtiyaç duyanlar doğrudan çalışmaları görebilecekleri bir ortamda bulunma şansını yakalar.

c- Elbette ki, bu merak önyargı ya da bilgi birikimleri ile kişilerin; denk, eşdeğer ya da benzer kurumlararası kıyaslamalar yapabilmesine de kapı açar. Ki bu kapıların açık olmasında hep yarar vardır.  Dolayısı ile hepsini kapsamasa da toplumun bir kısmının sorularına yanıt verir. Merak temelli ihtiyaçlarını karşılar.

d- Potansiyel öğrencilerin yönlenmesi ve kurum tercihleri açısından önem taşır.

e- Güncel ve evrensel düzeyin ne olduğunu bilenlere, bunların “neresinde olunduğu” konusunda bilgi verir.

f- Bir de hatırlatmak lazım, eğer basılıp dağıtıldı ise; katalogdaki çalışma örneği ve özgeçmişler, akademik uzmanlık alanı ile, öğretim elemanlarının girdiği derslerin örtüşmesi meselesinde meraklılara gerekli bilgileri bulma olanağı da sunarlar!

Sergi katılımcıları açısında bakıldığında ise:

1- Dünya üniversiteler arası şampiyonluk yarışında dereceye girebilmek için taranan indekslerde, ranking listelerinde sıra numarası alabilmek için gerekli yayınları yapabilmek; “akademik alan nedeni ile” Kıbrıs sorununa çözüm bulmaktan daha zordur dersem, örnek açısından ve en azından bu coğrafyada rahatlıkla anlaşılabileceğimi düşünürüm!  Ya da sanat gibi spordan da herkes anladığı için; bir sprinteri, minderde rakamlarla, formüllerle güreştirip kendinden madalya beklemeye benzer bu durum!

2- İki hafta önce yazmıştım (bkz; “Sergim, kriterler, üretmek” başlıklı yazım) bir de işin öbür tarafı var: …“sanatı, evinin salonundaki evlilik fotoğrafından ibaret sanan kişilerin…” değerlendirmeleri sorunu var ki; değil indekslere girmeniz, tarihinde plastik sanatlara verilmemiş Nobel ödülünü alsanız bile, mümkün değildir annelerinin ligine kabul edilmeniz.

Einstein’ın resim sergisi, Picasso’nun da indeksli makalesi yoktur! Bu tespitim; sanat, tasarım ve “yayın” ilişkisini bilmeyenlere kapak da olabilir, ilgili yazımdan kalan ikinci nokta da.

İşte yukarıda sözünü ettiğim ve yazının buraya kadar konusunu oluşturan serginin ve sergiye katılan akademisyenlerin “kısaltılmış” sorunlarıdır bunlar!

Çözüm arayışları için YÖK sistemine bakınca; özet olarak -alandan- “hakemli dergilerde yayın yapmak, kişisel ve ayrıca ortak sanatsal faaliyetlerde bulunmak” kriterleri vardır…

Yeniden, katılımcıların 1 numaralı hedefteki sorununa dönersek; hele de uluslararası karma sergilere katılmak (TC ve KKTC hariç), yurtdışında (TC ve KKTC hariç) kişisel sergi-ler açmak; en az o rakamsal indekslere girmek kadar önemli ve büyük bir meydan okumadır!

Sadece yukarıda paylaştığım maddeler ve tespitlerim kapsamında sergi katılımcılarını; çatısı altında görev yaptıkları YDÜ’nün gücünü de arkalarına alarak ve kurumsal olarak önemli bir misyonu yerine getirdikleri için kutlarım! YDÜ Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın dediği üzere: “çocuklarınızın sanat ve tasarımı öğrenecekleri yer bu fakülte, hocalar da buradadır.”

Sergiye katılanların yayınlar konusundaki çabalarını takdirle anarak; Fakülte Dekan Vekili Doç.Dr. Erdal Aygenç’in katalogdaki “SERGİ ÜZERİNE” yazısını kendine teşekkürlerimle aynen paylaşıyorum:

“Sanat eğitimi, kendine özgü koşulları, yöntem ve teknikleri, programları, ortamları olan bir yaratıcılık eğitimidir. Günümüzde üniversiteler bünyesinde varlığını devam ettiren bu eğitim, farklı donanımlara sahip eğitmen kadrosunu da gerekli kılar. Güzel sanatlar fakültelerinde görev yapan öğretim elemanları bir yandan eğitim-öğretim etkinliklerini devam ettirirken diğer yandan da uzmanlaştıkları alanlarda sanatsal çalışmalarını sürdürürler. Öğrencilerin eğitmenlerini atölye ortamında üretirken gözlemlemeleri ya da ortaya koydukları yapıtları izleyebilmeleri eğitimin bir parçasıdır ve son derece önemlidir.

Bu sergi, daha önce birçok sanatsal ve kültürel etkinliği gerçekleştiren, katkı koyan Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanlarının çalışmalarından bir kesiti sanat izleyicisi ile buluşturuyor.

Plastik sanatların ve grafik tasarımın farklı disiplinlerinden örnekleri sanat izleyicisi ile paylaşan tüm çalışma arkadaşlarımı kutluyorum.”

Sergi kataloğundaki “ÇOK KISA BİR YAZI” başlıklı kendi yayınımı da aynen paylaşıyorum:

“Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini artıran temel etmenlerden birinin “eğitim” olduğu konusunda uzmanların görüşlerini yansıtan ve herkesin ulaşabileceği yeterli kaynak vardır diye düşünüyorum...  Eğitim denilince de Üniversitelerin yerinin ve öneminin her ülkede aynılığı; bu nedenle de Üniversitelerin bir ülkenin gelişmesinin ön koşulu olduğu gerçeği, mecburi bir kabul ile karşımıza çıkmaktadır.  Bu iki cümleden çıkarımla; “eğitimin niteliği artmadan gelişmişlik, gelişmişlik düzeyinin artmasıyla sağlanacak maddi ve manevi ortam olmadan da, eğitimin niteliğinde artış sağlanamayacaktır” sonucuna ulaşılabilir.

Devam edersek; eğitim yoluyla ülkenin gelişmesi için Üniversitelerin niteliğinin artırılması gerekecektir.  Bu gereklilik yönünde çaba başlıkları arasında “sanat” kesinlikle yer almalıdır. Böylesi bir kesinliğe duyulabilecek kuşkuyu “insan neden sanat yapar?” sorusuna verilecek her türlü cevap karşılayacaktır. Ancak; sanatın değerlendirilmesinin, özellikle sanat alanının uzmanları tarafından yapılmasının zorunluluğu, akliselimler tarafından kabul gören evrensel bir durumdur.

Sanatın evrensel gerekliliği; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini, Eylül 2006’da hayata geçirdi.  O tarihten beri sanat yoluyla, eğitim aracılığıyla, üniversite içinden, ülkenin gelişmesine ne kadar katkıda bulunabildik sorusuna cevap için değil ama, bir örnek için bu karma sergiyi açıyoruz.  Çünkü biz işimizi yapıyoruz. YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in “adada kıtalı gibi yaşamak” deyişi ile örtüşen kıta nitelikli işlerimiz ile çalışmalarımızı sürdürüyoruz. 

Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında gururla; sanat ve tasarım yapıyor, sanat ve tasarım öğretiyoruz.
Sergi de açıyoruz.  
Bu sergiye katılanlara, emek ve destek verenlere teşekkür ediyorum.”

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, April 26, 2015

Vefa, hocalık, su

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:77




Bu aralar bizim mahallede ölümler var. Ardı ardına gelen ölümler.  Mürşide İçmeli, Hamiye Çolakoğlu, Mustafa Aslıer, Kayıhan Keskinok ve Sıtkı M. Erinç…  Hepsi alanlarında özellikli ve önemli hocalarımız.  Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesindeki dekanlık görevim sırasında; dostum Mustafa Salim Aktuğ ile birlikte, Fakülteye hizmet etmiş ancak, oradan ayrıldıktan sonra, (kimi 17 yıl adımını atmamış) hocalarımızı değişik vesilelerle ağırlamıştık.  Prof.Dr. Gülsen Canlı, Prof. Hamiye Çolakoğlu, Prof. Veysel Günay, Prof. Kaya Özsezgin, Prof. Zahit Büyükişleyen, Prof.Dr. Sıtkı M. Erinç… Ne kadar doğru bir iş yapmışız.  Şimdi, ben de orada değilim!

“Tanıdıklar” vefat edenlere ilişkin anılarını ve elbette üzüntülerini paylaşırken, ben yaptıklarımızla “minnet” ve “vefa” duygularının karşılığını bir nebze olsun yerine getirmiş olmanın huzurunu yaşıyorum…

Değerli okurlar; Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin bu yıl altıncısını düzenleyeceği AKADEMİADA Uluslararası Sanat Akademisi etkinliğinin, dördüncüsünde (2013) Prof.Dr. Sıtkı M. Erinç tarafından sunulmuş ve 01 Haziran 2014 tarihinde bu sayfada basılmış bildiriyi; o zarif insanın anısına, yeniden sizlerle paylaşmak istedim:

SANATÇI VE SANATSEVER İLİŞKİSİNİN DOMİNANTLARI

“Sanat olgusunun bu iki öznesi arasındaki ilişki, nesnel ya da tinsel olarak ama mutlaka sürekli bir şekilde varlığını sürdürür. Bu süreç içinde ilişkiyi hem var eden hem de kendini hissettirecek şekilde etkileyen temel dominantları en genel şekliyle üç ana grupta toplayabiliriz. 

Bunlar; a) Kültür ve Eğitim, b) Politika ve Demokrasi, c) Ekonomi ve Yaşam Standardı.
Bu üç dominant ayrı ayrı ele alınsalar bile birbirinden bağımsız düşünülemez ve daima üçü bazen sebep-sonuç ilişkisi içinde, bazen de yan yana hem sanatçıyı, hem sanatseveri hem de aralarındaki kaçınılmaz ilişkiyi etkiler. Fakat salt konuyu daha anlaşılır kılmak için bu üç etmeni ayrı ayrı ele almakta yarar görülebilir.

a) Kültür ve Eğitim:
Eğitim, Kültür örtüsünün en temel öğelerinden biridir. Öylesine temeldir ki, kültürü tek başına yönlendirebilir, şekillendirebilir. Fakat eğitimi temel öğe yapan da kültürün yoğunluğudur, derinliğidir.

Sanatçıyı ve sanatseveri öncelikle bu kültür ve eğitim var kılar. sanattan ne anlamamız gerektiğini, nasıl bir sanatın yeğlenmesi kaçınılmaz olduğunu, sanatla çağı ve çağcıl olanı nasıl yakalayabileceğimizi ancak önce kültürel edinimlerimizle, sonra da bu edinimlere uygun düşen ve onu pekiştiren daha ileri götüren eğitimle sağlayabiliriz. Bu ikisinden biri yani kültür ya da eğitim yetersiz kalırsa sanat hemen önce durağan bir hal alır, sonra da kavuklaşır, büzülür, küçülür.  Sanatçı için yetenek ön koşul kabul edilir. Fakat bu yetenek nesneleşmedikçe, sanata dönüştürülmedikçe onun varlığından söz edilemez. Bir sanat eseri yaratabilmek ise teknik ve felsefi eğitimle gerçekleşebilir.  Önce bu yeteneğin nasıl ortaya konulabileceği, hangi yolla ve nasıl bir sanat eseri yaratabileceği öğrenilir, sonra da bu sanat eseri ile sanatseverine ne verilebileceği.   Yani sanat eserinin iletisinin ne olacağı...

Bilindiği gibi her sanatçı potansiyel bir alıcı için ürün verir. Sanatçının bu 'potansiyel'den ne anladığı onun yapıtını önce yeni yapar, sonra da o talebe uygun arz yaratılır. Bunun tek ayrıcalıklısı sanattır. Sanatta önce arz yapılır, bu arza göre talep oluşturulur. İşte sanatçı kültürü ve eğitimi sayesinde neyin yeni bir arz olabileceğini keşfeder. Yoksa Amerika'yı tekrar, tekrar keşfeder durur.

Sanatsever, kendisine arz edilen yeni, tek ve özgün bir yapıtı, alışageldiklerinden farklı bir eseri ancak kültürü ve eğitimi sayesinde kavrayabilir ve o yapıtla hem duygusal bir bağ kurar, hem de belli bir ileti sağlar, bir bilgi elde eder.  Sanatseverin kültür düzeyi ve eğitim seviyesi sanatçının 'potansiyel' kavramını doğrudan etkiler ve onun yapıtının sıradanlığını engeller.

Sanatçının yapıtı da sanatseverin kültür düzeyini yükseltir, görgüsünü, bilgisini artırır. örneğin bir Bilge Karasu kitabı okumak, okuyabilmek ve onu sindirebilmek, ya da Sefiller Müzikalini izlemek ve dinlemek, yahut Meriç Hızal'ın Antalya’daki Alyazma Anıtını turlamak ve kavramak... Bunları yapabilen bir sanatseverin hem kültür seviyesi bir üst basamağa çıkar hem de bilgisi artar. Bu ve bunlar gibi yapıtlar onu çağdaş yapar, çağcıl toplumlar düzeyine ulaştırır. Bu tür eserlerin varlığından bile habersiz olanlar asla sanatsever sayılmazlar, niçin yaşadıklarının, nasıl yaşadıklarının farkına bile varamazlar.  Sanatçı ile sanatsever arasındaki bu ilişki; kültür ve eğitim ilişkisi, sanatı sanat yapan en önemli  dominantlardan da birini, hatta ilkini oluşturur.

b) Politika ve Demokrasi:
Demokrasi özgür düşünebilmenin, özgür düşünebilme yönteminin öğrenilmesinin tek yoludur.  Bir ülkede yönetim biçimi ne olursa olsun, sanatçı kendini özgür hissedebilmelidir. Bu hisse ket vuran pek çok dış etken olabilir. Ama asıl etken içimizdeki, düşünsel yapımızdaki ket vuruculardır. Bu nedenledir ki en diktacı rejimlerde bile çok iyi sanatçılar çıkabilmiş ve evrensel üne kavuşabilmişlerdir.

Politikada, ister bir devlet yönetimini, ister bir toplum ya da bir aile yönetimini ölçüt alalım, asıl olan sanata bakış, sanattan anlayış üzerine oluşturulan politikadır. Örneğin bir aile babası, bir ilin valisi ya da bir devletin en baştaki yöneticisi nasıl bir politika izlerse izlesin, bu politika sanata, iyi sanata, evrensel sanata ne kadar karşı olursa olsun, eğer hem sanatçı ve hem de sanatsever, ruh olarak akıl olarak özgürlüğünü koruyabiliyorsa sanat gelişme yolundan sapmaz. Olsa olsa biraz gecikir. O kadar...
Rus ihtimalinde, Nazi Almanya'sında ya da İtalya'sında, daha pek çok ülkede tüm politik baskılara, engellemelere rağmen sanat derinden derinden gelişmeye devam etmiştir. Daha 14. Yüzyılın ilk yarısında Giovanni Boccaccio, özellikle dine dayalı diktaya rağmen 'Decameron Geceleri' yazabilmiştir. 1600'lerin hemen başlarında İspanyol ressam Diego Velasquez, engizisyonun katı yasağına rağmen 'Aynadaki Venüs'ü yapabilmiş, arkasından da Francisco de Goya'nın 'Çıplak Maya'sı için öncülük edebilmiştir. Nazım Hikmet'in durumu da bunlardan farksız olmuştur. Çünkü bunlar ve bunlara benzeyen sanatçılar hiçbir şey uğruna kafa özgürlüğünden ve demokratik tutumdan taviz vermemişlerdir.

Demokrasinin bir sistem olarak, bir ad olarak var olması ile bir düşünce tarzı, bir dünyaya bakış şekli olarak var olması çok farklı iki durumdur. İkinci varsa birinciyi gerçekleştirmek sorun değildir. Ama eğer yoksa, yani kafa olarak yoksa birincinin var gözükmesi sanatı olumlu etkilemez, hatta aksine sanatı geriletir. Bunu bilmemize rağmen, ne yazık ki, aydın kabul edilenler, sanatçı geçinenler anti demokratik bir düzende iktidarın yanında olmayı çağdaşlık kabul ederler, entelektüellik zannederler ve koşulların daha da beter olmasına çanak tutarlar. Böyle bir ortamda sanat evrenselliğin çok uzağında oluşur. Sanat adına yapılan her şey alaturkalaşır. Gerçek sanatseverlerin sanattan kopmasına neden olur.

Sanat severin sanat politikası, her ne kadar ailesinin, yakın çevresinin tutumundan doğarsa da kendi geliştikçe, eğitimi değiştikçe, görgü ve bilgisi arttıkça kendi politikasını oluşturur ve çağa ayak uydurur. Evrensel sanatı tanır ve benimser. Böyle bir politika sanat adına yapılan arzın kalitesini de yükseltir şüphesiz. Talebin kalitesi sanatçının potansiyel alıcı üzerine oluşturduğu imim de kalitesini yükselteceğinden toplumun sanat seviyesi, toplumun yeğleme düzeyi de yükselir.  İktidardakilerin sanata karşı politik tutumları çağa ve çağcıl akla ters düşse bile sanatçılar buna direnebilecek kapasiteye sahip ise sanatın yükselmesini hiçbir güç engelleyemez. Yeter ki sanatçı sanatı her şeyin önünde tutabilsin.

c) Ekonomi ve Yaşam Standardı:
Gerek toplumun ve gerekse o toplumu yaratan bireylerin yaşam düzeyleri ekonomik koşullarla doğrudan ilişkilidir. Fakat bu konuda iki temel kuralı unutmamak gerekir. Bunlardan ilki hiçbir toplumda, siyasal rejim ne olursa olsun ekonomik eşitlikten söz edilemez. İkincisi ise, ekonomik koşullar ne kadar üst düzeyde olursa olsun bu düzeyle sanat arasında aracısız, doğrudan bir ilişki kurulamaz. Bu ilişki ancak kültür ve eğitim düzeyi aracılığı ile sağlanabilir.

Yaşam standardı dendiğinde önce ekonomik olanaklar akla gelir genellikle. Ama aslında bundan daha farklı, daha yoğun bir anlamı içerir yaşam standardı tanımlaması. Ekonomik olanakları nasıl kullanacağını bilmek, doğru kullanabilmek yaşam standardını gösterir. Geliri ne denli kıt olursa olsun hiç olmazsa bir kitap alabilmek için para ayırabiliyorsa, zaman zaman bir buket çiçek almayı akıl edebiliyorsa, bir tiyatroya gitmek için gerektiğinde bir öğününden vazgeçebiliyorsa bu kişinin yaşam standardı yüksek demektir. Bir müze giriş ücretinden, bir sergi biletinden kaçınmayı tasarruf zannedip, pahalı bir lokantada görünmeyi yaşam standardı zannedenlerin safdilliği, tüm çevresi tarafından fark edilebilir.

Gerek sanatçı, gerekse sanatsever kişisel yaşam standartları için bilinçli bir şekilde çaba sarf ederlerse toplumun kalkınmasına doğrudan hizmet etmiş olurlar. Bu da vatandaşlık görevlerini yerine getirmek anlamına gelir ki galiba hepimizin temel dileği de budur, bu olmalıdır.”

Bir kere daha Sıtkı hocamın nezdinde tüm vefat eden hocalarımı rahmetle, yaşayanları saygı ve minnetle anıyorum.

Herkes kovası kadar “su” alıyor denizden… Sanata yakın kalmanız dileğimle.

Sunday, April 19, 2015

Sergim, kriterler, üretmek

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:76



Elbette üstüme alınmadım ama, geçen haftaki yazımda sözünü ettiğim KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adayların seçim çalışmalarını yürüten-lerin sergiledikleri grafik tasarım açısından “zayıf” kampanyalara yönelik eleştirim, Lefkoşa’dan duyulmuş galiba!  Yırtılmamış billboardlar daha okunur olmuş… Bir arkadaşım paylaşmıştı “seçimden sonra birlikte yaşayacağımızı unutmayalım” diye… Türkiye’deki durum için ise şöyle bir yorum yapasım var:  YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini kurduğumdan beri, kimi doğrudan kimi dolaylı olarak akademik kadroda çalışmak için başvurular gelir bana.  Son iki yıl içinde gelen başvuruların nedenlerinin başında “Türkiye’den kaçmak” önemli bir yer tutuyor. İşin ilginç tarafı, sosyal medyada bu yönde ve her alanı kapsayıcı yazıların artmakta olduğunu görmekten de, ülkem adına son derece üzüldüğümü belirtmek isterim.

Tuvalin ön yüzündeki resimde maalesef “sosyolojik olarak” karamsarlık var iken; geçelim diğer yüzüne:  Geçen haftalarda yayınladığım akademisyenlere yönelik istatistiki bilgilerden sonra, bu gazetede yazmaya başladığım yetmiş altı haftadır ilk defa bugün “kendi sergimden” yazacak olmanın izninizle “keyfini” çıkarmaya çalışacağım.  Sergi kişisel olduğu için çalışmalarımdaki rengin tahliline açık bir seyirde yürüyeceğim cümlelerimde. Çünkü ve onu gördüm ki; sanatla üst düzey bir akademisyen olarak uğraşmak ile, “öteki” olarak uğraşmak; iç içe geçmiş ve gerçek hayatta yerini almış iken; “sanatın gerekliliği, pür sanat, estetik kalite” gibi soru ve sorunların önemi “sizin için” ile tasnif ediliyorsa, size de, yaptıklarınızdan keyif almak kalıyor! Bu durum bir ikilem gibi görünüyor olabilir, ancak ve her zaman gerçek ile yüzleşmek “ağacı deviremeyen rüzgar onu daha güçlü kılar” sözüne uygun adım, “sizi” daha güçlü kılacaktır!

Sergime ilişkin yazı yazmayı planlarken “insan neden sergi açar” diye sordum kendi kendime. İnternette araştırma yaptım, bir sürü konuya ilişkin nedenlerin cevabı var ancak, “neden sergi açar” için bir cevap bulamadım.  Ben bir akademisyen olduğuma göre, komisyonunda üyelik de yaptığım Doçentlik güncel kriterlerine bakma gereği duydum. Bir akademisyenin gireceği en üst düzey “sınav” olduğu için YÖK Doçentlik Sınav Yönetmeliğine ulaştım:  http://www.uak.gov.tr /temelalan /A_tablo4_130415. pdf

“Madde 4: 2- c) Doktora, tıpta veya diş hekimliğinde uzmanlık veya sanatta yeterlik derecesi iktisap edildikten sonra, doçentlik başvurusunda bulunulacak bilim alanında öngörülen asgarî kriterlere uygun özgün bilimsel yayın ve diğer çalışmaların yapılmış olması, şarttır.  Bunun yanı sıra aşağıdaki koşullar aranır” diyor.

“Başvurulan doçentlik alanı ile ilgili ve adayın yaptığı lisansüstü çalışma(lar)dan üretilmemiş olmak koşuluyla aşağıdaki maddelerin yerine getirilmesi zorunludur: 1) Özgün sanat eserleri, tasarımlar ya da yorum çalışmalarıyla en az iki kişisel etkinlikte (sergi, bienal, gösteri, dinleti, festival, gösterim) bulunmak, 2) Özgün sanat eserleri, tasarımlar ya da yorum çalışmalarıyla karma ortak etkinliklere (sergi, bienal, gösteri, dinleti, festival, gösterim) katılmak, 3) Sempozyum, festival, workshop, bienal gibi etkinliklere eserleriyle katılmak, 4) Bir kitap veya en az iki makale yayımlamak, 5) Sempozyum, kongre ve panel gibi bilimsel/sanatsal bir toplantıya bildiri ile katılmak.”

Pek çok üniversite; bu kriterlerin üstüne “Bilimsel ve Sanatsal Faaliyetleri ve Katılım Desteği Uygulama İlkeleri” toplamlı bazı maddeler daha ekleyip, kendi kadrolanmasını “güçlendirmeye” çalışarak “ranking” listelerine girmek için yarışıyor. Sonuçta akademisyenlerin takdir ve teşvikini de düşününce “yarış” idare eden ve idare edilen açışından, karşılıklı olarak daha da mantıklı, verimli ve keyifli bir hal alıyor. Ancak bazı üniversitelerde “sanat” sadece ilke başlıkları içinde geçiyor, içeriğinde, yukarıdaki kriterlerin esemesi okunmuyor. Doğal olarak da alan dışından; sanatı, evinin salonundaki evlilik fotoğrafından ibaret sanan kişilerin, en azından “bir akademisyenin başka alanlara saygı göstermesi gerekir” ilkesinden ve sanattan bir haber bu kişilerin, “sanatı değerlendirmeleri” mümkün değildir. Bu tür insanların sadece sanata değil, kurumlarına da zarar verdiği/vereceği açıktır. Nokta.

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin kuruluşuna, HÜ. Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürlüğüm sırasında Lefkoşa HP Galeride (Sayın Özhan Özyürek’in girişimleri ile) açtığımız “ortak” sergi vesilelerden biri olmuştu. Onlarca ortak sergi açtık devamında. Kore’dekini en öne alarak, kişisel sergilerim de oldu… Sonuncusu ‘Renkli Açılımlar’…

Almanya’nın en önemli üniversite kentlerinden biri olan Marburg’da ‘Renkli Açılımlar’ adlı 19. kişisel sergimi, eşim Yükselen Akyüz’ün girişimleri ile açtım. Sergi; Dr. Robert Würdinger’in kendi koleksiyonunu da sergilediği binasında 15 Nisan 2015 günü açıldı.

Hatırlatmakta yarar var: Türk sanatçı, Ulusal Plastik Sanatlar Derneği Başkanı Bedri Baykam, International Associations of Art (Uluslararası Sanat Derneği)'nin Nisan 2011'de Guadalajara /Mexico'da düzenlenen Dünya Genel Kurulu'na,Türkiye temsilcisi olarak katılır. Baykam, toplantıda Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın Dünya Sanat Günü olarak kutlanmasını önerir.  Bu öneri; çoğunluk oyu alarak, her yıl 15 Nisan tarihinin World Art Day (Dünya Sanat Günü) olarak kutlanması kararına dönüşür ve dünyaya ilan edilir.

Dr. Robert Würdinger sergimi işte böylesi özel bir günde açtı, kendisine ve eşime müteşekkirim.

Buradan sözü artık başkalarına vereyim: “Akyüz ‘Renkli Açılımlar’ adlı 19. kişisel sergisinde doğadaki görsel düzen, uyum ve dinginliğe yeniden uzanıyor.  Her çalışması bizi başka bir duygu ortamına çekiyor. Sadeliğine rağmen güçlü renk kontrastlarıyla doğanın bütün güzelliğini, “Renkli Açılımlar” serisinde öne çıkardığı ‘rengin formu, dokusu, öyküsü’ çalışmalarında yeniden ve kavram kargaşalarının arkasına saklanmadan simgeleştiriyor. Simgeler de kendilerini anlatıyor. “Dünyanın her yerinde insana anlayacağı dille konuşmak en iyisidir” diyor.  Dijital ortamda piksel düzeyinde teknik olasılıkları kontrol ederken formu yeniden açan sanatçı, doğal olanı ve renkleri yeniden masalsılaştırıyor. Yaşamdan alınmış karelerle yalın bir açılıma götürüyor bizleri. Ovada yollar, suda dallar ve martılar ile izleyicinin rahat nefes almasına hatta, kendi için yeni keşifler yapmasına açık kapılar bırakıyor” Dr. Dilek Şener’in kaleminden çalışmalarım için dizilenler.

Prof. Canan Atalay Aktuğ ise; “Türkiye’deki dijital sanatın öncü uygulayıcılarından olan Uğurcan Akyüz, doksanlı yıllarda İngiltere’de grafik alanında doktora çalışmaları sırasında yoğunlaştığı gündelik yaşamın anlık karelerinden süzdüklerini, kültürel imgelerle birleştirerek gerçeklik adına yeni bir sunum dili oluşturmuştur.  Dijital ortamda piksel düzeyinde teknik olasılıkları kontrol ederken objeyi yeniden biçimlendiren sanatçı, doğal görünümleri dijital renk kurguları içinde yeniden şiirselleştiren sayısız çalışmaya imza atmıştır.  Teknolojiyi kullanırken gerçeküstü bir anlayışla farklı zaman katmanlarını birbirine ekleyen Akyüz, gerçekçi sanat anlayışına sürpriz kurgular yapmıştır” diyor.

YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanları sergisi Lefkoşa AKM’de yarın (20 Nisan 2015, 18:00) açılıyor. Ben de orada olacağım!

Eğitim alın, uzmanlık alanlarına saygı duyun, üretin, sanata yakın kalın…

Sunday, April 12, 2015

Seçim, anarşi ve İnatçı

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:75



Sanat insanla beraber devam ederken; KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimine tam bir hafta kaldı! Özellikle açıkhava reklamlarının grafik tasarımları, gazete ve basılı yayınlarda yürütülen kampanyalar…  Bu “hazır bilgilendirmenin”; seçmenin adaylar hakkında “görüş” oluşturmasında, örneğin billboardların algılanabilirliği kriteri ile kıyaslamalar yapıp, adaylardan birini tercih etmesinde ve oyunu kullanmasında ne kadar etkisi olduğu merak uyandıran bir durumdur.

Tasarımdaki görsel karmaşayı mesela; retorik, semantik, sentaktik veya semiyotik açıdan değerlendirip ona göre “reklam” stratejisi belirleyen aday veya adayların farklılıkları son hafta mı görülecek sorusu da başka bir merak konusudur.  Merakımdan; ben de işinin uzmanı iletişimcilerin, kampanyalara ilişkin yorumlarını hem takip, hem de “like” ediyorum! Ama yine de yazmadan yapamayacağım: kampanya yürütücülerinden kaç tanesinin grafik tasarım bölümlerinden mezun olduğu, bulutlu havada açıkça görülüyor! İşi profesyoneller, işi her alanın uzmanları yapmalı diye uyarmalarımız ondandır!

Sanat devam ediyor… Hatırlarsanız geçen hafta makalemde Guernica vardı, kaos vardı. Bu hafta Türkçesi ile anarşi olacak: AN-ARCHE ve Ümit İnatçı…

2005 yılının 14 Kasım’ında; Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın ofis duvarlarında asılı duran resimleriyle tanıştım Ümit İnatçı ile… O resimler hala orada duruyor… İzninizle; Ümit İnatçı da Art Rooms’daki sergisinin “tam” manifestosu ile bu sayfanın konuğu oluyor:

“Mitolojik kozmogoni ve teogoninin yaratıcılarından olan Eski Yunan şairi Hesiodos’a göre dünyanın yaratılış orijininde kaos var. Kaos aynı zamanda kozmik armoninin kendisidir de. Hermes’ten Orfeus’a bu anlayışın bir yaradılış ve inanç efsanesine bürünmesi  doğayı esrarengiz bir dünyaya dönüştürür. Böyle bir dünyada ritüel ve tılsımın tinsel eğilimleri beslemiş olması insanın kendi doğasından kaynaklanır. İnsan evladı, kendinde doğa ve kendi öznelliği arasında yaşadıklarına anlam vermeye çalışan bir varlıktır. Sanat işte bu anlamlandırma ve anlamı yüceltme sürecinin görünür kılınmasını sağlayan doğal bir eylem biçimidir. 

Hatırlamak ve hatırlanmak istemek iz bırakmayı zorunlu kılan bir davranışın sonucudur. İz, bir çizgiden başlayarak doğayı taklit eden biçime gelene kadar her zaman için bir yücelme duygusunun tezahürü olarak bedene büründü. Sonra ses ve tını. Rüzgarın ıslık sesinden senfonilere kadar, bir şaman yakarmasından ilahilere kadar tapınmanın, adanmanın ve özgürleşmenin karmaşık duyguları üzerinden yükselen müzik... Müzik de tıpkı resim gibi insanın doğayla uyumu arasındaki gizemli ilişkisinden beslenmeye devam etti. Tek tanrılı yaradılış efsanesine gönderme yaparak ‘‘Başlangıçta söz vardı. Sessizlik ondan sonra ortaya çıktı.’’ diye bir vurgulama yapıyor Jean Baudrillard ‘‘Neden Her Şey Hala Yok Olup Gitmedi?’’ adlı kitabında (2007); bu da onun yanılgısı. çünkü aslında sözdür sessizliğin bozulmasına neden olan. Başlangıçta sessizlik vardı sonra söz ortaya çıktı. ‘‘Artık ortada son denilebilecek bir şey kalmadı’’ diye ekliyor yine aynı düşünür. Halbuki ilk de son da aynı döngünün ivme jeneratörleridir ve bir ayna yansıması gibi birbirlerinin içinde çoğalırlar. İlk ve son’u doğum ve ölüm gibi bir ikilik olarak algıladığı zaman, yaşamın ne anlama geldiğini sorgulamaya başlayan insan tanrıları tasarlamaya başlar. Sanatın başlangıcını (arche’sini) da burada aramak lazım.     
Beni ilgilendiren de işte bu ‘arche’dir; sanatın ilk bakir hali; hatta sanat olmadan önceki hali. Benim bir sanatçı olarak zaman ve mekan içindeki konumum ise –an-arche– ilk ve orijinal olmayan bir durumdan kaynaklanıyor. Soyut sembollerle bezenmiş iki boyutlu bir düzlemde Klee’nin resimde müziği aradığı gibi ben de müziği ve armoniyi arıyorum. Resim ve enstalasyonlardaki ritüellik de orfik tinsellikle bağdaştırılabilir. Doğayla uyum arayışı ne kadar antik bir arayışsa benim eserlerim de o kadar eski ve anakroniktir; çünkü şimdiki zamanın sınırları içinde düşünmenin sanatla çelişen bir zihinsellik durumu yarattığına inanıyorum.  

Orfizm kübik resim sanatçılarının renk armonisine dayalı kompozisyonlarını tanımlamak için kullanılan bir terimdi. Tam anlamıyla orfik sanatın karşılığını bulacak resimler ürettiğime inanıyorum. Soyut sembollerle bezenmiş doğadan soyutlamalarla müzikalite ve yazı düzeninde kurgulanmış motifler arasında inşa edilen ritüel resimlerimde metaforik olarak Hermes ve Orfeus düalizminin yansımasını görebiliriz. Boya resimlerim ya da nesne resimlerim her zaman tılsım ve büyüyü çağrıştıran ezoterik bir kurguyu içerirler. Enstalasyon çalışmalarımda da yine aynı yönelimlerin makasında ilerlediğimi görebilirsiniz. Çektiğim fotoğraflar da aynı doğrultuda kurgulanmış nesnelerin resme aktarılma hallerini içeriyorlar. Aslında onlara ‘çektiğim’ değil ‘yaptığım’ fotoğraflar desem daha doğru olur. Dijital enstrümanlarla müdahale ettiğim fotoğraflarda nesneler ve mekan kendi gerçekliklerini terk edip metafiziksel bir boyuta taşınıyorlar.   

Güncelliğin içine sıkışmış bir metropoliten entelektüeli gibi değil doğanın kozmik bütünlüğüne dönmeye çalışan bir şaman gibi sanat yapıyorum. ilkellik ve geometri, sezgi ve bilinç, özne ve nesne, gizem ve açıklık, parça ve bütün, şüphe ve mutlak... İkiliklerle çatışarak, bir homo ludens gibi kendimi de oyunun bir parçası kılarak, tüm yüceliklerin bir rol kapma oyunundan ibaret olduğunu kanıtlamaya çalışıyorum. Her ritüel bir gerçeklikten kaçış ve hiçliğe direnme biçimiyse sanat da bundan farklı bir mevcudiyet durumu ortaya koymuyor. ‘‘Gerçek olan hiçliğin kendisi mi?)’’ diye soru sormamızı engelleyen gündelik yaşamın tüm etkilerinden arınmanın bir yolunu bulmak lazım diye düşünüyorum. Kendimi anarşist ve ateist olarak tanımlamam bile eksik kalıyor; ya da fazla geliyor. Benim yolculuğum ‘‘hiç’’e doğruysa bu tanımlamalar da kendi değerlerini yitirebilirler. 
Şamanizm’den Mısırlıların hermetik ritüel sanatlarına, Antik Yunan Mitolojisi’ndeki kozmogoniye ve kültürel antropoloji - etnografya düzeyinde günümüze kadar varan betimleme biçimleri eserlerimin kültürel gen yapısında gizlidirler. Bir antik seramikten ikonaya, bir tapınak resminden kilim motiflerine, bir şamanın tılsımlı nesnesinden simyacının şematik resimlerine, bengü taşlarından el yazmalarına, bir Uzakdoğu resminden minyatüre... Resim ve yazının bir bütün olarak algılandığı her ne varsa zihnimi meşgul ediyor. Sanatsal üretimimi devingen kılan bu esin ve bilgi kaynakları zihnimi hep diri tutuyor. Elbette ki sanatın psiko-dinamiği, sosyal etkisi, entelektüel ve tinsel salınmaları, ontolojik kaygı ve erdemli olma durumları da bir sanatçı için önemlidir; ancak daha da önemlisi bir sanatçının kendi mevcudiyetini bir başka aklın yücelik denemelerine araç kılmamasıdır. 

Romantizmin sanatçıya kazandırdığı özgürlük elden yitmişe benziyor. Kurumlar, statüler, onama yetkesi derken, sanatçının ontolojik konumu sosyoekonomik bir silsilenin içine kayıyor. Sanat piyasasının ‘‘Güncel Sanat’’ adı altında totalize etmeye çalıştığı entelektüel üretim biçimlerine direnen bir sanatçı olarak içinde yaşadığım zamanın değil, insanı hafızasına kaydeden bütünsel zamanın bir parçası olma çabasındayım. ‘‘Omnia ab uno omnia ad unum’’ bütünden teke, tekten bütüne... Mikrokozmos ve Makrokozmos döngüsü... İşte bu döngü içinde varlığımı sınıyorum; hem varım hem yokum.  Bütün ‘‘ben’’ler tanrıya çıkar, bütün tanrılar da ‘‘ben’’e. Benim yolumsa evrene çıkar orası ki hem kendimi bulduğum hem de kaybolduğum yerdir. İşte bu yüzden an-arche.”

Eğitim alın, uzmanlığa saygı duyanı seçin, sanata yakın kalın…

Sunday, April 5, 2015

Kaos, akademisyen, indeks

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:74



Sosyal çalkantıların, her düzeyde bireyin psikolojisini bozduğu bir coğrafyada, sanatın ve bilimin tartışılması yarar açısından değerlendirildiğinde, karşımıza kocaman bir sıfır çıkacağından kuşkum var. Ancak ve örneğin; Nazi Almanya’sı döneminde bile sanatın ve bilimin kendisine nefes alacak ortamlar bulduğunu da hatırlamak gerek! Picasso’nun Guernica tablosunu soran Nazi subaylarına “bunu siz yaptınız” cevabını verdiğini bilen, epey insan vardır diye düşünüyorum!

Yarım yüzyıllık sosyal tarihimde, “bu da mı olacaktı” demeye artık alıştım. İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler, kısaca cumhuriyet yönetiminden uzaklaşmanın bedelini yönetilenlerin ödeyecekleri günlerin hızla yaklaşmakta olduğunu kahrolarak yorumluyorum. Bu sosyal kaosa doğru yuvarlanmanın arkasında “bilginin güç olduğu” bir dünyanın olmadığı açık. Bu yüzyılda; kültürel bağlamda tarım toplumundan çıkamamışlığın bedelini; bilgiye değer veren devletler, bileğe değer verenlere maalesef kan ve gözyaşı ile ödetiyorlar. Bu bedele ilişkin, akademisyenler, sosyal psikologlar veya sosyologlar mutlaka çalışmalar yapıyorlardır bir yerlerde; ama nerde?

Bu yalanlar, bu körlük, bu buhran, başka nerede var?

Toplumun pek çok kesimi gibi akademisyenlerin durumu da vahim. Artık, 1980 öncesi gibi, “akşam eve dönebilecek miyim?” diye düşünen bir akademisyenin, nasıl çalışabileceği veya çalışmalarında objektif sonuçlar ortaya koyabileceğini beklemek mümkün müdür?  Başka bir deyişle; temel içgüdülerden ikisinin (doymak ve yaşamak) kontrolü üzerinden ideolojisini yürüten erke teslim akademisyenlerle, dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girmek olası mıdır? Sonuç onu gösteriyor ki; İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre değerlendirildiğinde, yaşadığımız coğrafyadaki ülkeler, bu olasılığı düşük ülkeler.

Değişik endeksler ve istatistiki bilgiler ışığında değerlendirmeler yapıldığında sonuç nedir? Ya da bu yukarıya yansıyan yorumlarım sadece duygusal değerlendirmeler midir? Kaos içindeki toplumun örnek bir kesiti olarak üniversitelerde gidişat nasıldır? Gerçek akademisyen olmak kolay mıdır? Vatandaşı olduğu bir ülkenin bayrağını, o ülkede taşımanın “kışkırtıcı davranış” olarak değerlendirildiği, dünyada bir başka ülke var mıdır? Yoksa sergilenen bir “nü” resmi mi daha önemlidir?

Soru sormanın, yorum yapmanın ve bunu paylaşmanın suç olmadığı üniversitelerin -hangi- standartlara göre düzeyleri nasıl belirleniyor sorusuna ilgili kitlesi, genellikle akademisyenlerle sınırlı kalsa da; bazı araştırma kurumlarının dünya üniversitelerinin başarı sıralamalarını konu edinen haber ve tartışmalarını; medyada ancak, satır aralarına sıkışmış halde görebiliyoruz. Her ne ise!

Dünyada akademik başarı sıralamaları yapan sekiz kurum olduğu biliniyor. Bu sekiz kurum içinden; yaklaşık bir yıl önce, Çin-Şhangay’daki Jiao Tong Üniversitesi (ARWU) tarafından yapılan, “dünyadaki en iyi 500 üniversite sıralamasında” Türkiye’den sadece bir üniversitenin  yer aldığını okumuştuk. Ülkeler için üniversitelerin yerel öncelikleri ve ihtiyaç analizleri önemli gibi görülmekle birlikte, evrensel bilim normları, kalite beklentileri ve küresel rekabet dikkate alındığında benzeri karşılaştırmaların yapılması, analizde bulunmaya yardımcı olabiliyor. Bu nedenle, hangi kriterlere göre değerlendirme yapıldığına değinmek sıralamayı görmek açısından yararlı olacaktır. ARWU’nun değerlendirme kriterlerinin altı başlıkta toplandığı görülüyor:

1- %10’luk ağırlık, üniversitenin kurulduğu yıldan itibaren Nobel Ödülü ya da Fields Madalyası alan mezun sayısı
2- %20’lik ağırlık, üniversitede çalışan öğretim elemanlarına verilen Nobel Ödülü veya Fields Madalyası sayısı
3- %20’lik ağırlık, Thomson Reuters tarafından en çok atıf alan araştırmacıların listelendiği üniversitelerin HiCi (Highly Cited Researchers) sayısı
4- %20’lik ağırlık, Nature and Science’ta yayınlanan çalışmaların puanlar
5- %20’lik ağırlık, Science Citation Index kapsamında yayınlanan çalışmalara göre yapılan puanlar
6- %10’luk ağırlık ile önceki beş kategoride elde edilen nicel değerlerin üniversitede tam zamanlı çalışan akademik personel sayısı; oranının hesaplanması ile elde ediliyor.

Diğer benzer kurumların kriterleri ile birlikte değerlendirmeye alınabilecek pek çok parametrenin varlığı, sıralamadaki farklılığı elbette etkilemektedir. Ancak Türkiye ile ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Japonya ve Avustralya kıyaslandığında ortaya çıkan sonuçlar üzerinde yukarıda sözünü ettiğim “kaotik sosyal durumun” bir etkisi var mı sorusunun cevabını uzmanlarına bırakmak lazım gelir diyerek, değerlendirmeleri paylaşalım:

Dünya’nın en iyi 500 üniversitesi arasında 146 üniversitesi bulunan ABD’deki 25-64 yaş arası nüfusun %42’si üniversite mezunu, Türkiye’de ise bu oran %14.
AR-GE faaliyetleri için ülkelerin GSYİH’den ayırdıkları bütçe oranları da değerlendirmede bilgi sunan parametreler arasında yer almaktadır. Türkiye GSYİH’sinin sadece % 0,86’sını AR-GE faaliyetlerine ayırmaktadır ve bu oran ile 9 ülkenin en gerisinde yer almaktadır. Bu alanda Türkiye’ye en yakın ülke % 1,25 ile İtalya’dır. Japonya’da ise bu oran % 3,39’dur ve Japonya’daki 19 üniversite, dünyadaki en iyi 500 üniversite içinde yer almaktadır.
Tam zamanlı çalışan araştırmacı sayısının toplam çalışan nüfustaki bindelik oranı, Japonya’da 10,2; Fransa’da 9,0 iken Türkiye’de ise 2,8’dir. Türkiye’ye en yakın ülke olan İtalya’da bile bu oran 4,2 ve Türkiye’deki oranın neredeyse 2 katıdır.
Ülkelerin gelişmişliklerinin bir göstergesi olarak da kabul edilebilecek küresel inovasyon endeksine göre Türkiye 143 ülke içinde 54. sırada yer almaktadır.
Yukarıdaki  9 ülke içinde kişi başına düşen milli gelir açısından sıralamanın en altında Türkiye yer alıyor. Birçok parametrede Türkiye’ye en yakın değere sahip İtalya’da bile kişi başına düşen milli gelir Türkiye’nin neredeyse dört katı.

Şu soruyu da sormak mümkün:  ARWU’nun değerlendirme kriterlerine göre Türkiye ile benzer özellikler gösteren ülkelerden kaç üniversite, dünyadaki en iyi 500 üniversite içinde yer alıyor?

Türkiye’nin 25-64 yaş arası mezun oranı %14, ona en yakın OECD ülkesi ise yine %14 ile İtalya, ardından %17 ile Portekiz ve Meksika geliyor. Dünyadaki en iyi 500 üniversite sıralamasında İtalya’nın 21, Portekiz’in 3, Meksika’nın ise 1 üniversitesi yer alıyor.

Bu değerlendirmeler ışığında; bir ülkenin gelişmişlik düzeyini artıran temel etmenlerden birinin eğitim olduğu görülmektedir.  Üniversiteler, gelişmenin ön koşuludur denilebilir. “Eğitimin niteliği artmadan gelişmişlik, gelişmişlik düzeyinin artmasıyla sağlanacak maddi ve manevi ortam olmadan da, eğitimin niteliğinde artış sağlanamayacaktır.”

Sonuç; bu durumdan çıkmak için yapılması gereken değişikliklerin, sadece ‘makale yayınlamakla’ çözülemeyeceği açıktır.  Üniversitelerin niteliğinin artırılması yönünde çaba başlıkları arasında “sanatın” kesinlikle yer alması gerekir. Sanatın değerlendirilmesi ise, özellikle alanın uzmanları tarafından yapılmalıdır!

Yeni Guernica’ların resmedilmemesi için, sosyal kaostan kurtulmak için:

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, March 29, 2015

Future: YDÜ, kutlama

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:73



Değerli okurlar, geçtiğimiz haftalardaki “araştırma” yazıların ardından bugün; koşullar ve ortam gereği iki “haber” yazısını sizlerle paylaşacağım. Bunlardan birincisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde tanık olduğum en üst düzey akademik organizasyonlardan biri olan “University of the Future: University Cities and Health Tourism” başlıklı uluslararası konferanstı. Hamiliğini bizzat Yakın Doğu  Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in yaptığı bu konferansın başarıyla tamamlanmış olmasından hep beraber gurur duyduğumuzu belirtmek isterim. Elbette bu başarının arkasında isimli kahramanlar vardır ancak, emek veren tüm “ekibi kutlamak”, daha kuruma yönelik bir tavır olacaktır diye düşünüyorum!

Söz konusu konferans; European Business Assembly (EBA), Oxford Academic Union (OAU) ve Club of Rectors’ün katılımlarıyla Yakın Doğu Üniversitesi’nin ev sahipliğinde; çeşitli kurum temsilcileri ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleştirildi. Konferansa ilişkin yazıya http://duyuru.neu.edu.tr adresindeki bilgilerle devam edersek:

Açılış konuşmalarını KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu; YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel ve EBA Başkanı Prof.Dr. John Netting’in yaptığı konferansta ayrıca; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel ve Oxford Academic Union temsilcisi Prof. Nathan Pike da birer konuşma gerçekleştirdiler.

KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu konuşmasına, “Bugün başlıca nedeni, benim ve hükümetimin 1988 yılında kurma kararı aldığımız, ilk yasasını geçirdiğimiz yüksek öğrenimin geldiği ileri noktanın ne kadar gurur verici olduğunu görmektir” sözleri ile başladı. Cumhurbaşkanı Eroğlu ayrıca “Yakın Doğu Üniversitesi bugün geldiği aşama itibarıyla ülkemizin en güzide yüksek öğrenim kurumlarından bir tanesi durumundadır. Bütün alanlarda olduğu gibi özellikle tıp alanında atmış olduğu cesur adımlar ve yatırımlar, bu kurumu diğer kurumlardan daha farklı bir noktaya taşımaktadır. Ben tıp doktorluğu eğitiminin ne anlama geldiğini çok iyi bilen birisiyim. Tıp fakültesinin kurulmasına müteakip, coğrafyamızın nimetlerinden yararlanarak bu fakültede hizmet alabilecek yabancı hasta alımını da sağlamak büyük bir adım olacaktır. Temennim bunun en erken zamanda gerçekleşmesi ve dünyanın her yerinden gelecek olan hastaların Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde şifa bulmalarıdır” dedikten sonra sürdürdüğü konuşmasında; konferans süresince yürütülecek panellerin ve ortaya çıkacak sonuçlarının takipçisi olacağını da belirtti.

Kurucu Rektör Dr. Suat İ. Günsel konuşmasında, 350.000 nüfusa sahip ülkemizin yaklaşık 5.000 kadarının Yakın Doğu Üniversitesi’nde istihdam edildiğini ifade ederek, “çocukluğumda kurduğum hayallerden yola çıkarak bugün 108 farklı ülkeden gelen 25.000 öğrenciye çok kültürlü bir eğitim-öğretim olanağı sunmuş olmanın gurunu yaşıyoruz” dedi. Dr. Suat İ. Günsel ayrıca, Yakın Doğu kurumları ile KKTC halkının kucaklaştığı bir yaşam alanı inşa etmenin düşüncesi ile çıkılan bu yolda, Büyük Kütüphane, Olimpik Yüzme Havuzu, Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi gibi birçok olanakla topluma fayda sağladıklarını belitti. Dr. Günsel konuşması sırasında ayrıca; “ben 7 yaşındayken denizi görme şansı bulmuştum, denize sırtını dönen bir toplumda büyüdüm, denizle ilgilenmiyorduk. Oldukça çelişkili olabilir ama olimpik havuz, bu üniversite kampusünde inşa edilen ilk yapı olmuştur” sözlerinin ardından; Yakın Doğu Üniversitesinin tüm birimleri ile uluslararası alanda KKTC’yi temsil etmesinin mutluluğunu yaşadıklarını ifade etti.

Prof. Netting ise konuşmasında, geçtiğimiz yıl Yakın Doğu Üniversitesine yaptığı ziyarette; Üniversitenin sunduğu eğitim olanaklarından ve kampüs yaşamından oldukça etkilendiğini belirterek, “University of the Future” konferansını Yakın Doğu Üniversitesinde gerçekleştirme kararı aldıklarını ifade etti.

YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel ise konuşmasına, “bugün burada sizlerle birlikte olmaktan ve bize ve toplumumuza inanan ve engel tanımadan hayallerini gerçekleştirmek için çalışan Dr. Suat İ. Günsel’in oğlu olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum” sözleri ile başladı. Doç.Dr. İrfan Günsel, “25 yıllık geçmişi ile Yakın Doğu Üniversitesi olarak, özellikle toplumsal kalkınma, araştırma-geliştirme, teknoloji ve innovasyon gibi alanlarda öncü yaklaşımız ile adada kıtalı gibi yaşamanın ötesine geçerek, küresel ölçekte kıtalara adalı kimliği taşımanın haklı gurunu yaşıyoruz” dedi. Yakın Doğu Üniversitesinin tüm eğitim kurumları ile; en son teknoloji, donatılmış altyapısı, bölgesel ve uluslararası sosyal-kültürel faaliyetleri ve kampüs yaşam alanları ile; değişen ve dönüşen dünyamızda öğrencilere birçok alanda imkan sağlamının yanı sıra, Kıbrıs Türk halkının dünya ile bütünleşmesinde taşıdığı öncü rolü ve önemli misyonunun altını çizdi. Doç.Dr. Günsel, “gerçek bir Üniversite gökkuşağına benzer. Gökkuşağı rengarenktir, tektir, farklıdır ve bu nedenle değerlidir. Gökkuşağımıza hoşgeldiniz” ifadeleri ile konuşmasını noktaladı.

Açılışın ardından, EBA’ye katılan yeni üyelere katılım belgeleri takdim edildi.  Ardından EBA (the Scientist of the Year) Ödülleri de sahiplerini buldu. Yılın bilim insanı ödülüne değer bulunan Yakın Doğu Üniversitesinden Prof.Dr. Doğan İbrahim Akay; Dhofar Üniversitesinden Prof.Dr. Ahmmed Saadi; National Technical Üniversitesinden Prof.Dr. Lev Ruskin ve Kostanai Branch; Chelyabinsk Üniversitesinden Prof.Dr. Alimzhan Bekmagambetov ödüllerini, EBA Başkanı Prof. Netting’den aldılar.

Açılış töreninden sonra; alanlarında sayılı akademisyenlerin konuşmaları ve sunumları gerçekleştirildi.

YDÜ çatısı altında daha nice başarılar göreceğimiz inancı ile ikinci “haber” kısmına geçelim:
“Yakından Sanat” köşemde, Asya Sanat Bienalleri nedeniyle sempati ile sözünü ettiğim Bangladeş'in, kuruluşunun 44. yıldönümü nedeniyle düzenlenen tören için Ankara'ya davet edildim. Bangladeş'in Ankara Büyükelçisi Md. Zulfiqur Rahman'ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen törene; TC.Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ve diplomatik misyon temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda davetli katıldı.

Bakan Faruk Çelik, törende yaptığı konuşmasında; Milli günün Bangladeş halkına kutlu olması temennisinde bulundu. "Dost ve kardeş ülke Bangladeş ile iyi günde, zor günde hep birlikte olduk. Bangladeş halkı, Kurtuluş Savaşımızda, en zor günlerimizde Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında oldu. Bunların ne devletlerimiz, ne de iki ülke halkı açısından unutulacak hususlar olmadığını özellikle vurgulamak istiyorum. Dostluğumuzun edebi olmasını diliyorum" dedi.

Büyükelçi Rahman ise konuşmasında, “hala genç bir ülke olan Bangladeş'in açlık ve yoksulluğu ortadan kaldırma hedefine ulaşmak için sabırlı bir şekilde yürüdüğünü” ifade ederek, insanlarına daha iyi bir yaşam sağlamak için hala gidilecek uzun bir yolları olduğunu vurguladı.  Bangladeş'in kalkınma yolundaki yürüyüşünde Türkiye'nin mükemmel bir ortak olduğunu ve kendisinin Türkiye'deki görevinin yakında sona ereceğini ifade eden Rahman, "Türkiye'de geçirdiğimiz bu çok keyifli ve verimli sürede gösterdiğiniz içtenlik ve işbirliğiniz için teşekkür ediyorum" dedi.

Sayın Büyükelçi ile görüşmemizde; KKTC’ye ve Yakın Doğu Üniversitesine gelemediği için üzgün olduğunu ancak, gelecekte mutlaka ziyaret edeceğini söyledi.  Sayın Büyükelçiye yeni görev yeri Seoul’de başarılar dilemek düştü bana da.  Kore’nin Ankara eski büyükelçisi ortak dostumuz Sangkyu Lee de Seoul’de bu aralar…

“Önüne çıkana engel dersen, takılıp düşersin; basamak dersen çıkarsın!”

Eğitim alın, sanata yakın kalın…