Sunday, April 19, 2015

Sergim, kriterler, üretmek

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:76



Elbette üstüme alınmadım ama, geçen haftaki yazımda sözünü ettiğim KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde adayların seçim çalışmalarını yürüten-lerin sergiledikleri grafik tasarım açısından “zayıf” kampanyalara yönelik eleştirim, Lefkoşa’dan duyulmuş galiba!  Yırtılmamış billboardlar daha okunur olmuş… Bir arkadaşım paylaşmıştı “seçimden sonra birlikte yaşayacağımızı unutmayalım” diye… Türkiye’deki durum için ise şöyle bir yorum yapasım var:  YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini kurduğumdan beri, kimi doğrudan kimi dolaylı olarak akademik kadroda çalışmak için başvurular gelir bana.  Son iki yıl içinde gelen başvuruların nedenlerinin başında “Türkiye’den kaçmak” önemli bir yer tutuyor. İşin ilginç tarafı, sosyal medyada bu yönde ve her alanı kapsayıcı yazıların artmakta olduğunu görmekten de, ülkem adına son derece üzüldüğümü belirtmek isterim.

Tuvalin ön yüzündeki resimde maalesef “sosyolojik olarak” karamsarlık var iken; geçelim diğer yüzüne:  Geçen haftalarda yayınladığım akademisyenlere yönelik istatistiki bilgilerden sonra, bu gazetede yazmaya başladığım yetmiş altı haftadır ilk defa bugün “kendi sergimden” yazacak olmanın izninizle “keyfini” çıkarmaya çalışacağım.  Sergi kişisel olduğu için çalışmalarımdaki rengin tahliline açık bir seyirde yürüyeceğim cümlelerimde. Çünkü ve onu gördüm ki; sanatla üst düzey bir akademisyen olarak uğraşmak ile, “öteki” olarak uğraşmak; iç içe geçmiş ve gerçek hayatta yerini almış iken; “sanatın gerekliliği, pür sanat, estetik kalite” gibi soru ve sorunların önemi “sizin için” ile tasnif ediliyorsa, size de, yaptıklarınızdan keyif almak kalıyor! Bu durum bir ikilem gibi görünüyor olabilir, ancak ve her zaman gerçek ile yüzleşmek “ağacı deviremeyen rüzgar onu daha güçlü kılar” sözüne uygun adım, “sizi” daha güçlü kılacaktır!

Sergime ilişkin yazı yazmayı planlarken “insan neden sergi açar” diye sordum kendi kendime. İnternette araştırma yaptım, bir sürü konuya ilişkin nedenlerin cevabı var ancak, “neden sergi açar” için bir cevap bulamadım.  Ben bir akademisyen olduğuma göre, komisyonunda üyelik de yaptığım Doçentlik güncel kriterlerine bakma gereği duydum. Bir akademisyenin gireceği en üst düzey “sınav” olduğu için YÖK Doçentlik Sınav Yönetmeliğine ulaştım:  http://www.uak.gov.tr /temelalan /A_tablo4_130415. pdf

“Madde 4: 2- c) Doktora, tıpta veya diş hekimliğinde uzmanlık veya sanatta yeterlik derecesi iktisap edildikten sonra, doçentlik başvurusunda bulunulacak bilim alanında öngörülen asgarî kriterlere uygun özgün bilimsel yayın ve diğer çalışmaların yapılmış olması, şarttır.  Bunun yanı sıra aşağıdaki koşullar aranır” diyor.

“Başvurulan doçentlik alanı ile ilgili ve adayın yaptığı lisansüstü çalışma(lar)dan üretilmemiş olmak koşuluyla aşağıdaki maddelerin yerine getirilmesi zorunludur: 1) Özgün sanat eserleri, tasarımlar ya da yorum çalışmalarıyla en az iki kişisel etkinlikte (sergi, bienal, gösteri, dinleti, festival, gösterim) bulunmak, 2) Özgün sanat eserleri, tasarımlar ya da yorum çalışmalarıyla karma ortak etkinliklere (sergi, bienal, gösteri, dinleti, festival, gösterim) katılmak, 3) Sempozyum, festival, workshop, bienal gibi etkinliklere eserleriyle katılmak, 4) Bir kitap veya en az iki makale yayımlamak, 5) Sempozyum, kongre ve panel gibi bilimsel/sanatsal bir toplantıya bildiri ile katılmak.”

Pek çok üniversite; bu kriterlerin üstüne “Bilimsel ve Sanatsal Faaliyetleri ve Katılım Desteği Uygulama İlkeleri” toplamlı bazı maddeler daha ekleyip, kendi kadrolanmasını “güçlendirmeye” çalışarak “ranking” listelerine girmek için yarışıyor. Sonuçta akademisyenlerin takdir ve teşvikini de düşününce “yarış” idare eden ve idare edilen açışından, karşılıklı olarak daha da mantıklı, verimli ve keyifli bir hal alıyor. Ancak bazı üniversitelerde “sanat” sadece ilke başlıkları içinde geçiyor, içeriğinde, yukarıdaki kriterlerin esemesi okunmuyor. Doğal olarak da alan dışından; sanatı, evinin salonundaki evlilik fotoğrafından ibaret sanan kişilerin, en azından “bir akademisyenin başka alanlara saygı göstermesi gerekir” ilkesinden ve sanattan bir haber bu kişilerin, “sanatı değerlendirmeleri” mümkün değildir. Bu tür insanların sadece sanata değil, kurumlarına da zarar verdiği/vereceği açıktır. Nokta.

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin kuruluşuna, HÜ. Güzel Sanatlar Enstitüsü Müdürlüğüm sırasında Lefkoşa HP Galeride (Sayın Özhan Özyürek’in girişimleri ile) açtığımız “ortak” sergi vesilelerden biri olmuştu. Onlarca ortak sergi açtık devamında. Kore’dekini en öne alarak, kişisel sergilerim de oldu… Sonuncusu ‘Renkli Açılımlar’…

Almanya’nın en önemli üniversite kentlerinden biri olan Marburg’da ‘Renkli Açılımlar’ adlı 19. kişisel sergimi, eşim Yükselen Akyüz’ün girişimleri ile açtım. Sergi; Dr. Robert Würdinger’in kendi koleksiyonunu da sergilediği binasında 15 Nisan 2015 günü açıldı.

Hatırlatmakta yarar var: Türk sanatçı, Ulusal Plastik Sanatlar Derneği Başkanı Bedri Baykam, International Associations of Art (Uluslararası Sanat Derneği)'nin Nisan 2011'de Guadalajara /Mexico'da düzenlenen Dünya Genel Kurulu'na,Türkiye temsilcisi olarak katılır. Baykam, toplantıda Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın Dünya Sanat Günü olarak kutlanmasını önerir.  Bu öneri; çoğunluk oyu alarak, her yıl 15 Nisan tarihinin World Art Day (Dünya Sanat Günü) olarak kutlanması kararına dönüşür ve dünyaya ilan edilir.

Dr. Robert Würdinger sergimi işte böylesi özel bir günde açtı, kendisine ve eşime müteşekkirim.

Buradan sözü artık başkalarına vereyim: “Akyüz ‘Renkli Açılımlar’ adlı 19. kişisel sergisinde doğadaki görsel düzen, uyum ve dinginliğe yeniden uzanıyor.  Her çalışması bizi başka bir duygu ortamına çekiyor. Sadeliğine rağmen güçlü renk kontrastlarıyla doğanın bütün güzelliğini, “Renkli Açılımlar” serisinde öne çıkardığı ‘rengin formu, dokusu, öyküsü’ çalışmalarında yeniden ve kavram kargaşalarının arkasına saklanmadan simgeleştiriyor. Simgeler de kendilerini anlatıyor. “Dünyanın her yerinde insana anlayacağı dille konuşmak en iyisidir” diyor.  Dijital ortamda piksel düzeyinde teknik olasılıkları kontrol ederken formu yeniden açan sanatçı, doğal olanı ve renkleri yeniden masalsılaştırıyor. Yaşamdan alınmış karelerle yalın bir açılıma götürüyor bizleri. Ovada yollar, suda dallar ve martılar ile izleyicinin rahat nefes almasına hatta, kendi için yeni keşifler yapmasına açık kapılar bırakıyor” Dr. Dilek Şener’in kaleminden çalışmalarım için dizilenler.

Prof. Canan Atalay Aktuğ ise; “Türkiye’deki dijital sanatın öncü uygulayıcılarından olan Uğurcan Akyüz, doksanlı yıllarda İngiltere’de grafik alanında doktora çalışmaları sırasında yoğunlaştığı gündelik yaşamın anlık karelerinden süzdüklerini, kültürel imgelerle birleştirerek gerçeklik adına yeni bir sunum dili oluşturmuştur.  Dijital ortamda piksel düzeyinde teknik olasılıkları kontrol ederken objeyi yeniden biçimlendiren sanatçı, doğal görünümleri dijital renk kurguları içinde yeniden şiirselleştiren sayısız çalışmaya imza atmıştır.  Teknolojiyi kullanırken gerçeküstü bir anlayışla farklı zaman katmanlarını birbirine ekleyen Akyüz, gerçekçi sanat anlayışına sürpriz kurgular yapmıştır” diyor.

YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Öğretim Elemanları sergisi Lefkoşa AKM’de yarın (20 Nisan 2015, 18:00) açılıyor. Ben de orada olacağım!

Eğitim alın, uzmanlık alanlarına saygı duyun, üretin, sanata yakın kalın…

Sunday, April 12, 2015

Seçim, anarşi ve İnatçı

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:75



Sanat insanla beraber devam ederken; KKTC’de Cumhurbaşkanlığı seçimine tam bir hafta kaldı! Özellikle açıkhava reklamlarının grafik tasarımları, gazete ve basılı yayınlarda yürütülen kampanyalar…  Bu “hazır bilgilendirmenin”; seçmenin adaylar hakkında “görüş” oluşturmasında, örneğin billboardların algılanabilirliği kriteri ile kıyaslamalar yapıp, adaylardan birini tercih etmesinde ve oyunu kullanmasında ne kadar etkisi olduğu merak uyandıran bir durumdur.

Tasarımdaki görsel karmaşayı mesela; retorik, semantik, sentaktik veya semiyotik açıdan değerlendirip ona göre “reklam” stratejisi belirleyen aday veya adayların farklılıkları son hafta mı görülecek sorusu da başka bir merak konusudur.  Merakımdan; ben de işinin uzmanı iletişimcilerin, kampanyalara ilişkin yorumlarını hem takip, hem de “like” ediyorum! Ama yine de yazmadan yapamayacağım: kampanya yürütücülerinden kaç tanesinin grafik tasarım bölümlerinden mezun olduğu, bulutlu havada açıkça görülüyor! İşi profesyoneller, işi her alanın uzmanları yapmalı diye uyarmalarımız ondandır!

Sanat devam ediyor… Hatırlarsanız geçen hafta makalemde Guernica vardı, kaos vardı. Bu hafta Türkçesi ile anarşi olacak: AN-ARCHE ve Ümit İnatçı…

2005 yılının 14 Kasım’ında; Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş’ın ofis duvarlarında asılı duran resimleriyle tanıştım Ümit İnatçı ile… O resimler hala orada duruyor… İzninizle; Ümit İnatçı da Art Rooms’daki sergisinin “tam” manifestosu ile bu sayfanın konuğu oluyor:

“Mitolojik kozmogoni ve teogoninin yaratıcılarından olan Eski Yunan şairi Hesiodos’a göre dünyanın yaratılış orijininde kaos var. Kaos aynı zamanda kozmik armoninin kendisidir de. Hermes’ten Orfeus’a bu anlayışın bir yaradılış ve inanç efsanesine bürünmesi  doğayı esrarengiz bir dünyaya dönüştürür. Böyle bir dünyada ritüel ve tılsımın tinsel eğilimleri beslemiş olması insanın kendi doğasından kaynaklanır. İnsan evladı, kendinde doğa ve kendi öznelliği arasında yaşadıklarına anlam vermeye çalışan bir varlıktır. Sanat işte bu anlamlandırma ve anlamı yüceltme sürecinin görünür kılınmasını sağlayan doğal bir eylem biçimidir. 

Hatırlamak ve hatırlanmak istemek iz bırakmayı zorunlu kılan bir davranışın sonucudur. İz, bir çizgiden başlayarak doğayı taklit eden biçime gelene kadar her zaman için bir yücelme duygusunun tezahürü olarak bedene büründü. Sonra ses ve tını. Rüzgarın ıslık sesinden senfonilere kadar, bir şaman yakarmasından ilahilere kadar tapınmanın, adanmanın ve özgürleşmenin karmaşık duyguları üzerinden yükselen müzik... Müzik de tıpkı resim gibi insanın doğayla uyumu arasındaki gizemli ilişkisinden beslenmeye devam etti. Tek tanrılı yaradılış efsanesine gönderme yaparak ‘‘Başlangıçta söz vardı. Sessizlik ondan sonra ortaya çıktı.’’ diye bir vurgulama yapıyor Jean Baudrillard ‘‘Neden Her Şey Hala Yok Olup Gitmedi?’’ adlı kitabında (2007); bu da onun yanılgısı. çünkü aslında sözdür sessizliğin bozulmasına neden olan. Başlangıçta sessizlik vardı sonra söz ortaya çıktı. ‘‘Artık ortada son denilebilecek bir şey kalmadı’’ diye ekliyor yine aynı düşünür. Halbuki ilk de son da aynı döngünün ivme jeneratörleridir ve bir ayna yansıması gibi birbirlerinin içinde çoğalırlar. İlk ve son’u doğum ve ölüm gibi bir ikilik olarak algıladığı zaman, yaşamın ne anlama geldiğini sorgulamaya başlayan insan tanrıları tasarlamaya başlar. Sanatın başlangıcını (arche’sini) da burada aramak lazım.     
Beni ilgilendiren de işte bu ‘arche’dir; sanatın ilk bakir hali; hatta sanat olmadan önceki hali. Benim bir sanatçı olarak zaman ve mekan içindeki konumum ise –an-arche– ilk ve orijinal olmayan bir durumdan kaynaklanıyor. Soyut sembollerle bezenmiş iki boyutlu bir düzlemde Klee’nin resimde müziği aradığı gibi ben de müziği ve armoniyi arıyorum. Resim ve enstalasyonlardaki ritüellik de orfik tinsellikle bağdaştırılabilir. Doğayla uyum arayışı ne kadar antik bir arayışsa benim eserlerim de o kadar eski ve anakroniktir; çünkü şimdiki zamanın sınırları içinde düşünmenin sanatla çelişen bir zihinsellik durumu yarattığına inanıyorum.  

Orfizm kübik resim sanatçılarının renk armonisine dayalı kompozisyonlarını tanımlamak için kullanılan bir terimdi. Tam anlamıyla orfik sanatın karşılığını bulacak resimler ürettiğime inanıyorum. Soyut sembollerle bezenmiş doğadan soyutlamalarla müzikalite ve yazı düzeninde kurgulanmış motifler arasında inşa edilen ritüel resimlerimde metaforik olarak Hermes ve Orfeus düalizminin yansımasını görebiliriz. Boya resimlerim ya da nesne resimlerim her zaman tılsım ve büyüyü çağrıştıran ezoterik bir kurguyu içerirler. Enstalasyon çalışmalarımda da yine aynı yönelimlerin makasında ilerlediğimi görebilirsiniz. Çektiğim fotoğraflar da aynı doğrultuda kurgulanmış nesnelerin resme aktarılma hallerini içeriyorlar. Aslında onlara ‘çektiğim’ değil ‘yaptığım’ fotoğraflar desem daha doğru olur. Dijital enstrümanlarla müdahale ettiğim fotoğraflarda nesneler ve mekan kendi gerçekliklerini terk edip metafiziksel bir boyuta taşınıyorlar.   

Güncelliğin içine sıkışmış bir metropoliten entelektüeli gibi değil doğanın kozmik bütünlüğüne dönmeye çalışan bir şaman gibi sanat yapıyorum. ilkellik ve geometri, sezgi ve bilinç, özne ve nesne, gizem ve açıklık, parça ve bütün, şüphe ve mutlak... İkiliklerle çatışarak, bir homo ludens gibi kendimi de oyunun bir parçası kılarak, tüm yüceliklerin bir rol kapma oyunundan ibaret olduğunu kanıtlamaya çalışıyorum. Her ritüel bir gerçeklikten kaçış ve hiçliğe direnme biçimiyse sanat da bundan farklı bir mevcudiyet durumu ortaya koymuyor. ‘‘Gerçek olan hiçliğin kendisi mi?)’’ diye soru sormamızı engelleyen gündelik yaşamın tüm etkilerinden arınmanın bir yolunu bulmak lazım diye düşünüyorum. Kendimi anarşist ve ateist olarak tanımlamam bile eksik kalıyor; ya da fazla geliyor. Benim yolculuğum ‘‘hiç’’e doğruysa bu tanımlamalar da kendi değerlerini yitirebilirler. 
Şamanizm’den Mısırlıların hermetik ritüel sanatlarına, Antik Yunan Mitolojisi’ndeki kozmogoniye ve kültürel antropoloji - etnografya düzeyinde günümüze kadar varan betimleme biçimleri eserlerimin kültürel gen yapısında gizlidirler. Bir antik seramikten ikonaya, bir tapınak resminden kilim motiflerine, bir şamanın tılsımlı nesnesinden simyacının şematik resimlerine, bengü taşlarından el yazmalarına, bir Uzakdoğu resminden minyatüre... Resim ve yazının bir bütün olarak algılandığı her ne varsa zihnimi meşgul ediyor. Sanatsal üretimimi devingen kılan bu esin ve bilgi kaynakları zihnimi hep diri tutuyor. Elbette ki sanatın psiko-dinamiği, sosyal etkisi, entelektüel ve tinsel salınmaları, ontolojik kaygı ve erdemli olma durumları da bir sanatçı için önemlidir; ancak daha da önemlisi bir sanatçının kendi mevcudiyetini bir başka aklın yücelik denemelerine araç kılmamasıdır. 

Romantizmin sanatçıya kazandırdığı özgürlük elden yitmişe benziyor. Kurumlar, statüler, onama yetkesi derken, sanatçının ontolojik konumu sosyoekonomik bir silsilenin içine kayıyor. Sanat piyasasının ‘‘Güncel Sanat’’ adı altında totalize etmeye çalıştığı entelektüel üretim biçimlerine direnen bir sanatçı olarak içinde yaşadığım zamanın değil, insanı hafızasına kaydeden bütünsel zamanın bir parçası olma çabasındayım. ‘‘Omnia ab uno omnia ad unum’’ bütünden teke, tekten bütüne... Mikrokozmos ve Makrokozmos döngüsü... İşte bu döngü içinde varlığımı sınıyorum; hem varım hem yokum.  Bütün ‘‘ben’’ler tanrıya çıkar, bütün tanrılar da ‘‘ben’’e. Benim yolumsa evrene çıkar orası ki hem kendimi bulduğum hem de kaybolduğum yerdir. İşte bu yüzden an-arche.”

Eğitim alın, uzmanlığa saygı duyanı seçin, sanata yakın kalın…

Sunday, April 5, 2015

Kaos, akademisyen, indeks

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:74



Sosyal çalkantıların, her düzeyde bireyin psikolojisini bozduğu bir coğrafyada, sanatın ve bilimin tartışılması yarar açısından değerlendirildiğinde, karşımıza kocaman bir sıfır çıkacağından kuşkum var. Ancak ve örneğin; Nazi Almanya’sı döneminde bile sanatın ve bilimin kendisine nefes alacak ortamlar bulduğunu da hatırlamak gerek! Picasso’nun Guernica tablosunu soran Nazi subaylarına “bunu siz yaptınız” cevabını verdiğini bilen, epey insan vardır diye düşünüyorum!

Yarım yüzyıllık sosyal tarihimde, “bu da mı olacaktı” demeye artık alıştım. İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler, kısaca cumhuriyet yönetiminden uzaklaşmanın bedelini yönetilenlerin ödeyecekleri günlerin hızla yaklaşmakta olduğunu kahrolarak yorumluyorum. Bu sosyal kaosa doğru yuvarlanmanın arkasında “bilginin güç olduğu” bir dünyanın olmadığı açık. Bu yüzyılda; kültürel bağlamda tarım toplumundan çıkamamışlığın bedelini; bilgiye değer veren devletler, bileğe değer verenlere maalesef kan ve gözyaşı ile ödetiyorlar. Bu bedele ilişkin, akademisyenler, sosyal psikologlar veya sosyologlar mutlaka çalışmalar yapıyorlardır bir yerlerde; ama nerde?

Bu yalanlar, bu körlük, bu buhran, başka nerede var?

Toplumun pek çok kesimi gibi akademisyenlerin durumu da vahim. Artık, 1980 öncesi gibi, “akşam eve dönebilecek miyim?” diye düşünen bir akademisyenin, nasıl çalışabileceği veya çalışmalarında objektif sonuçlar ortaya koyabileceğini beklemek mümkün müdür?  Başka bir deyişle; temel içgüdülerden ikisinin (doymak ve yaşamak) kontrolü üzerinden ideolojisini yürüten erke teslim akademisyenlerle, dünyanın ilk 500 üniversitesi arasına girmek olası mıdır? Sonuç onu gösteriyor ki; İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre değerlendirildiğinde, yaşadığımız coğrafyadaki ülkeler, bu olasılığı düşük ülkeler.

Değişik endeksler ve istatistiki bilgiler ışığında değerlendirmeler yapıldığında sonuç nedir? Ya da bu yukarıya yansıyan yorumlarım sadece duygusal değerlendirmeler midir? Kaos içindeki toplumun örnek bir kesiti olarak üniversitelerde gidişat nasıldır? Gerçek akademisyen olmak kolay mıdır? Vatandaşı olduğu bir ülkenin bayrağını, o ülkede taşımanın “kışkırtıcı davranış” olarak değerlendirildiği, dünyada bir başka ülke var mıdır? Yoksa sergilenen bir “nü” resmi mi daha önemlidir?

Soru sormanın, yorum yapmanın ve bunu paylaşmanın suç olmadığı üniversitelerin -hangi- standartlara göre düzeyleri nasıl belirleniyor sorusuna ilgili kitlesi, genellikle akademisyenlerle sınırlı kalsa da; bazı araştırma kurumlarının dünya üniversitelerinin başarı sıralamalarını konu edinen haber ve tartışmalarını; medyada ancak, satır aralarına sıkışmış halde görebiliyoruz. Her ne ise!

Dünyada akademik başarı sıralamaları yapan sekiz kurum olduğu biliniyor. Bu sekiz kurum içinden; yaklaşık bir yıl önce, Çin-Şhangay’daki Jiao Tong Üniversitesi (ARWU) tarafından yapılan, “dünyadaki en iyi 500 üniversite sıralamasında” Türkiye’den sadece bir üniversitenin  yer aldığını okumuştuk. Ülkeler için üniversitelerin yerel öncelikleri ve ihtiyaç analizleri önemli gibi görülmekle birlikte, evrensel bilim normları, kalite beklentileri ve küresel rekabet dikkate alındığında benzeri karşılaştırmaların yapılması, analizde bulunmaya yardımcı olabiliyor. Bu nedenle, hangi kriterlere göre değerlendirme yapıldığına değinmek sıralamayı görmek açısından yararlı olacaktır. ARWU’nun değerlendirme kriterlerinin altı başlıkta toplandığı görülüyor:

1- %10’luk ağırlık, üniversitenin kurulduğu yıldan itibaren Nobel Ödülü ya da Fields Madalyası alan mezun sayısı
2- %20’lik ağırlık, üniversitede çalışan öğretim elemanlarına verilen Nobel Ödülü veya Fields Madalyası sayısı
3- %20’lik ağırlık, Thomson Reuters tarafından en çok atıf alan araştırmacıların listelendiği üniversitelerin HiCi (Highly Cited Researchers) sayısı
4- %20’lik ağırlık, Nature and Science’ta yayınlanan çalışmaların puanlar
5- %20’lik ağırlık, Science Citation Index kapsamında yayınlanan çalışmalara göre yapılan puanlar
6- %10’luk ağırlık ile önceki beş kategoride elde edilen nicel değerlerin üniversitede tam zamanlı çalışan akademik personel sayısı; oranının hesaplanması ile elde ediliyor.

Diğer benzer kurumların kriterleri ile birlikte değerlendirmeye alınabilecek pek çok parametrenin varlığı, sıralamadaki farklılığı elbette etkilemektedir. Ancak Türkiye ile ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada, Japonya ve Avustralya kıyaslandığında ortaya çıkan sonuçlar üzerinde yukarıda sözünü ettiğim “kaotik sosyal durumun” bir etkisi var mı sorusunun cevabını uzmanlarına bırakmak lazım gelir diyerek, değerlendirmeleri paylaşalım:

Dünya’nın en iyi 500 üniversitesi arasında 146 üniversitesi bulunan ABD’deki 25-64 yaş arası nüfusun %42’si üniversite mezunu, Türkiye’de ise bu oran %14.
AR-GE faaliyetleri için ülkelerin GSYİH’den ayırdıkları bütçe oranları da değerlendirmede bilgi sunan parametreler arasında yer almaktadır. Türkiye GSYİH’sinin sadece % 0,86’sını AR-GE faaliyetlerine ayırmaktadır ve bu oran ile 9 ülkenin en gerisinde yer almaktadır. Bu alanda Türkiye’ye en yakın ülke % 1,25 ile İtalya’dır. Japonya’da ise bu oran % 3,39’dur ve Japonya’daki 19 üniversite, dünyadaki en iyi 500 üniversite içinde yer almaktadır.
Tam zamanlı çalışan araştırmacı sayısının toplam çalışan nüfustaki bindelik oranı, Japonya’da 10,2; Fransa’da 9,0 iken Türkiye’de ise 2,8’dir. Türkiye’ye en yakın ülke olan İtalya’da bile bu oran 4,2 ve Türkiye’deki oranın neredeyse 2 katıdır.
Ülkelerin gelişmişliklerinin bir göstergesi olarak da kabul edilebilecek küresel inovasyon endeksine göre Türkiye 143 ülke içinde 54. sırada yer almaktadır.
Yukarıdaki  9 ülke içinde kişi başına düşen milli gelir açısından sıralamanın en altında Türkiye yer alıyor. Birçok parametrede Türkiye’ye en yakın değere sahip İtalya’da bile kişi başına düşen milli gelir Türkiye’nin neredeyse dört katı.

Şu soruyu da sormak mümkün:  ARWU’nun değerlendirme kriterlerine göre Türkiye ile benzer özellikler gösteren ülkelerden kaç üniversite, dünyadaki en iyi 500 üniversite içinde yer alıyor?

Türkiye’nin 25-64 yaş arası mezun oranı %14, ona en yakın OECD ülkesi ise yine %14 ile İtalya, ardından %17 ile Portekiz ve Meksika geliyor. Dünyadaki en iyi 500 üniversite sıralamasında İtalya’nın 21, Portekiz’in 3, Meksika’nın ise 1 üniversitesi yer alıyor.

Bu değerlendirmeler ışığında; bir ülkenin gelişmişlik düzeyini artıran temel etmenlerden birinin eğitim olduğu görülmektedir.  Üniversiteler, gelişmenin ön koşuludur denilebilir. “Eğitimin niteliği artmadan gelişmişlik, gelişmişlik düzeyinin artmasıyla sağlanacak maddi ve manevi ortam olmadan da, eğitimin niteliğinde artış sağlanamayacaktır.”

Sonuç; bu durumdan çıkmak için yapılması gereken değişikliklerin, sadece ‘makale yayınlamakla’ çözülemeyeceği açıktır.  Üniversitelerin niteliğinin artırılması yönünde çaba başlıkları arasında “sanatın” kesinlikle yer alması gerekir. Sanatın değerlendirilmesi ise, özellikle alanın uzmanları tarafından yapılmalıdır!

Yeni Guernica’ların resmedilmemesi için, sosyal kaostan kurtulmak için:

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, March 29, 2015

Future: YDÜ, kutlama

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:73



Değerli okurlar, geçtiğimiz haftalardaki “araştırma” yazıların ardından bugün; koşullar ve ortam gereği iki “haber” yazısını sizlerle paylaşacağım. Bunlardan birincisi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde tanık olduğum en üst düzey akademik organizasyonlardan biri olan “University of the Future: University Cities and Health Tourism” başlıklı uluslararası konferanstı. Hamiliğini bizzat Yakın Doğu  Üniversitesi Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel’in yaptığı bu konferansın başarıyla tamamlanmış olmasından hep beraber gurur duyduğumuzu belirtmek isterim. Elbette bu başarının arkasında isimli kahramanlar vardır ancak, emek veren tüm “ekibi kutlamak”, daha kuruma yönelik bir tavır olacaktır diye düşünüyorum!

Söz konusu konferans; European Business Assembly (EBA), Oxford Academic Union (OAU) ve Club of Rectors’ün katılımlarıyla Yakın Doğu Üniversitesi’nin ev sahipliğinde; çeşitli kurum temsilcileri ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleştirildi. Konferansa ilişkin yazıya http://duyuru.neu.edu.tr adresindeki bilgilerle devam edersek:

Açılış konuşmalarını KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu; YDÜ Kurucu Rektörü Dr. Suat İ. Günsel ve EBA Başkanı Prof.Dr. John Netting’in yaptığı konferansta ayrıca; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel ve Oxford Academic Union temsilcisi Prof. Nathan Pike da birer konuşma gerçekleştirdiler.

KKTC Cumhurbaşkanı Dr. Derviş Eroğlu konuşmasına, “Bugün başlıca nedeni, benim ve hükümetimin 1988 yılında kurma kararı aldığımız, ilk yasasını geçirdiğimiz yüksek öğrenimin geldiği ileri noktanın ne kadar gurur verici olduğunu görmektir” sözleri ile başladı. Cumhurbaşkanı Eroğlu ayrıca “Yakın Doğu Üniversitesi bugün geldiği aşama itibarıyla ülkemizin en güzide yüksek öğrenim kurumlarından bir tanesi durumundadır. Bütün alanlarda olduğu gibi özellikle tıp alanında atmış olduğu cesur adımlar ve yatırımlar, bu kurumu diğer kurumlardan daha farklı bir noktaya taşımaktadır. Ben tıp doktorluğu eğitiminin ne anlama geldiğini çok iyi bilen birisiyim. Tıp fakültesinin kurulmasına müteakip, coğrafyamızın nimetlerinden yararlanarak bu fakültede hizmet alabilecek yabancı hasta alımını da sağlamak büyük bir adım olacaktır. Temennim bunun en erken zamanda gerçekleşmesi ve dünyanın her yerinden gelecek olan hastaların Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde şifa bulmalarıdır” dedikten sonra sürdürdüğü konuşmasında; konferans süresince yürütülecek panellerin ve ortaya çıkacak sonuçlarının takipçisi olacağını da belirtti.

Kurucu Rektör Dr. Suat İ. Günsel konuşmasında, 350.000 nüfusa sahip ülkemizin yaklaşık 5.000 kadarının Yakın Doğu Üniversitesi’nde istihdam edildiğini ifade ederek, “çocukluğumda kurduğum hayallerden yola çıkarak bugün 108 farklı ülkeden gelen 25.000 öğrenciye çok kültürlü bir eğitim-öğretim olanağı sunmuş olmanın gurunu yaşıyoruz” dedi. Dr. Suat İ. Günsel ayrıca, Yakın Doğu kurumları ile KKTC halkının kucaklaştığı bir yaşam alanı inşa etmenin düşüncesi ile çıkılan bu yolda, Büyük Kütüphane, Olimpik Yüzme Havuzu, Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi gibi birçok olanakla topluma fayda sağladıklarını belitti. Dr. Günsel konuşması sırasında ayrıca; “ben 7 yaşındayken denizi görme şansı bulmuştum, denize sırtını dönen bir toplumda büyüdüm, denizle ilgilenmiyorduk. Oldukça çelişkili olabilir ama olimpik havuz, bu üniversite kampusünde inşa edilen ilk yapı olmuştur” sözlerinin ardından; Yakın Doğu Üniversitesinin tüm birimleri ile uluslararası alanda KKTC’yi temsil etmesinin mutluluğunu yaşadıklarını ifade etti.

Prof. Netting ise konuşmasında, geçtiğimiz yıl Yakın Doğu Üniversitesine yaptığı ziyarette; Üniversitenin sunduğu eğitim olanaklarından ve kampüs yaşamından oldukça etkilendiğini belirterek, “University of the Future” konferansını Yakın Doğu Üniversitesinde gerçekleştirme kararı aldıklarını ifade etti.

YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel ise konuşmasına, “bugün burada sizlerle birlikte olmaktan ve bize ve toplumumuza inanan ve engel tanımadan hayallerini gerçekleştirmek için çalışan Dr. Suat İ. Günsel’in oğlu olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum” sözleri ile başladı. Doç.Dr. İrfan Günsel, “25 yıllık geçmişi ile Yakın Doğu Üniversitesi olarak, özellikle toplumsal kalkınma, araştırma-geliştirme, teknoloji ve innovasyon gibi alanlarda öncü yaklaşımız ile adada kıtalı gibi yaşamanın ötesine geçerek, küresel ölçekte kıtalara adalı kimliği taşımanın haklı gurunu yaşıyoruz” dedi. Yakın Doğu Üniversitesinin tüm eğitim kurumları ile; en son teknoloji, donatılmış altyapısı, bölgesel ve uluslararası sosyal-kültürel faaliyetleri ve kampüs yaşam alanları ile; değişen ve dönüşen dünyamızda öğrencilere birçok alanda imkan sağlamının yanı sıra, Kıbrıs Türk halkının dünya ile bütünleşmesinde taşıdığı öncü rolü ve önemli misyonunun altını çizdi. Doç.Dr. Günsel, “gerçek bir Üniversite gökkuşağına benzer. Gökkuşağı rengarenktir, tektir, farklıdır ve bu nedenle değerlidir. Gökkuşağımıza hoşgeldiniz” ifadeleri ile konuşmasını noktaladı.

Açılışın ardından, EBA’ye katılan yeni üyelere katılım belgeleri takdim edildi.  Ardından EBA (the Scientist of the Year) Ödülleri de sahiplerini buldu. Yılın bilim insanı ödülüne değer bulunan Yakın Doğu Üniversitesinden Prof.Dr. Doğan İbrahim Akay; Dhofar Üniversitesinden Prof.Dr. Ahmmed Saadi; National Technical Üniversitesinden Prof.Dr. Lev Ruskin ve Kostanai Branch; Chelyabinsk Üniversitesinden Prof.Dr. Alimzhan Bekmagambetov ödüllerini, EBA Başkanı Prof. Netting’den aldılar.

Açılış töreninden sonra; alanlarında sayılı akademisyenlerin konuşmaları ve sunumları gerçekleştirildi.

YDÜ çatısı altında daha nice başarılar göreceğimiz inancı ile ikinci “haber” kısmına geçelim:
“Yakından Sanat” köşemde, Asya Sanat Bienalleri nedeniyle sempati ile sözünü ettiğim Bangladeş'in, kuruluşunun 44. yıldönümü nedeniyle düzenlenen tören için Ankara'ya davet edildim. Bangladeş'in Ankara Büyükelçisi Md. Zulfiqur Rahman'ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen törene; TC.Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ve diplomatik misyon temsilcilerinin yanı sıra çok sayıda davetli katıldı.

Bakan Faruk Çelik, törende yaptığı konuşmasında; Milli günün Bangladeş halkına kutlu olması temennisinde bulundu. "Dost ve kardeş ülke Bangladeş ile iyi günde, zor günde hep birlikte olduk. Bangladeş halkı, Kurtuluş Savaşımızda, en zor günlerimizde Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında oldu. Bunların ne devletlerimiz, ne de iki ülke halkı açısından unutulacak hususlar olmadığını özellikle vurgulamak istiyorum. Dostluğumuzun edebi olmasını diliyorum" dedi.

Büyükelçi Rahman ise konuşmasında, “hala genç bir ülke olan Bangladeş'in açlık ve yoksulluğu ortadan kaldırma hedefine ulaşmak için sabırlı bir şekilde yürüdüğünü” ifade ederek, insanlarına daha iyi bir yaşam sağlamak için hala gidilecek uzun bir yolları olduğunu vurguladı.  Bangladeş'in kalkınma yolundaki yürüyüşünde Türkiye'nin mükemmel bir ortak olduğunu ve kendisinin Türkiye'deki görevinin yakında sona ereceğini ifade eden Rahman, "Türkiye'de geçirdiğimiz bu çok keyifli ve verimli sürede gösterdiğiniz içtenlik ve işbirliğiniz için teşekkür ediyorum" dedi.

Sayın Büyükelçi ile görüşmemizde; KKTC’ye ve Yakın Doğu Üniversitesine gelemediği için üzgün olduğunu ancak, gelecekte mutlaka ziyaret edeceğini söyledi.  Sayın Büyükelçiye yeni görev yeri Seoul’de başarılar dilemek düştü bana da.  Kore’nin Ankara eski büyükelçisi ortak dostumuz Sangkyu Lee de Seoul’de bu aralar…

“Önüne çıkana engel dersen, takılıp düşersin; basamak dersen çıkarsın!”

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, March 22, 2015

Bilgi, güç, gelecek

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:72



Bilginin “güç” olduğu bir dünyada; o güce sahip olanla, olmayan arasındaki uçurumun her geçen gün daha da derinleştiği  bir “gerçektir”. Bu tespitin doğruluğunu; özellikle bulunduğumuz coğrafyada son on yılda tanık olduğumuz değişim ve dönüşümler kanıtlamaktadır. Gücü olan olmayana; televizyonlarda pervasızca canlı yayınlar yaparak, tankla, topla, postalla “demokrasi, insan hakları, özgürlükler …” getirmektedir. Ne yazık ki evleri başlarına yıkılırken aileden birileri kan, göz yaşı ve ölümü yaşamakta, bir kısmı da evlerini ve hatta camilerini yıkanları, kadınlarına tecavüz edenleri alkışlamaktadır. Saddam’ın zulmündeki “Müslüman kardeşler” Sam’ın zulmünü yaşamaya geçmiştir.

Bu arada; bu “kavimlerin” üstünde yaşadıkları enerji kaynaklarının kullanım hakkı da Sam’ın eline geçmiştir. Birilerinin “Müslüman kardeşleri” için on yıl öncesi ile, bu yıl arasında değişen çok şeyler var aslında. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler ile ambalajlanan akide şekerlerlini, “yaladıkça” içinden acılar yaşamaktadır bu insanlar.  “En iyi deve benim deve, kahrolsun Batı” diye çölde oynayan kavimler, aşiretler; şimdi ve hala “en iyi araba benim araba kahrolsun Batı” demekteler. Belki de değişen sadece Saddam ya da Sam değil, üstüne bindirildikleridir!

İçinde bulunduğumuz yüzyılda “akıllı devletler” sahip oldukları bilginin gücü ve dünya savaşlarını yaşamanın ödenmiş bedeli ile “dünya vatandaşı” yetiştirmek için “eğitim politikaları” üretirken; diğerlerini  “öbür dünyanın hurileri” ile kandırmaktalar.  Başka bir yazının konusu olacak bu “gerçeklik ve sanal” tartışmasına girmeden günün esas içeriğine geçmeli:

Kendilerine “gelişmiş ülkeler” diyenler; araştıran, sorgulayan bilime yaklaşıp, tabulardan uzaklaşırken; işgal ettikleri topraklardakileri tam tersine yönlendirmektedirler. Bunu da öyle gizli saklı değil, aleni bir şekilde yapmaktadırlar. Bu hedeflerine elbette ve kuşkusuz “siyasi bir enstrüman” olarak kullandıkları eğitim politikaları ile ulaşmaktadırlar. Yine aleni olarak da bu politikaların ne kadar başarılı olduğunu araştırma projeleri ile de test etmektedirler.

İşte bu projelerden biri de; Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı, OECD (Organisation for Economic Co-Operation and Development) tarafından 2000 yılından itibaren başlatılan dünyanın en kapsamlı eğitim araştırması niteliğinde olan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı; PISA (Programme for International Student Assessment) uygulamasıdır.

Genellikle “global içerikli” akademik ya da bilimsel görüşler tartışılırken;  OECD ülkeleri üzerinde yapılan kıyaslamalı araştırmalar geçerli kaynak olarak kullanılır.   Bu bir gazete yazısı olduğuna göre; OECD üyesi ülkeleri listelemekte yarar var diye düşündüm burada: Almanya, Amerika, Avustralya, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsrail, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Japonya, Kanada, Kore, Lüksemburg, Macaristan, Meksika, Norveç, Polonya, Portekiz, Slovak Cumhuriyeti, Slovenya, Şili, Türkiye, Yeni Zelanda, Yunanistan.

Bu OECD ülkelerinden başka bir de “diğer ülkeler” diye sınıflandırılmış olanlar var tabi: Arjantin, Arnavutluk, Birleşik Arap Emirlikleri, Brezilya, Bulgaristan, Çin (Hong Kong), Çin (Makau), Çin (Şanghay), Çin (Tayvan), Endonezya, Güney Kıbrıs, Hırvatistan, Karadağ, Katar, Kazakistan, Kolombiya, Kosta Rika, Letonya, Lihtenştayn, Lituanya, Malezya, Peru, Romanya, Rusya, Sırbistan, Singapur, Tayland, Tunus, Uruguay, Ürdün, Vietnam.

Yukarıda tasnif edilen ülkelerle beraber toplamda Birleşmiş Milletlere 193 ülkenin üye olduğunu hatırlatmakta yarar var! Ancak yukarıda listelenen OECD üyesi ülkeler ve diğer katılımcı ülkelerin; dünya ekonomisinin yaklaşık olarak %90’ını kontrol ettiğini de hatırlatmakta yarar var!

2000 yılından itibaren her üç yılda bir yapılan bu araştırmayla; işte bu ülkelerdeki 15 yaş grubu öğrencilerin modern toplumda yerlerini alabilmeleri için gereken temel bilgi ve becerilere ne ölçüde sahip oldukları değerlendirilmektedir.

Dünya genelinde, politika belirleyicileri kendi ülkelerindeki öğrencilerin bilgi ve beceri düzeylerini, projeye katılan diğer ülkelerdeki öğrencilerin bilgi ve beceri düzeyleriyle karşılaştırmak, eğitim düzeyinin yükseltilmesi amacıyla standartlar oluşturmak ve eğitim sistemlerinin güçlü ve zayıf yönlerini belirlemek için PISA sonuçlarını kullanmaktadırlar.

Türkiye, PISA uygulamasına 2003 yılından itibaren düzenli olarak katılmakta, bu uygulamanın tüm süreçleri Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülmektedir.  Ancak; 2012 PISA sonuçlarına eğitimciler dahil pek değinen olmamış. İktidar veya muhalefetteki siyasiler konuyu gündemlerine bile almamışlar. Öyleyse Türkiye bu projeye başkalarına laboratuar olsun diye mi katılıyor?

Oysa bilseler; ABD’nin ilk 30’larda kalması nedeniyle Obama’nın rahatsızlık gösterdiğini, bizimkiler de mutlaka bir şeyler söylerlerdi diye düşünüyorum!  Geçen hafta yazmıştım: “Türkiye ’de en hızlı değişen şey eğitim sistemi. Son 11 yılda eğitimin içeriğinden, sınav sistemine kadar 13 temel değişiklik yapılmış.  Siyasi beklenti ve kaygılarla yap-boza dönen eğitim sisteminin kurbanı üniversiteler, öğrenciler ve elbette ülkenin geleceği…”

Kimi verilere göre Türkiye, dünya sıralamasındaki ilk yirmi büyük ekonomiye sahip ülkeler arasında gösteriliyor. Ancak OECD ülkeleri arasında öğrenci başına en düşük harcama Türkiye’de görülüyor. PISA sonuçlarına göre bu durum nerede ise bir felaketi yansıtıyor. Eğitim performansımız; hemen bütün alanlarda potansiyel karanlık geleceğimizi gösteriyor denilebilir. Çünkü; kaynaklar, bütün gelişmişlik indeksleri ile eğitim sistemi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu belirtmektedir.

Türkiye’de MEB Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü web sitesinde (http://pisa.meb.gov.tr) yayınlanan PISA raporunda verilen istatistiki bilgilere göre “karnenin” pek de iyi olmadığı ortaya çıkıyor! Şöyle ki:

Türkiye; 2003’ten bu yana yapılan değerlendirmelerde OECD ülkeleri arasında sondan üçüncü sırada yer alıyor ve sıralamadaki yeri değişmemiş. Matematik sıralamasında 448 puanla 44. sırada; okuma ve anlamada 475 puanla 42. Sırada; Fen bilgisinde 43. sırada.   Bulguların ne anlama geldiğini tartışacak, kıyaslama yapacak ve öneriler getirecek bilim insanları nerede?

Sayfaya tablo olarak getirdiğim ve raporda paylaşılan PISA sonuçlarından anlaşılacağı üzere; eğitim sistemimizin şekillendirdiği çocuklarımız; matematik, edebiyat ve fen bilimleri kategorilerinde nitelikli insan yetiştirme konusunda sınıfta kaldığımızı gösteriyor. Diğer bir ifade ile eğitim sistemimiz yerlerde sürünüyor.

O nedenle, veriler; yakın bir gelecekte Türkiye’nin bilim toplumu olacağı konusunda kuşkusu olanları haklı çıkıyor.

Okuduğunu anlamayan, matematik gibi soyut düşünmeyi başaramayan hiçbir toplum bilim yapamaz. Bilim yapamayan, bilgi üretemeyen, bilgiyi teknolojiye dönüştüremeyen toplumların; eğitim politikalarında hele bir de sanat yoksa, “gelişmekte olan ülkeler” asla gelişemezler.  Bu da Sam’ın nezdinde Batı’nın işine gelir!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, March 15, 2015

Sistem, akademi, sınav

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:71




Bu hafta karmaşık bir giriş olacak, dönemin karmaşasını yansıtması açısından da güzel bir giriş. Dijital arşivimde araştırıp, çevremdeki alim insanlara ve arama motorlarına sorduğum halde; bir türlü orijinalini bulamadım o sözün. Aklımda kaldığı kadarı, argümanıma temel oluşturabilir diye düşündüm. Oradan alıp ile bir cümle sayfamda paylaşabilirdim. Ancak, potansiyel yanılgının içerikle bağışlanamayacağını düşünmekten de rahatsız oluyordum ki; bir arkadaşımdan mail geldi!

1930’lu yılların sonları 1940’lı yılların ise başları.  Amerika’nın; Einstein, Brecht, Thomas Mann ve Schoenberg gibi çalışma alanlarının öncü insanları yanı sıra,  Chagall, Max Ernst ve George Grosz gibi önemli ressamlar ile Panofsky gibi sanat tarihçilere göçmen olarak kapılarını açtığı yıllar bu yıllar. Almanya’da sanatın uygulamalı öğretilmesi ile bir ekol olmuş Bauhaus’dan da önemli kişilerin aralarında bulunduğu çok seçkin bir göçtür Amerika’nın kapısına gelen.  O kapıdan geçenlerin çaldığı başka bir kapı daha var içeride. Walter Cook’un müdürlüğünü yaptığı, New York Sanat Enstitüsünün kapısı. Dahilerin dayandığı kapı o.

Amerika’nın henüz II.Dünya Savaşına girmeden önceki yıllar… O coğrafyada herkesin, her yerde korkuyu konuştuğu yıllar. Hitlerin eliyle emperyalizmin Avrupa’da kendi yarattığı faşizm ile yüzleştiği yıllar. Walter Cook, “Hitler hakkında mı konuşuyorsunuz?” diyor etrafındakilere...  “Hitler benim en iyi arkadaşım.  O ağacı sallıyor ve ben de bütün elmaları topluyorum” diyor.  Peşinde koştuğum söz buydu!

Bu “vahşice” söylenmiş sözün, okumakta olduğunuz bu yazıdaki sadece, fikre destek için bir benzetme niyetine kullanılmak istendiğine dikkatinizi çekerek devam edelim…

Söz konusu olan elbette “elma” ağacı değil sallanan.  Avrupa’daki savaşın zulmünden Amerika’ya kaçan özellikle bilim ve sanat insanlarıdır “meyve” diye kastedilen.

Batılı kaynaklar pek ilintilendirmez ancak, II.Dünya Savaşındakine benzer bir göç, ondan yaklaşık beş yüzyıl önce de vukuu bulmuştur.

Beşyüzyıl önce; İstanbul’un fethinden sonra Batı’ya, özellikle de İtalya’ya göçen yetişmiş insanların o meşhur Rönesans’ın yükselişine katkısı pek söylenmez. Sanki “vahiy” düşer o topraklara da Rönesans yeşerir birden bire... Yetişmiş insan gücü, beyin göçüdür aslında o yöne doğru kayan...

Bu arada; bilim ve sanat Batıya göç ederken vahiy Doğuda kalır…

İkinci Dünya savaşında Hitler’in sert rüzgarı Avrupa’dan Amerika’ya doğru beyinleri göçertir… Walter Cook’un Hitler’e minnettarlığında dostluk değil, bu çıkar vardır!

Gelelim bu sözü niye kullandığıma:

12 Eylül darbesinin ürünlerinden biri olan 2547 sayılı YÖK Kanununa göre sınavları geçmiş, gereken “puanları” toplamış ve akademik ilerlemesini “yetkinlik” üzerinden değil de rakamlar üzerinden gerçekleştirmiş bir kuşaktan sonra; akademik bilgi düzeyi tam ölçülemeyen, genel kültürden yoksun, entelektüel alt yapısı gelişmemiş, liyakatten uzak, mesleki heyecanı ve merakı olmayan, ikinci bir kuşağın; akademik kadroları doldurmakta olması; bugüne göre gelecekte daha vahim sonuçlarla karşılaşacağımızın da göstergesidir. Günlük gazetelere dahi konu olan bu tür “hormonlu akademisyenlerin” sayısının gittikçe artması, üniversiteler için, bilim ve sanat dünyası için, ülkemiz için çok ciddi bir sorundur.

Doğrudan sonuca gidilmesi hedefiyle yürütülen ezber çalışmalar; siyasi beklenti ve kaygılar üzerine oturtulmuş küresel güç ilişkileri ve yükseköğretimdeki “pazar” sorunu; bilim, teknoloji, felsefe ve sanat ilişkisini adeta unutturmuştur.

YÖK’ün varlığı ve üyelerinin ağırlıklı olarak siyasi erk tarafından belirlenmesine de, hormonlu YÖK benzetmesi yapılabilir mi acaba? Gidişata göre, akademinin tamamen siyasallaşacağı kaygısı ve bunun akademik özerklik ile bağdaşmayacağının açıklığı, “bir şey” ile benzetmeye gerek bırakmıyor kanısındayım.

“Yakından Sanat’ta” daha önce de değinmiştim. Üniversiteleri üniversite yapan değerlerin bir toplam olarak ele alınması gerekir diye. Tüm “ranking”, tüm listelerde “mezunların kabul görürlüğü” en önemli kriterlerden biridir. Nobel ödüllü bir mezununuz varsa, o sene akademik nadasa yatmış olun, yine de listelerin ön sıralarında yer bulabilirsiniz! Neden, Türkiye’den bir İstanbul Üniversitesi o listelerin ilk 500’ünde zaman zaman görülüyor?

Bir yüksek öğretim kurumuna iyi ya da ortalama bir düzeydedir diyebilmek için yaklaşık 30 yıl geçmesi gerektiğine inanılır. Peki, kuruluşunun daha onuncu yılını tamamlamamış, araştırma laboratuarları olmayan, doktora programlarından mezun bile verememiş bazı üniversitelerin; doğal olarak yer alamadıkları uluslararası listelere karşın, “mahalli” listelerdeki sıralanmalarına ne demeli? Örneğin; Sabancı, Bilkent, Özyeğin, Koç, TOBB-ETÜ o listelerin ilk sıralarında neden yer alıyorlar?

Çatısı altında çalıştığım için rahatlıkla söyleyebilirim; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Yakın Doğu Üniversitesi’nin de izlediği strateji ile, çok yakın bir zamanda o listelere gireceğini tahmin ediyorum.

İşte buradan sonra artık yazının cevaplama aşamasına geçmeli!

Siyasi beklenti ve kaygılarla biçimlenen eğitim sistemi; yetişmiş insan gücü, beyin göçü veya akademisyen transferlerinin de nedeni oluyor.  Bendeniz dahil, en verimli çağında devlet üniversitelerinden vakıf ya da özel üniversitelere geçen, yetişmiş akademisyenlerin sayısının ve etkisinin, o sıralamalarda oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.

Sistem sallayınca, elmaları başkaları topluyor!

*****
Bugün biz bu satırları okurken YGS için 2 milyon 46 bin 732 aday sınavda ter döküyor olacak! Sınava başvuranların 908 bin 65'ini lise son sınıf öğrencileri, 407 bin 825'ini geçen yıl liseden mezun olanlar, 810 bin 791'ini ise daha önceki yıllarda liseyi bitirenler oluşturuyor.  Adayların, 756 bin 473'ü geçen yıl da ÖSYS'ye girmiş.

2 milyon 46 bin 731 aday, bizim Başaran ile beraber, YGS sınavında bugün!

Türkiye ’de en hızlı değişen şey eğitim sistemi. Son 11 yılda eğitimin içeriğinden, sınav sistemine kadar 13 temel değişiklik yapılmış.  Siyasi beklenti ve kaygılarla yap-boza dönen eğitim sisteminin kurbanı üniversiteler, öğrenciler ve elbette ülkenin geleceği…

Başaran’ın nezdinde sınava girecek herkese, açık bir ufuk ve aydınlık bir gelecek dileğimle…

Eğitim alın, meslekte liyakate inanın ve sanata yakın kalın…

Sunday, March 8, 2015

Kadın hakları, sanat

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:70



Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, 16 Aralık 1977 tarihinde, 8 Mart'ı "Dünya Kadınlar Günü" olarak kabul etmesi, kadınlar adına elbette önemli bir gelişmeydi. Bugün de 8 Mart! Başka bir başlıkla “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” bugün.  Daha ilk paragrafta özetlersek; “insan hakları temelinde, kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına” ayrılan bir gündür bugün.

Ancak neden 8 Mart diye sorulduğunda; bugünün özgürlük ve demokrasi ihracatçısı ABD karşımıza çıkmaktadır.

“8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi haklar ve daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlar. Ancak grevi kırmak için polis, işçilere saldırır ve onları fabrikaya hapseder.  Arkasından orada bir yangın çıkar.  Çıkan yangında işçiler fabrikadan kaçamazlar.  İşte o yangın sonucunda işçilerden 129 kadın işçi haklarını ararken ölür.”

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılmasını önerir ve öneri oybirliğiyle kabul edilir.

Bu arada; Birleşmiş Milletlerin sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York'ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır!

Güçlüden yana pek çok sınıflamanın yapıldığı ve yaşandığı bu dünyada; genellikle kadınların karşı karşıya kaldığı ayrımcılık şu başlıklar altında toplanır:

Aile içi şiddete ve kabadayılığa maruz kalmak.
Toplumsal ve kültürel baskı.
Eğitim-öğretim imkânlarından yoksun bırakılmak.
Çalışma hakkından yoksun bırakılmak.
İş yerinde ayrımcılık ve gelir adaletsizliği.

Bugün medyaya yansıyabilen kısmından ürkütücü, kahreden sonuçlar gördüğümüz ve eve kapatılması için yoğun çabalar harcanan kadınların; ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının Cumhuriyetle kazandıkları haklarla olduğunu görmezden gelmek nankörlüktür. Nankörlüğün erdem olarak gösterildiği toplumlarda ise kadının aşağılanması yadırganmayacaktır. Temel insani haklarından yoksun bırakılmış ve bunu kabullenmiş -özellikle eğitimsiz- kadından; saçına ya da eteğine bakarak kadın sınıflaması yapan ancak, itaatkar cahiller ve nesiller yetişecektir.

Orta Doğu, tam da bu yüzden batılı efendilerine hizmet için birbiriyle öldüresiye yarışan itaatkarların bataklığına dönmüş durumda. Kendi kendi ile savaşan, yok etmeye çalışan bir anlayış. O anlayış ki yirmibirinci yüzyılda kendi kutsal mekanlarını yakıyor, yıkıyor ve de heykellerden korkuyor.

İnsan yoksa hiç bir şeyin anlamı yoktur.  Eğitim yoksa kadın yoktur. Kadın yoksa gelecek yoktur. Sanatın zaten esemesi okunmaz, önemi yoktur.

Kadın haklarından sonra; sanat bağlamlı güdülerden ve dünlerden bahsetmek gerek diye düşünüyorum... Hatırlayınız geçen hafta şöyle bir laf alıntılamıştım: “Sanat, evrimsel tarihimizin bir zamanında, bütünlüğümüzü sağlamaya yardımcı olduğu ve çetin şartlara uyum sağlamamızı kolaylaştırdığı için bir gerekliliktir.”

Eğer evrimsel kazanımlar ile, bireyler arasında hayati öneme sahip olmazsa olmaz özellikler eşitse, -dişi ya da erkek- sanatsal yetileri daha iyi olanın tercih edileceği varsayılır.  Burada sorun, diğer her şey aynı kaldığında kendi gündelik yaşamlarında daha zevkli olup, beceri gösterenlerin göstermeyenlere göre tercih edilmesidir.

Bu yaklaşım; estetik tercihlerimizi ve sanatsal yeteneklerimizi seks güdümüzün bir yan ürünü olarak değil, kendi başına karmaşık adaptasyonlar olarak ele alır.  Diğer canlı türlerinden farklı olarak insanlar, süs ve sanat eserleri yapmak için güdüler geliştirmiştir. Ancak her iki tür güdünün de seksüel seçilim yoluyla evrilmiş olabileceği dikkate alınmalıdır.

Bugün dahi, öldüren ve öldürülen açısından bakıldığında erkekler avcı, kadınlar av statüsünde görülecektir.  Çok da evrilmiş olmadığımız, sorun olarak bakıldığında daha iyi avcılara ya da daha iyi kadınlara göre daha iyi sanatçıların öne çıkmamış olmasıyla tartışılabilir.  Zengin bir estetik duygusunu, insan doğasının bir parçası olarak düşünürsek, etrafındakilerin estetik olarak zevkli bulacağı şeyler üreterek, seksüel partner çekmeyi ve sosyal statü elde etmeyi insanın nasıl becerdiğini anlamak çok da zor olmayacaktır.

Evrimsel açıdan iki cins arasında bir fark oluştuysa eğer, cinsler arası eşitsizliklerin önemli ölçüde azaldığı toplumlarda kadınların da erkeklerle aynı derecede yetkin sanatsal yapıtlar üretebilmelerini nasıl açıklayabiliriz?

Kaynaklar, insan evriminin büyük bir bölümünde hiçbir şeyin profesyonelleşmesinin pek mümkün olmadığını yazar.  Çünkü uygulanan işbölümü yöntemi, mesleksel değil, cinseldi. Aynı dönemde sanatın rolü daha senli benli ve her yerde hazır ve nazir bulunur biçimdeydi. Herkes bir şeyler yapardı: Aletler, giysiler, kişisel süsler, sığınaklar.

Bugün bize eşlik eden temel tüm yetilerimiz (dil dahil), 10 binlerce yıl önce mesleksel işbölümü ve uzmanlaşma ortaya çıkmadan zaten evrilmişti. Ayrıca duvar resimlerini ya da Venüs heykellerini hangi cinsin baskın olarak ürettiğini de bilmiyoruz, her iki cinsin yapmış olma olasılığı da eşittir.

Belki bugünün kadın hakları ile doğrudan ilgisi yok ama insan; yaşadığı evreni ve kendini anlayabilme ve tüm bunlara anlam verebilme çabasını; büyü, mit, bilim ve din ile sürdürür.  Bu dört alanın var olabilmesi için sanat etkinliği olmazsa olmaz temel ana öğedir. Mit, din, büyü ve bilimin içinde var olan, ama kötüye kullanımı olmayan tek öğe sanattır. Mit, büyü ve dinin insanlık tarihi boyunca her zaman iyiyi temsil edemediklerini ve her zaman doğru ellerde bireyin ve toplumun iyiliğine kullanılamadıklarını rahatlıkla görebiliriz. Hatta biraz daha ileri gidilirse kadına yönelik ayrımcılığın kışkırtıcısı mit, din ve büyüdür denilebilir.

Diğerlerine kıyasla daha genç olan bilim için de, kadınla sorun hala geçerlidir maalesef.

Sanat eserinin ve sanatçının dünya üzerinde yol açtığı; ne bir savaş, ne bir zulüm, ne de bir sömürü söz konusudur.

Sanat yaptı sizi zulme, sömürüye, cinayete, doğayı yok etmeye yöneltmez.

Eğitim alın, kadına saygı duyun, sanata yakın kalın…