Sunday, February 28, 2016

Kapatmak, yapmak, okumak

KIBRIS gazetesi, 2016-02-27, cumartesi, sayfa:29



Sosyal algı yönetimi için en yaygın kullanılan araçların başında televizyon gelmeye başladığından beri onu kontrol etme yol ve yöntemleri de gittikçe ve daha çok acımasız olarak varlıklarını sürdürüyorlar.  Epeydir televizyon seyretmiyorum diye daha önce yazmıştım. Bu hafta özellikle bir zamanların nerede ise tek özel haber kanalını akşam haberleri kuşağında açtım. Belli ki son teknoloji ile donanmış lüks yayın odasından, üç tane şık bey tiyatro oynuyorlar aslında. Üçünün de kafasında erki eleştirmek gibi, hatalarını tartışmak gibi, gerçekleri paylaşmak gibi bir sorun yok.

O koltuklarında oturanlar için sorun aslında erke dokunmadan, çok uluslu şirketlerin mezhepçilik ile Müslümanları yaktığı coğrafyayı görmeden, uluslararası yalnızlığı nasıl kahramanlığa dönüştürebilirim kapsamlı bir tuluat gösterisi.  (Yazarı olmayan, genelde bir iskelet senaryo üzerinde, her oyuncunun kendi yetenek ve kapasitesine göre, sözler ve konuşmalar uydurduğu tiyatral gösteridir, burada sözünü ettiğim!)  Üçlüden biri diğer ikisini yönetiyor gibi yapıyor, onlar da sanki yönetiliyormuşçasına, birbirlerine muhalifmiş gibi yaparak güllük gülistanlık bir tablo çiziyorlar gösterilerinde.  Aynı anda altyazılar geçiyor… Tutarsız, çelişki dolu ve yalan olduğu aleni belli olan, ekranı alttan yalayarak geçen yazılar…

İbretlik olsun diye birkaç görüntü aldım o yazılarla birlikte..  “Dışarıda yalnızlaşma, içeride kutuplaşma!”  “Ankara’daki olayı hemen hemen çözmüş durumdayız!”  “Terör örgütlerine karşı işbirliği artacak!”

Seyredeni aptal sanıp, daha da aptallaştırmak için kurgulanmış bir tuluat gösterisi.

Çıkmalı oradan! Ne vardı peki başka, geçen haftadan kalan:
Direnen Artvin; boğa ve doğa kazandı!
Kıbrıs’ta suya yazı yazan, oyunu bozandı!
Su kazandı!

KIBRIS gazetesinin, 16 Ocak 2016, cumartesi günü, sayfa:28’de yayınlanan yazımda:  “Çözüm radikal oluyor elbet: benim belleğim kararıp yüreğim sıkışacağına televizyonun ekranı kararsın daha iyi!  Çünkü bu benim kontrolümdeki bir karartma…” demiştim.

Yine öyle dedim.
Televizyonu kapattım.
Onların gündeminden kaçtım.
Elime bir kitap aldım!
Hızlıca sayfaları karıştırdım
sonra çizimlere baktım…
okumaya başlayınca günü kapattım…
ve buradan buyurun, bazı sayfaları yazarın izniyle size açtım:

YAPMAK YA DA YAPMAMAK:
Yapmak, sonuç almaktır.  

Yapamamak, yanlış bir ifadedir. Bu sözcüğü, Endüstri Ürünleri Tasarımında kullanabileceğiniz bir alan bulamazsınız. Eksik, yanlış, kötü, iyi, çok iyi, gibi değerlendirmeler “yapmak” eyleminin adlandırılmış göstergeleridir… Birime bağlı ölçerek ya da kişisel tercihlerimizle yapmak eylemine yükleme yaparız. Sonuçtan memnun olmak ya da olmamak hali, sonuca giderken geçilen süreçte yetkinliğimiz ve uygunluğumuzun yoğunluğudur. Bu yoğunluğun her yüzdesi, yapmak eyleminin parçasıdır.

Değerlendirilmesinde standart olarak kabul edilmiş birime dayalı ölçütler, biçime ulaşmada yürümeyi tercih ettiğim yoldaki başvuru kaynaklarıdır. Bu nedenledir ki “bence” ile başlayan cümlelerin tasarım değerlendirmesindeki yeri her zaman tartışmaya açık bir alan oluşturacaktır.  Birimin ne olduğu ise her zaman tartışılabilir olduğu için olabildiğince en az hata için malzemeyi sözden değil çizgiden edinmeyi tercih edenlerdenim.  Çizerek anlamaya, anlatmaya çalıştığım bir dünyayı yazarak anlatırken yaptığım hatalardan henüz kitabın başında sizlerden af dilerim.  

Bu kitap, Endüstri Ürünleri Tasarımı mesleğinde “tasarlamak” için yola çıkmış olanlara kapılar açmak, hedefler göstermek ve hedeflere ulaşmak için farklı yollar önermek için yapılmıştır.   Bu farklı ya da başka yollar bir ozanın türkü yakması gibidir. Ezgiler akademik ortamlarda eğitim öğretim ve öğrenim iletisi şekillerine dönüştürülerek sunulmuş, sonuçları usta çırak ilişkisi içerisinde deneyimlenerek güncellenmiş ve hala sürmektedir. 

Çağımızda üretim ve oluşturma süreci son kullanıcı için neredeyse denetlenemez hale gelmiştir. Teknolojik gelişmeler ve hız, ürün tasarımında eğitim dışı oluşturma halini duraksamadan ilerleyen büyük ve ağır bir çark olarak tarif edebileceğimiz yapının içerisine asıl güç olarak artık almayacaktır.  Başkası için ve başkalarıyla birlikte yapılan bu sonuç alma işinde akademik eğitim disiplininden geçilmemiş bir yolla çarka yön vermek, tasarım eğitimi, öğretimi ve öğreniminin planlanması adına anlamlı değildir. Tümüyle reddedebilir miyiz? Hayır. Yaratıcılığın sınırlarının çizilmesi mümkün değildir. Unutulmaması gereken bu yaratıcı insanların çarkın dönüşünden çok yeni çarkların oluşmasını tetikleyeceği ya da oluşturacağı gerçeğidir. Bu aşamada yaratıcılığın varlığı süreci hızlandıracaktır. Bilinmezi bilinir hale getirmeye çalışmak, bu yolda atılan adımları, aşamaları ve sonuçlarını gelecek nesillere aktarmak, sınırlı ömrü olan insanoğlu için tasarım Mesihleri beklemekten daha akıllıca bir yaklaşım olur.

Tasarım iletişimine ait yöntemler; daha önce yayınladığım İletişim Tasarımı ve Çokluortam kitabımın, iletişim tasarımında mesleki temel eğitim, iletişim tasarımı projelendirme, canlandırma sineması teknikleri, gibi derslerde uygulama alanı bulduğu İstanbul’daki bazı üniversitelerde ve Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Grafik Tasarım ve Plastik Sanatlar Bölümlerindeki ders süreçlerinde uygulanmıştır.  

Yukarıda yedinci sayfasını aktardığım kitap hakkında yazmaya devam etmeden önce küçük bir ara verip; kitabı Mehmet Naci Dedeal’ın yazdığını, Endüstri Ürünleri Tasarımında Biçime Ulaşmak adı ile Epsilon yayınları tarafından Ekim 2015’de yayınlandığını merak edenler için belirteyim!

Otuzbir ve otuzikinci sayfalardan devam edelim:

Bilinmeyen bir yolda yürümek veya koşmak için adımların atılması gerekiyorsa, ayaklar tek tek ve sırayla atılır. Çünkü insanoğlu her alanda ilerleyişini kendi doğasıyla yapar. Doğasında da algı sınırları vardır. Sınırlarının ölçülerini de birimleri ile belirler. Bu sayede evrim sürer ve hayatta kalma mücadelesi kazanılır.
Ta 
Tas
Tasa
Tasar
Tasarı
Tasarım
asarım
sarım
arım
rım
ım...

Anlamsızlaştırmaya çalışıyorum. Çünkü bu sadece harflerden oluşan bir kelime, ona anlam katan ve bu anlamın ardında, önünde, yanında, üstünde, içinde yer almaya çalışan önemi ile güç bulan tek ya da kalabalıklarız… "Tabi ama" diye başlıyoruz sözlerimize, "mutlaka" diye destek verip onaylıyor, "ben aslında başka bir şey söylemeye çalışıyorum" diye cümleleri kesip işimize gelmediğinde de cümleye "hayır!" ile başlayıp tek başımıza sürdürüyoruz sohbetleri. Bir de “normalde” diye başlayan cümleler var ki, akıl sır ermiyor. :)

Böyle yapınca hiç bir yere varılmıyor...)

Tasarımı konuşmak kolay. Sonuca ulaşmak için düşünmeyi, çizmeyi, ölçüp, oranlayıp modellemeyi, kısacası yapmayı hedeflemeliyiz. 

"Nasıl yapılır" adımlarını atabiliriz. Sonra yürümeye devam edince mutlaka ayak seslerimiz duyulacaktır.

Kitabın yetmişsekizinci sayfasında; yılların eğitimcisinin kendi tecrübeleri ile ele almış olduğu ÇİZGİYLE ANLAMAK kısmını da; görselleriyle birlikte bu haftaki yazımda “ders” niteliğinde kullanmak yerinde olur diye düşündüm:

Biçim zenginliğinin yakalandığı bir tasarımın ardında, tasarım kavramları ve tasarım girdilerinin gerektirdiği nedenlerin gücü yatar. Az çizerek doğru çözümleme yapmanın hazır bir ilacı yoktur. Kavramların çizgide biçimi bulması, insanoğlunun milyonlarca yıllık evrimi ile gerçekleşmiştir. Bu genetik aktarımı, yetenek olarak yüzeye çıkarmanın çalışmak, çok çalışmak ve iş disiplinine sahip olmanın dışında sihirli bir yolu yoktur. 

Endüstri ürünleri tasarımcısının en büyük destekçisi sosyalliğidir. Kapanmış, dünyadan soyutlanmış bir çalışma süreci sonucunda, arama, çözümleme disiplininden koparak emeği sömürülen resimleyiciye dönüşmek ihtimali çok yüksektir...  

Özellikle var olan bir tasarımın analizi sırasında bu yönlerin titizlikle araştırılması, oran ve ölçeklerin dikkatle çözümlenmesi ürünün tasarımcısının ana kavramları çizgiye nasıl yansıttığı hakkında araştırmacıya çok değerli bilgiler aktaracaktır. 

Doğru bir tasarımdaki kavramın çizgiye yansıtılışını çözümlemede, akademik düzeyde alınmış temel sanat eğitimi ve üzerine yüklenen mesleki temel eğitim, gerçek yolu oluşturur. Çünkü bu dil bilinmeden bu dille oluşturulmuş bir yapı çözülemez. Anlamlar ayrıştırılamaz. 

Bu eğitimin süresinin 4 yılı içermesinin nedeni, çözümleme deneyimi için gerekli süreyi yakalamak, çizim ve projelendirmelerin sayısının çokluğunu sağlamaktır. Danışman denetiminde yöntemler öğrenilerek ve her geçen yılla ortaya çıkan olgunluğa yeni zorlukların yaratılması, bu eğitim öğrenimin gereğidir. Bu yıllar diğer destek alanlarıyla zenginleştirilmeli fakat benzer eğitimmiş gibi önerilen yan dallarla yoğunluğu sulandırılmamalıdır.

Tasarımcılar, özellikle de mimarların kitapları rafları doldururken; sanat alanında bizzat uygulayıcıların kitap yazmaları çok karşılaşılan bir durum değildir. Bu çerçeveden bakıldığında, çok önemli bir eksikliği gideren; adıma imzalı, bu kitabın ağırlığını çantamda taşımaktan keyif aldım!

Eyy dünya; Suriye’de ateşkes yapmışlar!

Okuduğum bir kitabın adıydı “Yalnızlık Paylaşılmaz”… Yine okuma zamanı!

Dünyaya, barışa ve de sanata yakın kalın…

Saturday, February 20, 2016

Duman, hikaye, geçer

105+10,  KIBRIS gazetesi, 2016-02-20, cumartesi, sayfa:29



Çok uzak olmayan bir tarihsel dönemde yaşananların geçen haftadan devamla, ders alabilecekler için örnek bir hikâyesine rastladım üç gün önce, şaşkın Şubat baharının sıcak ayak sesleri arasında...

Şaşkın olan sadece Şubat baharı değil elbet.  Ben, sen, o, biz, siz, onlar herkes şaşkın…

Yirmibirinci yüzyılda demokrasi ile yönetilen bir ülke düşünün ki her gün tüm yayın araçlarında can güvenliği, huzur, barış tartışılıyor.  İstisnasız her gün tartışılıyor bunlar.  Son derece güvenli binalardan, lüks yayın odalarından, şık beyler asgari ücretle geçinemeyen halka dini telkinde bulunuyorlar.  Onlara göre bulutlar bile pembe… Ölenler ne güzel öldülere getiriliyor laflar.  Şehitler deniyor.  Hatta ve artık savaş çıktı çıkacak diye alıştırılıyor toplum…

Dünyaya meydan okuyoruz ya yeter, helal bize. Haddini bildiririz sana dünya!  Sabrımızın sınırlarını zorlamayın!  Ey dünya!

Konforunuzu bırakın, sıcak koltuklarınızdan kalkın, gidin biraz da siz şehit olun madem öyle…

Ateş düştüğü yeri yakar, ancak o ateşin düştüğü yere kimse bakmıyor… Güvenlik önlemleri alınmış cenaze törenlerinin ön saflarında poz verenler yine onlar.

Memlekette duman var.  Olay yerine ambulanslardan önce yayın yasağının geldiği söyleniyor.

Dün kol kola olanlardan bugün geriye kalanlar:

Ölüm, kan, kin, çözüm, barış, süreç, Suriye…

Artvin direniyor…

Ülke savaşa sürükleniyor.

Kıbrıs’ta da su akıyor geriye…

Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’nın o kara akşamında; devletin göbeğinde patlatılan bombanın daha dumanları tüterken; hemen ertesi sabahında bir üniversitenin Rektörü “Dekanlıklar için eğilim yoklaması” genelgesi yayınlıyor…

Gecenin karanlık yalnızlığında pembeye boyanmış kirli bulutlarını yorgan eyleyip, ille de uyuyan güzel ülkemin acıyı bal eyleyen cefakar halkı… “Her toplum layık olduğu iktidar tarafından yönetilir” sözünü üzülerek hatırlarım hep...

Geçen hafta "bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti” sonuçlu bir hikaye paylaşmıştım.

Yukarıdaki başlıkların detaylarında kaybolmamak için, ders alabilecekler için, bu hafta da başka bir hikaye paylaşmak istedim.

BİR GEZGİN HİKAYESİ

Gezginin yolu uzak bir diyarda şirin bir köye düşer. Köylülere, “tanrı misafirini ağırlayacak biri var mı” diye sorar.

Köylüler, kendisine, çiftlik sahibi Süleyman diye birinin yardımcı olabileceğini, onu iyi ağırlayabileceğini bu nedenle de onun çiftliğine gitmesini söylerler.

Gezgin, çiftliğe doğru giderken yoluna çıkan birkaç köylüyle daha sohbet eder. Köylülerden Süleyman’ın, o yörenin en zenginlerinden biri olduğunu bir de Hasan isimli bir başka çiftlik sahibi daha olduğunu öğrenir.

Gezgin, nihayetinde Süleyman’ın çiftliğine ulaşır. Köylülerin dedikleri gibi Süleyman misafirini çok iyi karşılar.  Yedirir, içirir dinlendirir..  Ayrılacağı gün gezgin, Süleyman’a ve ailesine kendisini çok iyi ağırladıkları için teşekkür eder ve tekrar yola çıkmadan önce der ki:

– “Böyle nimetlerle ödüllendirildiğin ve zengin olduğun için hep şükretmelisin!”

Süleyman de gezgine der ki:

– “Zenginlik dediğin nedir ki, hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen gerçek, görünen değildir. Bu da geçer…”

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, gezginin yolu yine aynı köye düşer.  Doğal olarak Süleyman’ı ziyaret etmek ister. Yine yolda karşılaştığı köylülerle konuşurken Süleyman’ın fakirleştiğini, diğer çiftlik sahibi Hasan’ın yanında çalışmaya başladığını öğrenir.

Gezgin, Süleyman’ı merak ederek Hasan’ın çiftliğine gider. Onu, eski püskü elbiseli, birazda yaşlanmış halde bulur.  Hizmetkar olarak yanında çalıştığı Hasan tarafından kendisine verilen baraka gibi evinde yaşamaktadır.  Gezgin büyük bir merak içinde sorar:  “Nasıl oldu da çiftlik sahibi iken maraba oldun?”

Süleyman, çiftliğinin bir sel felaketinde yıkıldığını, tüm hayvanlarının telef olduğunu, topraklarının da işlenemez hale geldiğini, tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Hasan’ın yanında çalışmak zorunda kaldığını anlatır.

Süleyman, yine de gezgini bir yere bırakmaz, son derece mütevazi koşullarda misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır.

Gezgin, vedalaşırken, Süleyman’a olup bitenlerden ne kadar çok üzgün olduğunu söyler ve Süleyman’dan şu yanıtı alır:

– “Üzülme… Unutma, bu da geçer…”

Hikaye bu ya; uzun yıllar geçtikten sonra, gezginin yolu yine aynı bölgeye düşer. Eski dostunu ziyarete gider. Bir süre önce ölen Hasan, ailesi olmadığından, bütün varını yoğunu, en sadık hizmetkarı ve eski dostu Süleyman’a bırakmıştır. Süleyman, Hasan’ın konağında oturmaktadır. Büyük arazileri ve binlerce sığırı ile yine o yörenin en zengin insanı olmuştur. Gezgin, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini dile getirdiğinde üçüncü kere, yine aynı yanıtı alır:

– “Bu da geçer…”

Birkaç yıl sonra gezgin yine Süleyman’ı ziyaret etmek ister. Ona bir tepe gösterirler. Tepede Süleyman’ın mezarı vardır ve mezar taşında şöyle yazmaktadır:

“Bu da geçer…”

Gezgin, üzgün bir şekilde, “Allah Allah, ölümün nesi geçer?” diye düşünür ve ancak yoluna gider.

Ertesi yıl, gezgin, Süleyman’ın mezarını ziyaret etmek için geri döner ama ortalıklarda mezar falan kalmamıştır.  Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Süleyman’ın mezarından geriye hiç eser kalmamıştır.

Buraya kadar olan hikayenin birinci kısmı. Devamı da var!

O yıllarda, ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda umudunu tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini kaptırmasını önleyecektir.

Hiç kimse, sultanın istediği gibi bir yüzük yapamaz. Sultanın kuyumcusu yukarıda sözü geçen gezginin eski bir dostudur. Kuyumcu ondan yardım ister. Gezgin de kendinden yardım isteyen dostuna, nasıl bir yüzük yapması gerektiğini yukarıdaki hikayeden öğrendikleri ile açıklar.

Kuyumcu yüzüğü hazırlar ve yüzük sultana sunulur. Son derece sade bir yüzüktür bu, sultan yüzüğü inceler ve gözü üzerindeki yazıya takılır. Okuduğu yazının üzerinde biraz düşünür ve yüzü aydınlanır.  Tam da istediği gibi bir yüzüğü vardır artık, yüzük nedeniyle mutlu olur.

Sultanın yüzükle gelen mutluluğu merak edilecek bir durumdur elbet, acaba onun üzerinde ne yazıyordur?

“Bu da geçer”

 Hayatın akışında “bu da geçer”.

Hikayenin akışı içinde ve sonunda bir de deyişin etimolojisine ilişkin açık kaynaklarda ulaştığım bilgiyi de yazıya eklemekte yarar vardır diye düşünerek paylaşalım:

“Bu da geçer” sözünün kökeni; yaklaşık bin yıl önceye, Bizans dönemine kadar uzanır.  Bizanslılar, fena bir işe uğradıkları zaman “bu da geçer” anlamına gelen “k’afto ta perasi” derlermiş.

Deyiş, Selçuklular zamanında İran taraflarına geçer; ama Farsçalaşıp  “in niz beguzered” olur; Osmanlılar devrinde ise Türkçe söylenip “bu da geçer” değişimi ile kullanılır.  Son şekil, tekkelerde ve dergâhlarda da benimsenir ve sonuna “ya Allah” anlamına gelen bir “ya Hû” ilave edilip “bu da geçer ya Hû” hali ile bugüne kadar kullanıla gelir.

Yalnız ve güzel ülkemin başkentinden dumanların kalkmasını, acıların dinmesini, güvenlik, barış ve huzurun bir an önce gelmesini umut ederek bugüne, bu haftaya da noktayı koyalım.

Sanat kimsenin umurunda değil.

Ama ve yine de sanata yakın kalın…


Saturday, February 13, 2016

Mahlukat, harita, öğrenmek

KIBRIS gazetesi, 2016-02-13, cumartesi, sayfa:29





Geçen haftaki yazımda; her hafta olduğu gibi makalemi gazeteye gönderdikten sonra aldığım keyif, “bir başka şeyle örneklenemez” demiştim...  Ancak, bu fikrimi çürütürcesine üç öğrencimin sergi davetiyeleri ile karşılaşmaktan aldığım keyfi kıyaslamak da varmış yazacaklarım arasında! Nadire Şule Atılgan: “SHMRN POP Tasarım Sergisi” ile, Melda Genç: “Gelenekten Çağdaşa Keçe Takı ve Aksesuar Tasarım Sergisi” ile ve Banu Bulduk: “Mahlukat” sergisi ile bana büyük laf etmemem gerektiğini “öğrettiler” desem yalan olmaz.

Akademisyenlikleri nedeniyle; sergi açma amaçlarında benzerlik olsa da, teknik, içerik ve sunuş açısından birbirinden farklı üç serginin davetiydi aldığım.  “Değerli hocam, burada olmanızı çok isterdim!” 

Bu durumdan hareketle hocalığın, öğretmenliğin, akademisyenliğin ve üstelik de idareciliğin şöyle ulvi veya böyle menem bir şeyler olduğundan bahsetmeyeceğim!  Umberto Eco’nun “öğrenciler, her yıl onlarla beraber gençleşiyorum” deyişinin öyküsünü de tekrarlamayacağım… Bir takım hazretlere yapıştırılmış dersleri de getirmeyeceğim buraya.  Uzmanlık alanım, çalıştığım kurumlar, yürüdüğüm akademik yol, kazanımlarım ve ürettiklerim; bunların hepsini nerede ise tüm boyutları ile, sürekli kendini oluşturan bir “anıt” gibi içinde barındırıyor. Bencileyin bu egosantrik yaklaşımı fazla ulvileştirip o anıtın ruhunu hayal kırıklığına uğratmadan, konuya dönmek lazım!

Şöyle bir alıntı cümlenin tam da yeridir diye düşünüyorum: “Güçlü insanları hayal kırıklığına uğratabilirsiniz ama buna devam edemezsiniz. Kırıldıklarında, size verdikleri değerleri geri alırlar ve arkalarına bakmadan çeker giderler…”

Banu Bulduk, sergisinin manifestosunu da göndermiş. Görselleri de postanın ekinde elbet.  Üç serginin de açılışına gidebilmem mümkün değildi. İzleyebilir miyim umudunu da hala yitirmiş değilim. Ama Banu Bulduk’un hazırlayıp gönderdiği manifestosunu paylaşmak istedim. Tam da geçen hafta yazdıklarım hakkında bir arkadaşımla konuşurken cümleleşti fikrim: Yazdıklarımda benim anlattıklarım, okuyucunun kendince anladıklarıyla sınırlıdır aslında. Hele de dikkatle okumamışsa, anlamamışsa içeriğini; ölçerek, biçerek, tartarak yazdığımın, çok kolayca konu hedeflenen amacının dışında değerlendirilebilinir.

Yandı gülüm keten helva!

İnsanlardaki düşünme olgusu, çevrelerindeki olayları keşfedip tanımlamalarını ve sınırlandırmalarını sağlar.  Bu sınırlar içerisinde yapılan tanımlama, bilginin bir anlamda depolanmasına ve de birikim oluşturmalarına yardımcı olmuştur.  Depolanan bilgi birikimi; insanın hemtürleri ile alışverişte bulunma gereksinimini de artmıştır.  Onu, diğer mahlukatlardan ayıran özelliklerinin başında; düşünmenin doğal bir uzantısı olan iletişim gelir. İleti alışverişi, belirli bilgileri, düşünceleri, davranışları ve olayları kapsar.

“İletişim; bilgi, düşünce ve tutumların mahlukatların türleri arasında değişik yollarla aktarılmasıyla bir benzeşme, birlik veya bir ortaklık yaratılmasıdır” diyor kaynaklar!

İnsanın var olduğundan bu yana iletişim kurma çabası benliğinde vardır. Ancak, iletişimin belirli sınırlar içinde ve sınırlı olanaklarla yapılması ve gruplaşma, insan topluluklarının birbirlerini tanımasını kısıtlamıştır diyerek; işin ötesini uzmanlarına bırakmak, doğru bir tercih olacaktır diye düşünüyorum.

“Mahlukat” sergisinin manifestosunda İ.A.Gövsa "insanlar, koku duygusunun çeşitlerini ve manalarını görmekte her mahlûktan daha fazla miyopturlar" demiş!

Eğer insan var olduğundan bu yana başkalaşımlar içinde olan diğer hemtürleri ile doğru ve doğrudan iletişim kurabilseydi; tek bir toplum, tek bir geçmiş olacaktı demek, kuşkusuz yine de zor olacaktı.  Çünkü, mekan, zaman ve en azından coğrafi koşullardaki farklılıklar buna pek de izin vermezler. Sanırım bu ayrıştırıcıların neden olduğu en önemli sonuç ve göstergelerden biri, topluluklar arasındaki dil farklılıklarının açıkça görülür olmasıdır. Hemtürler arasında iletişim açısından oluşan bu sorun, aynı dünyayı paylaştığımız diğer mahlukatlarla insan arasında zaten aşılmaz engeller oluşturmaktadır, demek yanlış olmasa gerek.

Gelelim Banu Bulduk’un sergisindeki çalışmaları için yazdığı ve bana da gönderdiği manifestosuna:

“Mahlukat”; yaratıklar, yaratılmışlar ve yaratılmışlar bütünü olarak tanımlanan bir kelimedir. İçeriği kalabalıktır tabiatın ev sahipleri gibi.  “Mahlukat” serisinin esin kaynağını oluşturan mitolojik öğelerden hayvan sembolleri, dünya ve Anadolu söylencelerinin sıklıkla kullandığı bir anlatım motifi olarak karşımıza çıkar. Her biri ya kahraman ya kurtarıcı ya da kimi zaman hikâyenin sonunu değiştiren olmuşlardır.

Anadolu anlatılarından söylence ve fabl türlerinde hayvan hikâyelerinin sıklıkla işlenmesi, birçok hayvanın, farklı inanışlarla bütünleşen rol ile var olması, bir anlama geliyor olması, hareketleri ve özellikleriyle anlatılarda kullanılması kültür kavramını belirginleştirendir. Kültür bileşenlerinin bireylerin algı duyarlılıklarını/farklılıklarını etkilediği gerçeği ise anlatıların bireysel bilince işlenmesini ve sonrasında yorumlamasını etkiler.  Öyleyse her motif, bildiğiniz ya da bilmediğiniz bir bilgi taşımaz mı?

Kimi zaman büyüleyici anlatımı ve gerçeküstü özellikleri ile betimlenir, kimi zaman ise gözle görülen biçimlenişinde her insanın kendisi ile özdeşleştirebildiği bir nesne konumuna bürünür. 

Herkesin bildiği gibi ve gördüğü kadardır aslında mahlukat.”

Vefa duygusu ile bunun bir ilgisi var mıdır diye sorulacak bir soru, sergi davetleri ile bağlantı kurdurup makalenin devamını okumaya merak uyandırır mı bilemedim!

İsra suresi 70. ayette "insanları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık" ifadesi yer alır. Fakat bir de insanın "eşref-i mahlukat" yani, yaratılanların en “şereflisi” olduğu inancı vardır.  Yine bilemediğim bir soru; kadeh kaldırılırken o nedenle midir ki “şerefe” derler! Tam tersi, küfür ya da hakaret ederken de, bu eşref-i mahlukatlar birbirine “şerefsiz” derler!

İşte bu eşref-i mahlukat; içinde bulunduğu fiziki coğrafya ve iklim koşulları açısından bile bakılsa; siyasi, sosyal, ekonomik ya da başka sınıflayıcıların ayrımına vardığı kadar, onların girdabına da kapılıverir… O nedenledir ki normal zekaya sahip bireylerin hemen hepsi, o girdabın içinde kaybolmamak için konu bulup duvarlardaki çentiklere tutunarak yaşamaya çalışırlar.  Geçen demiştim ya herkesin cebinde taşlar, başında kuşlar… Bu eşref-i mahlukatın en çabuk ve en kolay yaptığı “şeylerden bir tanesi” de kuşkusuz ötekileştiriyor veya ötekileştiriliyor olmasıdır…

Bunu da bir öğrenme olarak kabul ederek:

Akademisyenin biri; seminerler, dersler ve uzun araştırma saatleri ile dolu günlerin ardından sabırsızlıkla beklediği hafta sonuna ulaşır. Kuşkusuz o da ailenin diğer bireyleri gibi haftanın tüm yorgunluğunu geride bırakmak istemekte, bütün Pazar gününü keyif yapıp, tembellikle evde geçirmeyi hayal etmektedir.

Böyle bir haleti ruhiye ile baharı müjdeleyen Pazar sabahında uyanıp, güneşle birlikte güzelce ve özelce hazırlanmış kahvaltı masasına oturur...

Sonra koltuğuna geçer, gazetesini eline alır, çayından da bir yudum.

Sanki kendisinin aklından geçenleri makale haline getirip yayınlayan köşe yazarının olduğu sayfayı şöyle güzelce katlayıp hazırladıktan sonra, tam okumaya sıra gelince oğlu mızmızlanarak yanına gelir!

- “Baba beni ne zaman parka götüreceksin?”

Baba, oğluna iki hafta öncesinden onu parka götürmek için söz vermiştir. Bu hafta sonu işte o hafta sonudur! Dışarıya çıkmak istemediğinden olsa gerek, tembellik, üşengeçlik ağır basar.  Ancak, bir bahane uydurması gerekir. Öyle ya oğluna sözü vardır!

Sehpanın üzerindeki; okuduğu gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişir. Tembelliğine çare, parka gitmemeye çözümü bulmuş olmanın mutluluğu ve hinlikle gülümser! Çayından bir yudum daha aldıktan sonra dünya haritasını küçük parçalara ayırır ve oğluna uzatır:

- "Eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni parka götüreceğim!" der.

Sonra; "oh be, kurtuldum! İyi bir Coğrafya profesörünü bile getirsen bu parçalanmış dünya haritasını akşama kadar düzeltemez" diyerek bardağındaki son çay yudumunu keyifle içer.

Heyhat, daha o makalenin yarısına gelmeden oğlu babasının yanına koşarak gelir:

- "Babacığım, haritayı düzelttim. Artık parka gidelim mi?"

Baba, çocuğun söylediğine önce inanamaz. Haritayı görmek ister. Birlikte çocuğun odasına giderler. Gerçekten de düzeltilmiş dünya haritasını gördüğünde hayretler içinde kalır baba.  Büyük bir şaşkınlıkla oğluna “bunu nasıl yaptın” diye sorar. Oğlu da, şu ibretlik açıklamayı yapar babasına:

- "Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya kendiliğinden düzelmişti!"

Yazının özü: akademisyen; aslında öğrenecek çok şeyi olan insan demektir!

Sanata yakın kalın…

Saturday, February 6, 2016

Yazmak, yarışma, keşif

KIBRIS gazetesi, 2016-02-06, cumartesi, sayfa:27



Yaklaşık binyüzelli kelimelik bir makaleyi; aklım henüz bir konuya odaklanmamışken nasıl düzgün bir içerikle yazabilirim düşüncesi, üç yıldan beri neredeyse en çok karşılaştığım sıkıntının soru formatındaki halidir. Biçimin cevap hali ise, o makaleyi gazeteye basılmış durumda görmektir.

Cumartesi sabahlarının haleti ruhiyesi içinde gazeteyi elime alıp, makalemin matbaa teknolojisi ile basılmış şeklini gördüğümde bir rehavet kaplar içimi. Ama ondan önce; her hafta merakımın çoğunluğunu “sayfa tasarımı nasıl olmuş acaba, nasıl görülüyor” sorusuna ayırırım... İkinci yoğunlukta ise; “anlatmak istediklerim ile anlattıklarım örtüşüyor mu” sorularının sıralı merakı vardır...  Sonra, fotoğraflar nasıl kullanılmış?

Sayfayı açtığımda yüzleşme başlar...
Yavaş yavaş beğenimi dokurum!
Kendi yazımı, noktasına kadar tekrar okurum.
Sonra...
Beynimde bir melodi duyarım şöyle uzaktan, sanki başımda kuşlar...
Veya

O kuşları görmemiş bir kedi mırıltısı uçuşurken kulaklarımda, ilk soru gelir aklıma “bu hafta ne yazacağım?” İlerleyen günlerde bu soru, yankılanma düzeyini yükseltir... Bu yankı, Cuma sabahında gürültüye dönüşmüş, endişe tavan yapmıştır artık. Bitinceye kadar yazı, seçilinceye kadar fotoğraflar, mail olarak gönderilinceye kadar makale, “yandık!”

Yazı gönderildikten sonra aldığım keyif, “bir başka şeyle örneklenemez” dedim geçen gün bir arkadaşıma. “O keyif, o rahatlama ancak başka şeylere örnek olarak gösterilebilir”!

Mekan ve koşulların değişkenliği önemsizdir bu yanmadan önceki döngü için. Yaklaşık üç yıldır, tanık olduğunuz üzere “yanmama” istikrarlılığımı da bozmadan sürdürüyorum!

Bir de dağ yürüyüşlerinde, ruhumu güldürüyorum!

Yazının burasında da kısa bir ara veriyorum!

Üç gün önce bir mail aldım:  ŞİDDETE KARŞI DİREN ANIT YARIŞMASI ile ilgili bir mail. Şartnamedeki kurul üyelerinin anıt veya anıtlarla profesyonel çalışma alanları, uzmanlık alanları arasında araştırabildiğim kadarı ile, uzaktan ilgi kuramadım. Yakından ilgiyi de zaten sorgulamama gerek yoktu. Ortada takdir edilmesi gerekli bir çaba var görülüyor.. Bu tür yarışmaların ve anıtların daha yaygınlaşması, herşeye rağmen görsel seçiciliğin ve bireylerdeki beğeni sorgulamasının önünü açacaktır.  Tersi bir durumu ya da, “ötekinin” yaptığı örnekleri eleştirmek, aynı hatayı yapmamaları konusunda o eleştirilerin sahiplerine de sorumluluklar yükler kanaatindeyim. Bu şartname örneğinde, çaba sarf edenlerin emeklerine ve “iyi niyetlerine” saygıyı teslim ederek ancak, sorunların şartnamenin yayınlanmasıyla beraber kamuya açılması nedeniyle ve alana ilişkin duyduğum sorumluluklar gereği fikirlerimi yazmam lazım geldi.

Şartnameyi hazırlarken bir yerden sonra uzman görüşünün yetersiz kaldığı görülüyor. Bir yere kadar dedim çünkü, seçip karar verirken; eşitlik olmasın, en azından çoğunluk sayısıyla karar alınsın diye kurullar özellikle (3-5-7 gibi) hep tek sayıdan oluşturulur.  Oysa, bu kurul altı kişi!

Uzmana sorulmuş olduğu belli, cümle eksiği ile aynen aktarıyorum: “Borular, profiller kullanılacaksa boru çapı, boyutu ve et kalınlığı belirtilmelidir. (ör: Ø 90 çapında ve et kalınlığı 3mm’den)”… 

Ama; aradım baktım, o uzmanlardan bir tane bile o kurulda yok! Danışma kurulu oluşturulması elbette jürinin oluşturulmasından farklı olabilir. Bu kuruldakilerin “yetkinliğini” tartışmak sözümü meclisten dışarı atar.  Mesele anıt yarışması jüriliği! Peki jüri nedir diye sanal ortamda sordum. İşte cevap: “Herhangi bir mesele için hüküm vermek üzere toplanan “yetkili” kurul.”

KKTC üniversitelerinde uzmanlık alanı heykel olan, heykel ile ilgili çalışmalar yapmış akademisyenler veya sanat dernekleri üyesi, heykel eğitimi almış, heykel yapmış “yetkili” sanatçılar varken… Bunlardan hiç bir tanesi yetkili kurul olması beklenen bu anıt yarışmasının jürisinde yok…

“Vizyon: Eser Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini öne çıkaracak ve Kadına Yönelik Ev İçi Şiddete Hayır mesajını verecek şekilde tasarlanacaktır. Çember ‘Şiddete Karşı Diren’ Projesi kapsamında düzenlenmektedir.” 

Şartnamenin başlığında  LEFKOŞA  TÜRK  BELEDİYESİ KEMAL ŞEMİLER CADDESİ ÇEMBERİ ŞİDDETE KARŞI DİREN ANIT YARIŞMASI yazarken, başlığın dışında tüm şartnamede “Lefkoşa Türk Belediyesi Kemal Şemiler Caddesi Çemberi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Anıtı Yarışması” başlığı kullanılmış!

Bana maili atan arkadaşımla paylaştım. Yazdığı cevap özetle şuydu: “kim, hangi açıdan bakacak, seçecek?  Bakıp da nasıl yorumlayacak? Neye, hangi kritere göre değerlendirecek?  Nasıl birinci seçilecek? Gerçekten şaka gibi…”

Ümit ederim birinci seçilip uygulanacak çalışmada, siyasi veya sosyal sloganlı ayrıştırıcılıktan çok, estetik kaygılarla birleştiriciliğe yanıt aranır... Nokta.

Ara vermemize neden olan konuyu ve molayı yukarıdaki dilek cümlesi ile bitirip, yürümeye devam edelim bıraktığımız yerden.

Bu hafta; üzerine yazmayı planladığım bir “keşif” için, geçen haftadan kalan bir güne gitmemiz gerekiyor!

Konuyu anlatmak için "keşif" sözcüğünü bilerek ve isteyerek kulandım. Ancak, “keşif nedir” sorusunun yanıtını,  http://kesif.nedir.com/#ixzz3z8hB3ZvI  kaynağından paylaşmakta yarar var diye düşündüm:

1. Ortaya çıkarma, meydana çıkarma, açma; gizli olan bir şey hakkında geniş bilgi edinme.
2. Var olduğu daha önce bilinmeyen bir şeyin ortaya çıkarılması; bir şeyin olacağını önceden anlama, sezme, tahmin.
3. Bir olay ya da durumun oluş nedenlerini anlayabilmek için yerinde inceleme yapma.

Dördüncü bir madde ekleyerek kendi durumumuzu özetlemeye çalışalım:
4. Var olan, ancak var olduğunu bilmeyenler tarafından bir şeyin, altmış yıl aradan sonra yeniden ortaya çıkarılması!

İki gün önce (Perşembe günü) yerel basına yansıyan, işte bu özel tanıma uyan keşif ile ilgili haber şöyleydi:

“Crocus hartmannianus adıyla nitelendirilen ve Kıbrıs’ın endemik bitkileri arasında gösterilen çiçek Kuzey Kıbrıs’ta tam altmış yıl sonra yeniden görüldü.  Ernest Hartmann tarafından 1904-1905 yıllarında Trodos dağlarının birkaç bölgesinde keşfedilen ve kayıtlara geçen çiçek; en son 30 Ocak 1956’da ekolojist L.F.H.Merton tarafından Bufavento Kalesi bölgesinde 600 metre yükseklikte görülmüştü.

Çiçek; ilginç bir tesadüf olarak ve günü gününe tam altmış yıl sonra, 30 Ocak 2016’da ise Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinden bir grup akademisyen tarafından 888 metre yükseklikte Beşparmak dağlarında ancak; Bufavento Kalesinden farklı bir bölgede tespit edildi.

Yakın Doğu Üniversitesi, Lefkoşa (Near East University, Nicosia) Basın ve Halkla İlişkiler Dairesi Müdürlüğü’nden yapılan açıklamaya göre; çiçeği altmış yıl sonra tespit eden ekipte Uğurcan Akyüz, Raif Dimililer, Hasan Zeybek, Başaran C.Akyüz  ve Hikmet Uluçam yer alıyordu. Ekip; çiçeği gördükten sonra eko-bilimsel formatta fotoğrafladı ve koordinatlarını tespit etti.

Çiçeğin görüntüleri sosyal medyada paylaşıldıktan sonra dikkat çeken ilgi yoğunluğu, konuyu kısa sürede  ekologların gündemi haline getirdi.  Çiçeğin tekrar görülmesi çevreciler arasında da büyük bir heyecan yarattı.

Hikmet Uluçam’ın yürüttüğü araştırma ve kaynak taraması sonucunda çiçeğin Crocus hartmannianus olduğu sonucuna varıldı.  Araştırmalar sırasında; D.E.Viney tarafından yayınlanan “An Illustrated Flora of North Cyprus, Koeltz Scientific Books, Koenigstein, Almanya, 1994” ve R.D.Meikle tarafından yayınlanan “Flora of Cyprus, Volume-II, The Bentham-Moxon Trust, Royal Botanic Gardens, Kew, İngiltere, 1985” adlı yayınlar kaynak olarak kullanıldı. Sonuç, alanın uzmanları ile de paylaşıldı.

Bu sonuçtan sonra; istikrarlı bir şekilde, aynı bölgeye, aynı ekiple yürüyüşler devam etti.  Yürüyüşler sırasında yine endemik bir tür olan Crocus veneris’in (Venüs’ün Crocos’u) aynı bölgede ve yaklaşık aynı koordinatlarda varlığı da tespit edildi.

Her iki çiçek üzerine çalışmalar devam etmektedir.”

Haber, görüntüleri ile ve kaynak destekli bu kadar özetlenmişti!

İşin güzel ve bizi mutlu eden tarafı; konuyu açtığımız uzmanların sorduğu keşfimize ilişkin eko-bilimsel formattaki sorulara, net bir şekilde cevap verebilmemizdi. Amatör yürüyüşçüler olarak, dağa keşif amacıyla çıkmadığımız halde, teknolojik donanımımız ve olası sorulara cevap olacak bilgileri toplamış ve kayıt altına almış olmamız çok sevindiriciydi.

Gelen kutlama, koordinat istemleri, merak içerikli mesajlar ve telefonlara cevaben konuyu sonuçlandırmak için yazayım: Crocus hartmannianus ve Crocus veneris’e ilişkin bilgi ve kayıtlarımızı Yakın Doğu Üniversitesindeki profesyonellerin, uzmanların jüriliğine devredeceğiz!

Ben yazmayı sürdüreceğim, yürüyüşlerimize de devam edeceğiz!

Yollar daha ne hazineler saklıyordur, keşfedilmek üzere! Kim bilir, bizi daha “neler” bekliyordur?

Sanata yakın kalın…

Saturday, January 30, 2016

Bakü, ekonomi, sanat

KIBRIS gazetesi, 2016-01-30, cumartesi, sayfa:28



Geçen hafta; “Bakü ve sanat kapsamlı izlenimlerimi önümüzdeki haftalarda paylaşmayı düşündüğümü” belirtmiştim.  O haftalardan biri bu hafta olsun diye yazmaya başladığım an, zamanın her hafta olduğundan bu defa daha hızlı geçmişliğini malessef fark etmiştim bile.  Zaman ile diyaloğum, çocukluğumdan beri bir yarış şeklinde süre gelir… O kaçar ben kovalarım… Aramız çok ender açılır.  Ben ona saygı duyarım geçmem, o da beni sever geçmez... Ancak, genel olarak sorunlar, bunu pek fark etmez!

Sorun oluşturma, sorunun bir parçası olma, ya da sorun taşıma yollarının hepsi; hedeflerin yüksek tutulduğunda; koşan zamanın ve beklentilerin sorgulanmadığı ama başarı öykülerinin yaratıldığı yaşanmışlıklardan geriye kalan toza dumana karışıp geçmiş içinde kaybolup giderler… Hiç bir saatın kadranı sorun yansıtmaz, uygun bir açıdan dikkatle bakan kendi gözünü bile görebilir!

Öyleyse biz de geçen hafta, Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-2016 Akademik yılında açacağı, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamında (Türkiye-Ankara, Azerbaycan-Bakü, Saraybosna-Bosna, Estonya-Tallinn, KKTC-Lefkoşa) gerçekleştirilecek sergi dizilerinden ikincisi için gittiğimiz Bakü’de gözümüzle gördüklerimize bir özet çıkaralım.  Kelimelerin arasına biraz sıcaklık katarak iddianın güçlenmesi için gerekli alt yapıyı işin hemen başında oluşturmanın yararlı olacağı umudu ile, Bakü’den izdüşümlerimiz olsun bunlar..

Pek çok “şeyin” belirleyicisi, yöneticisi veya yönlendiricisi olma özelliğine sahip ekonominin dünyadaki seyri hakkında İMF verilerine dayanarak biraz bilgi paylaştıktan sonra; ekonomi karşısında “kırılgan” tavırlar sergileyen sanatçıların üretimlerine yönelik “edilgen” tanımını kullanmanın pek de sıkıntı yaratmayacağına inanıyorum.

Tezcanlı okuyucular için yazının başında bir atasözü kullanarak söyleyeceğimizi özetleyelim:  “Parayı veren düdüğü çalar.”  Bu sözün sanatla ilgili doğruluğuna inancımı; özellikle Bangladesh’de yapılan 16.Asya Sanat Bienali ile ilgili yazılarımda paylaşmıştım.  Sanatın küresel olarak sosyo-ekonomik boyutunu içeren, o yazılardan birinden alıntılayalım:

IMF verilerine göre Çin, 17.61 trilyon dolarlık bir ticari hacimle büyürken, buna karşılık USA 17.4 trilyon dolarlık bir hacimle onun gerisinde kalmış vaziyette. Aynı veri ve tahminlerine göre, 2019 yılında Çin’in bütçesinin 26.98 trilyon dolarlık rakamlara ulaşılacağı beklenmektedir.

Çin’in, özellikle son beş yıl içindeki büyümesi Asya’nın yüzünü güldürmüş; bu büyümenin kesintisiz ve bu hızla devam etmesi durumunda, 2050 yılında dünya ekonomisinin yüzde ellisini yöneteceği tahminleri konuşulmaya başlanmıştır. Bu perspektif ile bakan ekonomistler, muhtemel bir Asya yüzyılının eşiğinde olduğumuzu söylemektedirler.

Peki bu değişen ekonomik dünya düzeni ve dengeler, çağdaş sanatın manzarasını nasıl şekillendirmektedir?  Ya da yeni bir sanat üretim dili ile, dünya sanatında yeni bir düzen mi oluşmaktadır?

Aslında son on yıla bakıldığında uluslararası sanat piyasasının başlangıçtan beri hedeflediği, bienaller ve küratörler aracılığı ile dünyaya kabul ettirmeye çalıştığı; Batılı olanın daha iyi, daha güzel, daha güçlü olduğu felsefesi; değişen ekonomik dengeler ile sorgulanmaya başlanmış; Batılı olmayan ile yeni bir yüzleşme sorunu ortaya çıkmıştır.  Özellikle bienallerde Batılı olmayan sanatçıların baskın bir duruma gelmeleri ile, sosyo-ekonomik değişimin renkleri, galerilerde ya da sergileme mekanlarında da kendini göstermiştir.  Böylece, Batılı organizasyonlar; Batıda, kendi düzenledikleri ve yönettikleri etkinliklerde, Batılı olmayan sanatçıları kabullenmek zorunda kalmışlardır.  Bu kabul, bir ticari mal olarak alınıp satılan sanat ile elde edilen gücün, Batıdan kaymasını da beraberinde getirmiştir.  Sonuçta, Batı tarafından, bienaller ve küratörler ile yönlendirilen küresel sanatın seyrini, ekonomik dengelerdeki değişimle beraber Asya’ya doğru çevirmekte olduğunu yine Batılı eleştirmenler artık açıkça kabul etmektedirler.

Bu yön değişiminin önemli nedenlerinden biri de, kuşkusuz oluşturulan yeni görsel diller aracılığı ile Batılı olmayan sanatçıların kendilerini dünya kültür ağına entegre etmeleridir. Yeni medya ve video, dijital sanat, bilgisayar grafikleri, internet sanatı, enstalasyonlar gibi sanatsal uygulamaların yeni formlar aracılığı ile söylenmesi, Batılı olmayan sanatçıların etkin bir küresel diyalog içine girmelerine neden olmuştur.

Sosyo-ekonomik küresel gelişmeler ile sanatta yeni sorunlar, yeni teoriler ve yeni değerler ortaya çıkmıştır.  Batı penceresinden bakılarak onların cümleleri ile Antik Yunan’a kadar getirilip bırakılan, içine Latince sözcükler serpiştirilip sofistike hava verilmeye çalışılan, “neden sanat” söylemleri artık günümüz sanatçısı için bayat, demode, sıkıcı ve hatta “hikaye” olarak görülür olmuştur.  Günümüzün çok taraflı ve çok kutuplu dünyasında; Aristotales şöyle demişti, mimesis budur hikayeleri; Batı’nın kendi uygarlığını üzerine oturttuğu Yunan yerelinden uluslararası sanatı tariflemeye artık yetmemektedir.

Batı, bu yetersizliğin farkında olup doğu için yeni kontrol çözümleri üretmeye çalışırken, kendini yenileyemeyen hikayecilerin körlükleri; değil sanat üzerinden, eski taklitler üzerinden rol çalarak “kazıma” yapmalarından başka bir şey değildir.

Burada bir nefes alıp Azerbaycan hakkında turistik rehberlerden bulunabilecek bazı bilgileri özetleyelim ki sonucun gerekçesini oluşturan “sac ayağını” tamamlamış olalım.

SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) dağılmasından önce ve sonra diye iki önemli dönem Azerbaycan’ın yakın tarihini okurken dikkat edilmesi gereken dönemlerdir. Bakü, Kafkasya'daki üç başkent arasında en yüksek nüfusa sahip şehirdir ve nüfusu Tiflis ve Erivan'ın toplamından fazladır.

Dilde nüfusun çoğunluğu Azericeyi konuşur. Özellikle kentlilerin büyük bir bölümü Rusçayı ikinci dil olarak konuşur.  En çok sempati duydukları ülke Türkiye’dir.  Türk Büyükelçiliğinin araba plakaları 01 ile başlar, çünkü kendilerini devlet olarak ilk Türkiye Cumhuriyeti devleti tanımıştır.

Rusların kontrolunde Ermenilerin Bakü’ye saldırısında ölenlerin sayısı (300) yaklaşık Somadaki maden kazasında ölenlerin sayısı kadar olmakla beraber, o günün anısına heryıl ulusal yas tutulmaktadır.  Herşeye rağmen Ruslara yönelik sempatilerini kimileri açıkça belli ederken, kimileri sessiz kalmaktadır.  Geniş sokaklarda Sovyetlerin izleri açıkça görülmektedir.  Bundan kimse rahatsız da değildir.  Ancak son zamanlarda kentin çehresinde görülen değişiklikte çağdaş mimarinin payının büyük olduğunu söylemekte yarar vardır.  Günümüz Bakü mimarisinde; metal ve betonun alışılmış formların dışında başarı ile kullanılması bu yeni kentin çehresini farklı kılmaktadır.  Estetik ön planda tutularak yapılan ve yapılmakta olan binaların bıraktığı izlenim, Sovyetler’den sonra başlayan büyük bir modernleşme hareketinin göstergesidir de denilebilir.  Elbette geceleri nerede ise tüm binaların ışıklandırılması bambaşka bir keyif vermektedir görenlere.

Görenler için başka bir gerçek daha vardır:

Hazar denizi kıyında oturup “kutum” balığı yerken ufka doğru baktığınızda manzarayı yırtan, yabancıların işlettiği petrol kuyuları; sadece gözün değil, sosyal ve ekonomik rahatsızlığın da sembolü olmaktadır.  “İşte neftimiz orada biz de buradan bakıyoruz” denildi bana.  Çünkü, petrol çıkan diğer ülkelerde olduğu gibi üretim başkalarının elindedir.  Petrolun gelirinin toprağın sahibi halka dağitilmaya kalkışılması durumunda Irak, Mısır, Tunus ve de özellikle Libya gibi ülkelere tanklarla toplarla anında demokrasi gelmektedir!  Xeyale Deniz’in bir dörtlüğünü paylaşalım:

Sərvətlərin torpağısan
Qızıl neftin ocağısan
İgidlərin diyarısan
Azərbaycan!!!Azərbaycan!!!

Kırılgan demokrasi, edilgen demokrasi ve sanat! Bağlantılandırılması kolay bütünleştirlmesi zor toparlanması imkansız üç sözcük arasından Bakü şehrine yeniden geri dönersek sanatla ilgili iki üniversitesinin olduğunu görürüz:  Azərbaycan Dövlət Mədəniyyət və İncəsənət Universiteti (1945) ve Azerbaycan Devlet Ressamlık Akademisi (2002).  Kısaca değinilmesi gerekli bir tespit daha yapalım: Sovyetlerden beri gelen; toplumun ve devletin sanata ve sanatçıya verdiği değer, bu coğrafyada yaşayanlar için özenilecek düzeydedir.

Şöyle bir değerlendirme ile bugünkü yazının sonucuna gelelim:

Bir zamanların islam kullanılarak oluşturulmuş “yeşil kuşak” adı ile bilinen emperyalist projenin başka bir tezahurunu sanat alanında şimdilerde aleni olarak görmek mümkündür denilebilir. Sanat, artık devlet akademilerinin değil kökü dışarıda spekülatörlerin kontrolunde tamamen siyasi amaçlarla kullanılan pembe şeker biçiminde bubi tuzağına dönüşmüş durumdadır. Ekonomik ve siyasi bağımlılık oluşturma süreci, bazı ülkelerde “arap baharı” bazı ülkelerde ise “turuncu devrim” olarak kamüfle edilirken, bazı ülkelerde sanatçının doğum yerine göre “lansmanı” yapılmaktadır. Sosyal kimliği sorgulatıcı, ulusal bilinci yok edici veya böylesi amaçlarla kuruldukları reddedilen bazı sanat merkezlerinin, uluslararası şube sistemiyle çalışıyor olmaları bile önemli bir “okumadır” diye düşünüyorum.  İstanbul ve Bakü’deki iki sanat “merkezi” tam da bu değerlendirmeyi kanıtlar niteliktedir.

Dışarıdan yönetilen ekonomi, dışarıdan belirlenen yöneten ve dışarıdan yönlendirilen sanat...

Böyle bir yorum cümlesinin ardından “edilgen” olduğu tespiti ile noktayı koymak lazım yazının “sanat” kısmına. Sanatçı kısmında, ürettiğine ekonomik destekle “kırılganlığı telafi edilebilir” demek yeterli olacaktır!  Bakü kısmına ise “yeniden görülmelidir” demeli.

 Sanata yakın kalın…

Saturday, January 23, 2016

Sergi, maymun, tören

KIBRIS gazetesi, 2016-01-23, cumartesi, sayfa:28



Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de, İZDÜŞÜM-B sergisini açtık!

Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de açılan “İZDÜŞÜM-B” sergisi; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Yakın Doğu Üniversitesi, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin 2015-2016 Akademik yılında açacağı, BEŞ BAŞKENT BEŞ SERGİ projesi kapsamında (Türkiye –Ankara, Azerbaycan-Bakü, Estonya-Tallin, Saraybosna-Bosna, KKTC-Lefkoşa) yer alan ve sonuncusu fakültenin kuruluşunun onuncu yılında Lefkoşa’da gerçekleştirilecek sergi dizilerinden ikincisi olma özelliğini taşımaktadır.

YDÜ, Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi’nin organizasyonunda; projenin ilk sergisi Ankara’da “İZDÜŞÜM-A” adıyla Galeri Çankaya’da 16-30 Ekim 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilmişti... Projenin ikinci sergisi ise 18-23 OCAK 2016 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Baku’de ARTVİLLA Galleriyasında “İZDÜŞÜM-B” adıyla gerçekleştirildi.

“İZDÜŞÜM-B” sergisine; YDÜ’den akademisyenler, mezun ve halen öğrenimlerine devam eden öğrenciler ile dışarıda resim çalışmalarını yürüten (isim alfabetik sırası ile) AYSEL MİRKASIMOVA, DEREN KALFAOĞLU, DİCLE ÖZLÜSES, ERDOĞAN ERGÜN, GÖKHAN OKUR, HASAN ZEYBEK, HİKMET ULUÇAM, MEHMET SARİLER, MUSTAFA HASTÜRK, OSMAN KETEN, RAİF DİMİLİLER, RAİF KIZIL ve UĞURCAN AKYÜZ katıldılar.

Basının ve sanatseverlerin yoğun ilgi gösterdiği sergide; katılımcıların; resim, grafik (fotografik, illüstrasyon, stencil grafitti, baskıresim) teknikleri ile yapılmış toplam 25 çalışması sergilendi.

Bakü ve sanat kapsamlı izlenimlerimi önümüzdeki haftalarda paylaşmayı düşündüğüm; hedeflerin yüksek tutulduğu, beklentilerin ise sorgulanmadığı bu başarı öyküsünden şimdilik çıkalım.

Bir ilgisi olsun diye değil de, oldukça ilginç bir ders içerdiği için, başka bir öykü ile ava çıkalım!

Avcının biri Afrika'da avlanmaya giderken yanına küçük av köpeğini de almış.  Küçük köpek avlakta av peşinde gezerken sahibinin yanından ayrıldığını fark etmiş.  Sahibini bulmak için ormanda dolaşıp, koştururken hem yorgun düşmüş, hem de korumazsız!  Bir ağacın gölgesinde uzanmış, ormandan nasıl çıkacağını, ne yapması gerektiğini, durumdan nasıl kurtulacağını düşünürken; bir de bakmış ki karşıdan kocaman bir leopar geliyor!  Leoparın hal ve yürüyüşünden “bunun çok aç olduğunu anlamak için falcı olmaya gerek yok” demiş kendi kendine.  İster istemez de “bugün başım belada" diye düşünmüş küçük köpek.

Etrafına bakınmış, yerde muhtemelen daha önceden parçalanmış bir hayvandan kalma birkaç büyük kemik parçası görmüş.  Hemen arkasını leoparın geldiği yöne doğru dönerek kocaman kemikleri kemirmeye başlamış!  Bu arada da arkadaki leoparın hareket ve davranışlarını kestirmeye çalışıyormuş.

Leopar tam küçük köpeğe saldırmak üzereyken, yine tam zamanında da küçük köpek kendi kendine yüksek sesle şöyle konuşmaya başlamış:

"Bu ne kadar lezzetli bir leoparmış böyle.  Etrafta böyle lezzetli başka bir leopar daha mutlaka vardır?"  

Bu konuşmayı duyan leopar bir anda şaşırmış kalmış, saldırmaktan vazgeçmiş. Büyük bir telaş ve korku içinde hemen en yakındaki ağaca tırmanarak yaprakların arasına saklanmış.

Ürkmüş leopar "vay anasını, biraz geç fark etseydim iş işten geçmiş olacaktı, bu vahşi köpeğe yem olacaktım yahu" diye düşünmüş yaprakların arasına yerleşirken.

Küçük köpek ile kocaman leopar arasında bunlar olup giderken yandaki ağacın üstündeki bir maymun da olanı biteni izliyormuş!  Rivayet o ya, bu maymunla küçük köpek aslında dostmuşlar. Hatta zamanında köpeğin maymuna çok iyiliği geçmişmiş!

Neyse, maymun ispiyonculuk yaparak bu fırsatı değerlendirir ise, leoparın düşmanlığından kurtulabilme şansına sahip olabileceğini düşünmüş.   Yani, bildiklerini, gördüklerini söyleyip yalakalık yaparsa, bundan sonra leoparın dostluğunu elde edebileceğini, onun gazabından kurtulabileceğini düşünmüş.  Hatta kendi beklentilerini gerçekleştirebilmek için bu yalakalığın tam da zamanı olduğunu, işine yarayabileceğini ümit etmiş.

Beklentileri ve ispiyoncu ruhu işbirliği yapınca; topukları poposuna değercesine koşarak Leoparın yanına varmış.  Söylediklerini desteklesin, daha inandırıcı olsun diye de, kendi eliyle yazarak, çizerek durumu anlatmış leopara.  Köpeğe zaten hiddetlenmiş olan leopar, maymunun söylediklerini hemen fırsata dönüştürmüş.  Küçük köpeğin oyunundan ve içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulmak için maymuna dönmüş ve "atla sırtıma, gidip şuna dersini verelim" demiş!

Leoparın açlıktan, maymunun ispiyonculuktan ağızlarından salyalar akarak başlamışlar küçük köpeğe doğru yürümeye...

Ancak küçük köpek; leoparın sırtında maymunla birlikte kendine doğru yaklaşmakta olduklarını fark edince, neler olduğunu tahmin etmekte hiç zorlanmamış.

"Şimdi ne yapmalıyım" diye düşünürken sakinliğini ve soğukkanlılığını hiç bozmamış. Hemen ve tekrar arkasını leoparın geldiği yöne dönerek, o kocaman kemikleri kemirmeye devam etmiş.   Sırtında maymun leopar tam saldıracakken yine kendi kendine konuşmuş küçük köpek:

"Birlikte plan yaptığımız bu aptal maymun da nerede kaldı?... Yarım saat önce bir leopar daha getirmek için gitti, hâlâ haber yok!"

Öykü bu ya; o leopar oradan gitmiş, hatta ormanı terk ettiği rivayeti var!

İspiyoncu maymun ise, yazdıklarını çizdiklerini inkar ediyormuş.  Ayrıca bir de şimdi başka bir leoparın sırtına binmeye çalışıyormuş. Yine aynı beklentiler, yine aynı yöntemler ile...

Küçük köpek ise; kendi yolunu ve çıkışını bulmuş, hatta ders vermeye devam ediyormuş..

Mezuniyet törenleri vardı.

Ders alanlara diplomalarının verildiği törenler.

Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin ilk mezun verdiği 1987 yılında öğretim görevlisi olarak ilk defa diploma törenine katılmıştım.  Son olarak da dekan sıfatıyla Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin 21/01/2016’da gerçekleştirilen törenine katıldım.

İşte bu törende yaptığım konuşmanın bir kısmını mezun olan arkadaşlarımın şerefine bu sayfada paylaşmak istedim.

“Fakülte olarak; Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde 1992 yılında kuruluşumuzdan bu yana; mesleki gücümüz ve potansiyelimizle kentler ve ülkeler arasında köprüler, toprağa yapılar kurduk.

Sizlerin eğitimi için gerekli öğretim elemanı, donanım ve mekanı sağlayan üniversitemiz idaresine; fakültemizin var olması için emeği geçen herkese, yönetimde görev alan arkadaşlarıma, bilgilerini ve deneyimlerini sizlere aktaran hocalarımıza ve elbette ailelerinize çok şey borçluyuz, teşekkür ederim.

Bugün hem fakültemiz için hem de sizler için farklı ve güzel bir gün. Öyleyse farklılıktan devam edelim. Mimarlık alanında imza yetkisi ile donanmış mezunlar veren farklı bir fakülteyiz.  Çünkü, Avrupa birliği içinde; sağlık alanı dışında serbest dolaşım hakkı tanınan tek meslek mimarlık.

Sevgili gençler; imza yetkinizden yüklendiğiniz sorumluluğunuzu estetik kaygılar ile birleştirip bireyi, aileyi, toplumu ve milleti mutlu edecek, bunlarla beraber farklılık yaratacak yapılar inşa ederseniz gelecek kuşaklar, kuşkusuz size minnettar kalacaktır.

Mimarlığı sanat ve tasarım alanı içinde değerlendirerek Ulu önder Atatürk'ün "Güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâpların başarıldığının en keskin delilidir" sözünü hedef edinerek yürüyünüz.

Değerli aileler; mezunlarımıza verdiğiniz tüm desteğiniz için sizlere teşekkür ediyoruz.  Dört yıl önce büyük endişeler ile bize emanet ettiğiniz çocuklarınızı, şimdi sizlere birer mimar/içmimar veya peyzaj mimarı olarak diplomalarıyla birlikte geri veriyoruz. Sizler mutluysanız bizler de mutluyuz.

Değerli mezunlarımız; sizlere güveniyor, sizlerle gurur duyuyoruz. Yaşamlarına birer Yakın Doğu’lu olmanın haklı gururu ve mutluluğu ile devam edecek olan sevgili mezunlarımız; yolunuz açık ve aydınlık, gönlünüz insan sevgisi ile dolu olsun.”

Sanata yakın kalın…

Saturday, January 16, 2016

Televizyon, akademi, sergi

KIBRIS gazetesi, 2016-01-16, cumartesi, sayfa:28



Yaşamanın zor olduğu bir coğrafyada, yazmanın zor olduğundan bahsetmek oldukça büyük bir lükstür diye düşünüyorum.  O nedenle tüm gerekçelerimi bir yana bırakıp kendi kendime bahşettiğim bu yazarak terapi sorumluluğumu yerine getirmek için sabahın köründe kalkıp bilgisayarın karşısına geçtim.

Toplumsal gündem ayarlayıcı televizyonun karşısına uzun bir süredir geçmiyorum.  Çünkü o benim aklımın karşısında. Daha önce bir yazımda değinmiştim; algı yönetimi ile sosyal kontrol konusuna. Neredeyse tüm TV kanalları açıldığında savaş, ölüm, zülüm; kapandığında her şey günlük gülistanlık! Hem görüntü, hem ses kirliliğini, bırakın aklınızdan silmeyi salonunuzu temizlemek bile zaman alıyor…

Çözüm radikal oluyor elbet: benim belleğim kararıp yüreğim sıkışacağına televizyonun ekranı kararsın daha iyi! Çünkü bu benim kontrolümdeki bir karartma…  Hiç benzerliği yok ama bana geçen hafta İstanbul’daki patlamadan sonra sosyal medyaya düşen bir sözü çağrıştırdı bu karartma: “Olay yerine ambulanslardan önce yayın yasağı geliyor!”

Çok değil, neredeyse bir yıl önce ileri demokrasiyi, “çözümü” el ele, kol kola savunanlar, şimdi karşılıklı imza kampanyaları yürütüyorlar. “Cahil akademisyenler!” Bu akademisyenlerin aynı türleri; özellikle rektörlük seçimlerinde çok güzel saf tutuyorlar. Bakıyorsunuz ki hiçbir evrensel ilke, değer; hiçbir akademik “ölçüt” bunlar için geçerli değil… Omurgaları olmadığı için plazma gibiler, her forma girerler.  Gerektiğinde kimini doğum yerine göre, kimini taa mezhebine göre ayırırlar, ötelerler insanları, sonra da ayrımcılık yapıyorlar diye yaygara koparırlar.  Ezik kişilikler! “Gemiyi önce fareler terk eder” derler!  Kazanan ile beraber olmak, gidecek olanı hemen terk etmek, hain olmaktır onların ilkesi ve şikayet etmek… Hep ve her şeyden şikayet etmek!  Özetlersek: onların karanlık “çıkarları” tüm toplumsal değerlerden ve her şeyden daha önemlidir!..  Şikayetçi fareler!  Bakın yaşadığımız coğrafyaya…

(Bu arada gidenin gidişine sevinenler o geldiğinde de sevinmişlerdi… Canım akademisyenler… Yeni gelen için bu süreç daha hızlı yaşanacak! Televizyonu düğmesinden kontrol etmek gibi aç-kapat!)

Biz de akademik gerçekliği, mesajın gönderildiği yere vardığından emin olarak bugünlük bu konuyu kapatıp değişelim!  Bugünlük dedim çünkü geride dört yıllık bir birikim var, çer çöp dolu dört yıl…

Sanaldan akademiye, akademiden sanatsal gerçekliğe bir geçiş yapalım izninizle!

Karşılıklı imzaya açılmış metinlerin ağırlığında ezilmeden ve “sanattır dünyayı kurtaracak olan” diye de uçmadan, bir sergiye değinmek istedim izninizle.  Malumunuz üzere “Yakından Sanat” köşesindeyiz.

Beynimdeki sözcüklerin sabahın bu kör saatinde yazılmamak için disiplinsizce davrandıkları bir ortamda, zamanın onları hizaya sokması kaçınılmaz bir gereklilik.  Kendime karşı duyduğum bir sorumluluk.  O nedenle; Lefkoşa’nın üzerine ince bir tül gibi çökmüş sabah sisinin, pencereden sinsice gözlerime dolan çekiciliğini bir tarafa bırakıp, bir sergiden bahsedelim.  Sanat, insanın ruhunu besler, yaşama güzellik katar diyerek!

Sanat ile; biraz da dışarıya yansıtalım ruhumuzun inceliklerini bu güzelim adadan dedik.

Önce Uşak’a gittik.

Bir yıl önce Uşak Belediyesi tarafından Cumhuriyetin Aydınlığında Sanat Festivali’ne (CASFEST) davet edilmiştik.  Bu yıl CASFEST geciktiği için, ortak bir sergi, bir de panel gerçekleştirelim düşüncesini Belediye tüm masraflarıyla kabul etti! Son dönemlerde Belediyelerin çalıştay, panel, sergi gibi etkinliklerle sanata karşı pozitif bir meyil içinde olduklarını görmenin sevindiriciliğini belirtmek isterim. Bu durum, özellikle sanatın “içine tükürülen” yaklaşımdan farklı değerlendirildiğini göstermesi açısından da mutluluk vericidir. İşte bu anlamda bizler de sorumluluk hissederek “sırça” saraylarımızdan sanatımızla, “bizimle” sergimizle çıkalım istedik.

Uşak Belediyesince katalogu da basılan sergide; Gazi Üniversitesi, Aksaray Üniversitesi, Akdeniz Üniversitesi, İnönü Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi ve Yakın Doğu Üniversitesinin ilgili fakültelerinden 35 sanatçının; resim, heykel, seramik ve fotoğraflarından oluşan 50 çalışması yer aldı.  Sergi açılışında yaptığım konuşmadan ise, katalog için hazırladığım yazıyı paylaşmak daha mantıklı geldiği için, birlikte okuyalım:

BİZİMLE sergisine ilişkin

“Biz, bir kısmımız Türkiye’de, bir kısmımız ise Kıbrıs’ta doğup büyümüş, farklı eğitim kurumlarından eğitim almış, farklı tekniklerle sanat üretmeye çalışan, KKTC’de ya da Türkiye’de yaşayan bireyleriz.  Değişik etkinliklerle sanatseverliğini kurumsallaştıran Uşak Belediyesinin ev sahipliğinde açtığımız ortak bir sergi ile karşınızdayız.

İlk çokluk zamiri, şahıs tanımlaması olarak kullanılan “biz” sözcüğünden çıkarımla, birlikte olma, birlikte hareket etme, birlikte bir şey söyleme ve birlikte o söylediğimizi sergileme içerikli düşündük BİZİMLE ismini sergimize verirken. 

Sanat; biraz da kişinin kendini ifadesi ise, o ifadelerin “biz” olmasından oluşan mesajın daha da güçlü olacağını düşündük. Bu ortak sergiye katılan her arkadaşımız kendi diliyle konuştu elbet, kendi özel ve güzel diliyle…

Bir olabilme, birlikte yaşayabilmenin belki de en çok arzulandığı bu dönemde; siyasi, sosyal, ekonomik mesajlar içeren veya tamamen estetik kaygılarla üretilmiş çalışmalarımızın oluşturacağı sinerjinin sanatın önemini vurgulamak isteğimizde, bizimle yolculuğa çıkanların ortak sesi olmasını da umut ettik. 

Hayat yanımızdakilerle yolculuk ederken yaşadığımız bir serüven ise eğer, çalışmalarımıza yansıtacağımız da büyük bir olasılıkla yüreğimizde kalanlar olacaktır. Yoksa herkesin cebinde taşlar, başında kuşlar...

Katılımcı arkadaşlarım adına; serginin var olmasını sağlayan KKTC Yakın Doğu Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel, Uşak Belediye Başkanı Av. Nurullah Cahan ve BİZİMLE olan herkese teşekkür ederim.

Önce insan, sonra BİZİMLE sanat ve barış…”

Ev sahibi olarak Uşak Belediye Başkanı Av. Nurullah Cahan’ın sergi açılışında yaptığı konuşmayı da buraya taşımazsam olmazdı. Öyle de yaptım! bizim Belediye Başkanlarımızın da bu tür konuşmalar yapacakları, su sorununun çözüleceği günlerin yakın olduğu umudu ile!

Uşak Belediyesi sanatın yanında

“Uşak Belediyesi her anlamda geliştiği gibi sanatta da gelişiyor. Bu bağlamda birçok etkinliğe imza attık, atmaya da devam edeceğiz.

Uşak Belediyesi sanatın ve sanatçının yanında bir belediye olmaya devam ediyor. Belediyemiz kentimizde sanatın sevdirilmesi adına yapılan tüm çalışmaları önemsemektedir ve destek vermektedir... Daha önce yapılan etkinlikler ve geçen yıl uluslararası düzeyde gerçekleştirilen festivalimiz bunun en güzel örnekleridir. Çünkü sanatın sevildiği ve yaygınlaştığı şehirlerin gelişimlerinin de farklı ve modern olduğunu görmekteyiz. Bugün ortak akıl ile yönettiğimiz ilimizde vatandaşlarımızın sanat bilinci ile kentin gelişimine farkındalık kattığına ve katacağına inanıyoruz. Bu nedenle tüm birimlerimizle sanatın bütün dallarının kentimizde icra edilmesinden onur duyuyoruz. Şu an galerimizde yer alan sergi farklı disiplinlerden çalışmaları kapsamaktadır. Eserler, usta sanatçılarımızın güzel emekleriyle bizleri buluşturmaktadır. Fotoğraftan yağlıboya resme, heykelden baskı resme, seramikten illüstrasyona, dijital kolajdan enstalasyona kadar birçok farklı tekniği barındıran “BİZİMLE” isimli sergisinin; sanatçılarımızla sanatseverler arasında güçlü bir bağ oluşturacağından eminim. Bunun yanında sergimiz farklı söylemleri içinde bulundurması nedeniyle de büyük bir zenginliği içinde barındırmaktadır. Sergiye gelen, sergiyi gezen hemşerilerimiz, eminiz ki sanat anlamında doyuma ulaşacaktır. Belediyemiz bundan sonra da aynı bilinçle çalışmalarına devam edecektir. 

Biz ilimizde siz değerli sanatçıları ağırlamaktan ve böyle güzel bir sergiyi açmış olmaktan dolayı çok mutluyuz. Uşak Belediyesi olarak KKTC Yakın Doğu Üniversitesi’nin organizasyonunda diğer beş üniversitemiz ve BİZİMLE güzel bir iş yaptık. 

Belediyemiz bundan sonar da sanatı ve sanatçıyı seven ve destekleyen bir yapıda çalışmalarına devam edecektedir. Kendi öz benliğimizi öne çıkararak, kaybetmeyerek daha iyilerine, daha büyük çalışmalara imza atacağız. Bu sergide emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.”

Gün ağardı, bugün de güzel olacak, Lefkoşa’yı güneş ısıtıyor…

Yarın Azerbaycan’a, İZDÜŞÜM-B sergisi için varmış olacağım.

Sanata yakın kalın…