Wednesday, July 2, 2014
Sunday, June 29, 2014
Kuruluş, sanat, sonuç
Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:33
22 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Seçim tartışmalarının arasından ısrarla “sanat” demek; vatanseverlik sorununu göz ardı edip evrensel bir değeri bencilce tartışmaktan başka bir şey değildir diye yorumlanabilir. Akıntıyla kürek çekmekle, akıntıya karşı kürek çekmek arasındaki kocaman fark; aslında anlayan bellekler için “fıtrat” ile, birazdan tırnak işareti içinde okuyacağınız sorular arasındaki fark kadar belirgindir. İklimsel olarak yıllık ortalamaların üstünde bir sıcak zamanında; o ilk sorunun dışında “niçin” sanat diye farklılaştırarak yeniden sorgulama yapmanın gerekliliğine inanıyorum. Çünkü¸ sanat için her tür bilgiye ihtiyaç vardır! Bu ihtiyacın temelinde, farklı disiplin ve farklı deneyimlerden kazanılan bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi beklentisi vardır. Burada “niye” sorusuna; kendi orijinalliğinden oluşan farklılığın farkında olan, kendisinden farklı olanı daha kolay kabul edecektir cevabı uygun olacaktır... Sanat eğitiminin “nasıl” yürütüleceğinin temel dayanaklarından ve gerçeklerinden biri de işte tam da budur.
Yukarıdaki üç soruya ilaveten; “nerede” sorusuna cevap olarak Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde, YÖK sisteminde yürütülen zorunlu bölüm derslerinin dışında her yıl gerçekleştirilen uluslararası sempozyum düzeyinde AKADEMİADA, farklı disiplinlerden ustaların katılımıyla yapılan İKİDE BİR, diğer workshoplar ve seminerler ile; interdisipliner eğitim alamayan sanat öğrencisi için çok önemli ve her tür bilgi Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde (YÖK onaylı olarak) sunulmaktadır. Sanat ve tasarım alanında pek çok yetkinliği bünyesinde taşıyan bu fakülte; uygulamalarıyla da imrenilen, örnek alınan bir eğitim kurumu niteliği taşımaktadır. Mesela; özel ya da vakıf üniversiteleri arasında Plastik Sanatlar Bölümü olan üniversite sayısı yok denecek kadar azdır. YDÜ GSTF Plastik Sanatlar Bölümünde heykel, resim ve seramik ana sanat dallarının var olduğunu hatırlatmakta yarar vardır!
Bu bilgileri verdikten sonra örnek alınmak değil de, emek hırsızlığı veya alan tacizi durumlarıyla karşı karşıya kalmak pek hoş bir tepkiye neden olmayacaktır elbette. Pek çok reklamda kullanılan “imitasyonlarından sakınınız” retoriğini maalesef burada paylaşmak zarureti doğdu! Seçim ve evet-hayır kampanyalarının tek düzeliğinden uzaklaşırken paletin renkleri arasından bugün siyah olanı kullanmayı –izninizle- tercih edeceğim!
Otonomi adına çizilmiş sınırlar içerisinde akademik birimler kendi otoritelerini oluşturmak için kimi anabilim ya da anasanat dalları stratejik plansız genişlemiş, bu genişlemeden de yeni sorunlar doğmuştur. Sorunları oluşturanların çözüm arama yerine yeni sorunlar yaratması “sistemi” daha da karmaşık hale getirip çıkmaza sürüklemiş, bu durum asıl işleri orijinal olanı aramak olan başka bölümleri de rahatsız eder hal almıştır. Yukarıda sözünü ettiğim “bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi” sorunu, otonomi algılamasında trajikomik durumlarla kurumları karmaşanın içine sürüklemektedir. Deneyimli öğretim elemanlarından yoksun fakülte, ya da bölümlerin “olağanüstü vatansever” davranarak gençleri sanat/tasarım öğrencisi yapmak adına piyasaya ara eleman yetiştiren meslek yüksek okulu formatında eğitim verdikleri görülmektedir.
Sanatın ve tasarımın popüler kısımlarından fırsatçılık yaparak yararlanmak isteyen bu kurumların; yetersiz yönetici ve öğretim elemanlarının elinde öğrenciler, ancak müfredatla çatışarak ve kopyalama yöntemli derslerde işlenen veya gösterilen bilginin “çorba” formatı ile yarınlarına ne taşıyabilir? Bu, sanatın akademik cümbüşünü bir tarafa bırakmak için yaptığım araştırmalarda karşılaştığım sonuçlar; bölümlerinin kuruluş gerekçeleri ile ders içeriklerinin çeliştiğini göstermektedir. “Öğrenme” sürecinin meyvesi olan diplomanın, değeri yozlaştırılmış bir kağıt parçasına indirgemesinden –en azından kurumsal olarak- uzak durmak gerekir. Hatırlamakta yarar var; değişik “ranking” listelerinde, yayınların yanı sıra, mezunların ne iş yaptıkları ve başarıları önemli kriterlerdir! Akademik kriterlerden muaf ve bölümlerinin kuruluş gerekçelerinden bihaber, ya da gecekondu zihniyetli uygulamalar yapanların, mezunlarından ne beklenir ki?
Duyumlar; YÖK’ün yakın bir zamanda sanat ve tasarım alan-lar-ında yenileşme/değişme çalışmaları yapacağı yönünde, acaba gerekçeler arasında bu mutasyonlar da var mi?
Değişimin adı ve gerekçesi ne olursa olsun umudumuz sanatın/tasarımın lehine olmasıdır. Siyasi otoritenin esiri olmayan Üniversitelerin yeni olandan, orijinal olandan, bilimden ve sanattan yana olmak zorunluluğu evrensel bir ilkedir. Küresel güçlerin “design” etmekte olduğu coğrafyalarda koşullar ne olursa olsun aydınlanmacı ruhun ölmemesi için gerekli ve belki de tek akademik ilke budur.
Ancak, her çalışma alanında kolaylıkla rastlanabilecek “teknikte öykünmeci, çözümde beceriksiz, siyaseten hain ve kimlikte kaypak” oportünist tiplerin amip yöntemiyle çoğalmış olması, everensel ve akademik ilkelerin önündeki en büyük tehlikedir.
Başka bir yazının konusu olacak küratörler ve onlar aracılığıyla sermayenin biçimlendirdiği sanatın yeni kuralları artık akademiden yana değil. Fransız devrimiyle tanım bulan, ulusal devlet yapısının yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde sanat eğitimi; güncellenmiş programlar, yeterli ve yetkin akademik kadro, mekan ve donamıma sahip üniversitelerde yürütülebilir. YDÜ GSTF tüm zorluklara rağmen bunun bayraktarlığını yapmaktadır.
Ranking listelerinde önde olan üniversitelerin çoğunda laboratuarlar yanı sıra; sanat ve kültürel etkinliklerin gerçekleştiği mekanlara sahip olmak da “hayati” bir ölçüt sayılır. Müzeler ve galeriler üniversitelerin aynı zamanda dışa açılan pencereleri, vitrinleridir. Niye, nasıl, niçin, nerede sorularının sanatsal dille yanıtlanmaya çalışıldığı “doğru” mekanlardan mezuniyet sergilerini izlemek -en yalın sözle- emeğin ödüllendirilmesi olur!
Yukarıda sözünü ettiğim tüm sıkıntılara rağmen; Güzel Sanatlar Fakültelerinin “kuruluş gerekçelerine uygun olarak” her akademik yıl sonu düzenledikleri mezuniyet sergileri; sanat yoluyla toplumu eğitme, yol gösterme, yaşanılandan haberdar etme misyonunu yansıtmakla birlikte, sanatın topluma yayılmasında öncülük de etmektedirler. Bu yıl davetle katıldığım farklı üniversitelerin mezuniyet sergilerinde karşılaştığım “sonuçlar” her şeye rağmen ümit vaat ediyordu!
Akademik birimlerin kuruluş gerekçelerini hatırlatarak, sanata yakın kalmanız dileğimle.
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:33
22 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Seçim tartışmalarının arasından ısrarla “sanat” demek; vatanseverlik sorununu göz ardı edip evrensel bir değeri bencilce tartışmaktan başka bir şey değildir diye yorumlanabilir. Akıntıyla kürek çekmekle, akıntıya karşı kürek çekmek arasındaki kocaman fark; aslında anlayan bellekler için “fıtrat” ile, birazdan tırnak işareti içinde okuyacağınız sorular arasındaki fark kadar belirgindir. İklimsel olarak yıllık ortalamaların üstünde bir sıcak zamanında; o ilk sorunun dışında “niçin” sanat diye farklılaştırarak yeniden sorgulama yapmanın gerekliliğine inanıyorum. Çünkü¸ sanat için her tür bilgiye ihtiyaç vardır! Bu ihtiyacın temelinde, farklı disiplin ve farklı deneyimlerden kazanılan bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi beklentisi vardır. Burada “niye” sorusuna; kendi orijinalliğinden oluşan farklılığın farkında olan, kendisinden farklı olanı daha kolay kabul edecektir cevabı uygun olacaktır... Sanat eğitiminin “nasıl” yürütüleceğinin temel dayanaklarından ve gerçeklerinden biri de işte tam da budur.
Yukarıdaki üç soruya ilaveten; “nerede” sorusuna cevap olarak Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinde, YÖK sisteminde yürütülen zorunlu bölüm derslerinin dışında her yıl gerçekleştirilen uluslararası sempozyum düzeyinde AKADEMİADA, farklı disiplinlerden ustaların katılımıyla yapılan İKİDE BİR, diğer workshoplar ve seminerler ile; interdisipliner eğitim alamayan sanat öğrencisi için çok önemli ve her tür bilgi Lisans, Yüksek Lisans ve Doktora düzeyinde (YÖK onaylı olarak) sunulmaktadır. Sanat ve tasarım alanında pek çok yetkinliği bünyesinde taşıyan bu fakülte; uygulamalarıyla da imrenilen, örnek alınan bir eğitim kurumu niteliği taşımaktadır. Mesela; özel ya da vakıf üniversiteleri arasında Plastik Sanatlar Bölümü olan üniversite sayısı yok denecek kadar azdır. YDÜ GSTF Plastik Sanatlar Bölümünde heykel, resim ve seramik ana sanat dallarının var olduğunu hatırlatmakta yarar vardır!
Bu bilgileri verdikten sonra örnek alınmak değil de, emek hırsızlığı veya alan tacizi durumlarıyla karşı karşıya kalmak pek hoş bir tepkiye neden olmayacaktır elbette. Pek çok reklamda kullanılan “imitasyonlarından sakınınız” retoriğini maalesef burada paylaşmak zarureti doğdu! Seçim ve evet-hayır kampanyalarının tek düzeliğinden uzaklaşırken paletin renkleri arasından bugün siyah olanı kullanmayı –izninizle- tercih edeceğim!
Otonomi adına çizilmiş sınırlar içerisinde akademik birimler kendi otoritelerini oluşturmak için kimi anabilim ya da anasanat dalları stratejik plansız genişlemiş, bu genişlemeden de yeni sorunlar doğmuştur. Sorunları oluşturanların çözüm arama yerine yeni sorunlar yaratması “sistemi” daha da karmaşık hale getirip çıkmaza sürüklemiş, bu durum asıl işleri orijinal olanı aramak olan başka bölümleri de rahatsız eder hal almıştır. Yukarıda sözünü ettiğim “bilginin orijinal düşünceye/sonuca dönüşmesi” sorunu, otonomi algılamasında trajikomik durumlarla kurumları karmaşanın içine sürüklemektedir. Deneyimli öğretim elemanlarından yoksun fakülte, ya da bölümlerin “olağanüstü vatansever” davranarak gençleri sanat/tasarım öğrencisi yapmak adına piyasaya ara eleman yetiştiren meslek yüksek okulu formatında eğitim verdikleri görülmektedir.
Sanatın ve tasarımın popüler kısımlarından fırsatçılık yaparak yararlanmak isteyen bu kurumların; yetersiz yönetici ve öğretim elemanlarının elinde öğrenciler, ancak müfredatla çatışarak ve kopyalama yöntemli derslerde işlenen veya gösterilen bilginin “çorba” formatı ile yarınlarına ne taşıyabilir? Bu, sanatın akademik cümbüşünü bir tarafa bırakmak için yaptığım araştırmalarda karşılaştığım sonuçlar; bölümlerinin kuruluş gerekçeleri ile ders içeriklerinin çeliştiğini göstermektedir. “Öğrenme” sürecinin meyvesi olan diplomanın, değeri yozlaştırılmış bir kağıt parçasına indirgemesinden –en azından kurumsal olarak- uzak durmak gerekir. Hatırlamakta yarar var; değişik “ranking” listelerinde, yayınların yanı sıra, mezunların ne iş yaptıkları ve başarıları önemli kriterlerdir! Akademik kriterlerden muaf ve bölümlerinin kuruluş gerekçelerinden bihaber, ya da gecekondu zihniyetli uygulamalar yapanların, mezunlarından ne beklenir ki?
Duyumlar; YÖK’ün yakın bir zamanda sanat ve tasarım alan-lar-ında yenileşme/değişme çalışmaları yapacağı yönünde, acaba gerekçeler arasında bu mutasyonlar da var mi?
Değişimin adı ve gerekçesi ne olursa olsun umudumuz sanatın/tasarımın lehine olmasıdır. Siyasi otoritenin esiri olmayan Üniversitelerin yeni olandan, orijinal olandan, bilimden ve sanattan yana olmak zorunluluğu evrensel bir ilkedir. Küresel güçlerin “design” etmekte olduğu coğrafyalarda koşullar ne olursa olsun aydınlanmacı ruhun ölmemesi için gerekli ve belki de tek akademik ilke budur.
Ancak, her çalışma alanında kolaylıkla rastlanabilecek “teknikte öykünmeci, çözümde beceriksiz, siyaseten hain ve kimlikte kaypak” oportünist tiplerin amip yöntemiyle çoğalmış olması, everensel ve akademik ilkelerin önündeki en büyük tehlikedir.
Başka bir yazının konusu olacak küratörler ve onlar aracılığıyla sermayenin biçimlendirdiği sanatın yeni kuralları artık akademiden yana değil. Fransız devrimiyle tanım bulan, ulusal devlet yapısının yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde sanat eğitimi; güncellenmiş programlar, yeterli ve yetkin akademik kadro, mekan ve donamıma sahip üniversitelerde yürütülebilir. YDÜ GSTF tüm zorluklara rağmen bunun bayraktarlığını yapmaktadır.
Ranking listelerinde önde olan üniversitelerin çoğunda laboratuarlar yanı sıra; sanat ve kültürel etkinliklerin gerçekleştiği mekanlara sahip olmak da “hayati” bir ölçüt sayılır. Müzeler ve galeriler üniversitelerin aynı zamanda dışa açılan pencereleri, vitrinleridir. Niye, nasıl, niçin, nerede sorularının sanatsal dille yanıtlanmaya çalışıldığı “doğru” mekanlardan mezuniyet sergilerini izlemek -en yalın sözle- emeğin ödüllendirilmesi olur!
Yukarıda sözünü ettiğim tüm sıkıntılara rağmen; Güzel Sanatlar Fakültelerinin “kuruluş gerekçelerine uygun olarak” her akademik yıl sonu düzenledikleri mezuniyet sergileri; sanat yoluyla toplumu eğitme, yol gösterme, yaşanılandan haberdar etme misyonunu yansıtmakla birlikte, sanatın topluma yayılmasında öncülük de etmektedirler. Bu yıl davetle katıldığım farklı üniversitelerin mezuniyet sergilerinde karşılaştığım “sonuçlar” her şeye rağmen ümit vaat ediyordu!
Akademik birimlerin kuruluş gerekçelerini hatırlatarak, sanata yakın kalmanız dileğimle.
Sunday, June 22, 2014
Galeri, sanatçı, söyleşi
Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:32
22 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Geçen hafta uçmak için havaalanına gittiğimde güvenlik gereği ceplerimi boşaltmam lazım geldi, ben de soruları orada bıraktım! Yok hemen öyle adaya dönünce soru paketini açıp yeniden bellek zorlaması yapmak niyetinde değilim. O nedenle bugün; sizlerle yalnızca sanatı paylaşmak istiyorum!
Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini kurarken; o günün başvuru koşulları arasında, kadroda yer alacak öğretim üyelerinden taahhütname almam gerekiyordu. (Kurucu kadroda yer alabilmek için en az Yrd.Doç. olmak zorunluluktu, bu koşul halen geçerlidir!) Diğer türlü Fakültenin kuruluşunu gerçekleştirmem mümkün değildi. YÖK ile Beytepe arasındaki yolları ezbere bilirim. Şimdi de Ankara’nın yolları buluttan… Sağ olsunlar o gün “resmen” yanımda olanların hemen hepsi, bugün hala yanımdalar.
Ankara’yı her ziyaretimde mümkün kılıp, bir sergiye uğramaya çalışırım. Bu sefer Cinnah caddesi üzerinde Bâlâ Atalay tarafından 2005’te kurulan Atlas Sanat Galerisi'ne davet edildim. Atlas Sanat Galerisi; resim, heykel, video sanatı, dijital sanat, seramik ve enstalasyon gibi sanatın farklı disiplinlerinden iyi örneklerin izleyicilerle buluşturulmasını amaçlayarak kurulmuş ve bunu başarıyla sürdüren bir galeri. Galerinin sitesinde verilen bilgiye göre; mekan olarak seçilen Cinnah 19 apartmanı, Mimar Nejat Ersin tarafından 1950'lerin sonunda tasarlanmış olup; sivil mimarlık yapıtlarının önemli örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Benim de iki kişisel dijital resim sergisi açtığım galeri, geometrik tasarımıyla ilgi çeken binanın modern görünümünü destekleyecek şekilde tasarlanmıştır. İç düzenlemede geniş bir sergileme salonunun yanı sıra, iki küçük sergi salonu, koleksiyon odaları ve servis mekanlarıyla modern bir galeri hizmeti sunmaktadır.
Bâlâ Atalay’ın her zamanki gibi zarif ev sahipliğinde gezdiğim sergi; YDÜ.GSTF’nın kurucu kadrosunda izinle yer alan ve halen Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde görevini sürdüren, Mustafa Salim Aktuğ’un “Böyle Bir Şey" sergisi idi!
Okumakta olduğunuz bu makaleyi yazmadan önce, bir akademisyen olarak hemen kişisel arşivime baktım. Çünkü; Radikal gazetesinde Mustafa Salim Aktuğ’un bir sergisi hakkında “çizgi ile ışığın işbirliği” başlıklı bir makalemin yayınlandığını biliyordum. Yayın tarihinden (7 ocak 1998) şimdiye yaklaşık onaltı yıl geçmiş olduğunu gösteriyordu gazete küpürü! Geçen zaman içinde arşivden nostaljik bir yolculuğa çıkmadan; sadece ne yazdığımı merakla ve yeniden okuyunca “keyif aldığımı” size özetleyebilirim.
Bu nedenle; izninizle birkaç alıntıyı bugünkü yorumlarımla size getirmek isterim: “İnsanın, tarih boyunca pek çok doğal oluşumla birlikte ışık ve hareketten de etkilendiği kuşku götürmez. Bu etkilenmede insanı, ışığın ve hareketin yasalarını ve kullanımlarını bulma ve sanat eserlerinde betimleme çabası içinde de görürüz.” Şimdi de rahatlıkla ve tanıklıkla söyleyebilirim ki; Mustafa Salim Aktuğ’un kendine özgü sanatsal dili işte tam da bu sanatsal çabanın sonucu. “Renk ve ışık, maddenin biçimsel görüntüsünü gerçeğinden oldukça farklı bir şekilde oluşturuyor. Buna doğadan beslenmenin resimlerdeki yansımaları denilebilir. Yağlıboya fırçasının sağladığı olanak, boyanın yumuşak biçimlendirilmesi, ışığı bazen emip bazen yansıtarak ‘horon tepen uşakların dizgiselliğinde’ dans ettiriyor tuvalde. Yalnız bu dizgisellikte ışığın ve çizginin ustalıkla kontrol edildiği hemen hissediliyor.” Yineleyerek, Mustafa Salim Aktuğ’un resimlerinde süregelen ustalığın arkasındaki felsefeyi ve imrenilen başarıyı tanımlamaya çalışmışım. Bu arada, o gün için; ince ince göndermelerim de olmuş! Bugünkü açıklaması ile: teknikte öykünmeci, çözümde beceriksiz, siyaseten hain ve kimlikte kaypak betimlemecilere inat “duygu ve anlam slogancılığından kaçınıyor” demişim.
Dünkü yazının yeteri ile, bugünkü serginin basın bültenindeki açıklamasına dönelim: “Yaşamın her alanından etkilenerek çoğunlukla düşey-yatay ve diyagonal fırça tuşlarıyla kurguladığı soyut resimleriyle tanınan Aktuğ, iki yıl önce açılan geniş kapsamlı retrospektif sergisinden sonra gerçekleştirdiği çalışmalarını, 'Böyle Bir Şey' başlığı altında topladı. Atlas Sanat Galerisi'nde düzenlediği 'Meditasyon' sergisinde çok renklilik içinde derinlik arayışlarını bu sergisinde neredeyse tek renk uygulamalarıyla sonuçlandırdı. Monochrome-tek renk ya da o rengin tonları kullanılarak farklı derinlik, ritm ve renk enerjileri üzerinde yoğunlaştı. Tek rengin değerleriyle resim yüzeyinde ince bir duyarlılık ve sonsuzluk etkisini mümkün kılan sanatçı, iç dünyasında yer alan varlıklarla ilgili kavramların soyut aktarımlarına uzandı.”
Mustafa Salim Aktuğ ile Bâlâ Atalay’ın “Böyle Bir Şey” hakkında Radikal gazetesinde yayınlanan söyleşilerinden bir kesiti; müdahil olmadan ve onlara teşekkürle sizinle paylaşmak istedim:
Yaklaşık otuz yıldır resimlerinde soyut anlatım tarzını sürdüren Mustafa Salim Aktuğ’a, Bâlâ Atalay “Böyle Bir Şey” hakkında sormuş. Cevap: “Her sanatçının kafasında yoğurduğu, her zaman haşır neşir olduğu konuları vardır. Benim söylemim soyut aktarımlar içerdiği için genel başlıkları tercih ediyorum. Yani bir başlangıç olsun, bir sebep olsun ki sonuca varayım. İnsanlarına yeni ve farklı dünyalar olasılıklar sunalım. Yaşadığım çağın girift, karmaşık yapısına karşı soyut bir söylemi ifade eden çalışmaları imliyor, bu başlık. Tek rengin tonlarıyla bir araya gelse de acı, huzur, mutluluk, kırılganlık gibi insana ait duygulanımları içeren bu seriyi izleyen kişinin, kendi iç sesinde bulmasını istediğim karşılığı anlatıyor. İnce bir duyarlıkla örülmüş, sonsuz bir renk algısının yaşanması gibi. İşte yeşil, "böyle bir şey", kimi için arsenik, dezenfekten kimi için de güven, huzur, iyileştirici, yeni bir yaşam ve enerji.”
Söyleşide serginin çıkış noktası da irdeleniyor elbet. Cevap: “İki sene önce bu resimleri oluşturma kararı aldım. Daha önce yaptığım tek renkli resimler bu serinin oluşumunu hazırladı. Bunlardan, Zonguldak Kozlu Maden Ocağı'nda, 3 Mart 1992'de grizu patlaması sonucu ölen 263 madenci için yaptığım "Maden İşçilerine Ağıt " adlı çalışmam üst üste sürülerek oluşturulmuş siyah boyanın katılaşmış görünümünü sunar. Katalogun giriş yazısında bu resme referans verildi. Son sergimi açtıktan bir hafta sonra bu kez, 13 Mayıs'ta Soma faciasıyla karşılaştık. Acıklı bir olayı yeniden yaşadık, farklı bir boyutuyla. Ardından gezi olaylarının yıldönümü, ölen bir sürü can. Sonuçta sığınılan kara bir kader. Doğa olayları, felaketleri karşısında çaresiz kaldığımız yetmezmiş gibi, bir de kendimizin yarattığı felaketlerle karşı karşıya kalıyoruz. Toplumda bu olaylara algı ve tepkiler hep farklı farklı olmakta, kimi sosyal paylaşım sitelerinde profil resimlerini siyaha döndürdü, kimi yardım kampanyası, başlattı, kimi takdiri ilahi diyerek dua etti. Hükümetimiz de TOKİ'yle '301 evleri' yapmaya karar verdi. Sorunun özü ve insanın insanca yaşama hakkı ve şartları, bunun üzerinde durulmalı. Ben ressam olarak bu durumu içimize derinlemesine işleyen siyah resimlerimde görselleştirdim. Olay belleklere kazınsın diye, 1993'de yaptığım resmimin arkasına, şair Metin Altınok'un şu dizelerini yazmıştım. "Bağırsan neye yarar nasılsa duymazlar/Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm/İçimde cesetler ve daha ölmemişler var". İşte sanatçı duyarlığı böyle bir şey. Büyük yıkımlara, büyük tahammüllere katlanıp oradan yeni hayatlar çıkarmak.”
-Biçimi yok eden bir tavırla simgesel olarak rengi kullanıyorsunuz o zaman.
Tamamen öyle. Dramatik etkiyi anlatmak için renkler ve varyasyonlar önemli. Siyahla acıyı, karamsarlığı verebiliriz. Fakat bu etkiyi sarı, mavi, kırmızıyla da verebiliriz. Burada sanatçının yorumu öne çıkar. Aynı zamanda bu renklerin şiddetini ve ışığını artırarak mutluluğu da yansıtabilirsiniz. Duyumsama ve duyumsatma benim işimin özü.
Serginiz geniş bir spektrumu içerse de sayısal olarak yeşiller öne çıkıyor. Burada bir dayatma söz konusu olabilir mi?
Yeşili, bu çoklukta mistik dünya arayışı olarak bir sığınak olarak kullandım. Doğduğum ve ilk gençlik yıllarımı yaşadığım Karadeniz coğrafyası kişiliğimin oluşumu, yeşilin bin bir çeşidiyle belirledi diyebilirim. Her ressamın kendine has rahat kullandığı renkler vardır. Benim renk paletim çok renkliliği zorlar ve bir çok rengi rahatlıkla kullanırım. Yeşil bunlardan en başta geleni. İslam'da kutsal bir renk. Vaat edilen Cenneti simgeler. Ben bu yeşil resimleri İstanbul'da Gezi Parkı olaylarının ardından yaptım. İnsanların rahatça paylaşacağı ve yaşayacağı temiz oksijen alacağı bir dünyaya ihtiyaç olduğu için. Endüstri çağının sürüklenmesiyle insanların mekanları yapay elemanlarla doldurup, bunalmalarına çözüm önerisi olarak doğayı korumaya dikkat çekmek için. İnsanın insanca yaşayacağı çevre, makineler ve binalar kadar önemli olduğu için. İnsanlık alemi çevresel bu durumları, savaşları yaşadıkça sanat eserlerinde bu okumalarla hep karşılaşacağız. Sonuç olarak insanlığın, doğanın, çiçeklerin bütün renklerine bir selam olarak görelim derim, bu resimleri.”
Doğaya ve sanata yakın kalmanız dileğimle.
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:32
22 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Geçen hafta uçmak için havaalanına gittiğimde güvenlik gereği ceplerimi boşaltmam lazım geldi, ben de soruları orada bıraktım! Yok hemen öyle adaya dönünce soru paketini açıp yeniden bellek zorlaması yapmak niyetinde değilim. O nedenle bugün; sizlerle yalnızca sanatı paylaşmak istiyorum!
Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesini kurarken; o günün başvuru koşulları arasında, kadroda yer alacak öğretim üyelerinden taahhütname almam gerekiyordu. (Kurucu kadroda yer alabilmek için en az Yrd.Doç. olmak zorunluluktu, bu koşul halen geçerlidir!) Diğer türlü Fakültenin kuruluşunu gerçekleştirmem mümkün değildi. YÖK ile Beytepe arasındaki yolları ezbere bilirim. Şimdi de Ankara’nın yolları buluttan… Sağ olsunlar o gün “resmen” yanımda olanların hemen hepsi, bugün hala yanımdalar.
Ankara’yı her ziyaretimde mümkün kılıp, bir sergiye uğramaya çalışırım. Bu sefer Cinnah caddesi üzerinde Bâlâ Atalay tarafından 2005’te kurulan Atlas Sanat Galerisi'ne davet edildim. Atlas Sanat Galerisi; resim, heykel, video sanatı, dijital sanat, seramik ve enstalasyon gibi sanatın farklı disiplinlerinden iyi örneklerin izleyicilerle buluşturulmasını amaçlayarak kurulmuş ve bunu başarıyla sürdüren bir galeri. Galerinin sitesinde verilen bilgiye göre; mekan olarak seçilen Cinnah 19 apartmanı, Mimar Nejat Ersin tarafından 1950'lerin sonunda tasarlanmış olup; sivil mimarlık yapıtlarının önemli örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Benim de iki kişisel dijital resim sergisi açtığım galeri, geometrik tasarımıyla ilgi çeken binanın modern görünümünü destekleyecek şekilde tasarlanmıştır. İç düzenlemede geniş bir sergileme salonunun yanı sıra, iki küçük sergi salonu, koleksiyon odaları ve servis mekanlarıyla modern bir galeri hizmeti sunmaktadır.
Bâlâ Atalay’ın her zamanki gibi zarif ev sahipliğinde gezdiğim sergi; YDÜ.GSTF’nın kurucu kadrosunda izinle yer alan ve halen Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde görevini sürdüren, Mustafa Salim Aktuğ’un “Böyle Bir Şey" sergisi idi!
Okumakta olduğunuz bu makaleyi yazmadan önce, bir akademisyen olarak hemen kişisel arşivime baktım. Çünkü; Radikal gazetesinde Mustafa Salim Aktuğ’un bir sergisi hakkında “çizgi ile ışığın işbirliği” başlıklı bir makalemin yayınlandığını biliyordum. Yayın tarihinden (7 ocak 1998) şimdiye yaklaşık onaltı yıl geçmiş olduğunu gösteriyordu gazete küpürü! Geçen zaman içinde arşivden nostaljik bir yolculuğa çıkmadan; sadece ne yazdığımı merakla ve yeniden okuyunca “keyif aldığımı” size özetleyebilirim.
Bu nedenle; izninizle birkaç alıntıyı bugünkü yorumlarımla size getirmek isterim: “İnsanın, tarih boyunca pek çok doğal oluşumla birlikte ışık ve hareketten de etkilendiği kuşku götürmez. Bu etkilenmede insanı, ışığın ve hareketin yasalarını ve kullanımlarını bulma ve sanat eserlerinde betimleme çabası içinde de görürüz.” Şimdi de rahatlıkla ve tanıklıkla söyleyebilirim ki; Mustafa Salim Aktuğ’un kendine özgü sanatsal dili işte tam da bu sanatsal çabanın sonucu. “Renk ve ışık, maddenin biçimsel görüntüsünü gerçeğinden oldukça farklı bir şekilde oluşturuyor. Buna doğadan beslenmenin resimlerdeki yansımaları denilebilir. Yağlıboya fırçasının sağladığı olanak, boyanın yumuşak biçimlendirilmesi, ışığı bazen emip bazen yansıtarak ‘horon tepen uşakların dizgiselliğinde’ dans ettiriyor tuvalde. Yalnız bu dizgisellikte ışığın ve çizginin ustalıkla kontrol edildiği hemen hissediliyor.” Yineleyerek, Mustafa Salim Aktuğ’un resimlerinde süregelen ustalığın arkasındaki felsefeyi ve imrenilen başarıyı tanımlamaya çalışmışım. Bu arada, o gün için; ince ince göndermelerim de olmuş! Bugünkü açıklaması ile: teknikte öykünmeci, çözümde beceriksiz, siyaseten hain ve kimlikte kaypak betimlemecilere inat “duygu ve anlam slogancılığından kaçınıyor” demişim.
Dünkü yazının yeteri ile, bugünkü serginin basın bültenindeki açıklamasına dönelim: “Yaşamın her alanından etkilenerek çoğunlukla düşey-yatay ve diyagonal fırça tuşlarıyla kurguladığı soyut resimleriyle tanınan Aktuğ, iki yıl önce açılan geniş kapsamlı retrospektif sergisinden sonra gerçekleştirdiği çalışmalarını, 'Böyle Bir Şey' başlığı altında topladı. Atlas Sanat Galerisi'nde düzenlediği 'Meditasyon' sergisinde çok renklilik içinde derinlik arayışlarını bu sergisinde neredeyse tek renk uygulamalarıyla sonuçlandırdı. Monochrome-tek renk ya da o rengin tonları kullanılarak farklı derinlik, ritm ve renk enerjileri üzerinde yoğunlaştı. Tek rengin değerleriyle resim yüzeyinde ince bir duyarlılık ve sonsuzluk etkisini mümkün kılan sanatçı, iç dünyasında yer alan varlıklarla ilgili kavramların soyut aktarımlarına uzandı.”
Mustafa Salim Aktuğ ile Bâlâ Atalay’ın “Böyle Bir Şey” hakkında Radikal gazetesinde yayınlanan söyleşilerinden bir kesiti; müdahil olmadan ve onlara teşekkürle sizinle paylaşmak istedim:
Yaklaşık otuz yıldır resimlerinde soyut anlatım tarzını sürdüren Mustafa Salim Aktuğ’a, Bâlâ Atalay “Böyle Bir Şey” hakkında sormuş. Cevap: “Her sanatçının kafasında yoğurduğu, her zaman haşır neşir olduğu konuları vardır. Benim söylemim soyut aktarımlar içerdiği için genel başlıkları tercih ediyorum. Yani bir başlangıç olsun, bir sebep olsun ki sonuca varayım. İnsanlarına yeni ve farklı dünyalar olasılıklar sunalım. Yaşadığım çağın girift, karmaşık yapısına karşı soyut bir söylemi ifade eden çalışmaları imliyor, bu başlık. Tek rengin tonlarıyla bir araya gelse de acı, huzur, mutluluk, kırılganlık gibi insana ait duygulanımları içeren bu seriyi izleyen kişinin, kendi iç sesinde bulmasını istediğim karşılığı anlatıyor. İnce bir duyarlıkla örülmüş, sonsuz bir renk algısının yaşanması gibi. İşte yeşil, "böyle bir şey", kimi için arsenik, dezenfekten kimi için de güven, huzur, iyileştirici, yeni bir yaşam ve enerji.”
Söyleşide serginin çıkış noktası da irdeleniyor elbet. Cevap: “İki sene önce bu resimleri oluşturma kararı aldım. Daha önce yaptığım tek renkli resimler bu serinin oluşumunu hazırladı. Bunlardan, Zonguldak Kozlu Maden Ocağı'nda, 3 Mart 1992'de grizu patlaması sonucu ölen 263 madenci için yaptığım "Maden İşçilerine Ağıt " adlı çalışmam üst üste sürülerek oluşturulmuş siyah boyanın katılaşmış görünümünü sunar. Katalogun giriş yazısında bu resme referans verildi. Son sergimi açtıktan bir hafta sonra bu kez, 13 Mayıs'ta Soma faciasıyla karşılaştık. Acıklı bir olayı yeniden yaşadık, farklı bir boyutuyla. Ardından gezi olaylarının yıldönümü, ölen bir sürü can. Sonuçta sığınılan kara bir kader. Doğa olayları, felaketleri karşısında çaresiz kaldığımız yetmezmiş gibi, bir de kendimizin yarattığı felaketlerle karşı karşıya kalıyoruz. Toplumda bu olaylara algı ve tepkiler hep farklı farklı olmakta, kimi sosyal paylaşım sitelerinde profil resimlerini siyaha döndürdü, kimi yardım kampanyası, başlattı, kimi takdiri ilahi diyerek dua etti. Hükümetimiz de TOKİ'yle '301 evleri' yapmaya karar verdi. Sorunun özü ve insanın insanca yaşama hakkı ve şartları, bunun üzerinde durulmalı. Ben ressam olarak bu durumu içimize derinlemesine işleyen siyah resimlerimde görselleştirdim. Olay belleklere kazınsın diye, 1993'de yaptığım resmimin arkasına, şair Metin Altınok'un şu dizelerini yazmıştım. "Bağırsan neye yarar nasılsa duymazlar/Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm/İçimde cesetler ve daha ölmemişler var". İşte sanatçı duyarlığı böyle bir şey. Büyük yıkımlara, büyük tahammüllere katlanıp oradan yeni hayatlar çıkarmak.”
-Biçimi yok eden bir tavırla simgesel olarak rengi kullanıyorsunuz o zaman.
Tamamen öyle. Dramatik etkiyi anlatmak için renkler ve varyasyonlar önemli. Siyahla acıyı, karamsarlığı verebiliriz. Fakat bu etkiyi sarı, mavi, kırmızıyla da verebiliriz. Burada sanatçının yorumu öne çıkar. Aynı zamanda bu renklerin şiddetini ve ışığını artırarak mutluluğu da yansıtabilirsiniz. Duyumsama ve duyumsatma benim işimin özü.
Serginiz geniş bir spektrumu içerse de sayısal olarak yeşiller öne çıkıyor. Burada bir dayatma söz konusu olabilir mi?
Yeşili, bu çoklukta mistik dünya arayışı olarak bir sığınak olarak kullandım. Doğduğum ve ilk gençlik yıllarımı yaşadığım Karadeniz coğrafyası kişiliğimin oluşumu, yeşilin bin bir çeşidiyle belirledi diyebilirim. Her ressamın kendine has rahat kullandığı renkler vardır. Benim renk paletim çok renkliliği zorlar ve bir çok rengi rahatlıkla kullanırım. Yeşil bunlardan en başta geleni. İslam'da kutsal bir renk. Vaat edilen Cenneti simgeler. Ben bu yeşil resimleri İstanbul'da Gezi Parkı olaylarının ardından yaptım. İnsanların rahatça paylaşacağı ve yaşayacağı temiz oksijen alacağı bir dünyaya ihtiyaç olduğu için. Endüstri çağının sürüklenmesiyle insanların mekanları yapay elemanlarla doldurup, bunalmalarına çözüm önerisi olarak doğayı korumaya dikkat çekmek için. İnsanın insanca yaşayacağı çevre, makineler ve binalar kadar önemli olduğu için. İnsanlık alemi çevresel bu durumları, savaşları yaşadıkça sanat eserlerinde bu okumalarla hep karşılaşacağız. Sonuç olarak insanlığın, doğanın, çiçeklerin bütün renklerine bir selam olarak görelim derim, bu resimleri.”
Doğaya ve sanata yakın kalmanız dileğimle.
Monday, June 16, 2014
Savaş, sanat ve uçmak
Uğurcan Akyüz
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:31
15 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa
Bu hafta kendimi kuş gibi hissediyorum diye yazmaya başlarsam; berbat bir coğrafyada yaşıyoruz diye yazmaya başlamamdan daha iyi olacaktır diye düşünüyorum. Etrafımda kargalar var demek bülbülleri yaralar… Yere inip savaş var desem etrafımda; hemen burnumuzun dibinde demokrasi şırınga edilen Tunus, Libya, Mısır, Irak ve Suriye’de yaşayanlara ayıp olur. “Yalnız bırakılan güzel ülkem…” hakkında kendimi tutamayıp yazsam eğer olmayacak, yazmasam da olmayacak… Öngörümün kestirdiği, ancak mantığımın kavrayamadığı gidişattın yenilerde ülkeyi sürüklediği gerginlik ve olan bitenler akla zarar, insana zarar. Daha önce de değindiğim gibi; araştırmalar; bu coğrafyadaki insanın hafızasını onsekiz gün olarak ölçerken herhalde o onsekiz günde sütliman bir gündem vardı. Bu aralar ve sanırım yaz sonuna kadar, o onsekiz günün her diliminin başı ile sonu arasında geçen her gün için toplum mühendisleri, insanlara “bu kadar da olmaz” dedirtecekler. Kimileri televizyonlara ağlayacaklar, kimilerinin anası ağlayacak da, milli iradeye ne olacak? Zaman kaybı olsa bile, cevapları belli soruları bir daha sormak gerek…
Sabahın altısı, rüyadan uyandım kabusun içine…
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:31
15 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa
Bu hafta kendimi kuş gibi hissediyorum diye yazmaya başlarsam; berbat bir coğrafyada yaşıyoruz diye yazmaya başlamamdan daha iyi olacaktır diye düşünüyorum. Etrafımda kargalar var demek bülbülleri yaralar… Yere inip savaş var desem etrafımda; hemen burnumuzun dibinde demokrasi şırınga edilen Tunus, Libya, Mısır, Irak ve Suriye’de yaşayanlara ayıp olur. “Yalnız bırakılan güzel ülkem…” hakkında kendimi tutamayıp yazsam eğer olmayacak, yazmasam da olmayacak… Öngörümün kestirdiği, ancak mantığımın kavrayamadığı gidişattın yenilerde ülkeyi sürüklediği gerginlik ve olan bitenler akla zarar, insana zarar. Daha önce de değindiğim gibi; araştırmalar; bu coğrafyadaki insanın hafızasını onsekiz gün olarak ölçerken herhalde o onsekiz günde sütliman bir gündem vardı. Bu aralar ve sanırım yaz sonuna kadar, o onsekiz günün her diliminin başı ile sonu arasında geçen her gün için toplum mühendisleri, insanlara “bu kadar da olmaz” dedirtecekler. Kimileri televizyonlara ağlayacaklar, kimilerinin anası ağlayacak da, milli iradeye ne olacak? Zaman kaybı olsa bile, cevapları belli soruları bir daha sormak gerek…
Sabahın altısı, rüyadan uyandım kabusun içine…
Uluslararası bir ödül almak için (diğerleri gibi) ülkesinin tarihine veya kurucusuna küfretmesi gerekmiyordu, yedinci sanat olarak kabul edilen “sinema” ustası Nuri Bilge Ceylan’ın. Öyle de yaptı zaten, retoriği çok başarılı bir söylem: “yalnız bırakılan güzel ülkem…” Bir soytarıyı bavul dolusu alışverişle havaalanında karşılamak için birbirini ezen medyada, ödülle gelen bir “usta” yönetmenin yer almamasına üzülebilirsiniz, ama şaşırmamak gerek diye düşünüyorum. Ödül; doğum yerine göre, akraba-eş-dost ilişkilerine göre, ya da siyasi tarafına göre değil de “işin başarısına” göre verilirse, ısmarlama değil de “gerçek ödül” olur. Üstelik insanı, herkesi sarmalar! Güzel ve yakın ülkemde kaç kişi bu ödülle sarmalandı, haberdar oldu, kaç kişi sevindi son günlerdeki sosyolojik ve siyasi oyunların karabasanlarına inat, bilemiyorum.
Vatan ve millet konusunda tarihin bir tarafı ile barışık olmayan etrafımdaki “akil adamlar” elleriyle besledikleri öbür tarafın gittikçe derinleşen ihanetine uğramış gibi görünüyorlar. Nerede ise sadece “kendi” varlıklarını sürdürebilme çaresizliği içine girmişler, öngörü veya tespitlerinin artık hiçbir “tutarlılığı” ve stratejik geçerliliği yok. Görünen o ki; taraf oldukları, “derinliğin” başarısız sonuçlarını ve hatta kendi hamasi söylemlerini unutmuş gibi davranıyorlar... Son dönemin sosyolojik karabasanlarını hazırlayanlar, neredesiniz? Yoksa biz mi büyüyoruz! Cevapları belli olsa da en azından sorup geçmek gerek…
Buradan sanata geçmeli artık! Belki dünyayı kurtarmaya gücü yetmeyecek ama kurtulmasına katkısı olacaktır kuşkusuz. O bilinir ki sanatta ve bilimde, “yaratı” için en önemli esin kaynaklarının başında doğa gelir. Yeşil ve mavi renklerin her tonunun süslediği çocukluğumda, kuş gibi uçmayı da isterdim! Birazdan uçacağım, sorular cebimde…
Barışa ve sanata yakın kalmanız dileğimle.
Labels:
Nuri Bilge Ceylan,
ödül,
sanat,
savaş,
uçmak
Thursday, June 12, 2014
Sunday, June 8, 2014
Çözüm, sanat, inisiyatif
Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:30
08 Haziran 2014, Pazar, Lefkoşa
YAZININ KUPÜRÜ VE METNİ AŞAĞIDADIR!
Kolaycılıkla ele alınabilecek sosyolojik konuların çekiciliğine bir kere daha kapılmadan ve yeniden sanat demeli. Israrla, usanmadan. Çünkü gerçeklerin kahrolası tarafında yetersizlik, kalitesizlik, liyakat ya da uygunluk vasıflarının nasıl ayaklar altına alındığını hatta çamurlarda sürünmekte olduğunu görmek; sanatın kimi ısmarlama yaftalılarca hunharca tahrip edilmesini duymak, bugün için belki de trajikomik bir durum. Bu durum ki toplumun “ilgili” kesimleri tarafından “beklentileri” ya da kendi kriterlerine uygunluğu açısından ele alındığından duyarsızca karşılanan, hatta alışılmış, kanıksanmış bir tepkisizlik ile sergi salonlarında resim yerine sallanan acınası bir durum. Güney-Kuzey ayrımının pek çok anlamıyla yaşandığı bir toplumda; evrensel sanat kriterlerinin farkında olarak en azından diğer ayrıştırıcı değerleri yok sayıp, sanat için gösterilen çabayı ve büyük emeklerle kat edilen mesafeyi tahrip etmek; sanatla ilgisi alakası olan biri veya birilerinin hedefleyebileceği varış noktası değildir. Öyleyse ve kısaca; ya bunlar sanatı bilmiyorlar ya da sanatı sevmiyorlar diyebilir miyiz? Belki, ikisi de! Kimdir bunlar?
Bu haftaki birinci soru bu idi, geçelim ikinci soruya. İkinci soru aslında ve bana göre bir replik: “...sorunlara kalıcı çözümler üretilmesi...” Sanattan siyasete, sağlıktan spora uzman ya da amatör herkesin sıklıkla, tekrarlayarak tükettiği bir deyiş. Kullanımı bazen “moda” haline gelen, bellek ya da ağız alışkanlığıyla kırk dakikalık bir oturumun son on dakikasında onbeş kez yinelenen bir replik. Sosyologlar ya da psikologlar bu durumu nasıl açıklar bilemem, ancak o dört kelimenin yan yana dizildiğinde ve hele de bas bir sesle kulakta defaten çınlaması pek hoş duygular uyandırmasa gerek. İşin bir de, dilbilimci veya anlambilimciler açısından da açıklaması olabilir. Mutlaka vardır da. Seçim kampanyalarının start aldığı bir dönemde sözün ya da sloganın başarısı; kolay anlaşılırlığı kadar çok çağrışım yapmasına ve “net bir şey” olarak yazılmasına bağlıdır dersek yanlış olmaz sanırım. Konu elma ise, elma demekte yarar vardır. Açıklamak için Adem ile Havva’nın meselesinden başlamaya gerek yok! Sorunlar tamam. Kalıcı, bu replikteki en tutucu sözcük! Çözüm, kilit sözcük bu bence. Üretmek tamam… Bunların hepsi için ve ayrı ayrı istisnasız olarak; ne, niye, nasıl, niçin, nerede ve kim için soruları sıralanabilir. Böylesi göreceli ve “temenni” içerikli bir replik ne kadar inandırıcıdır acep? Kimdir bunu söyleyenler?
Çözüm yaratma, en azından “kültüre” göre değişkenlikler gösterir. Örneğin sanat ortamına bakınca; birbirinden uzak bazı toplumların kimi alanlarda benzer biçimlerle ortak görsel dil ortaya koymalarına karşın; aynı dili bu toplumların kendilerine yakın diğer toplumlarla oluşturamadıkları gözlemlenmiştir. Yüzyıllardır aynı çatı altında aynı coğrafyada yaşayan kimi toplumların hala “ayrık” olarak varlıklarını sürdürebilmesini açıklamak zor olsa gerek. Uzak coğrafyadakilerle görsel bir dil oluşturacak kadar sürprizlerle dolu insanoğlu, barış gibi evrensel bir dili kullanmada neden bu kadar zorlanır? Ancak çözümün ne kadar geçerli bir süre kalacağı o üretilen dil ile ölçülebilir mi veya çözümlerarası üstünlük hangi kriterlerle test edilip ölçülebilir? Üstünlük nedir? Eğer, coğrafik olarak küçük bir kültür, kendi varlığını başlı başına üstün olarak kabul ettirmeye çalışıyorsa, buradan hareketle ve en olumlu yaklaşımla durum; toplumlararası en barışçıl araçlardan biri olan sanatla ilişkilendirildiğinde o sosyolojik yapının kendi sanatının dışındakilerini sanat olarak görmemesi, başka sorunlar üretecektir. Hatta “sorunun çözümüne yönelik atılan ve atılacak adımlara tam destek” beyanında bulunan “diğer tarafın” kaçınılmaz bir savunma refleksi ile “ötelenmeye” karşı nerede ise tüm kurumlarıyla direnmeye çalışması doğal bir hak yansıması biçiminde tezahür edecektir. Baskınlık mücadelesindeki kültürlerden hangisinin haklı ya da hangisinin üstün olduğu veya hangisinin ürettiği çözümlerin kalıcı olacağı, “tarafsızlık” söz konusu olamayacağı için ortaya çıkan durum “inisiyatifsizlik” olacaktır. Güçlerin inisiyatifsizliği… İyi niyet kamuflajlı müzakerelerde tartışılmayacaktır. Böylece daldaki beş kuş hikayesi kuşaktan kuşağa farklı versiyonlarla anlatılagelecektir. Elbette ki yarım asrı aşan inisiyatifsizlik de kuşkuyu doğasında barındıracaktır. Kuşku da soruları getirecektir örneğin; kimin çözümüdür?
Oysa bugünün kolaycı toplumlarını fastfood design metotları ile “kültürleme” ve onlara kimin üstün olduğunu dikte ettirme gücü ve aklına sahip olanlar inisiyatifi de elinde tutanlardır. Onlar ki sanatı da, çözümü de belirleyenlerdir dersek pek çok sorunun yanıtını işaret etmiş oluruz düşüncesindeyim.
“Akademinin” tutumu bilinmekle beraber; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Yrd.Doç.Dr. İrfan S.Günsel’in sanatı himayesi ve çözüm girişimlerini takdirle karşılamak gerekir inancındayım. Basında yankılanan; müzakereci Doç.Dr. Kudret Özersay’ın YDÜ’ye daveti ve bilgilendirici toplantısının önemli bir girişim olduğuna inanıyorum. Ancak; sağlık sorunlarıma çözüm üretemediğim için toplantıya katılamamış olmaktan üzüntü duyduğumu belirteyim.
Çözüme ve sanata yakın kalmanız dileğimle…
Subscribe to:
Posts (Atom)






