Saturday, August 16, 2014
Sunday, August 10, 2014
Propaganda, seçim, grafik
Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:39
10 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Geçen hafta bu sayfada yayınlanan “yerleştirme, kontenjan, yetenek” başlıklı yazım; -katılımcılar nezdinde- zamanlama ve içerik açısından “tam zamanında ve yerinde” karşılığını bularak, benim de keyif aldığım bir “taltif” ile tarihe not olarak düşüldü.
Biz bu satırları gazetede basılmış haliyle, bu Pazar gününün sabahında okumaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmakta… Bu seçim de diğerleri gibi günlük yaşamımızda ve aklımızı kurcalayan baskın “gündem” olarak önem sıralarının üstündeki yerini almış durumda… Sosyolojik sınıflama ya da mesleki tercih yapmadan; “tekrar edin mutlaka inanan çıkacaktır” stratejisi ile yönetilmeye çalışılan medyanın; batı ülkelerinde, siyaseti bu kadar güncelleştirdiğini örneklemek çok zor. Bu durumun bireyin “entellik” düzeyi ve yaşam kalitesi ile doğrudan ilgili olduğu düşünülebilir.
Goebbels’in kuram ve uygulamalarını, ya da Franco’nun üç “F” formulünü buralara taşıyıp köşeyi hoplatma amacında değilim. Yine de “teşbihte hata olmaz” diyerek; Filistinliler keder, acı ve gözyaşı ile uğraşırken aynı günlerde Sayın Başbakanın futbol maçına çıkarılması büyük bir tezatın talihsiz tezahürü olarak değerlendirilebilir. Hele de ve özellikle televizyon haberlerinde (haber birliği etmişçesine) Başbakanın futbol maçındaki gol sevincini gösterip ardından da İsrail bombalarıyla yıkılmakta olan Gazze ve perişan çocuk haberlerini vermek; Sayın Başbakan için de, medya için de “propaganda” açısından iyi bir “iş” değildi kanısındayım.
Türkiye’de ve ardından KKTC’de yapılan yerel seçimlerin henüz ateşi düşmeden; tek kale “futbol” oynar gibi yürütülen Cumhurbaşkanlığı secim propagandaları ile, daha önce hamura çevrilmiş belleklerin istenildiği gibi biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesine tanık olmak; pek yaşanası bir durum değil. Uygar ülkeler kendi süreçlerini yüzyıl önce tamamlamışken; bu topraklarda 21.yüzyılda tarım toplumundan sanayi toplumuna henüz geçişin olmadığını görmek de pek yaşanası bir durum değil. İzlenen tarım politikaları nedeni ile, köylerden kentlere göç ettirilenlerle, yeni bir “toplayıcı” toplumun neden oluşturulduğunu, sonuçtan geriye doğru tahlil etmek zor olmasa gerek.
Seçim arifesindeki genel duruma bakıldığında, medyada yer alan taraflı siyasi değerlendirmeler ile “izinle” asılabilecek her yere asılan görsellerin analizinden “dengeli” sonuçların çıkmayacağını söylemek mümkün. Toplayıcılaştırılmış toplum için yazılanların analizini uzmanlarına bırakarak; açık ve net olarak şu söylenebilir ki, üç adaydan bir tanesini mutlaka Çankaya’ya çıkaracak çalışmaların, sadece tasarım ve rethorik açısından bile ne kadar sorunlu oldukları açıktır. Konuya ilişkin eleştiriler, şimdilik kısık ve ancak cılız seslerle dile getirilebiliyor. Dünyanın neresinde olursa olsun; seçim kampanyalarının kalitesi ne kadar değişiklik gösterirse göstersin; kesinlikle “bir kazanan” ve ardından bakakalan diğerleri var olmuştur. “Güçlüye demokrasinin” bu gerçeği seçimler var olduğu sürece var olmaya devam edecektir. Yine o bir başka gerçektir ki, yürütülen propaganda kampanyalarından kazananın kampanyası, en az eleştiriyi, dolayısı ile, en çok övgüyü alacaktır! Ama her durumda; daha önceki seçim kampanyalarında olduğu gibi; bu kampanyalar da Grafik Tarihi’ndeki yerini alacaktır...
Tarihine tanık olduğum; 12 Eylül darbesinin ardından yapılan ilk seçimler için kurulan, logosu horoz olan bir parti; yürüttüğü kampanya ile açık ara önde görünürken; bir gecede her şeyin değiştiğini ve seçimi kaybettiğini o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır! Ne o parti, ne de o dönem ve sonrasında kazanıp da, uzun yıllar iktidar olmuş bir diğer partinin bugün esemesi dahi okunmuyor. O günlere ve o dönemin partilerine ilişkin bugün; Grafik tarihinin ve elbette sosyolojinin tozlu rafları arasında yerini almış “malzemelerdir” okunanlar. Bundan hareketle; kapitalizmin “fastfood” yöntemiyle “design” ettiği toplumlarda ideolojiden boşaltılan yeri, artık hızlı bir şekilde “çıkaroloji” doldurduğu için, tarihin tekerrürü olasılığı da şimdilik göz ardı edilmektedir denilebilir.
Bu sayfada yayınlanan, nerede ise her yazımda özellikle Sanat, Grafik ve/veya Grafik Tasarım kavramlarını kullanmaya çalıştığım malumunuzdur. Bu kavramları yukarıdaki tartışmalar ile ilintilendirdiğimizde, büyük bir çark olarak “propagandanın aracı” statüsünde ancak ele alınabileceklerini kabullenmek gerekiyor. Diğer türlü bağlantı kurmak veya buraya kadar gelebilmek kuşkusuz güç olurdu. Öyleyse; bugünkü yazının içinde geçen “propagandanın” ne olduğuna bir bakalım! Kaynaklar; propaganda teriminin, Katolik Kilisesi tarafından 1622 yılında oluşturulan “Congragatio de Propaganda Fide”den geldiğini, Türkçe “İtikadı Yayma Cemiyeti” anlam karşılığına geldiğini de söyler. İlk zamanlar bu cemiyet, kuruluş amacı doğrultusunda, dinsel anlamda görüşleri yaymak ve fikirleri değiştirmek hedefli kullanılmış olmakla beraber, yine kaynaklara göre, gizli ajandasında “düşünsel denetimi sağlamak” olduğu ifade edilmektedir.
Terence Qualter’in; bir zamanlar Yakın Doğu Üniversitesinde de görev yapmış olan değerli bilim insanı Ünsal Oskay’ın çevirisi ile “Propaganda Teorisi ve Propagandanın Gelişimi” kitabında dediği gibi: “Propaganda; bir bireyin ve grubun başka bireylerin veya grupların tutumlarını belirleyip biçimlendirmek, kontrol altına almak veya değiştirmek için, haberleşme araçlarından yararlanarak ve bu bireylerin veya grupların belirli bir durum veya konumdaki tepkilerinin kendi amaçlarına uygun tepkiler şeklinde olacağını umarak giriştikleri bilinçli bir faaliyettir.”
Bu kadar güncel ve etkin bir silahın kendini ifade edebilmesi için özellikle grafik tasarım ve yan dallarına ihtiyaç duyacağı açıktır.
Bugünkü seçim sandığını bir yanda tutarak; çok oportünist bir çıkarımla, medyada propagandalarını yapmaları ve insanları ikna etmeleri için “onların” grafik tasarımcılara hep gereksinimi olacak ve mutlaka “tasarlanacak” bir işleri için yolları sizin “oraya” düşecektir!
Çünkü; gerçek başarı inanıyorum ki, grafik tasarımı Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinde okumuş, öğrenmiş ve yetkinleşmiş olanlarla elde edilebilir... Ancak bugünlerde, entelektüel düzeylerine göre “mesleki” tercih etme hakkını kullanmada, üniversite kapılarında bekleyenlere ayrıcalık tanınmalı!
Dünyada barış olsun, seçim de olsun, sanat da olsun…
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:39
10 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Geçen hafta bu sayfada yayınlanan “yerleştirme, kontenjan, yetenek” başlıklı yazım; -katılımcılar nezdinde- zamanlama ve içerik açısından “tam zamanında ve yerinde” karşılığını bularak, benim de keyif aldığım bir “taltif” ile tarihe not olarak düşüldü.
Biz bu satırları gazetede basılmış haliyle, bu Pazar gününün sabahında okumaya çalışırken, Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmakta… Bu seçim de diğerleri gibi günlük yaşamımızda ve aklımızı kurcalayan baskın “gündem” olarak önem sıralarının üstündeki yerini almış durumda… Sosyolojik sınıflama ya da mesleki tercih yapmadan; “tekrar edin mutlaka inanan çıkacaktır” stratejisi ile yönetilmeye çalışılan medyanın; batı ülkelerinde, siyaseti bu kadar güncelleştirdiğini örneklemek çok zor. Bu durumun bireyin “entellik” düzeyi ve yaşam kalitesi ile doğrudan ilgili olduğu düşünülebilir.
Goebbels’in kuram ve uygulamalarını, ya da Franco’nun üç “F” formulünü buralara taşıyıp köşeyi hoplatma amacında değilim. Yine de “teşbihte hata olmaz” diyerek; Filistinliler keder, acı ve gözyaşı ile uğraşırken aynı günlerde Sayın Başbakanın futbol maçına çıkarılması büyük bir tezatın talihsiz tezahürü olarak değerlendirilebilir. Hele de ve özellikle televizyon haberlerinde (haber birliği etmişçesine) Başbakanın futbol maçındaki gol sevincini gösterip ardından da İsrail bombalarıyla yıkılmakta olan Gazze ve perişan çocuk haberlerini vermek; Sayın Başbakan için de, medya için de “propaganda” açısından iyi bir “iş” değildi kanısındayım.
Türkiye’de ve ardından KKTC’de yapılan yerel seçimlerin henüz ateşi düşmeden; tek kale “futbol” oynar gibi yürütülen Cumhurbaşkanlığı secim propagandaları ile, daha önce hamura çevrilmiş belleklerin istenildiği gibi biçimlendirilmesi ve yönlendirilmesine tanık olmak; pek yaşanası bir durum değil. Uygar ülkeler kendi süreçlerini yüzyıl önce tamamlamışken; bu topraklarda 21.yüzyılda tarım toplumundan sanayi toplumuna henüz geçişin olmadığını görmek de pek yaşanası bir durum değil. İzlenen tarım politikaları nedeni ile, köylerden kentlere göç ettirilenlerle, yeni bir “toplayıcı” toplumun neden oluşturulduğunu, sonuçtan geriye doğru tahlil etmek zor olmasa gerek.
Seçim arifesindeki genel duruma bakıldığında, medyada yer alan taraflı siyasi değerlendirmeler ile “izinle” asılabilecek her yere asılan görsellerin analizinden “dengeli” sonuçların çıkmayacağını söylemek mümkün. Toplayıcılaştırılmış toplum için yazılanların analizini uzmanlarına bırakarak; açık ve net olarak şu söylenebilir ki, üç adaydan bir tanesini mutlaka Çankaya’ya çıkaracak çalışmaların, sadece tasarım ve rethorik açısından bile ne kadar sorunlu oldukları açıktır. Konuya ilişkin eleştiriler, şimdilik kısık ve ancak cılız seslerle dile getirilebiliyor. Dünyanın neresinde olursa olsun; seçim kampanyalarının kalitesi ne kadar değişiklik gösterirse göstersin; kesinlikle “bir kazanan” ve ardından bakakalan diğerleri var olmuştur. “Güçlüye demokrasinin” bu gerçeği seçimler var olduğu sürece var olmaya devam edecektir. Yine o bir başka gerçektir ki, yürütülen propaganda kampanyalarından kazananın kampanyası, en az eleştiriyi, dolayısı ile, en çok övgüyü alacaktır! Ama her durumda; daha önceki seçim kampanyalarında olduğu gibi; bu kampanyalar da Grafik Tarihi’ndeki yerini alacaktır...
Tarihine tanık olduğum; 12 Eylül darbesinin ardından yapılan ilk seçimler için kurulan, logosu horoz olan bir parti; yürüttüğü kampanya ile açık ara önde görünürken; bir gecede her şeyin değiştiğini ve seçimi kaybettiğini o dönemi yaşayanlar hatırlayacaktır! Ne o parti, ne de o dönem ve sonrasında kazanıp da, uzun yıllar iktidar olmuş bir diğer partinin bugün esemesi dahi okunmuyor. O günlere ve o dönemin partilerine ilişkin bugün; Grafik tarihinin ve elbette sosyolojinin tozlu rafları arasında yerini almış “malzemelerdir” okunanlar. Bundan hareketle; kapitalizmin “fastfood” yöntemiyle “design” ettiği toplumlarda ideolojiden boşaltılan yeri, artık hızlı bir şekilde “çıkaroloji” doldurduğu için, tarihin tekerrürü olasılığı da şimdilik göz ardı edilmektedir denilebilir.
Bu sayfada yayınlanan, nerede ise her yazımda özellikle Sanat, Grafik ve/veya Grafik Tasarım kavramlarını kullanmaya çalıştığım malumunuzdur. Bu kavramları yukarıdaki tartışmalar ile ilintilendirdiğimizde, büyük bir çark olarak “propagandanın aracı” statüsünde ancak ele alınabileceklerini kabullenmek gerekiyor. Diğer türlü bağlantı kurmak veya buraya kadar gelebilmek kuşkusuz güç olurdu. Öyleyse; bugünkü yazının içinde geçen “propagandanın” ne olduğuna bir bakalım! Kaynaklar; propaganda teriminin, Katolik Kilisesi tarafından 1622 yılında oluşturulan “Congragatio de Propaganda Fide”den geldiğini, Türkçe “İtikadı Yayma Cemiyeti” anlam karşılığına geldiğini de söyler. İlk zamanlar bu cemiyet, kuruluş amacı doğrultusunda, dinsel anlamda görüşleri yaymak ve fikirleri değiştirmek hedefli kullanılmış olmakla beraber, yine kaynaklara göre, gizli ajandasında “düşünsel denetimi sağlamak” olduğu ifade edilmektedir.
Terence Qualter’in; bir zamanlar Yakın Doğu Üniversitesinde de görev yapmış olan değerli bilim insanı Ünsal Oskay’ın çevirisi ile “Propaganda Teorisi ve Propagandanın Gelişimi” kitabında dediği gibi: “Propaganda; bir bireyin ve grubun başka bireylerin veya grupların tutumlarını belirleyip biçimlendirmek, kontrol altına almak veya değiştirmek için, haberleşme araçlarından yararlanarak ve bu bireylerin veya grupların belirli bir durum veya konumdaki tepkilerinin kendi amaçlarına uygun tepkiler şeklinde olacağını umarak giriştikleri bilinçli bir faaliyettir.”
Bu kadar güncel ve etkin bir silahın kendini ifade edebilmesi için özellikle grafik tasarım ve yan dallarına ihtiyaç duyacağı açıktır.
Bugünkü seçim sandığını bir yanda tutarak; çok oportünist bir çıkarımla, medyada propagandalarını yapmaları ve insanları ikna etmeleri için “onların” grafik tasarımcılara hep gereksinimi olacak ve mutlaka “tasarlanacak” bir işleri için yolları sizin “oraya” düşecektir!
Çünkü; gerçek başarı inanıyorum ki, grafik tasarımı Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültelerinde okumuş, öğrenmiş ve yetkinleşmiş olanlarla elde edilebilir... Ancak bugünlerde, entelektüel düzeylerine göre “mesleki” tercih etme hakkını kullanmada, üniversite kapılarında bekleyenlere ayrıcalık tanınmalı!
Dünyada barış olsun, seçim de olsun, sanat da olsun…
Sunday, August 3, 2014
Yerleştirme, kontenjan, yetenek
Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:38
03 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Üniversite giriş sınavı; Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Üniversitelerine Lisans düzeyinde öğrenci alımı, yerleştirilmesi için yapılan; son yıllarda ayyuka çıkan pek çok şaibeye karşın ve hala en çok güvenilmek istenen sınavlardan biridir. Yıllardan beri sınav kalktı, kalkacak söylemleri arasında yapılan değişikliklerle nerede ise her yıl farklılaşan üniversiteye giriş yolunda ilerleyen öğrenci ve ailelerinden oluşan milyonlar, bu yıllık ve şimdilik nefes aldılar. En azından bir kısmı öyle. Çünkü, bir lisans programına yerleşenler, yaşamda “elenme” sürecinin başka bir boyutuna geçecekler. Yeni sorunlar gündemlerine gelecek. Ağırlıklı olarak programlarını bitirip mezun oluncaya kadar yaşayacakları ortak ya da benzer sorunlar: barınma, ulaşım, beslenme ve elbette çalışma ortamları eksenli sorunlar olacak… Bir de sanal ortamla bugünkü biçimi dünlerden çok farklı olan gönül ilişkileri…
Kıyaslama yapıldığında sınava giren sayısı ve kontenjan orantısı açısından bugünün gençleri şanslı elbette, üniversite sayısı ve açılmış lisans programları açısından da şans onlardan yana. Teknolojik donanım açısından ise, komik olacak belki ama bizim kuşak daktilodan bilgisayara geçen kuşaktı! İletişim araçlarını, hele de telefona ilişkin yaşadıklarımızı anlatmasam daha iyi olur…
Yaşadıklarımıza ilişkin üstesinden gelemediğimiz sosyolojik sıkıntılar önemli yer tutmaya hala daha devam ediyor hayatımızda… Ancak, kuşak olarak bizim gençler, “mağdur” ucuzlaşmasına kaçmadan, kendi şanslarını kendileri yaratan mücadeleci türden insanlardı… Birkaç yıldır üniversite yerleştirme sınavlarına giren çocuklar, işte onların çocukları…
Sevgili gençler; bu yıl için, önümüzde yapabileceğimiz ne kaldı? Sorudan cevap aradığımızda; ek kontenjanlar ile yerleşmek veya merkezi yerleştirme sınavında barajı geçip de, bazı lisans programlarının yetenek sınavlarını kazanmak!
Bu iki alternatiften ek kontenjanlar yakında ilan edilecektir. Aslında medyadan onları şimdiden izlemek mümkün. Çünkü, hangi programda ne kadar kontenjan açığı kalmış bilgisine çok rahatlıkla ulaşılabiliyor... İyi bir gözlem yapan, bu ikinci şansını o beklediği başarıya dönüştürebilir.
İkinci alternatif ise tam da benim koştuğum ve deneyimli olduğum yol! Çiçekli koridorlarında yürümüyorsunuz akademinin, ancak iyi kurgulanmış gelecek planlaması ve çalışmakla ilerleyebiliyorsunuz. Kimileri için anne-baba desteğini saymazsak, size kimse çiçek bahçesi de sunmuyor sonunda… Ancak yaşam biçimine dönüşmüşse seçtiğiniz meslek, başarılarınız yüzünüzü yine de güldürür. Mesleğinizi severseniz çalıştığınız süre boyunca yorulmazsınız… Nedir bu yüzünüzü güldürebilecek olan o meslekler, hangi programları tercih etmelisiniz? Bu soruların cevabı için profesyonellerden mutlaka destek alınmalıdır inancını taşımaktayım. Belki yararlı olabilir diye özet bilgi vermeye çalışırsam eğer:
KKTC’deki üniversitelerin en azından bir kısmında var olan Güzel Sanatlar ve/veya Tasarım Fakülteleri ile Sahne Sanatları Fakültelerinin tüm bölümleri; kimi üniversitelerde ise Eğitim, İletişim ve Mimarlık Fakültelerinin bazı bölümleri yetenek sınavıyla öğrenci alarak eğitim faaliyetlerini sürdürmektedirler.
Yazının bu kısmında; -affınıza sığınarak- ve ibreyi kendimden “yana” çevirerek bilgilendirmeye devam edeceğim: KKTC’deki Vakıf üniversiteleri içinde bu fakültelerin hemen hepsine sahip ender üniversitelerden biri kuşkusuz Yakın Doğu Üniversitesidir. Bir fakültenin dikey kuruluşunu tamamlayabilmesi için gerekli olan; Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora (evet Doktora) programlarına YÖK onayı almış KKTC’nın ilk ve tek Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, işte bu üniversitenin çatısı altındadır. O nedenle YDÜ dedim. Lisans programında iki bölümü olan YDÜ GSTF’nin gelenekselden güç alarak çağın gereksinimlerini karşılayacak bir program sunan Grafik Tasarım bölümünde okumak da, mezun olmak da bir ayrıcalıktır diye düşünüyorum. Aynı Fakültenin Plastik Sanatlar Bölümü ise Resim, Heykel ve Seramik programları ile “geleceğin sanatçı adayları” için kurulmuş bir bölüm olduğunu henüz beşinci mezunlarını vermesine rağmen çoktan kanıtlamıştır.
YDÜ’nün çatısı altında, adında sanat geçen ikinci fakültesi olan Sahne Sanatları Fakültesinde ise Tiyatro ve Oyun Yazarlığı bölümleri mevcuttur. Bu bölümler de müfredatları ve güçlü kadrosuyla rüştünü ispat etmiş olup, yeni meraklılarını bekliyor.
Üniversiteye giriş, ya da öğrenci kabulü yöntemlerine göre, genellikle adında sanat ve/veya tasarım olan fakültelere; merkezi sistemle değil de yetenek sınavıyla öğrenci alınmakta olduğu bilinmektedir. Çünkü mevcut merkezi sınav yöntemi ile öğrenci adayının “yeteneğini” keşfetmek nerede ise imkansızdır. Sanat ve/veya tasarım fakültelerine bu hak o nedenle verilmiştir! Ancak ve yine de aynı mekanizma; disiplinler arası sorunlar oluşturabilecek yapılanmalara da müsaade etmektedir. Şöyle ki bazı fakülteler hem yetenek, hem de merkezi sistemle öğrenci almaktadır.
Örneğin; Fakültesine göre giriş yöntemi/sınavı değişiklik gösteren bir bölüm olan İç Mimarlık bölümleri. Yetenek sınavı ile öğrenci alan YDÜ’deki İç Mimarlık Bölümü, doğru bir yapılanma ile ve adından da anlaşılacağı üzere “Mimarlık” Fakültesinin bünyesindedir. Bu nedenle içeride ya da dışarıya yansıyan sorun görülmemektedir. Bünyesinde Mimarlık Bölümü ve Peyzaj Mimarlığı Bölümünü de bulunduran Mimarlık fakültesinden, kendileri için gerekli (yetkin kadro, donanım ve mekan vb. gibi) tüm desteği sağlamaktalar ki; son dönemlerde en çok tercih edilen bölümlerden biri olma özelliklerini elde edilen sonuçlar ile hak etmişlerdir.
İncelendiğinde; yukarıda bahsettiğim üzere, “disiplinler arası sorunlar oluşturabilecek” sözünün tanımının ve içeriğinin; üniversitesine, fakültesine, bölümüne, yöneticisine ve hatta hoca kadrosunun özgeçmişine göre değişiklik gösterdiği görülecektir! Bu yaklaşımla değerlendirmelerimin her hangi “bir” üniversite ya da “bir” bölüm hedefli olmadığını/olamayacağını belirtmek isterim!
Aşağıda bahsedeceğim iki bölüm hakkında daha sonra detaylı bir yazı yazma zarureti şimdiden oluşmuştur. Ancak, hemen şimdi özet bilgi geçmekte yarar görüyorum: Geleneksel olarak ve kuruluş gerekçeleri çerçevesinde “öğretmen yetiştiren” Eğitim Fakültelerinin bir kısmında Görsel Sanatlar Eğitimi bölümleri bulunabiliyor. Adı üzerinde Fizik, Kimya, Türkçe gibi eğitim bölümü, “sanat” değil, sanatın eğitimi bölümü! Derslerinin üçte ikisi teorik olan bir bölüm! Bu yıl için, maalesef yetenek sınavıyla öğrenci alan bu bölümlerin bazılarında sınavların çoktan yapıldığını biliyorum. Yapılmamış olanların kapısını çalmak lazım.
Kuruluşuna göre Güzel Sanatlar, Mimarlık veya İletişim Fakültelerinden birinde kendine yer bulmaya çalışan Görsel İletişim Tasarımı bölümü de onlardan biri. Ancak bu bölümün; yapılandığı fakülte; örneğin Güzel Sanatlar ise; sanat, tasarım, estetik “uygulamalı olarak” öğretilebilir. İletişim veya Mimarlık Fakültesi ise; görsel olarak “tasarlanmış iletişimin tartışıldığı” bir müfredatın yürütülmesi beklenir. O nedenle de derslerin beşte dördünün teorik içerikli olduğu bu bölüme aslında merkezi sistemle öğrenci alınmalıdır.
Hedefledikleri diplomanın hakkına göre eğitim almak isteyen öğrencilerin bu hakları “hybrid” bir mesleki kimliksizliğe dönüştürülmemelidir. Çünkü öğrenci de veli de biliyor ki; sanat ve/veya tasarım eğitimi en doğru, adında sanat ve/veya tasarım olan, yani ilgili fakültelerde yürütülür! Özetleyecek olursak; sanat ve/veya tasarımcı olmak isteyenler; sanat ve/veya tasarım fakültelerini, iletişimci olmak isteyenler iletişim fakültelerini, öğretmen olmak isteyenler de eğitim fakültelerini tercih etmelidir.
Bu bilgilerden sonra yeniden genele geçersek; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için Üniversite sınavında barajı geçmiş olmak ilk koşul. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti veya diğer ülkelerden KKTC üniversitelerinde yetenek sınavıyla öğrenci alacak bölümleri tercih edeceklerin ÖSYM’nin yaptığı sınava girme zorunlulukları yok. Bildiğim kadarı ile bu bölümler için yapılacak sınavlar burs sıralama sınavı niteliği taşıdığı için; adayların her üniversitenin veya fakültenin sınav tarihlerine dikkat etmesi gerekmektedir.
Sevgili gençler; yetenek sınavları ile öğrenci alan bölümler ve ek kontenjanlar, bu yıl için son şans kapınız olabilir. Bir de mesele hangi bölümün koridorunda yürüyeceğinizdir. Tavsiyem; kendi yolunuzda kararlılıkla, sağlam adımlarla geleceğinize koşmanızdır. Heyecanlarımız, kuşaklararası fark nedeniyle örtüşmese de, merak etmeyin çatışmıyordur diye düşünüyorum. Elbette her kuşak kendi sorununu yaşar. Tecrübeler onu gösteriyor ki, çözüm de yine sizdedir! Bizim kuşak öyle düşünüyor!
Sanat dolu bir gelecek, sizi de “diğerlerinden” farklı, hatta belirgin kılacaktır…
Dünyada barış olsun, kontenjanlar dolsun, sanat da olsun…
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:38
03 Ağustos 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Üniversite giriş sınavı; Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Üniversitelerine Lisans düzeyinde öğrenci alımı, yerleştirilmesi için yapılan; son yıllarda ayyuka çıkan pek çok şaibeye karşın ve hala en çok güvenilmek istenen sınavlardan biridir. Yıllardan beri sınav kalktı, kalkacak söylemleri arasında yapılan değişikliklerle nerede ise her yıl farklılaşan üniversiteye giriş yolunda ilerleyen öğrenci ve ailelerinden oluşan milyonlar, bu yıllık ve şimdilik nefes aldılar. En azından bir kısmı öyle. Çünkü, bir lisans programına yerleşenler, yaşamda “elenme” sürecinin başka bir boyutuna geçecekler. Yeni sorunlar gündemlerine gelecek. Ağırlıklı olarak programlarını bitirip mezun oluncaya kadar yaşayacakları ortak ya da benzer sorunlar: barınma, ulaşım, beslenme ve elbette çalışma ortamları eksenli sorunlar olacak… Bir de sanal ortamla bugünkü biçimi dünlerden çok farklı olan gönül ilişkileri…
Kıyaslama yapıldığında sınava giren sayısı ve kontenjan orantısı açısından bugünün gençleri şanslı elbette, üniversite sayısı ve açılmış lisans programları açısından da şans onlardan yana. Teknolojik donanım açısından ise, komik olacak belki ama bizim kuşak daktilodan bilgisayara geçen kuşaktı! İletişim araçlarını, hele de telefona ilişkin yaşadıklarımızı anlatmasam daha iyi olur…
Yaşadıklarımıza ilişkin üstesinden gelemediğimiz sosyolojik sıkıntılar önemli yer tutmaya hala daha devam ediyor hayatımızda… Ancak, kuşak olarak bizim gençler, “mağdur” ucuzlaşmasına kaçmadan, kendi şanslarını kendileri yaratan mücadeleci türden insanlardı… Birkaç yıldır üniversite yerleştirme sınavlarına giren çocuklar, işte onların çocukları…
Sevgili gençler; bu yıl için, önümüzde yapabileceğimiz ne kaldı? Sorudan cevap aradığımızda; ek kontenjanlar ile yerleşmek veya merkezi yerleştirme sınavında barajı geçip de, bazı lisans programlarının yetenek sınavlarını kazanmak!
Bu iki alternatiften ek kontenjanlar yakında ilan edilecektir. Aslında medyadan onları şimdiden izlemek mümkün. Çünkü, hangi programda ne kadar kontenjan açığı kalmış bilgisine çok rahatlıkla ulaşılabiliyor... İyi bir gözlem yapan, bu ikinci şansını o beklediği başarıya dönüştürebilir.
İkinci alternatif ise tam da benim koştuğum ve deneyimli olduğum yol! Çiçekli koridorlarında yürümüyorsunuz akademinin, ancak iyi kurgulanmış gelecek planlaması ve çalışmakla ilerleyebiliyorsunuz. Kimileri için anne-baba desteğini saymazsak, size kimse çiçek bahçesi de sunmuyor sonunda… Ancak yaşam biçimine dönüşmüşse seçtiğiniz meslek, başarılarınız yüzünüzü yine de güldürür. Mesleğinizi severseniz çalıştığınız süre boyunca yorulmazsınız… Nedir bu yüzünüzü güldürebilecek olan o meslekler, hangi programları tercih etmelisiniz? Bu soruların cevabı için profesyonellerden mutlaka destek alınmalıdır inancını taşımaktayım. Belki yararlı olabilir diye özet bilgi vermeye çalışırsam eğer:
KKTC’deki üniversitelerin en azından bir kısmında var olan Güzel Sanatlar ve/veya Tasarım Fakülteleri ile Sahne Sanatları Fakültelerinin tüm bölümleri; kimi üniversitelerde ise Eğitim, İletişim ve Mimarlık Fakültelerinin bazı bölümleri yetenek sınavıyla öğrenci alarak eğitim faaliyetlerini sürdürmektedirler.
Yazının bu kısmında; -affınıza sığınarak- ve ibreyi kendimden “yana” çevirerek bilgilendirmeye devam edeceğim: KKTC’deki Vakıf üniversiteleri içinde bu fakültelerin hemen hepsine sahip ender üniversitelerden biri kuşkusuz Yakın Doğu Üniversitesidir. Bir fakültenin dikey kuruluşunu tamamlayabilmesi için gerekli olan; Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora (evet Doktora) programlarına YÖK onayı almış KKTC’nın ilk ve tek Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi, işte bu üniversitenin çatısı altındadır. O nedenle YDÜ dedim. Lisans programında iki bölümü olan YDÜ GSTF’nin gelenekselden güç alarak çağın gereksinimlerini karşılayacak bir program sunan Grafik Tasarım bölümünde okumak da, mezun olmak da bir ayrıcalıktır diye düşünüyorum. Aynı Fakültenin Plastik Sanatlar Bölümü ise Resim, Heykel ve Seramik programları ile “geleceğin sanatçı adayları” için kurulmuş bir bölüm olduğunu henüz beşinci mezunlarını vermesine rağmen çoktan kanıtlamıştır.
YDÜ’nün çatısı altında, adında sanat geçen ikinci fakültesi olan Sahne Sanatları Fakültesinde ise Tiyatro ve Oyun Yazarlığı bölümleri mevcuttur. Bu bölümler de müfredatları ve güçlü kadrosuyla rüştünü ispat etmiş olup, yeni meraklılarını bekliyor.
Üniversiteye giriş, ya da öğrenci kabulü yöntemlerine göre, genellikle adında sanat ve/veya tasarım olan fakültelere; merkezi sistemle değil de yetenek sınavıyla öğrenci alınmakta olduğu bilinmektedir. Çünkü mevcut merkezi sınav yöntemi ile öğrenci adayının “yeteneğini” keşfetmek nerede ise imkansızdır. Sanat ve/veya tasarım fakültelerine bu hak o nedenle verilmiştir! Ancak ve yine de aynı mekanizma; disiplinler arası sorunlar oluşturabilecek yapılanmalara da müsaade etmektedir. Şöyle ki bazı fakülteler hem yetenek, hem de merkezi sistemle öğrenci almaktadır.
Örneğin; Fakültesine göre giriş yöntemi/sınavı değişiklik gösteren bir bölüm olan İç Mimarlık bölümleri. Yetenek sınavı ile öğrenci alan YDÜ’deki İç Mimarlık Bölümü, doğru bir yapılanma ile ve adından da anlaşılacağı üzere “Mimarlık” Fakültesinin bünyesindedir. Bu nedenle içeride ya da dışarıya yansıyan sorun görülmemektedir. Bünyesinde Mimarlık Bölümü ve Peyzaj Mimarlığı Bölümünü de bulunduran Mimarlık fakültesinden, kendileri için gerekli (yetkin kadro, donanım ve mekan vb. gibi) tüm desteği sağlamaktalar ki; son dönemlerde en çok tercih edilen bölümlerden biri olma özelliklerini elde edilen sonuçlar ile hak etmişlerdir.
İncelendiğinde; yukarıda bahsettiğim üzere, “disiplinler arası sorunlar oluşturabilecek” sözünün tanımının ve içeriğinin; üniversitesine, fakültesine, bölümüne, yöneticisine ve hatta hoca kadrosunun özgeçmişine göre değişiklik gösterdiği görülecektir! Bu yaklaşımla değerlendirmelerimin her hangi “bir” üniversite ya da “bir” bölüm hedefli olmadığını/olamayacağını belirtmek isterim!
Aşağıda bahsedeceğim iki bölüm hakkında daha sonra detaylı bir yazı yazma zarureti şimdiden oluşmuştur. Ancak, hemen şimdi özet bilgi geçmekte yarar görüyorum: Geleneksel olarak ve kuruluş gerekçeleri çerçevesinde “öğretmen yetiştiren” Eğitim Fakültelerinin bir kısmında Görsel Sanatlar Eğitimi bölümleri bulunabiliyor. Adı üzerinde Fizik, Kimya, Türkçe gibi eğitim bölümü, “sanat” değil, sanatın eğitimi bölümü! Derslerinin üçte ikisi teorik olan bir bölüm! Bu yıl için, maalesef yetenek sınavıyla öğrenci alan bu bölümlerin bazılarında sınavların çoktan yapıldığını biliyorum. Yapılmamış olanların kapısını çalmak lazım.
Kuruluşuna göre Güzel Sanatlar, Mimarlık veya İletişim Fakültelerinden birinde kendine yer bulmaya çalışan Görsel İletişim Tasarımı bölümü de onlardan biri. Ancak bu bölümün; yapılandığı fakülte; örneğin Güzel Sanatlar ise; sanat, tasarım, estetik “uygulamalı olarak” öğretilebilir. İletişim veya Mimarlık Fakültesi ise; görsel olarak “tasarlanmış iletişimin tartışıldığı” bir müfredatın yürütülmesi beklenir. O nedenle de derslerin beşte dördünün teorik içerikli olduğu bu bölüme aslında merkezi sistemle öğrenci alınmalıdır.
Hedefledikleri diplomanın hakkına göre eğitim almak isteyen öğrencilerin bu hakları “hybrid” bir mesleki kimliksizliğe dönüştürülmemelidir. Çünkü öğrenci de veli de biliyor ki; sanat ve/veya tasarım eğitimi en doğru, adında sanat ve/veya tasarım olan, yani ilgili fakültelerde yürütülür! Özetleyecek olursak; sanat ve/veya tasarımcı olmak isteyenler; sanat ve/veya tasarım fakültelerini, iletişimci olmak isteyenler iletişim fakültelerini, öğretmen olmak isteyenler de eğitim fakültelerini tercih etmelidir.
Bu bilgilerden sonra yeniden genele geçersek; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için Üniversite sınavında barajı geçmiş olmak ilk koşul. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti veya diğer ülkelerden KKTC üniversitelerinde yetenek sınavıyla öğrenci alacak bölümleri tercih edeceklerin ÖSYM’nin yaptığı sınava girme zorunlulukları yok. Bildiğim kadarı ile bu bölümler için yapılacak sınavlar burs sıralama sınavı niteliği taşıdığı için; adayların her üniversitenin veya fakültenin sınav tarihlerine dikkat etmesi gerekmektedir.
Sevgili gençler; yetenek sınavları ile öğrenci alan bölümler ve ek kontenjanlar, bu yıl için son şans kapınız olabilir. Bir de mesele hangi bölümün koridorunda yürüyeceğinizdir. Tavsiyem; kendi yolunuzda kararlılıkla, sağlam adımlarla geleceğinize koşmanızdır. Heyecanlarımız, kuşaklararası fark nedeniyle örtüşmese de, merak etmeyin çatışmıyordur diye düşünüyorum. Elbette her kuşak kendi sorununu yaşar. Tecrübeler onu gösteriyor ki, çözüm de yine sizdedir! Bizim kuşak öyle düşünüyor!
Sanat dolu bir gelecek, sizi de “diğerlerinden” farklı, hatta belirgin kılacaktır…
Dünyada barış olsun, kontenjanlar dolsun, sanat da olsun…
Sunday, July 27, 2014
Filistin, Soma, akademi
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:37
Gündemde ne vardı bu hafta diye sorduğumda, sosyal medya “ne yoktu ki” diye yanıtladı beni. Üniversitelerin ilan edilen kontenjanları, bunları tercih edenler ve yerleştirilenler ile ilgili bir konu çok da yerinde olurdu aslında. Ancak ve doğal olarak beni de ilgilendiren; KKTC’deki üniversitelerin kontenjan durumları ile ilgili bir yazı; okuduğunuz bu sayfa için daha yerine uygundur düşüncemi sözcüklemeden önce; ilgili verilerin yayınlanmasına ihtiyacım vardı.
Bu bekleme sürecinde göz attığım gazete sayfalarından aklıma koca bir soru takıldı: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Müslümanın maden ocağındaki ölümü, neden İsrail’in bir Filistinli Müslümanı öldürdüğü kadar ses getirmiyor akademik dünyada? Akademi ile ne alakası var bu işin, diye sorulabilir. Ben de sordum ve bu nedenle yine de akademi diyeceğim. Çünkü, üniversitelerin en üst seviyesindeki yöneticileri olan Rektörlerin bir bildirisi nerede ise tüm “Türkiye” medyasında yayınlandı. Sekiz maddelik bildiride “…İsrail’deki üniversitelerle, her türlü akademik, kültürel ve sosyal ilişkilerimizi sonlandıracağımızı…” Bu görüşle beraber “İsrail yönetimine karşı tepki koyan Musevi bilim insanlarına destek olacağımızı…” yazıldığı için de, hem üniversite, hem de akademi diyeceğim bir defa daha…
Tamamen iyi niyetle yayınlandığına inandığım söz konusu bildirinin sahipleri olarak “Türkiye Üniversiteleri Rektörleri” sıfatı ile Sayın Rektörler; sadece bu başlık deyişi üzerinden yürüyecek yeni bir “coğrafya siyaseti” polemiğinin sebebi olabileceklerini mutlaka düşünmüşlerdir. Bildiriyi okuduğumda benim aklıma hemen çok yakın zamandan; Soma’da ölen yüzlerce “Türkiyeli” vatandaşın, bu mübarek Ramazan ayında sofralarında “keder, acı ve gözyaşı ile açılan iftarları” geldi. Musul’da kaçırılan diplomatlar ve aileleri, orada işgal edilen “vatan” toprağı geldi. Lice’de gönderden indirilen “Türkiye Cumhuriyeti” bayrağı… İnsanlık dramlarına kayıtsız kalınmayacaksa; örneğin Suriye’de yaşananlar, Irak'ta Türkmenlere yapılanlar, Sudan’da Darfur katliamı da unutulmamalıdır. Ayrıca hatırladığım; Sayın Rektörlerin en son Mısır’daki siyasi duruma ilişkin yayınladıkları bir bildiri vardı. Akademik, bilimsel, sanatsal, siyasi, sosyal, ulusal, uluslararası vs. tüm olan bitene karşın; geçen yaklaşık bir yıllık süre içinde Sayın Rektörlerin yayınladıkları başka bir bildiriyi ben hatırlamıyorum.
Sayın Rektörler Mısır için yayınladıkları, aynen sonuncusu ya da ikincisi gibi, politik yönü ağır bastığı söylenebilecek bildiri sebebiyle ne elde ettiler; ne gibi akademik ya da (uluslararası bir amaç için yayınlandığından) diplomatik dönüşü oldu o bildirinin?
Muhtemelen bir yarar sağlanmış olmalı ki, aynı içerikle yeni bir bildiri yayınlandı. Bu ikinci bildiri, eğer bir canın hayatta kalmasına katkı koyacaksa, ne mutlu!
Başka bir soru daha geliyor insanın aklına; özellikle son yıllarda akademik camiada hep hedef olarak gösterilen, dünyadaki ilk 500 üniversite arasına girme yarışında, bu bildirinin bir motive edici etkisi olacak mıdır? 2023, 2053, 2071 gibi tarihleri ajandasına almış ve bunun için gereğini yapmakta olan bir siyasi erke; yerleşik değer yargıları ya da politik güç dengesine göre ayak uydurmaya çalışılıyor izlenimi bırakmak; dört yıllık bir süre için görevlendirilmiş akademisyenleri ve yönettikleri kurumları uluslararası ranking listelemeleri yapılırken etkiler mi bilemiyorum. Sayın Rektörler bunu da tartışmıştır mutlaka…
Uluslararası önemde ranking listelerinde yer alan kaç tane “Türkiye Üniversitesi” var ve bunların kaç tanesinin rektörü imzalamıştır bu bildiriyi acaba? Tümü imzalarsa ne değişir? Uluslararası başarıları ile Türk Akademisinin gururu ODTÜ’nün; dengeli ve insanlık onurunu savunma yaklaşımlı açıklamasından bir cümle paylaşmak isterim: "Ne yazık ki Gazze’de yaşananların yanında bugün Suriye ve Irak’ta da katliam, şiddet ve nefret hüküm sürmekte, çok sayıda insanın yurtsuzlaştığı ve sığınmacı konumuna düştüğü tüm bölge, istikrarsızlığa sürüklenmektedir." Burada başka bir soru daha sormak gerekiyor; farklı ülkelerden; kaç tanesinin listelerde ilk 500’e giren üniversitelerinden, nerede ise on gündür süren İsrail’in kara harekatına kınama gelmiştir? Ya da “Türkiye Üniversiteleri’nin” üyesi olduğu uluslararası örgütlerin hangisinden destek kararı çıkmıştır?
Esasında sorun; Osmanlı coğrafyasını 21.yüzyılda re-design ederek, enerji merkezli yeni bir ekonomik paylaşım modelinin burada uygulanmaya çalışılmasıdır. Bence sorunun kaynağı, adına büyük ortadoğu projesi denilen bu modeldir. Gazze’deki insanlık dramının sebebi de budur. Amerika Birleşik Devletleri tam da burada kendini açıkça belli etmiş ve maalesef bu modelde Müslümanlara “keder, acı ve gözyaşı ile açılan iftarlar” reva görülmüştür. Bayramda da Filistinli çocuklara şeker yerine bombalar düşmüştür. Sayın Rektörler bunu da görmektedirler mutlaka…
Soma dahil, dünyanın hiçbir coğrafyasında; ne bu bayram günü, ne de yarın; keder, acı ve gözyaşı olmasın!
Herkes evinde huzurla uyusun! Bayramınız kutlu olsun.
Barış olsun, bilim olsun, kontenjanlar dolsun, sanat da olsun…
Gündemde ne vardı bu hafta diye sorduğumda, sosyal medya “ne yoktu ki” diye yanıtladı beni. Üniversitelerin ilan edilen kontenjanları, bunları tercih edenler ve yerleştirilenler ile ilgili bir konu çok da yerinde olurdu aslında. Ancak ve doğal olarak beni de ilgilendiren; KKTC’deki üniversitelerin kontenjan durumları ile ilgili bir yazı; okuduğunuz bu sayfa için daha yerine uygundur düşüncemi sözcüklemeden önce; ilgili verilerin yayınlanmasına ihtiyacım vardı.
Bu bekleme sürecinde göz attığım gazete sayfalarından aklıma koca bir soru takıldı: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Müslümanın maden ocağındaki ölümü, neden İsrail’in bir Filistinli Müslümanı öldürdüğü kadar ses getirmiyor akademik dünyada? Akademi ile ne alakası var bu işin, diye sorulabilir. Ben de sordum ve bu nedenle yine de akademi diyeceğim. Çünkü, üniversitelerin en üst seviyesindeki yöneticileri olan Rektörlerin bir bildirisi nerede ise tüm “Türkiye” medyasında yayınlandı. Sekiz maddelik bildiride “…İsrail’deki üniversitelerle, her türlü akademik, kültürel ve sosyal ilişkilerimizi sonlandıracağımızı…” Bu görüşle beraber “İsrail yönetimine karşı tepki koyan Musevi bilim insanlarına destek olacağımızı…” yazıldığı için de, hem üniversite, hem de akademi diyeceğim bir defa daha…
Tamamen iyi niyetle yayınlandığına inandığım söz konusu bildirinin sahipleri olarak “Türkiye Üniversiteleri Rektörleri” sıfatı ile Sayın Rektörler; sadece bu başlık deyişi üzerinden yürüyecek yeni bir “coğrafya siyaseti” polemiğinin sebebi olabileceklerini mutlaka düşünmüşlerdir. Bildiriyi okuduğumda benim aklıma hemen çok yakın zamandan; Soma’da ölen yüzlerce “Türkiyeli” vatandaşın, bu mübarek Ramazan ayında sofralarında “keder, acı ve gözyaşı ile açılan iftarları” geldi. Musul’da kaçırılan diplomatlar ve aileleri, orada işgal edilen “vatan” toprağı geldi. Lice’de gönderden indirilen “Türkiye Cumhuriyeti” bayrağı… İnsanlık dramlarına kayıtsız kalınmayacaksa; örneğin Suriye’de yaşananlar, Irak'ta Türkmenlere yapılanlar, Sudan’da Darfur katliamı da unutulmamalıdır. Ayrıca hatırladığım; Sayın Rektörlerin en son Mısır’daki siyasi duruma ilişkin yayınladıkları bir bildiri vardı. Akademik, bilimsel, sanatsal, siyasi, sosyal, ulusal, uluslararası vs. tüm olan bitene karşın; geçen yaklaşık bir yıllık süre içinde Sayın Rektörlerin yayınladıkları başka bir bildiriyi ben hatırlamıyorum.
Sayın Rektörler Mısır için yayınladıkları, aynen sonuncusu ya da ikincisi gibi, politik yönü ağır bastığı söylenebilecek bildiri sebebiyle ne elde ettiler; ne gibi akademik ya da (uluslararası bir amaç için yayınlandığından) diplomatik dönüşü oldu o bildirinin?
Muhtemelen bir yarar sağlanmış olmalı ki, aynı içerikle yeni bir bildiri yayınlandı. Bu ikinci bildiri, eğer bir canın hayatta kalmasına katkı koyacaksa, ne mutlu!
Başka bir soru daha geliyor insanın aklına; özellikle son yıllarda akademik camiada hep hedef olarak gösterilen, dünyadaki ilk 500 üniversite arasına girme yarışında, bu bildirinin bir motive edici etkisi olacak mıdır? 2023, 2053, 2071 gibi tarihleri ajandasına almış ve bunun için gereğini yapmakta olan bir siyasi erke; yerleşik değer yargıları ya da politik güç dengesine göre ayak uydurmaya çalışılıyor izlenimi bırakmak; dört yıllık bir süre için görevlendirilmiş akademisyenleri ve yönettikleri kurumları uluslararası ranking listelemeleri yapılırken etkiler mi bilemiyorum. Sayın Rektörler bunu da tartışmıştır mutlaka…
Uluslararası önemde ranking listelerinde yer alan kaç tane “Türkiye Üniversitesi” var ve bunların kaç tanesinin rektörü imzalamıştır bu bildiriyi acaba? Tümü imzalarsa ne değişir? Uluslararası başarıları ile Türk Akademisinin gururu ODTÜ’nün; dengeli ve insanlık onurunu savunma yaklaşımlı açıklamasından bir cümle paylaşmak isterim: "Ne yazık ki Gazze’de yaşananların yanında bugün Suriye ve Irak’ta da katliam, şiddet ve nefret hüküm sürmekte, çok sayıda insanın yurtsuzlaştığı ve sığınmacı konumuna düştüğü tüm bölge, istikrarsızlığa sürüklenmektedir." Burada başka bir soru daha sormak gerekiyor; farklı ülkelerden; kaç tanesinin listelerde ilk 500’e giren üniversitelerinden, nerede ise on gündür süren İsrail’in kara harekatına kınama gelmiştir? Ya da “Türkiye Üniversiteleri’nin” üyesi olduğu uluslararası örgütlerin hangisinden destek kararı çıkmıştır?
Esasında sorun; Osmanlı coğrafyasını 21.yüzyılda re-design ederek, enerji merkezli yeni bir ekonomik paylaşım modelinin burada uygulanmaya çalışılmasıdır. Bence sorunun kaynağı, adına büyük ortadoğu projesi denilen bu modeldir. Gazze’deki insanlık dramının sebebi de budur. Amerika Birleşik Devletleri tam da burada kendini açıkça belli etmiş ve maalesef bu modelde Müslümanlara “keder, acı ve gözyaşı ile açılan iftarlar” reva görülmüştür. Bayramda da Filistinli çocuklara şeker yerine bombalar düşmüştür. Sayın Rektörler bunu da görmektedirler mutlaka…
Soma dahil, dünyanın hiçbir coğrafyasında; ne bu bayram günü, ne de yarın; keder, acı ve gözyaşı olmasın!
Herkes evinde huzurla uyusun! Bayramınız kutlu olsun.
Barış olsun, bilim olsun, kontenjanlar dolsun, sanat da olsun…
Labels:
Akademi,
Filistin,
Gazze,
İsrail,
KKTC,
Mısır,
Müslüman,
ODTU,
Osmanlı,
Rektörler,
Soma,
Üniversiteler
Sunday, July 20, 2014
Tercih, üniversite, gelecek
Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:36
20 Temmuz 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!

Sanat ve tasarım alanının dayanılmazlığı; yörüngesi olmayanlara yörünge olacak kadar çekicidir. Defalarca yazdığım gibi üzerinde en çok konuşulan, herkesin görüş bildirebildiği bir alan. Ellisinden sonra kimse; ben matematikçi olacağım, ben mühendis olacağım, ben elektronikçi, fizikçi, dişçi, doktor olacağım demez. Ancak ellisinden sonra bir kısım insanlar; eğitimsizlerden eğitim alanların atölyelerinde fırça, palet, tuval veya kamera ile tanıştıktan kısa bir süre sonra ben sanatçıyım demeye başlarlar.. Hele de bir sergi açınca, film çekince tescilli sanatçı olurlar ki artık alanın uzmanlarının bile esemesi okunmaz!
Dışarıda olan bitene ilişkin pek müdahil hamleler yapmadan; akademiye durumun yansımalarına ilişkin ise fikir beyan etme zorunluluğu bugün tekrar ortaya çıkmıştır. Çünkü üniversitelerin öğrenci çekmek için uyguladıkları yol ve yöntemler ile sanat ve tasarımın çekiciliği arasında benzerlikler gözle görülür bir hal almıştır. Sosyal medyaya yansıyan bazı reklamlarda; öğrencinin eğilimine göre kampanyasına yön veren kimi üniversiteler; gezip eğlenmeyi, oynamayı ön plana çıkarmaktadırlar. Geçen hafta izlediğim bir televizyon programında, zamanında kendine üniformalı bir meslek seçmiş şimdinin üniversite patronu, açık açık “para kazanacağınız bir bölüm seçin” dedi! Bilgi değil “para”!
Tercih konusunda bana göre en güçlü anekdot; Hacettepe Üniversitesinde kendisiyle birlikte çalışmaktan onur duyduğum eski Rektör Prof.Dr. Uğur Erdener’e ait. Öğrenci adaylarından biri görüşmelerinde; A-üniversitesi kayıt yaptırdığımda bana şunları vaat ediyor, B-üniversitesi bunları vaat ediyor, C-üniversitesi… diye sıraladıktan sonra sorar: siz ne vereceksiniz? Rektör Erdener’in yanıtı kurumsal güvenin doruk noktasındandır: “Başarılı olursanız bizden Hacettepe Üniversitesinin diplomasını alırsınız.” Bugün için o kadar çok şey okuyorum ki, ben yazmayacağım.
YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi öğretim görevlisi Mehmet Naci Dedeal’ın görüşü alana ilişkin ipuçlarını veriyor gençlere... Yetenek sınavı mı, merkezi sınav mı tartışmalarının arasında “sınava ilişkin” güncel bir yorum ve öneri, o nedenle de aynen aktarıyorum: “Yetenek sınavları dönemi başlıyor... Merak etmeyin jürideki hocalar çocuğunuzun el yazısından bile hangi tür yeteneğe sahip olduğunuzu anlarlar. Kurslarda oluşturulan basit biçimlendirmeler o kadar çoğaldı ki gerçekten yetenekli olanlar bu şablonun içinde başarılı olamayıp sınavları kazanamıyorlar. Standart görsellerle okula girmeyi başaranlar da maalesef sıradan olmanın ötesine geçemiyorlar. Okula giriliyor ama eğitim eziyete dönüşüyor. Gençler, sanat eğitimi ortamları, ailelerinizden yada arkadaşlarınızdan alkış aldığınız ayrıcalıklı ortamlar değildir...” Değerli dostumun yıllarla harmanlanmış “deneyimlerine” dayalı görüşü, elbette ve öncelikle “sınavla girilen” sanat ve/veya tasarım fakültesi öğrenci adaylarına... “Özel okulların kendine has yaklaşımları olması doğal. Tek tip bir eğitim zaten düşünülemez. Tercih eden gider ve yaşayarak öğrenir.”
YDÜ ile aynı statüde diğer Üniversiteler arasında kaç tanesinde Resim, Heykel ve Seramik birimleri var? Kaç tanesinde Sahne Sanatları, kaç tanesinde Tiyatro, kaç tanesinde Oyun Yazarlığı bölümleri var? Bu sorunun cevabı sanırım “yok denecek kadar az” olur... Bu ayrıcalıklı üniversite ile ilgili internette şöyle bir bilgi mevcut: “Yakın Doğu Üniversitesi’nin, 16 Fakülte, 98 bölüm, 187 mastır ve doktora programıyla eğitim veren 4 enstitüsü, 2 okul, 4 yüksekokul ve 24 araştırma merkezi” var. Ancak, benzer ya da eşdeğer statüdeki eğitim kurumları ile kıyaslandığında bu rakamların; bir marka değer gibi, her alanda yörüngesi olmayanlara yörünge olacak kadar çok şey anlattığını görebilirsiniz.
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:36
20 Temmuz 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!

Sanat ve tasarım alanının dayanılmazlığı; yörüngesi olmayanlara yörünge olacak kadar çekicidir. Defalarca yazdığım gibi üzerinde en çok konuşulan, herkesin görüş bildirebildiği bir alan. Ellisinden sonra kimse; ben matematikçi olacağım, ben mühendis olacağım, ben elektronikçi, fizikçi, dişçi, doktor olacağım demez. Ancak ellisinden sonra bir kısım insanlar; eğitimsizlerden eğitim alanların atölyelerinde fırça, palet, tuval veya kamera ile tanıştıktan kısa bir süre sonra ben sanatçıyım demeye başlarlar.. Hele de bir sergi açınca, film çekince tescilli sanatçı olurlar ki artık alanın uzmanlarının bile esemesi okunmaz!
Dışarıda olan bitene ilişkin pek müdahil hamleler yapmadan; akademiye durumun yansımalarına ilişkin ise fikir beyan etme zorunluluğu bugün tekrar ortaya çıkmıştır. Çünkü üniversitelerin öğrenci çekmek için uyguladıkları yol ve yöntemler ile sanat ve tasarımın çekiciliği arasında benzerlikler gözle görülür bir hal almıştır. Sosyal medyaya yansıyan bazı reklamlarda; öğrencinin eğilimine göre kampanyasına yön veren kimi üniversiteler; gezip eğlenmeyi, oynamayı ön plana çıkarmaktadırlar. Geçen hafta izlediğim bir televizyon programında, zamanında kendine üniformalı bir meslek seçmiş şimdinin üniversite patronu, açık açık “para kazanacağınız bir bölüm seçin” dedi! Bilgi değil “para”!
Tercih konusunda bana göre en güçlü anekdot; Hacettepe Üniversitesinde kendisiyle birlikte çalışmaktan onur duyduğum eski Rektör Prof.Dr. Uğur Erdener’e ait. Öğrenci adaylarından biri görüşmelerinde; A-üniversitesi kayıt yaptırdığımda bana şunları vaat ediyor, B-üniversitesi bunları vaat ediyor, C-üniversitesi… diye sıraladıktan sonra sorar: siz ne vereceksiniz? Rektör Erdener’in yanıtı kurumsal güvenin doruk noktasındandır: “Başarılı olursanız bizden Hacettepe Üniversitesinin diplomasını alırsınız.” Bugün için o kadar çok şey okuyorum ki, ben yazmayacağım.
YDÜ Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi öğretim görevlisi Mehmet Naci Dedeal’ın görüşü alana ilişkin ipuçlarını veriyor gençlere... Yetenek sınavı mı, merkezi sınav mı tartışmalarının arasında “sınava ilişkin” güncel bir yorum ve öneri, o nedenle de aynen aktarıyorum: “Yetenek sınavları dönemi başlıyor... Merak etmeyin jürideki hocalar çocuğunuzun el yazısından bile hangi tür yeteneğe sahip olduğunuzu anlarlar. Kurslarda oluşturulan basit biçimlendirmeler o kadar çoğaldı ki gerçekten yetenekli olanlar bu şablonun içinde başarılı olamayıp sınavları kazanamıyorlar. Standart görsellerle okula girmeyi başaranlar da maalesef sıradan olmanın ötesine geçemiyorlar. Okula giriliyor ama eğitim eziyete dönüşüyor. Gençler, sanat eğitimi ortamları, ailelerinizden yada arkadaşlarınızdan alkış aldığınız ayrıcalıklı ortamlar değildir...” Değerli dostumun yıllarla harmanlanmış “deneyimlerine” dayalı görüşü, elbette ve öncelikle “sınavla girilen” sanat ve/veya tasarım fakültesi öğrenci adaylarına... “Özel okulların kendine has yaklaşımları olması doğal. Tek tip bir eğitim zaten düşünülemez. Tercih eden gider ve yaşayarak öğrenir.”
YDÜ ile aynı statüde diğer Üniversiteler arasında kaç tanesinde Resim, Heykel ve Seramik birimleri var? Kaç tanesinde Sahne Sanatları, kaç tanesinde Tiyatro, kaç tanesinde Oyun Yazarlığı bölümleri var? Bu sorunun cevabı sanırım “yok denecek kadar az” olur... Bu ayrıcalıklı üniversite ile ilgili internette şöyle bir bilgi mevcut: “Yakın Doğu Üniversitesi’nin, 16 Fakülte, 98 bölüm, 187 mastır ve doktora programıyla eğitim veren 4 enstitüsü, 2 okul, 4 yüksekokul ve 24 araştırma merkezi” var. Ancak, benzer ya da eşdeğer statüdeki eğitim kurumları ile kıyaslandığında bu rakamların; bir marka değer gibi, her alanda yörüngesi olmayanlara yörünge olacak kadar çok şey anlattığını görebilirsiniz.
Saturday, July 19, 2014
Thursday, July 17, 2014
Subscribe to:
Posts (Atom)


.jpg)


