Sunday, February 22, 2015

Kaygun, Miro, Giacometti

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:68



“Şans, ona hazır olan yüze güler” sözünün yanına bir de “istemek” eklenince, geçen hafta çok verimli bir İstanbul gezisi geçirdiğimi söyleyebilirim.  Tam da “şimdi İstanbul’da olmak vardı…” dedirten türden bir zamanlama ile...  Şahin Kaygun sergisi kapanmadan bir gün önce, Giacometti sergisi açıldıktan üç gün sonra ve Miro sergisi uzatıldığı için üçünü de keyifle gezebilmek benim için gerçekten bir şanstı.

Adını andığım bu üç sanatçı için ayrı ayrı makaleleri, sanatla ilgili akademik yayınlar için hazırlamak çok daha önemli bir işi başarmak olurdu.  Ancak bu sayfada, özet olarak üçünü birlikte sunmam, şimdilik, çok da kötü olmaz diye düşünüyorum.

1980’li yılların ortaları, geleceğe yol belirleme endişelerinin topografi ile ilgisi olmadığı günler… Kağıt, kalem, silgi, desen  ve ufak bir daktilo… Toz, duman, yağmur, çamur ve agrandisörlerin oradan geçen kıvrımlı bir kader çizgisi… Dergilerin, kitapların arasından sızan küçük bir ışık ile okunacak bir yol haritası endişesi bu. Topografi ile macerası ondan yok!  Öğrenme sevdası, bir de yürümek geleceğe…

Öğretirken yapılan hataların ışıktan yanan kartlarını, deneysel oyun alanına çevirip, leke ve biçimlerle uğraşırken; fotoğrafın karanlık odasının aydınlanmaya başladığını master tezimde “görüntüleri analiz ederken” fark ettim.  İşte tam da o zamanlar Şahin Kaygun’un polaroid çalışmalarına rastlamaktan mutluluk duyduğumu çok iyi hatırlıyorum.

Şahin Kaygun; fotoğraf ile başladığı sanat hayatına, yönetmenliğini yaptığı iki uzun metrajlı film “Afife Jale” ve “Dolunay”  ile devam eder. "Dul bir Kadın", "adı Vasfiye" ve "Anayurt Oteli" filmlerinde sanat yönetmenliği yapar.  1992 yılında 41 yaşında vefat eder Şahin Kaygun.

Aldığı grafik eğitimi ile fotoğraflarına taşıdığı o görsel disiplini tüm çalışmalarında görmek mümkündür. Özellikle, polaroidleri ile sanat dünyasının aykırı kişiliği olarak o dönemde anılması, deneysel çalışmalarının alışılmadık veya henüz kabul görmemişliği ile ilgiliydi denilebilir.  Sergi broşüründen iki paragrafı, yazım dilini gözden geçirerek aşağıda paylaşıyorum:

Şahin Kaygun; Türk fotoğraf ortamının en idealist ve öncü karakterlerinden biriydi. Disiplinler arası kavramının Türk fotoğraf kültüründe henüz daha gündeme gelmediği 1980'li yıllarda; resim, grafik ve sinema gibi farklı alanları, çalışmalarıyla birbirine yakınlaştırdı.  Kaygun, fotoğrafın tekniğine ilişkin yeni ve şaşırtıcı uygulamalar gerçekleştirdi. Türkiye'de fotoğraf çalışmalarının diğer sanat dallarıyla olan bağını, kendine göre yorumlarla güçlendirmek için uğraştı.  Çağdaş yaklaşımıyla farklı teknikler arasındaki sınırları zorlamaktan vazgeçmedi.  Gerçekleştirdiği her çalışma, fotoğrafa ilişkin yeni bir düşünce ve üretim alanı oluşturdu.

İstanbul Modern’deki sergi; küratör Sena Çakırkaya’nın sanatçının arşivi üzerinde detaylı çalışması ile ortaya çıkmış bir sergi. Sergi; Kaygun'un 1980'lerden itibaren fotoğraf üzerine deneysel müdahalelerde bulunduğu Polaroid çalışmalarından sinema alanındaki üretimlerine; fotoğraf ve resim arasındaki sınırı gitgide yakınlaştırdığı son dönemine kadar uzanıyor. Özellikle 1980'lerin politik ortamında yaşanan içe kapanmanın sanat alanında hissedilebildiği dönemi ele alan sergide, Kaygun'un çalışmaları zamanının ruhunu kişisel bir bakış açısıyla dışa vuruyor.

Dedikten sonra ikinci sergi için Sakıp Sabancı Müzesi’ne geçip Joan Miró neler yapmış bir bakmalı!

Joan Miró

"Joan Miró. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" başlıklı sergide, sanatçının yıllar boyunca kullandığı ve sonraki çalışmalarında zirveye ulaşan temalara göndermeler yapılmaktaydı. Serginin odaklandığı olgunluk yılları, sanatçının muhtemelen en keyifli dönemidir. 1956'da Palma de Mallorca'ya yerleştiği bu dönemde Miró, maddi endişelerinin üstesinden gelmiş, İspanyol İç Savaşı ve ikinci Dünya Savaşı'nın getirdiği belirsizlik ve sıkıntılar da bu arada sona ermiştir. Sanatçı bu dönemde, arkadaşı mimar Josep Lluis Sert tarafından kendisi için tasarlanan büyük bir stüdyoya kavuşmuş, böylece büyük boyutlarda çalışması, eserlerini çeşitlendirmesi, resimlerine eşlik edecek heykel ve baskılar yapması, ayrıca dokuma çalışmalarına başlaması mümkün olmuştur.

Miró bu süreçte temalarını sınırlandırmış, tarzını belirlemiş, renklerinde çeşitliliği azaltmış ve kısıtlı sayıda öğelerden oluşan biçimsel bir dil oluşturmuştur. Kadın, kuş, ay, güneş ve takımyıldızlardan oluşan bu öğeler, daha genel kavramlara, yeryüzü ve gökyüzüne, aralarındaki ilişkiye ve ideal uyum olasılığına gönderme yapmıştır. Tüm yapıtlarında bulunan kavramsal işaretler dilinin birleşmesiyle oluşan bu özgünlük, sanatçının kendini teknik açıdan tamamen deneyselliğe adamasına olanak sağlamıştır.

Sergide yağlıboya ve akrilik tablolar, taşbaskı ve gravür baskılar yanı sıra; Miró'nun assemblage tekniğiyle bir araya getirdiği heykellerinin tüm aşamaları model ve çizimlerle beraber sunuluyor. Bu önemli eserlerle birlikte sergide; halılar, dokumalar, seramikler ve şiir kitapları gibi, sanatçının farklı alanlardaki çalışmaları da sergileniyor.  Özellikle baskı teknikleriyle ilgili videosu,  bugünün dijital teknolojisini kullanarak çalışmalarını “çoğaltanlara” iyi bir referans olabilir diye de eklemek isterim.

Giacometti,

Yağmurlu ve soğuk bir İstanbul gününün sabahında Pera Müzesi’nin kapısından içeri girerken başka bir dünya devi ile yüzleşeceğimizi de biliyorduk.  Sanatçılarla ilgili genel yargıya inat; Joan Miró gibi Alberto Giacometti de yaşarken dünya nimetlerinden yararlanma şansını yakalayanlardan biri. 20.yüzyıl sanatının önde gelen isimlerinden heykeltıraş ve ressam Alberto Giacometti'nin (1901-1966) retrospektif bir yaklaşımla hazırlanmış Türkiye'deki ilk sergisi idi yüzleştiğimiz. Gençlik dönemi çalışmalarından son yapıtlarına, büyük ölçüde yaşamı boyunca çalıştığı Montparnasse'taki atölyesinde geçen sanat yaşamından örnekler ile karşımızdaydı Giacometti.

Giacometti, çok erken yaslarda başladığı kariyerinde yeni-izlenimci ilk yapıtlarından sonra post-kübist ve gerçeküstücü eserlere yönelir. Bir dönem içinde yer aldığı gerçeküstücü hareketten insan formunun gerçekliğini arayışındaki farklılaşmaya geçer. Ölümüne dek, yeniden ve yeniden ürettiği heykel ve resimlerinde insan figürüyle baş başa bir serüvene girişir. Küçük atölyesinde çalıştığı, başlar ve ince uzun figürlerde gerçeği olduğu gibi değil, kendisine göründüğü gibi betimler. İşte bu betimlemeler ve heykeller, öğrencilik yıllarımızın kitaplarından çıkmış gibi karşımızdaydı…

Serginin, Giacometti'nin çalışmalarının belirleyici iki dönemi olan II.Dünya Savaş öncesi ve sonrası çevresinde, özel hayatına, dönemin önde gelen sanatçı ve entelektüelleriyle dostluklarına  kadar uzanan yaşamöyküsel ve tematik bir seyirde sunulması, izleyicinin sanatçıyı daha rahat anlamasına ışık tutuyor.  Her iki serginin ışıklandırması da mükemmeldi.

Mustafa, Selen ve Yükselen’e teşekkür ederek, İstanbul’dan ve sergilerden Kıbrıs’a dönersek; “Leonardo Da Vinci’nin Makineleri”ni getiren Yakın Doğu Üniversitesi’nin daha büyük sanatsal etkinliklere ev sahipliği yapacağı inancımın pekiştiğini belirtmek isterim.

Eğitim alın, tebdili mekanda ferahlık vardır seyahat edin, sanata yakın kalın…

Sunday, February 15, 2015

Mimarlar, diplomalar, konuşmalar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:67



Akademisyen olarak bana gelen idarecilik görevlerini yapmak, hep bir zorunluluk ile oldu. Üç farklı fakültede diploma imzaladım ve birinde hala imzalamaya devam ediyorum. Geriye doğru yazılarıma bakınca bugünlerde diplomasına imza attığım fakülte hakkında, fazla bir şey yazmamış olduğumu fark ettim.  Okumakta olduğunuz bu yazının basıldığı gün, dekanlık görevimde henüz -gün farkı ile- bir yılımı dahi doldurmamış olacağım.  Ancak, o bir yıllık süre haftaya dolmuş olacak.  O nedenle de küçük bir muhasebeyi yazmalı.

Fakültede gerçekleştirdiğim ilk akademik kurul toplantısında, belirttiğim kısa vadeli hedeflere; birlikte görev yaptığım ekibimle (ayrıntılar fotoğrafta!), artık ulaştığımı söyleyebilirim.

Büyük bir üniversite, büyük bir fakülte. Önce kendime, sonra da bana bu sorumluluğu verenlere karşı fakültede gerçekleşen ilkler ve başarılar ile, gerekeni yapmış ve yapıyor olduğumu düşünerek; Mimarlık Bölümü Master ve Doktora programları ile birlikte, İç Mimarlık Bölümünün Master ve Doktora programlarının YÖDAK’tan sonra YÖK olurunu da almış olmayı (bu süre ve koşullarda) önemli bir başarı olarak gördüğümü belirtmek isterim.

Diplomalarına imza atmakta olduğum Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesinin geçtiğimiz günlerde mezuniyet töreni vardı.  Bu haftaki yazımı izninizle bu tören ve fakülteyle sürdürmek isterim.

Törende, fakülte dönem birincisi Mimarlık Bölümü öğrencisi Fatma Sala’nın yaptığı gurur dolu konuşma, kendi ailesinin törene yetişememiş olduğunu söylemesi ile duygusal bir havaya büründü. Uluslararası öğrenciler adına konuşan Fayez Alkudi ise; Suriye’deki durum, Mısır serüveni ve sonunda Yakın Doğu’ya  nasıl geldiğini ve diplomaya giden yolda yaşadığı süreci anlattı. Peyzaj Mimarları Odası Başkanı Buket Asilsoy’un kısa ve öz konuşması da oldukça etkileyici idi.

YDÜ Mimarlık Fakültesinin mezuniyet törenlerine ikinci defa sivil toplum temsilcisi olarak davet edilen Kıbrıs Türk Mimarlar Odası adına, Başkan Azmi Öge yaptığı konuşmada kısaca: “…değişim ve gelişim içerisinde sizlere hizmet veren bu güzide fakültemizin dinamizmini gururla takip etmekteyiz.  Bu gayret ve çalışmalarını MİYAK akreditasyonu ile en kısa zamanda taçlandıracaklarından eminiz…

İçinde bulunduğumuz çağ hükmedenlerin güç gösterisi ve kendi tarzlarını empoze etmesi üzerine kurulmuştur. Sorgulayan, düşünen, özgür vatandaşlar veya çalışanlar değil; sorgulamadan itaat eden kullar arzulanmaktadır. Vatandaşlığınızdan ve haklarınızdan vazgeçmeyin, hak yemeyin, hakkınızı da yedirtmeyin.

Bu tören ile, öğrenci sınıfından mimar sınıfına terfi ettiniz. Paydaşlarınızla ve meslek odanızla birliktelik ve paylaşım içerisinde olun.

Hırs ve ihtirastan uzak kalın; kendinizi ailenizi, arkadaşlarınızı, ülkenizi ve doğayı sevmeyi ihmal etmeyin. Yolunuz açık ve başarılarla dolu olsun!” dedi.

Azmi Öge; Temmuz 2014’deki mezuniyet konuşmasında da olduğu gibi –bu sefer özet olarak yazmakla beraber- yine de belirteyim: samimi ve nüktedan hitabeti yanı sıra, yol gösteren konuşmasıyla herkese ve de mimarlara mimarlığı sevdiren bir profil çizdi bir kere daha.

Ben de Dekan olarak, törende yaptığım konuşmayı çok kısaltarak sayfaya taşımak istedim:  …“Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde kuruluşumuzdan bu yana, mesleki gücümüz ve potansiyelimizle kentler ve ülkeler arasında köprüler, toprağa yapılar kurduk. Sizlerin eğitimi için gerekli öğretim elemanı, donanım ve mekan sağlayan üniversitemiz idaresine; ailelerinize ve elbette fakültemizin var olması için emeği geçen tüm hocalarınıza çok şey borçluyuz, teşekkür ederim.  Bugün fakültemiz için oldukça farklı bir gün. Altı doktora (P.hD) mezunu verdik. Fakültemiz öğretim görevlilerinden Semra Sema Uzunoğlu, Kozan Uzunoğlu, Çiğdem Çağnan, Öztan Tuğun, Tuğşad Tülbentçi ve Hasan Altan’ın doktoralarını bitirmeleri en azından fakülte tarihine not olarak düşüldü.  Tabii bu arada mezuniyetleri öncesi dekanlıkta kendileriyle sohbet ederken oldukça ilginç cümleler de duydum, mesela: “ben doktoraya başladığımda gençtim” diyen Öztan beyin torunu bugün dedesinin diploma törenine gelmiş!

Söylediklerine göre; Sema-Kozan Uzunoğlu’nun olduğu gibi Çiğdem Çağnan’ın da şimdi üniversiteye giden çocukları henüz doğmamıştı, onlar doktoraya başladıklarında.

Bugün işte bu altı hocamız, gencimiz, arkadaşımız diplomalarını alacaklar.  Bu durum, hocalarıyla beraber bu törene katılan mezunlarımız için de bir onurdur diye düşünüyorum...

Akreditasyon kuruluşu olarak MİAK için başvurumuzu yaptık. Niyet mektubumuzu gönderdik.  Yılda bir kere İstanbul dışında düzenlenen Mimarlık Fakülteleri Dekanları Konseyi, MİDEKON’un Eylül 2015 toplantısını üniversitemizde gerçekleştireceğimizin müjdesini de vereyim.

Sevgili gençler; imza yetkinizden yüklendiğiniz sorumluluğunuzu estetik kaygılar ile birleştirip bireyi, aileyi, toplumu ve milleti mutlu edecek yapılar inşa ederseniz gelecek kuşaklar size minnettar kalacaktır.  Mimarlığı sanat/tasarım alanı içinde değerlendirerek; Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün "güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâpların başarıldığının en keskin delilidir" sözünü şiar edinerek yürüyünüz.

Sevgili mezunlarımız; yolunuz açık ve aydınlık, gönlünüz insan sevgisi ile dolu olsun!”

Töreni onurlandıran; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel ile birlikte doktoralarını tamamlayan öğretim elemanlarımıza diplomalarını takdim ettik. Mimarlık Fakültesi Koordinatörü Dr. Kozan Uzunoğlu fakülte birincisine, Mimarlar Odası Başkanı Azmi Öge fakülte ikincisine, Peyzaj Mimarları Odası Başkanı Buket Asilsoy fakülte üçüncüsüne diplomalarını verdiler.

Mimarlık Bölüm Başkanı Dr. Ayten Özsavaş Akçay, İç Mimarlık Bölüm Başkanı Yrd.Doç.Dr. Huriye Gürdallı, Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı Doç.Dr. Özge Özden Fuller ve öğretim elemanlarının mezunlara diplomalarını vermesinin ardından, büyük bir coşkuyla keplerin havaya atılması ile tören sona erdi.  Bolca fotoğraf çekindik!

Bir başka yazımda mimarlığı “derinleştirmeyi” ümit ederek, mimarlar ve diplomalarını orada bırakıp, fotoğraf makinemle geldiğim İstanbul’da; Sakıp Sabancı Müzesi’nde Miro, Pera Müzesi’nde Alberto Giacometti, İstanbul Modern ve orada özellikle Şahin Kaygun’un çalışmalarını görmek iyi bir zamanlamanın ödülü oldu benim için.

Haftaya birlikte, “şimdi İstanbul’da olmak vardı…” demek üzere.

Eğitim alın, diploma da alın, sanata yakın kalın…

Sunday, February 8, 2015

Heidi Trautmann, öteki

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:66



Uzun bir aradan sonra karşılaştığımız sergide kendisine “geçmiş olsun” diye sarıldığımda o da beni bir abla gibi kucakladı.  Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin öğretim faaliyetlerine başladığı 2006 Eylül’ünden beri bir şekilde “yakınımızda” olan Sayın Heidi Trautmann ile tanışma sürecimiz pek de iyi başlamamıştı. “… aslında planlanmamış bir deneyim, bir keşif yolculuğuydu ve nereye gittiysem iyi karşılandım ve hemen her durumda dostlukla, büyük bir paylaşım isteği ve işbirliği ile karşılaştım.” Diye önsöz yazdığı Rastgele Söyleşiler Derlemesi’nde “…ailemde biraz Rum kanı da var…” diye beyan edilmiş bir biyolojik özellik; tüm diğer ölçütler bir yana, sanatçı olmanın “kana dayalı” bir ölçütü de olduğunun fark edilmesine vesile oldu elbet hepimiz için!  “Karşılaşmalar” ve kan beyanı aslında; yazan, konuşan ve “genel amaç” hakkında itirafların bilinç altından gün ışığına çıkması olarak da yorumlanabilir burada. O günlerden kalanı, bugün silmek için emek harcamaya değmez diyerek, kirliliği umursanmayan gözlük camlarından sızan ışıkta neler okunabilir? Yahut da neler yazılabilir diye sormak geliyor insanın aklına.  Da, bunun cevabına “çalışmak” ve gözlem yapmakla  rahatlıkla herkesin ulaşılabileceğini bilmek, bence bir şans…

“Özellikle geçtiğimiz dört yıl içinde öğrenim gördükleri ya da çalıştıkları ülkelerden, halkla sorunları paylaşmak için vatanlarına dönen çok sayıda genç sanatçı oldu.”  Cümlesi; kitabı ilk okuduğumda her sanat alanından, bölümünden diploması olanın, hemen daha öğrenciliği bittiğinde, okulunda ödev olarak ya da ders için yaptığı işleri ile, burada sanatçı olarak değerlendirilmesini önemli bir hata olarak değerlendirmiştim. Kitabın basımından sonra geçen yaklaşık yedi yıllık süre içinde; o kitapta yer alan, o genç sanatçılardan kaç tanesinin, örneğin kaç tane kişisel sergi açtıkları sorusunun cevabı, o hatanın kanıtı ve cevabıdır.  Ulusal karmaları bir yana bırakalım; devlet finansörlü para verilerek katılınan uluslararası “fuarlar” üzerinden reklam yapılmasının, sanata düşmanlıkla eş anlam taşıdığını da burada belirtmek isterim.  Halkın sorunları, vatan; hamaset edebiyatı sanat siyaset, siyaset sanat, satan…

Amacım “sanat gönüllüsü” sayın Heidi Trautmann’ı, ya da büyük bir emekle ortaya çıkardığı kitabını eleştirmek değil elbet. Kısaca bir durum tespiti yapmaktır amacım. Kitap basıldığında iki yıldır akademik ve sanatsal faaliyetlerini burada örneğine rastlanmamış bir yoğunlukla gerçekleştiren fakültemizden söz edilmemesi; adada açılan ilk dijital resim sergisinden bahsedilmemesi; yukarıda sözünü ettiğim hataya bir başka örnek olarak durumunun tespitidir. Çünkü; Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında, Fakültemizin kuruluşundan beri sürdürdüğü akademik ve sanatsal faaliyetlerin sayısı, büyüklüğü ve kalitesi; o yıllarda olduğu gibi bugün de, karşılaştırılamaz bir düzeyde ve devam etmektedir.

Bugün o kitapta; hiç biri yer almamakla beraber, hocalarımızın kişisel başarısı ve sanata katkısı ve hatta KKTC’yi temsili görmezden gelinemez, “ötekileştirilemez” bir hal almıştır. Örnekleyecek olursak; yine bir ilk, “stencil” sergisini geçen yıl, hocalarımızdan biri açmıştır! Sanat ve Tasarım alanında Profesör unvanı taşıyan adadaki tek akademisyen, bizim hoca kadromuzdadır.  Bir hocamız, 16.Asya Sanat Bienaline “jüri üyesi” olarak davet edilmiş ve orada görev yapmıştır. Bizim için gurur ve başarı dolu bu süreçtir yaşadığımız…

Sayın Trautmann’a, bu düşüncelerimi de geride bırakarak “geçmiş olsun” diye sarılmıştım.

KKTC Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber’in “Müze” resepsiyonunda karşılaştığımızda sayın Trautmann’a tekrar sarılmam bir “özür” içindi. Kendisine; Alman Devletinin Liyakat Nişanı takdim edileceği törene davet edilmiş olmama rağmen, yurtdışında olduğum için katılamamıştım...

İşte o tören nedeniyle kafamda oluşan düşünceler bana bu haftaki yazıyı yazdırıyor.  Bir tarafta alaylı bir sanat gönüllüsü olduğunu saklamadan, bitmez tükenmez enerjisi ile üreten ve paylaşan bir insan… Öbür tarafta; doğduğu, büyüdüğü, çalıştığı, gezdiği ve yaşadığı ülkelerden arta kalan tercih ile, KKTC’de hayatını sürdüren bir Alman!

Ve ona Liyakat Nişanı veren bir devlet ve onun elçiliği!

Maalesef; devletlerin büyüklüğü, gücü, uluslararası prestiji ne olursa olsun, “temsiliyet” kişiler üzerinden yürüdüğü için; bir ülkeyi temsil edene saygılar sunarken, diğerine selam vermek bile istemeyebilirsiniz.

Sayın Trautmann’a vatandaşı olduğu devletin nişanı, devletini temsil eden kişilerce, “sanat ve kültüre katkılarından dolayı” başka topraklarda verildi.  Sanatın öğretim ve üretim sürecini yaşayan biri olarak, o nişanı vereni de, alanı da selamlamak düşüyor bana. Yeri gelmişken veya parantez içinde; Ankara’da Goethe Enstitüsü Müdürlüğü görevi de yapmış olan Sabine Hargeman Ünlüsoy’u da buradan saygıyla selamlarım.

Ödül töreninde yaptığı konuşmayı “özetlemeye” çalışarak sayfama taşıyabilirsem; sanırım sayın Trautmann’a karşı tercih ettiğim görevimi yerine getirmiş olacağım:

“Yaptıklarımı yapabilmem için bana destek olan Kıbrıs halkına; benimle tanışan ve yıllar içinde dostum olan sanatçılara, bu yolculuğumda benimle oldukları için çok şey borçluyum.

Sadece sanatlarıyla değil, yaptıkları etkinliklerle de iz bırakan sanatçılara, Kıbrıs sanatı hakkında bir ufuk çizmeme yardımcı olanlara, bana ilk röportaj yapma şansını tanıyanlara, bu akşam buraya gelebilen bir avuç dostuma çok şey borçluyum.

İki toplumlu etkinlikleri, şiir okumaları, sergiler ve sanatın başka yollarıyla açılan kapıları, birbirimizi anlamak için harcanan çabaları ve Goethe Merkezinin desteklerini unutmak mümkün değil.

Birleşmiş Milletlerin kontrolündeki görüşmelerin yapıldığı bölgedeki Türk ve Rum sanatçıların gerçekleştirdikleri ortak sanat projelerini unutmam mümkün değil.  Bu süreçte gözlemci olarak yer almaktan gözlemlerimi yazılar yoluyla paylaşmaktan hep mutlu oldum.

Bu süreçte yaptığım ilk röportajları ve onların duygusal etkilerini unutmam mümkün değil. Yerlerde oturarak onlarla yaptığımız sohbetleri ve çizimleri çok iyi hatırlıyorum.  Onlar şimdi farklı ülkelerde sergileniyorlar. 

Şiirlerden Kıbrıs edebiyatının gelişmesini öğrendim, felsefelerini, yaşadıklarını, hassasiyetlerini duygusallıklarını öğrendim insanların. 

Sekiz yıldır hiç bir tiyatro oyununu kaçırmadım, büyük sanatçıların çalışmalarına ve başarılarına tanık oldum. Tiyatrolarının yaşaması için verdikleri mücadeleye destek oldum. Ölecek en son şey umut olmalı.  Bu felsefenin hala ve ısrarla sürdüğünü görmekten, tanık olmaktan onur ve gurur duyuyorum.

Bu ödülü hayatımın çok önemli bir parçası olarak saklayacağım.”

Sanat evrensel ölçütleriyle sınırları aşarak devam etsin istiyorsak; “kan” grupları,cinsiyet, din, dil, ırk, “öteki” sınıflaması “hiç” olmamalı…  Kucaklaşmalar olmalı.

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, February 1, 2015

Çizenel, sanatsal provokasyon

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:65



Emin Çizenel kimdir sorusuna bir internet sitesinde şöyle bir yanıt buldum: “Resim sanatçısı Emin Çizenel, 1949 yılında Limasol’a bağlı Malya köyünde doğdu. İstanbul’da Güzel Sanatlar eğitimi aldı. 1979 yılından beri Kıbrıs’ın iki yanında ve yurt dışında 30’un üzerinde kişisel sergi açtı. Birçok ortak sergiye katıldı. Birçok “Kültür ve Sanat Ödülü” sahibidir. Kıbrıslı Türkler’in en ünlü resim sanatçılarından biridir. Halen çalışmalarını Kıbrıs’ta Lapta köyündeki atölyesinde sürdürmektedir.”

Bu haftaki yazıya ben de bu “atölyeden” başlayarak gireyim.  Çizenel’in atölyesini ilk ziyaret edişimizi yazayım:

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin kuruluşundan sonra sürdürdüğümüz etkinlikler içinde kuşkusuz sanatçı/ustalarla paneller düzenlemek de önemli bir tanışma tartışma ortamı sunuyordu öncelikle öğrencilerimize ve sonra da sanat severlere. İşte bunlardan 13 Mart 2008’de  gerçekleştirdiğimiz Plastik Sanatlar ile ilgili bir panelde; Yeditepe Üniversitesinden Prof. Zahit Büyükişleyen, Prof. Fevzi Karakoç, Yrd.Doç. Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve Marmara Üniversitesinden Prof. Nilay Büyükişleyen vardı…  Aynı gün panel sonrasında Zahit Büyükişleyen hocanın arzusu üzerine Emin Çizenel’in atölyesini Erdal Aygenç ve Raif Dimililer’i de ekibe alarak ziyaret ettik. Bir sanatçı için önemi ve mahremiyeti “özel” olan “atölye nedir” sorusunu başka bir yazıda yanıtlama hakkımı saklı tutarak… Yine de zorunlu olarak yazmam gerektiğine inandığım iki cümleyle: Sanat yolculuğunda biriktirdiği pek çok özel nesnenin varlığı ile dolu ortamda; düşüncenin çizgiden resme görselleştirilme aşamalarının ekolandığı duvarlarla çevrili çok özel bir mekan Çizenel’in bu atölyesi. Ancak ben; o resimler, heykeller, dosyalar, boyalar, fırçalar, kitap ve dergiler yanında o mumları unutmadım!

Sonrasında Emin Çizenel ile pek çok görüşmemiz ve konuşmamız oldu, ancak; benim için farklılık taşıyan yönü ile 27 Kasım 2013 tarihi, notlarım arasında öne çıkmaktadır.  O tarihte Emin Çizenel “Yakından Sanat” TV programımın konuğu olmuştu. (Bu, okumakta olduğunuz “Yakından Sanat” köşesi/sayfası ile aynı günlerde ve aynı isimle kamuoyu önüne çıkmaya başlayan bana ait iki sanat paylaşım ortamımdır bunlar!)

İlk konuğum Anber Onar’dan sonraki ikinci programım olması nedeniyle ve özellikle bu konuk olma kısmını biraz açmam lazım. Çünkü; kamera, ışık, ses, koltuk, oturma şekli ve hele de zamanın kullanımı konusunda tam da acemiliğin ne olduğunun farkındalığı ile çektiğimiz bir program… İşin elbette “sohbet” için bilgi hazırlığı, soru sormadan konuğu ve konuyu açma kısmının da ne kadar emek, sabır ve sakinlik gerektirdiğini deneyimleyerek öğrendiğim, heyecanlı bir dönemdi o dönem…

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde güncel sanatı bilen, takip eden uygulayan kim var denilince akla gelen ilk isimlerden biri veya kanımca ilk isim diyebileceğimiz Emin Çizenel’in geçen hafta, Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) isimli yeni bir sergisi açıldı Argo Galeri'de.

Sanat sever özelliğini yıllar içinde birkaç adım daha ileri götürüp artık yerli ve yabancı sanatçıların çalışmalarından oluşan önemli bir koleksiyonun sahibi, Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ile birlikte Hikmet Uluçam, Mustafa Hastürk, Hasan Zeybek ve ben açılışa gittik.

Sanatçının ve o sergisinin daha iyi anlaşılabilmesi, okunabilmesi için dağıtılan manifestoların ben oldukça gerekli ve yararlı olduğuna inanıyorum.  Çünkü, ihtiyaç duyulduğunda görmek ve anlamak için ışık tutuyorlar.  Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) manifestosunda özet olarak şunlar yazılıydı: gözün iris’inden, kulağın zarı’ndan; dalga kırılmalarının geçmesinden meydana gelen, körlük ve sağırlık anı… Düşünce zirvelerindeki iniş ve çıkışları taşır dalgalardaki melodi ve yansımalar …  Bu yansımalar doku gibi bir şeylerin üzerine sinmiştir ancak göz onu hiç bir zaman göremez. Eko yapar ama duyulmaz…  Hissedilir ama dokunulamaz… İşte bu paradoksun sesi, biçimi aksaklıktır, “aksak ritim”dir.

Sergi uzamında Emin Çizenel bir anlamda; entellektuel ve psikolojik deneyimleri ile ortada olan sorunlu durumları uzlaştırmaya çalışır.  Sergi “durum raporlarını” yeniden yapılandırır ve onları açıklar. Bu durum raporları; yeniden kurulan ve keşfedilen bellek, kırsaldan kente kayan mekan, yaşamın arzuyu denetlemedeki rolü, kabul edilen farklılıkların yıkılması sonucunda doğan sosyal ve psikolojik sonuçlar, dönüştürücü cinsiyet konseptleri, kaygan ve çelişkili kültürel normlar ve tabulara işaret etmektedir.  Bu norm ve tabuların üzerine oturttuğu sosyal ve kültürel bağlamadaki çelişkileri, ironik bir sunumla, hem resim hem de video kullanarak izleyici ile küçük notlar eşliğinde buluşturması, onun sıklıkla kullandığı provakatif bir yöntem olarak da değerlendirilebilir.

Sanatıyla provokasyon yapmayı seven Çizenel’in “Kendi Resmim Üstüne Birkaç Not” yazısını sizinle paylaşmamın doğrudan bilgilendirme açısından en azından bu yazı kapsamında daha yararlı olacağını düşündüm:  “Derin yazgıları olan bir coğrafyanın ortasında oturup, kendinizi bile “metaforlaştırdığınız” bir durum ve ahval var aslında.  İnsana dair ne varsa, sizin de içinde olduğunuz  ve  onlarla kurduğunuz yaşamın anlamı, altı çizilmiş cümlelerinizle size bir dil oluşturuyor.

Benim resmim, koloni dönemleri yaşamış bir kuşağın, savaşların, didişmelerin ve belirsizliklerin, ama hiç bitmeyen umutların omurgalaştırdığı bir vücuda oturuyor. Metaforik, imgelem gücü olabilen ana başlıklarla kurulu, ve  açılımlarını maddeleştiren bir espas.

Malzemenin, her zaman bir derin kimya olabileceğini düşünürken, ona verdiğim kabiliyeti, hareketli bir zeminde paylaşırken, tam da o macaranın  ortasında olmayı yeğliyorum. Dil, plastik bir çözümleme sürecinin, entelektüel alanlarında, “şimdiki dünyalı” olmanın hızında algılanmalıdır.

Kavramlar ve teori üretme yerine, kendi kendini kavramsallaştıran “işin”, kendi yaşam sürecini kurmaya çalışıyorum. Kurulanlar, kendi uçurumlarıma köprülerdir de. Ve her yeni uçuruma kurulacak yeni köprüler.

Bu sergide de malzeme, kışkırtan yüzeylere doğru dağılırken, “dürtülen” bir şeyler vardı. Tam da istediğim huzursuzluk.

“Provokasyon” ana başlığı ile oluşan bu proje, “Seçilmiş Ağaç”, “Phoenix Again” gibi başlangıç projelerinin yol açtığı bir süreci izlemektedir. Bu işler, mum isinin ortaya çıkardığı izlerle oluşmaktadır. Ve Emin Çizenel’in bu işlerine, mum isinin dolaştığı “aksak ritim”deki soyut yüzeylerde kodladığı manayla birlikte, anarşist bir aşkı yaşamın içinde tutan, bir diğer okuma ile başlanabilir.”

Mumlar sönmesin, resimler aksamasın, sanat devam etsin…
Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, January 25, 2015

Gülümseyen ay, müze

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:64



Gerekçe ve zamanlamasına koşturulabilecek polemikleri umursamadan; sanat ve sanatçı için, dünyanın her coğrafyasında ve her zaman önemli bir konu olarak, yapıtın resmileşmesinin en önemli taşıyıcısı olan müzeler hakkında, güncel bir yazının gerekliliği ile başlayalım bu haftaya.

Bu köşede müze içerikli veya müze değinmeli birkaç yazım oldu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde şu sıralar nabzı yükselme seyri izleyen siyasi gündemin aralığından, müze konusunda kendine söz hakkı doğan sanat ve sanatçıların yeniden heyecanlanmalarına tanık olmak, tarihi ve bir o kadar da güzel bir duygu…  Bu duyguyu; ay’ın gülümse görüntüsü ile, müzeye ilişkin yanıtlanması gerekli pek çok sorudan önce, size getirdim!

Kaynaklara göre; müze sözcüğünün etimolojik temelinde Yunanca “ilham perilerinin evi” anlamına gelen “mousa” vardır.  Mousa ise, “mouseion” kelimesinden türemiştir.  Müze, bir düşünce olarak insanların güzel sanatlara olan merakı ve eser biriktirme eğiliminden doğmuştur denilebilir.  Aynı kaynakların tanımlarına göre müzeler; kültürel değer taşıyan unsurları korumak, incelemek, değerlendirmek, özellikle halkın beğenisinin yükseltilmesi ve eğitimi için yapıt sergilemek amacıyla kamu yararına çalışan kurumlardır. Bu tanıma, genel anlamda “müzeler, bilim, kültür, teknoloji ve güzel sanatlarla ilgili yer üstünde, yer altında ve su altındaki tüm taşınır ve taşınmaz belgeler olarak nitelenen kültür varlıklarını saptayan, açığa çıkaran, inceleyen ve değerlendiren, aynı zamanda onları koruyan, tanıtan, sürekli ve geçici olarak sergileyen, çalışmaların bilimsel sonuçlarını yayımlayan kurumlardır” açıklaması epeyce daha yararlı olacaktır kanısındayım.

Geçmişin aydınlanmasına ev sahipliği yapan müzeler; yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar, eski eserlerin toplanmasına, korunmasına ve sergilenmesine hizmet ederken, bu dönemden sonra yeni bir yaklaşımla ele alınmaya başlanır. Kültürel çeşitliliğin ve toplumsal belleğin izleyicisine daha iyi aktarılabilmesine olanak sağlayan yöntemlerinin kullanılmasıyla, müzelere olan ilgi de artmaya başlar.  Böylece; kent müzesi, modern sanatlar müzesi, araba müzesi, denizcilik müzesi, özel müzeler gibi müzeler ortaya çıkmaya başlar.

Müzeler; toplama, belgeleme (arşivleme), koruma (bakım-onarım), sergileme ve eğitim işlevleri açısından değerlendirilebilirler.  Hatta, gelişen teknolojiye koşut olarak, kaybolmaya meyilli geleneksel kültürü, yabancı kültür şoklarından korumaya da yardımcı olurlar.

Müzelerin gerekliliğine ilişkin söylenebilecekler ise şöyle sıralanabilir: Sanatsal değerlere ulaşmanın yollarını öğrenen birey, sanatı eleştirel bir gözle algılayıp değerlendirirken süreç içinde sanat eserlerini değersiz olandan ayırmayı da öğrenir. Bunu yaparken gerçek yapıtla buluşma, onu tanıma, ilgisini artırma sonucu müzelere gitme isteği ve alışkanlığı kazanır.  Bundan çıkarımla da; geçmişten günümüze ulaşan kültürel ve sanatsal değerlerin sergilendiği müzeler, aynı zamanda tarih ve kültür bilincinin oluşması için de gereklidirler.

Müzeler, çok sayıda sanat yapıtı görme, tanıma, ondan sanatsal haz duyma, onu doğru algılama imkanı sağladığı gibi insanların yeni değerler yaratma yetilerini de geliştirir. Müzeler, bir ulusun kimliği olma misyonunu taşımasının yanı sıra aynı zamanda uygarlıkları bize bırakan insanların davranışlarının, yaşam tarzlarının korunduğu ve bu mirasın geleceğe taşındığı mekanlardır. Geleceği görebilmek için geçmişi bilmek, bir başka deyişle yarınları sadece bugünün değil, geçmişin üzerine de inşa etmek gerekir ki, bu da tarihi yaşatan ve unutturmayan müzelerle sağlanabilir.  Toplumu oluşturan bireylerin, geçmişi daha iyi tanımalarına olanak sağlar. Burada parantez içine alarak; siyasi arenanın bugünlerdeki modası “yüzleşme” polemiklerinin toplumun sadece “kanayan tarafıyla” sınırlı tutulmasının manidar olduğunu düşündüğümü belirteyim.  Tarihi unutturarak, geçmiş ve gelecek arasında yaratılmak istenen kimliksizlik ile, kayıp bir güruh oluşturmak mıdır hedef acaba?

Gelişmiş toplumlarda geleneklere, kültüre ve sanata kimlerin nasıl sahip çıktıklarını küçük araştırmalarla öğrenebiliriz.  Aydınlar, sanatçılar, sanatseverler, üniversiteler, devlet, özel şirketler ve sivil toplum örgütlerinin kendi özel çabaları ile bir şeyler yapmaya çalıştıklarını rahatlıkla görebiliriz.  Örneğin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber’in, bugünlerde Çağdaş Sanatlar Müzesi kurulmasına ilişkin çabalarını; sanatın üretim ve eğitim süreçlerini yaşayan birisi olarak takdirle karşıladığımı belirmek isterim.

Çünkü; Sicilya ve Sardinya'dan sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs’ta; yaklaşık 9.000 yıllık zengin bir tarih ve uygarlıkların izleri üzerine oturmuş KKTC’de bir Çağdaş Sanatlar Müzesinin olmayışı ortak kabul ile büyük bir eksikliktir.

Kıbrıs’taki ilk müzenin Güney Lefkoşa’da, 1910 yılında Kraliçe Victoria adına açılan Victoria Müzesi olduğu bilinmektedir. Kaynaklar; Kıbrıslı Türklerin ilk müzesi olarak, 1963 tarihinde etnografya müzesine dönüştürülen Mevlevi Tekkesi’ni işaret etmektedirler.

Açılmış ve açılacak üniversiteleri ile KKTC’nin müzeler konusunda da büyük bir şansın sahibi olduğuna inanmaktayım.  Yalnızca bilimin ve teknolojinin değil, aynı zamanda sanatın ve kültürün de araştırıldığı, korunduğu ve geliştirildiği yerler olması nedeni ile üniversitelere, topluma önderlik etmeleri bakımından önemli görevler düşmektedir.  Dünyaca ünlü üniversitelerde müzeler, bu amaçla vardır.  Üniversitelerarası “ranking” listelerinde, hep ilk sıralarda yer alan Oxford Üniversitesi'ne bağlı Ashmolean Müzesinin 1683'te, Harvard Üniversitesi Fogg Müzesinin ise 1895'te kurulmuş olduğunu hatırlatmak isterim.  Buradan kanımca şöyle bir sonuca varabiliriz: üniversitelerde sanat, teknoloji ve bilimin birlikteliği, yüzyıllardan beri iç içe ve süregelmektedir.  KKTC’deki sanatçıların sancısı ve tepkisi, belki de bu iç içeliğin farkına hala varılmamış olmasınadır.

KKTC’de basına yeterince yansımasa da, “fark edilen sanat” adına çok güzel gelişmeler de yaşanmaktadır.

Yakın Doğu Üniversitesinde Kurucu Rektör Dr. Suat İ. Günsel’in himayelerinde 18 Kasım 2014’de kurulduğu açıklanan ve kısa bir süre sonra ziyaretçi kabul etmeye başlayacak olan YDÜ Sanat Müzesi, çok önemli bir açığın kapatılması açısından tarihteki yerini almıştır.  YDÜ Sanat Müzesi, KKTC’deki üniversiteler içinde, geçmişin ve günümüzün sanatsal birikimine sahip; resim, heykel, fotoğraf, grafik sanatlar, video, yeni medya gibi görsel sanatlara ait eserleri sergileyecek kimliği ile, plastik sanatlar kapsamına uygun KKTC’deki ilk üniversite müzesi olma özelliğini de taşıyacaktır.

Bu açıklamalar ışığında ve sonuç olarak müzeler; toplumların geçmiş ve gelecekleri arasında köprü görevi görürler.  Toplumların kültürel anlamda gelişimini ve bakış açılarını etkilerler.  Bulundukları kentlerin merkez noktaları, marka değerleridirler.

Sanata değer veren, müzeleri kuran ve kurmaya çalışanlara selam olsun. Ay gülümsesin!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, January 18, 2015

Ödüller, sanat, akademi

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:63



Akademisyenler çok iyi bilir ki; Üniversiteler aslında popüler kültürün “ikonlarına” mesafelidir.  Bu mesafe; üzerinde çalışacağı, araştıracağı, analiz yapacağı ve sonuçlarını bilimsel verilere dayandırarak, teze dönüştürüp dünyaya sunacağı olası “konulara” mesafesidir.

Bilim, teknoloji ve sanat; ana başlıkları altında eğitim-öğretim faaliyetlerini yürüten üniversiteler: sanatın değişik yöntemlerini bir arada kullanan popüler kültürün taşıyıcılarından biri olan, video-müzik ödüllerini vermekte bir sakınca görmüyorlar. Çünkü, bunu en kestirme hareketle Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği bir söze dayandırmak mümkündür. “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” İşte o damarların kopmaması için; sanat için, barış için, başarı için bu ödüllerin dağıtılması “tercihine de” ihtiyaç duyuluyor.

Elbette bu yazdıklarım “bir” bakış açısından yansıyor.  Daha pek çok dolaylı ya da doğrudan gerekçeye dayandırılabilecek bu yaklaşım, kuşkusuz kapitalist sistem içinde var oluş mücadelesini veren üniversiteleri haklı kılmıyor değil. Arkalarında “devlet” olan üniversitelerin bile, kampanyalar veya tanıtım günleri adı altında esas varoluş amaçlarından uzaklaşmalarıdır tartışılması gerekli olan.  Devlet üniversitelerinin bu “esastan” uzaklaşması, vakıf ya da özel üniversitelerin sisteme ayak uydurma davranışlarını tercihten “zorunlu” hale getiriyor denilebilir rahatlıkla.  Hatta bu zorunluluğun, o kurumların var oluş “amacına” yönelik saygı duyulan ve kabul gören bir davranış olarak değerlendirilmesi de olasıdır.

Bu değerlendirme ışığında bugünkü yazımın devamını; Yakın Doğu Üniversitesi’nin web sayfası üzerinden yapılan oylama ile; farklı kategorilerde belirlenen 5. Video Müzik  ödüllerinin dağıtımı törenine ayırdım:

YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel’in açılış konuşmasında söylediği üzere “müzik geçmişten bugüne gelen bir kültür birikimidir. Her zaman, her an hayatımızın önemli bir parçası olmuştur. Duygularımızı ve düşüncelerimizi en iyi ve en güzel şekilde dışa vurmanın, paylaşmanın yolu ve hayatımızın da vazgeçilmez bir parçası halindedir. Hayatı dolu dolu yaşamamıza bir vesiledir.  Hayatın algılanması, duyumsanması, sorgulanması ve anlamlandırılmasında önemli bir faktördür.  Müzik evrensel bir dildir. Nesillerden nesillere aktarılır. Toplumların yaşayışları, alışkanlıkları, kültürleri hakkında ipuçları verir. Bu faktörlerin birleşimi de kültürümüzü tanımlar, bizleri tanıtır. Ülke kültürü için son derece önem taşır.”

Günsel: Sanatçıları takdir ve teşvik etmek görevimizdir…

Günsel; konuşmasının devamında “… sanatı korumak, gelişimine katkıda bulunmak ve desteklemek bizler için oldukça önem taşımaktadır. Yakın Doğu Üniversitesi olarak, video-müzik alanlarının gelişmesi ve ilerlemesi adına katkıda bulunan değerli sanatçılarımıza ve televizyoncularımıza destek olmak, onların çalışmalarını takdir etmek, gelecek çalışmalarına teşvikte bulunmak bizler için bir görevdir” dedi.

Hem Kuzey Kıbrıs’tan hem Türkiye’den sanatçıların ödüllendirildiği Video Müzik Ödülleri Galası’nın sanata bir destek niteliği taşıdığını vurgulayan Günsel “geleneksel hale getirdiğimiz video-müzik ödüllerini her yıl tekrarlamaya; çalışmalar yapan değerli arkadaşlarımızı ödüllendirmeye, başarılarından dolayı tebrik etmeye ve desteklemeye devam edeceğiz” dedi.

Daha önceki törenlere katılma şansım olmamıştı ancak, bu tören için başarıyla hazırlanmış klip oldukça yararlı oldu. YDÜ Video Müzik Ödüllerinin önceki yıllarda; Kenan Doğulu, Yonca Evcimik, Gülben Ergen, Deniz Seki, Burcu Güneş, Kenan İmirzalıoğlu, Safiye Soyman, Ferudun Düzağaç, Murat Kekilli, Ciguli, Kubat, Cansu Koç, Yavuz Bingöl, Hilal Cebeci, Ferda Anıl Yarkın, Nuray Yerlitaş, İzzet Yıldızhan, Grup Trafik, Aşka Özlem, Yıltan Taşçı gibi 50’den fazla tanınmış sanatçıya verilmiş olduğunu ben öğrenmiş, daha önce katılanlar da hatırlamış oldular.

5. YDÜ Video-Müzik Ödülleri Kategorileri ve Sanatçılar:
Yılın En İyi Grubu: Gripin
Yılın En İyi Grubu (KKTC): Grup RAST
Yılın Sanat Müziği Sanatçısı (KKTC): Bahar Gökhan
Yılın En İyi Erkek Haber Spikeri: İrfan Değirmenci
Yılın En İyi Kadın Haber Spikeri: Nazlı Çelik
Yılın En İyi Çıkış Yapan Dizi Oyuncusu: Serkan Çayoğlu
Yılın En İyi Yardımcı Oyuncusu: Hazar Ergüçlü
Yılın En İyi Talk Show Programı: Beyaz Show
Yılın En İyi Müzik Kanalı: Kral Pop
Yılın En İyi Coveri Sakin Ol: Doğukan Manço feat Tuğba Yurt
Yılın En İyi Klibi: Ece Seçkin, Hoşuna mi gidiyor?
Yılın En Popüler Sanatçı (KKTC): Ahmet Zein Evan
Yılın En İyi Komedi Eğlence Programı: Güldür Güldür
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Oya Başar
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Cihan Ünal
Yaşam Boyu Meslek Onur Ödülü: Sıla 4
Yılın En İyi Erkek Dizi Oyuncusu: Erkan Petekkaya
Yılın En İyi Kadın Dizi Oyuncusu: Seranay Sarıkaya
Yılın En İyi Şarkıcısı: Fikri Karayel
Yılın Müzik Adamı (KKTC): Ayhan Başkal
Yılın En İyi Düeti: Hande Yener&Berksan
Yılın En İyi Müzik Adamı: Berksan

Oldukça sıcak bir atmosferde gerçekleşen muhteşem organizasyonda ödül verenler de, ödül alanlar da birer kısa konuşma yaptılar. Organizasyonu ve ev sahipliğini başarıyla gerçekleştiren ekipten Yrd.Doç.Dr. Murat Tüzünkan’ın adını da anarak ancak;  komiteden Ahmet Savaşan’ın “Sıla 4” grubunun iki üyesine ödül verirken yaptığı konuşmasını sizlere getirmek isterim:  “…benim bir selamım bir de teşekkürüm olacak. Selamım elbette kurucu Rektörümüz Dr. Suat İ. Günsel'e, ki bu çatı altında pek çok ilki ülkemize kazandıran ve bizlerin de buna hizmet etmesine fırsat veren kişidir. Ona buradan selamlarımızı göndermek istiyorum.  Bir de teşekkürüm var, o da siz Sıla 4’e; geçmişimizden gelecek nesillere Kıbrıs kültürünü yansıtan “Sıla 4” şarkılarını usanmadan, bıkmadan büyük bir özveri göstererek devam ettirdiğiniz için. Elbette ki rahmetli Raif Denktaş’ı da anmadan geçemeyeceğim.  İyi ki varsınız iyi ki aramızdasınız.”

Eğitim alın, ödül de alın, sanata yakın kalın…

Sunday, January 11, 2015

Ölüm, ölümler, vefa

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:62



Günlerdir batı medyasının “Avrupaya yapılmış bir saldırı” olarak dahi yüksek makamlardan seslendirdiği yoğun bir bombardıman altındayız. Hala karanlık noktaları aydınlatılmamış onbir Eylül saldırılarından sonra, orta doğudaki ülkelerin ve insanların yaşadıkları ister istemez akla geliyor. Paris saldırılarından sonra nelerin olacağını hep birlikte göreceğiz. Terör saldırısını “nerede ise” savunanların durumu daha başka, neyi nasıl yuvarlayıp yutacaklarını bilemiyorlar.

Kışın soğuğu ve terörün ağırlığıyla dolan bir bellekte ölüm eski bir şey olarak kayıtlı.  Ölüm yakın olduğuna yeni görünürmüş. Size yakın, sizin tarafınızdaysa kabul etmiyorsunuz, ama siz başkasına ihraç ediyorsanız sorun yok!  Başka bir coğrafyada, başka bir ülkede, başka bir bölgede, başka bir ailede ise ölüm sorun yok!

Şu global kaos içinde, “taraf olma” konusu, artık yeniden “design” edilen toplumları aşarak; iki inanç sistemi arasındaki yüzyıllara dayanan husumetin hortlamasına gerekçe oluşturacak bir nedene mi dönüşüyor? Ölümler, bu amacın tezahürü müdür acaba?  Görünen o ki bu durum; ekonomik kutuplaşmanın bir çatışması değildir.  Çünkü tüm ekonomik enstrümanları kontrol edenin elinde olanlar için çatışma oluşturmasına veya çatışmaya girmesine gerek yoktur. Mesele belki de bütünüyle inanç sistemini ele geçirmektir.  Öyle görünüyor ki bu ele geçirmeyi de “ucu dışarıda” kontrol sistemleri aracılığıyla, kendileri için bir şeyler yaptığını sanan “gelecek körleri” vasıtasıyla yapıyorlar!  Mesela, basına yansıyanlardan aklıma gelip takılan şu, Tunus’daki olaylar sırasında yakalanan Fransız’lar acaba kaç ölüme neden olmuşlardı? Hatırlayınız, dünya; orada veya o coğrafyanın etrafında ölenler için “demokrasiyi getirdik size” demişti. Ölenler kimsenin umurunda değildi.  Çünkü zaman, mekan ve konum olarak ölüm uzaktı kendi evlerine. İşte o tankla topla gelenlerden sonra; şimdilerde Libya, Mısır, Irak veya Suriye’deki sokaklarda caddelerde halk, aşk şarkıları söylüyor değil mi? Aynen Paris “kahvehanelerinde” olduğu gibi!

Her sıradan barışsever insan gibi, her türlü terörü lanetlemenin bile endişe verici hale getirildiği bir bölgede yaşıyorsanız, dünyaya söylenecek bir söz vardır: “Evinin duvarları camdan ise, komşuna taş atmayacaksın”.  Bu veya benzeri bir sözün, düşüncenin, kavramın herhangi bir araçla görsel hale getirilmesi, çizilmesi beğeniye dayalı değerlendirmeye açıktır elbet. Sanatla fikri beyan, kuşkusuz en barışçıl fikri beyandır. Karşı olma durumunda ise, hak arama yerleri ve yollarını hukukçulardan başlayarak, evrensel boyutuyla herkes bilir… İnanç sistemleri “öldürmeyeceksin” der. Suriye, Cezayir, Fransa fark etmez öldürmeyeceksin der. Öldürülen taraf sevmez ölümü, çünkü yeni görünür onlara ölüm. Hele sanatla uğraşansa öldürülenler, bir kere daha lanetlenirler.

Bu ara ölümler hep üstüste geldi, yakın geldi, yeni geldi, acı geldi.  Bu sayfada birini yazdım, ikisi duruyordu. Farkındaydım içim içimi kemiriyordu.  Çok az bir arayla üç çınar devrildi sanat dünyasından, yaprağından gölgelendiğim...

Bangladesh’in başkenti Dhaka’da onaltıncısı düzenlenen Asya Sanat Bienalinin Jüri değerlendirmelerini tamamladıktan sonra, organizasyon programı çerçevesinde, bir gün önce başlayan Bangla Müzik Festivalini izlemek için Ordu Stadyumuna gittik.  Jüri başkanı Hashem Khan’ın hocası “büyük usta” Prof.Dr. Qayyum Chowdhury sahneye çıkmadan önce yanımıza geldi. Kendisi ile 2010’da benim yabancı delegasyon adına konuşma yaptığım oturuma başkanlık yaptığında tanışmıştık. 2012’de tekrar sohbet etme şansı bulmuştum. Son olarak yaklaşık bir ay önce yeniden bir araya gelmiştik. Hasret giderip karşılıklı sevinmiştik. Bizden ayrılıp kürsüde konuşmasını yaptıktan sonra, sahnedeki yerine oturdu.  Tekrar kürsüye gelip “bir şey söylemek istiyorum” dedi ve kürsüde, öylece, hepimizin gözü önünde, seksenüç yaşındaki çınar devriliverdi!

İkinci olarak üzüntüsünü yaşadığım; Mürşide İçmeli hocam hakkında bu köşede (21 Aralık 2014) bir yazı yayınlamıştım.

Üçüncü ölüm haberi ise; “bana aşk şiirleri oku”, bazen de “bir tane de ben sana Nazım’dan okuyayım, dinle” diyen Prof. Hamiye Çolakoğlu.  Kısaca; sanatı, yaşamının her alanına yayan bir insandı. Sadece seramik yapıtları ile değil; yazdığı şiirleri, vatanseverliği, söylediği aryaları, kültür insanları ile kurduğu dostlukları, sarsılmaz aile bağları ve sevgisi ile örnek bir kişilikti Hamiye hocamız!

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde dekanlık yaptığım dönem içinde; Seramik Bölümü’nde kendi adını verdiğimiz atölyenin açılışına, hastalığı oldukça ilerlemiş olmasına karşın katılmış, bölümü ve bizleri onure etmişti.  Yine dekanlıkla paralel, Sanat Müzesi Müdürlüğüm sırasında bir de kataloglu sergisini açmıştık Hamiye hocamızın. Her iki etkinliğin gerçekleşmesini sağlayan ekipten; o zamanki Dekan Yardımcısı Yrd.Doç. Mustafa Salim Aktuğ, Seramik Bölümü Başkanı Prof. Nazan Sönmez, şimdiki Başkan Prof.Dr. Candan Dizdar Terwiel, şimdiki Dekan Yardımcısı Yrd.Doç. Hüseyin Özçelik, Doç. Emre Feyzoğlu ve Mutlu Başkaya’yı buradan bir kere daha selamlarken, hocamızı da rahmetle anıyorum!

Hamiye Çolakoğlu’nun HÜ GSF Seramik Bölümü’nde; Lisansını tamamlayıp, Profesör unvanı alan ilk öğrencisi; Candan Dizdar Terwiel’in kaleminden Çolakoğlu’nu sizlerle “özetle” paylaşmak isterim:

“Plastik sanatların insanlık tarihine eşit malzemesi seramik çamurunu yüksek ateşte pişirip ülkemiz tarihinde  60 yılı aşkın bir süredir kalıcı izler bırakan Hamiye Çolakoğlu’nun 1933 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinde başlayan yaşam öyküsü  1945 yılından aramızdan ayrıldığı 31 Aralık 2014 gününe kadar Ankara’da geçmiştir. 1957 yılında Tuna Caddesinde ilk çini galerisini açmıştır. 1280◦C derecelerde yüksek pişirimi sanat eserlerine uygulayan ve sergiler açan ilk kadın seramik sanatçımızdır Çolakoğlu. Onun seramik yüzeyleri insanlığa dair soyut çizgilerle, ona özgü seramik kesimi kompozisyonlarla ve porselen heykellerle varolmuştur. Her bir eserinde Anadolu’nun eşsiz güzelliklerinden esinlendiğini ve sahip olduğumuz zenginliklerin kıskanılacak kadar çok olduğunu belirtmiştir.  Dünyanın pek çok ülkesini defalarca gezmiş, birikimlerini sanatıyla yansıtıp, sanat eğitimiyle de öğrencilerine  cömertçe sunmuştur. Çolakoğlu’nun; ulusal ve uluslararası çok sayıda ödülü, sergileri, jüri üyelikleri, müze ve koleksiyonlarda sayısız eserleri mevcuttur.  Hakkında; Prof.Dr. Sıtkı M. Erinç tarafından 1998 yılında “Toprağın Erki Hamiye Çolakoğlu” isimli bir kitap yayınlanmıştır.  HÜ GSF Seramik Bölümü’nün 1983 yılında kuruluşunu gerçekleştirmiş ve 2000 yılında emekliye ayrılıncaya kadar orada görev yapmıştır. Beysukent’de1995 yılında aldığı evini geleceğin Seramik Müzesi olması hayali ile eşsiz bir Kültür Evi haline getirmiştir.”

Hamiye Çolakoğlu’nun kendi ifadesi ile yazıyı noktalayalım: “Seramik  benim yaşam biçimim. Çamura düştüm, çıkamıyorum diyorum. Çamurla özdeşleştim. Onunla konuşur, bazen de kavga ederim. Onu döverek, bazen de okşayarak çalışırım. Onu özel yöntemlerimle sırlar, değişik yakıtlarla, değişik ısılarda pişiririm. Ben hayallerini kurgulayan, biraz çılgın bir insanım. Felsefemde yok yoktur. Varmak istediğim yere ulaşma çabasından çekinmem, korkmam. Sonucu görmenin tutkusu enerjimi, araştırmamı hızlandırır.”

Ölenlere rahmet için; güzel bir dünya için, eğitim alın, sanata yakın kalın…