Sunday, March 15, 2015

Sistem, akademi, sınav

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:71




Bu hafta karmaşık bir giriş olacak, dönemin karmaşasını yansıtması açısından da güzel bir giriş. Dijital arşivimde araştırıp, çevremdeki alim insanlara ve arama motorlarına sorduğum halde; bir türlü orijinalini bulamadım o sözün. Aklımda kaldığı kadarı, argümanıma temel oluşturabilir diye düşündüm. Oradan alıp ile bir cümle sayfamda paylaşabilirdim. Ancak, potansiyel yanılgının içerikle bağışlanamayacağını düşünmekten de rahatsız oluyordum ki; bir arkadaşımdan mail geldi!

1930’lu yılların sonları 1940’lı yılların ise başları.  Amerika’nın; Einstein, Brecht, Thomas Mann ve Schoenberg gibi çalışma alanlarının öncü insanları yanı sıra,  Chagall, Max Ernst ve George Grosz gibi önemli ressamlar ile Panofsky gibi sanat tarihçilere göçmen olarak kapılarını açtığı yıllar bu yıllar. Almanya’da sanatın uygulamalı öğretilmesi ile bir ekol olmuş Bauhaus’dan da önemli kişilerin aralarında bulunduğu çok seçkin bir göçtür Amerika’nın kapısına gelen.  O kapıdan geçenlerin çaldığı başka bir kapı daha var içeride. Walter Cook’un müdürlüğünü yaptığı, New York Sanat Enstitüsünün kapısı. Dahilerin dayandığı kapı o.

Amerika’nın henüz II.Dünya Savaşına girmeden önceki yıllar… O coğrafyada herkesin, her yerde korkuyu konuştuğu yıllar. Hitlerin eliyle emperyalizmin Avrupa’da kendi yarattığı faşizm ile yüzleştiği yıllar. Walter Cook, “Hitler hakkında mı konuşuyorsunuz?” diyor etrafındakilere...  “Hitler benim en iyi arkadaşım.  O ağacı sallıyor ve ben de bütün elmaları topluyorum” diyor.  Peşinde koştuğum söz buydu!

Bu “vahşice” söylenmiş sözün, okumakta olduğunuz bu yazıdaki sadece, fikre destek için bir benzetme niyetine kullanılmak istendiğine dikkatinizi çekerek devam edelim…

Söz konusu olan elbette “elma” ağacı değil sallanan.  Avrupa’daki savaşın zulmünden Amerika’ya kaçan özellikle bilim ve sanat insanlarıdır “meyve” diye kastedilen.

Batılı kaynaklar pek ilintilendirmez ancak, II.Dünya Savaşındakine benzer bir göç, ondan yaklaşık beş yüzyıl önce de vukuu bulmuştur.

Beşyüzyıl önce; İstanbul’un fethinden sonra Batı’ya, özellikle de İtalya’ya göçen yetişmiş insanların o meşhur Rönesans’ın yükselişine katkısı pek söylenmez. Sanki “vahiy” düşer o topraklara da Rönesans yeşerir birden bire... Yetişmiş insan gücü, beyin göçüdür aslında o yöne doğru kayan...

Bu arada; bilim ve sanat Batıya göç ederken vahiy Doğuda kalır…

İkinci Dünya savaşında Hitler’in sert rüzgarı Avrupa’dan Amerika’ya doğru beyinleri göçertir… Walter Cook’un Hitler’e minnettarlığında dostluk değil, bu çıkar vardır!

Gelelim bu sözü niye kullandığıma:

12 Eylül darbesinin ürünlerinden biri olan 2547 sayılı YÖK Kanununa göre sınavları geçmiş, gereken “puanları” toplamış ve akademik ilerlemesini “yetkinlik” üzerinden değil de rakamlar üzerinden gerçekleştirmiş bir kuşaktan sonra; akademik bilgi düzeyi tam ölçülemeyen, genel kültürden yoksun, entelektüel alt yapısı gelişmemiş, liyakatten uzak, mesleki heyecanı ve merakı olmayan, ikinci bir kuşağın; akademik kadroları doldurmakta olması; bugüne göre gelecekte daha vahim sonuçlarla karşılaşacağımızın da göstergesidir. Günlük gazetelere dahi konu olan bu tür “hormonlu akademisyenlerin” sayısının gittikçe artması, üniversiteler için, bilim ve sanat dünyası için, ülkemiz için çok ciddi bir sorundur.

Doğrudan sonuca gidilmesi hedefiyle yürütülen ezber çalışmalar; siyasi beklenti ve kaygılar üzerine oturtulmuş küresel güç ilişkileri ve yükseköğretimdeki “pazar” sorunu; bilim, teknoloji, felsefe ve sanat ilişkisini adeta unutturmuştur.

YÖK’ün varlığı ve üyelerinin ağırlıklı olarak siyasi erk tarafından belirlenmesine de, hormonlu YÖK benzetmesi yapılabilir mi acaba? Gidişata göre, akademinin tamamen siyasallaşacağı kaygısı ve bunun akademik özerklik ile bağdaşmayacağının açıklığı, “bir şey” ile benzetmeye gerek bırakmıyor kanısındayım.

“Yakından Sanat’ta” daha önce de değinmiştim. Üniversiteleri üniversite yapan değerlerin bir toplam olarak ele alınması gerekir diye. Tüm “ranking”, tüm listelerde “mezunların kabul görürlüğü” en önemli kriterlerden biridir. Nobel ödüllü bir mezununuz varsa, o sene akademik nadasa yatmış olun, yine de listelerin ön sıralarında yer bulabilirsiniz! Neden, Türkiye’den bir İstanbul Üniversitesi o listelerin ilk 500’ünde zaman zaman görülüyor?

Bir yüksek öğretim kurumuna iyi ya da ortalama bir düzeydedir diyebilmek için yaklaşık 30 yıl geçmesi gerektiğine inanılır. Peki, kuruluşunun daha onuncu yılını tamamlamamış, araştırma laboratuarları olmayan, doktora programlarından mezun bile verememiş bazı üniversitelerin; doğal olarak yer alamadıkları uluslararası listelere karşın, “mahalli” listelerdeki sıralanmalarına ne demeli? Örneğin; Sabancı, Bilkent, Özyeğin, Koç, TOBB-ETÜ o listelerin ilk sıralarında neden yer alıyorlar?

Çatısı altında çalıştığım için rahatlıkla söyleyebilirim; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Yakın Doğu Üniversitesi’nin de izlediği strateji ile, çok yakın bir zamanda o listelere gireceğini tahmin ediyorum.

İşte buradan sonra artık yazının cevaplama aşamasına geçmeli!

Siyasi beklenti ve kaygılarla biçimlenen eğitim sistemi; yetişmiş insan gücü, beyin göçü veya akademisyen transferlerinin de nedeni oluyor.  Bendeniz dahil, en verimli çağında devlet üniversitelerinden vakıf ya da özel üniversitelere geçen, yetişmiş akademisyenlerin sayısının ve etkisinin, o sıralamalarda oldukça önemli olduğunu düşünüyorum.

Sistem sallayınca, elmaları başkaları topluyor!

*****
Bugün biz bu satırları okurken YGS için 2 milyon 46 bin 732 aday sınavda ter döküyor olacak! Sınava başvuranların 908 bin 65'ini lise son sınıf öğrencileri, 407 bin 825'ini geçen yıl liseden mezun olanlar, 810 bin 791'ini ise daha önceki yıllarda liseyi bitirenler oluşturuyor.  Adayların, 756 bin 473'ü geçen yıl da ÖSYS'ye girmiş.

2 milyon 46 bin 731 aday, bizim Başaran ile beraber, YGS sınavında bugün!

Türkiye ’de en hızlı değişen şey eğitim sistemi. Son 11 yılda eğitimin içeriğinden, sınav sistemine kadar 13 temel değişiklik yapılmış.  Siyasi beklenti ve kaygılarla yap-boza dönen eğitim sisteminin kurbanı üniversiteler, öğrenciler ve elbette ülkenin geleceği…

Başaran’ın nezdinde sınava girecek herkese, açık bir ufuk ve aydınlık bir gelecek dileğimle…

Eğitim alın, meslekte liyakate inanın ve sanata yakın kalın…

Sunday, March 8, 2015

Kadın hakları, sanat

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:70



Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, 16 Aralık 1977 tarihinde, 8 Mart'ı "Dünya Kadınlar Günü" olarak kabul etmesi, kadınlar adına elbette önemli bir gelişmeydi. Bugün de 8 Mart! Başka bir başlıkla “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” bugün.  Daha ilk paragrafta özetlersek; “insan hakları temelinde, kadınların siyasi ve sosyal bilincinin geliştirilmesine, ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının kutlanmasına” ayrılan bir gündür bugün.

Ancak neden 8 Mart diye sorulduğunda; bugünün özgürlük ve demokrasi ihracatçısı ABD karşımıza çıkmaktadır.

“8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi haklar ve daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başlar. Ancak grevi kırmak için polis, işçilere saldırır ve onları fabrikaya hapseder.  Arkasından orada bir yangın çıkar.  Çıkan yangında işçiler fabrikadan kaçamazlar.  İşte o yangın sonucunda işçilerden 129 kadın işçi haklarını ararken ölür.”

26-27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Internationaler Frauentag" (International Women's Day - Dünya Kadınlar Günü) olarak anılmasını önerir ve öneri oybirliğiyle kabul edilir.

Bu arada; Birleşmiş Milletlerin sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York'ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır!

Güçlüden yana pek çok sınıflamanın yapıldığı ve yaşandığı bu dünyada; genellikle kadınların karşı karşıya kaldığı ayrımcılık şu başlıklar altında toplanır:

Aile içi şiddete ve kabadayılığa maruz kalmak.
Toplumsal ve kültürel baskı.
Eğitim-öğretim imkânlarından yoksun bırakılmak.
Çalışma hakkından yoksun bırakılmak.
İş yerinde ayrımcılık ve gelir adaletsizliği.

Bugün medyaya yansıyabilen kısmından ürkütücü, kahreden sonuçlar gördüğümüz ve eve kapatılması için yoğun çabalar harcanan kadınların; ekonomik, siyasi ve sosyal başarılarının Cumhuriyetle kazandıkları haklarla olduğunu görmezden gelmek nankörlüktür. Nankörlüğün erdem olarak gösterildiği toplumlarda ise kadının aşağılanması yadırganmayacaktır. Temel insani haklarından yoksun bırakılmış ve bunu kabullenmiş -özellikle eğitimsiz- kadından; saçına ya da eteğine bakarak kadın sınıflaması yapan ancak, itaatkar cahiller ve nesiller yetişecektir.

Orta Doğu, tam da bu yüzden batılı efendilerine hizmet için birbiriyle öldüresiye yarışan itaatkarların bataklığına dönmüş durumda. Kendi kendi ile savaşan, yok etmeye çalışan bir anlayış. O anlayış ki yirmibirinci yüzyılda kendi kutsal mekanlarını yakıyor, yıkıyor ve de heykellerden korkuyor.

İnsan yoksa hiç bir şeyin anlamı yoktur.  Eğitim yoksa kadın yoktur. Kadın yoksa gelecek yoktur. Sanatın zaten esemesi okunmaz, önemi yoktur.

Kadın haklarından sonra; sanat bağlamlı güdülerden ve dünlerden bahsetmek gerek diye düşünüyorum... Hatırlayınız geçen hafta şöyle bir laf alıntılamıştım: “Sanat, evrimsel tarihimizin bir zamanında, bütünlüğümüzü sağlamaya yardımcı olduğu ve çetin şartlara uyum sağlamamızı kolaylaştırdığı için bir gerekliliktir.”

Eğer evrimsel kazanımlar ile, bireyler arasında hayati öneme sahip olmazsa olmaz özellikler eşitse, -dişi ya da erkek- sanatsal yetileri daha iyi olanın tercih edileceği varsayılır.  Burada sorun, diğer her şey aynı kaldığında kendi gündelik yaşamlarında daha zevkli olup, beceri gösterenlerin göstermeyenlere göre tercih edilmesidir.

Bu yaklaşım; estetik tercihlerimizi ve sanatsal yeteneklerimizi seks güdümüzün bir yan ürünü olarak değil, kendi başına karmaşık adaptasyonlar olarak ele alır.  Diğer canlı türlerinden farklı olarak insanlar, süs ve sanat eserleri yapmak için güdüler geliştirmiştir. Ancak her iki tür güdünün de seksüel seçilim yoluyla evrilmiş olabileceği dikkate alınmalıdır.

Bugün dahi, öldüren ve öldürülen açısından bakıldığında erkekler avcı, kadınlar av statüsünde görülecektir.  Çok da evrilmiş olmadığımız, sorun olarak bakıldığında daha iyi avcılara ya da daha iyi kadınlara göre daha iyi sanatçıların öne çıkmamış olmasıyla tartışılabilir.  Zengin bir estetik duygusunu, insan doğasının bir parçası olarak düşünürsek, etrafındakilerin estetik olarak zevkli bulacağı şeyler üreterek, seksüel partner çekmeyi ve sosyal statü elde etmeyi insanın nasıl becerdiğini anlamak çok da zor olmayacaktır.

Evrimsel açıdan iki cins arasında bir fark oluştuysa eğer, cinsler arası eşitsizliklerin önemli ölçüde azaldığı toplumlarda kadınların da erkeklerle aynı derecede yetkin sanatsal yapıtlar üretebilmelerini nasıl açıklayabiliriz?

Kaynaklar, insan evriminin büyük bir bölümünde hiçbir şeyin profesyonelleşmesinin pek mümkün olmadığını yazar.  Çünkü uygulanan işbölümü yöntemi, mesleksel değil, cinseldi. Aynı dönemde sanatın rolü daha senli benli ve her yerde hazır ve nazir bulunur biçimdeydi. Herkes bir şeyler yapardı: Aletler, giysiler, kişisel süsler, sığınaklar.

Bugün bize eşlik eden temel tüm yetilerimiz (dil dahil), 10 binlerce yıl önce mesleksel işbölümü ve uzmanlaşma ortaya çıkmadan zaten evrilmişti. Ayrıca duvar resimlerini ya da Venüs heykellerini hangi cinsin baskın olarak ürettiğini de bilmiyoruz, her iki cinsin yapmış olma olasılığı da eşittir.

Belki bugünün kadın hakları ile doğrudan ilgisi yok ama insan; yaşadığı evreni ve kendini anlayabilme ve tüm bunlara anlam verebilme çabasını; büyü, mit, bilim ve din ile sürdürür.  Bu dört alanın var olabilmesi için sanat etkinliği olmazsa olmaz temel ana öğedir. Mit, din, büyü ve bilimin içinde var olan, ama kötüye kullanımı olmayan tek öğe sanattır. Mit, büyü ve dinin insanlık tarihi boyunca her zaman iyiyi temsil edemediklerini ve her zaman doğru ellerde bireyin ve toplumun iyiliğine kullanılamadıklarını rahatlıkla görebiliriz. Hatta biraz daha ileri gidilirse kadına yönelik ayrımcılığın kışkırtıcısı mit, din ve büyüdür denilebilir.

Diğerlerine kıyasla daha genç olan bilim için de, kadınla sorun hala geçerlidir maalesef.

Sanat eserinin ve sanatçının dünya üzerinde yol açtığı; ne bir savaş, ne bir zulüm, ne de bir sömürü söz konusudur.

Sanat yaptı sizi zulme, sömürüye, cinayete, doğayı yok etmeye yöneltmez.

Eğitim alın, kadına saygı duyun, sanata yakın kalın…

Sunday, February 22, 2015

Kaygun, Miro, Giacometti

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:68



“Şans, ona hazır olan yüze güler” sözünün yanına bir de “istemek” eklenince, geçen hafta çok verimli bir İstanbul gezisi geçirdiğimi söyleyebilirim.  Tam da “şimdi İstanbul’da olmak vardı…” dedirten türden bir zamanlama ile...  Şahin Kaygun sergisi kapanmadan bir gün önce, Giacometti sergisi açıldıktan üç gün sonra ve Miro sergisi uzatıldığı için üçünü de keyifle gezebilmek benim için gerçekten bir şanstı.

Adını andığım bu üç sanatçı için ayrı ayrı makaleleri, sanatla ilgili akademik yayınlar için hazırlamak çok daha önemli bir işi başarmak olurdu.  Ancak bu sayfada, özet olarak üçünü birlikte sunmam, şimdilik, çok da kötü olmaz diye düşünüyorum.

1980’li yılların ortaları, geleceğe yol belirleme endişelerinin topografi ile ilgisi olmadığı günler… Kağıt, kalem, silgi, desen  ve ufak bir daktilo… Toz, duman, yağmur, çamur ve agrandisörlerin oradan geçen kıvrımlı bir kader çizgisi… Dergilerin, kitapların arasından sızan küçük bir ışık ile okunacak bir yol haritası endişesi bu. Topografi ile macerası ondan yok!  Öğrenme sevdası, bir de yürümek geleceğe…

Öğretirken yapılan hataların ışıktan yanan kartlarını, deneysel oyun alanına çevirip, leke ve biçimlerle uğraşırken; fotoğrafın karanlık odasının aydınlanmaya başladığını master tezimde “görüntüleri analiz ederken” fark ettim.  İşte tam da o zamanlar Şahin Kaygun’un polaroid çalışmalarına rastlamaktan mutluluk duyduğumu çok iyi hatırlıyorum.

Şahin Kaygun; fotoğraf ile başladığı sanat hayatına, yönetmenliğini yaptığı iki uzun metrajlı film “Afife Jale” ve “Dolunay”  ile devam eder. "Dul bir Kadın", "adı Vasfiye" ve "Anayurt Oteli" filmlerinde sanat yönetmenliği yapar.  1992 yılında 41 yaşında vefat eder Şahin Kaygun.

Aldığı grafik eğitimi ile fotoğraflarına taşıdığı o görsel disiplini tüm çalışmalarında görmek mümkündür. Özellikle, polaroidleri ile sanat dünyasının aykırı kişiliği olarak o dönemde anılması, deneysel çalışmalarının alışılmadık veya henüz kabul görmemişliği ile ilgiliydi denilebilir.  Sergi broşüründen iki paragrafı, yazım dilini gözden geçirerek aşağıda paylaşıyorum:

Şahin Kaygun; Türk fotoğraf ortamının en idealist ve öncü karakterlerinden biriydi. Disiplinler arası kavramının Türk fotoğraf kültüründe henüz daha gündeme gelmediği 1980'li yıllarda; resim, grafik ve sinema gibi farklı alanları, çalışmalarıyla birbirine yakınlaştırdı.  Kaygun, fotoğrafın tekniğine ilişkin yeni ve şaşırtıcı uygulamalar gerçekleştirdi. Türkiye'de fotoğraf çalışmalarının diğer sanat dallarıyla olan bağını, kendine göre yorumlarla güçlendirmek için uğraştı.  Çağdaş yaklaşımıyla farklı teknikler arasındaki sınırları zorlamaktan vazgeçmedi.  Gerçekleştirdiği her çalışma, fotoğrafa ilişkin yeni bir düşünce ve üretim alanı oluşturdu.

İstanbul Modern’deki sergi; küratör Sena Çakırkaya’nın sanatçının arşivi üzerinde detaylı çalışması ile ortaya çıkmış bir sergi. Sergi; Kaygun'un 1980'lerden itibaren fotoğraf üzerine deneysel müdahalelerde bulunduğu Polaroid çalışmalarından sinema alanındaki üretimlerine; fotoğraf ve resim arasındaki sınırı gitgide yakınlaştırdığı son dönemine kadar uzanıyor. Özellikle 1980'lerin politik ortamında yaşanan içe kapanmanın sanat alanında hissedilebildiği dönemi ele alan sergide, Kaygun'un çalışmaları zamanının ruhunu kişisel bir bakış açısıyla dışa vuruyor.

Dedikten sonra ikinci sergi için Sakıp Sabancı Müzesi’ne geçip Joan Miró neler yapmış bir bakmalı!

Joan Miró

"Joan Miró. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar" başlıklı sergide, sanatçının yıllar boyunca kullandığı ve sonraki çalışmalarında zirveye ulaşan temalara göndermeler yapılmaktaydı. Serginin odaklandığı olgunluk yılları, sanatçının muhtemelen en keyifli dönemidir. 1956'da Palma de Mallorca'ya yerleştiği bu dönemde Miró, maddi endişelerinin üstesinden gelmiş, İspanyol İç Savaşı ve ikinci Dünya Savaşı'nın getirdiği belirsizlik ve sıkıntılar da bu arada sona ermiştir. Sanatçı bu dönemde, arkadaşı mimar Josep Lluis Sert tarafından kendisi için tasarlanan büyük bir stüdyoya kavuşmuş, böylece büyük boyutlarda çalışması, eserlerini çeşitlendirmesi, resimlerine eşlik edecek heykel ve baskılar yapması, ayrıca dokuma çalışmalarına başlaması mümkün olmuştur.

Miró bu süreçte temalarını sınırlandırmış, tarzını belirlemiş, renklerinde çeşitliliği azaltmış ve kısıtlı sayıda öğelerden oluşan biçimsel bir dil oluşturmuştur. Kadın, kuş, ay, güneş ve takımyıldızlardan oluşan bu öğeler, daha genel kavramlara, yeryüzü ve gökyüzüne, aralarındaki ilişkiye ve ideal uyum olasılığına gönderme yapmıştır. Tüm yapıtlarında bulunan kavramsal işaretler dilinin birleşmesiyle oluşan bu özgünlük, sanatçının kendini teknik açıdan tamamen deneyselliğe adamasına olanak sağlamıştır.

Sergide yağlıboya ve akrilik tablolar, taşbaskı ve gravür baskılar yanı sıra; Miró'nun assemblage tekniğiyle bir araya getirdiği heykellerinin tüm aşamaları model ve çizimlerle beraber sunuluyor. Bu önemli eserlerle birlikte sergide; halılar, dokumalar, seramikler ve şiir kitapları gibi, sanatçının farklı alanlardaki çalışmaları da sergileniyor.  Özellikle baskı teknikleriyle ilgili videosu,  bugünün dijital teknolojisini kullanarak çalışmalarını “çoğaltanlara” iyi bir referans olabilir diye de eklemek isterim.

Giacometti,

Yağmurlu ve soğuk bir İstanbul gününün sabahında Pera Müzesi’nin kapısından içeri girerken başka bir dünya devi ile yüzleşeceğimizi de biliyorduk.  Sanatçılarla ilgili genel yargıya inat; Joan Miró gibi Alberto Giacometti de yaşarken dünya nimetlerinden yararlanma şansını yakalayanlardan biri. 20.yüzyıl sanatının önde gelen isimlerinden heykeltıraş ve ressam Alberto Giacometti'nin (1901-1966) retrospektif bir yaklaşımla hazırlanmış Türkiye'deki ilk sergisi idi yüzleştiğimiz. Gençlik dönemi çalışmalarından son yapıtlarına, büyük ölçüde yaşamı boyunca çalıştığı Montparnasse'taki atölyesinde geçen sanat yaşamından örnekler ile karşımızdaydı Giacometti.

Giacometti, çok erken yaslarda başladığı kariyerinde yeni-izlenimci ilk yapıtlarından sonra post-kübist ve gerçeküstücü eserlere yönelir. Bir dönem içinde yer aldığı gerçeküstücü hareketten insan formunun gerçekliğini arayışındaki farklılaşmaya geçer. Ölümüne dek, yeniden ve yeniden ürettiği heykel ve resimlerinde insan figürüyle baş başa bir serüvene girişir. Küçük atölyesinde çalıştığı, başlar ve ince uzun figürlerde gerçeği olduğu gibi değil, kendisine göründüğü gibi betimler. İşte bu betimlemeler ve heykeller, öğrencilik yıllarımızın kitaplarından çıkmış gibi karşımızdaydı…

Serginin, Giacometti'nin çalışmalarının belirleyici iki dönemi olan II.Dünya Savaş öncesi ve sonrası çevresinde, özel hayatına, dönemin önde gelen sanatçı ve entelektüelleriyle dostluklarına  kadar uzanan yaşamöyküsel ve tematik bir seyirde sunulması, izleyicinin sanatçıyı daha rahat anlamasına ışık tutuyor.  Her iki serginin ışıklandırması da mükemmeldi.

Mustafa, Selen ve Yükselen’e teşekkür ederek, İstanbul’dan ve sergilerden Kıbrıs’a dönersek; “Leonardo Da Vinci’nin Makineleri”ni getiren Yakın Doğu Üniversitesi’nin daha büyük sanatsal etkinliklere ev sahipliği yapacağı inancımın pekiştiğini belirtmek isterim.

Eğitim alın, tebdili mekanda ferahlık vardır seyahat edin, sanata yakın kalın…

Sunday, February 15, 2015

Mimarlar, diplomalar, konuşmalar

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:67



Akademisyen olarak bana gelen idarecilik görevlerini yapmak, hep bir zorunluluk ile oldu. Üç farklı fakültede diploma imzaladım ve birinde hala imzalamaya devam ediyorum. Geriye doğru yazılarıma bakınca bugünlerde diplomasına imza attığım fakülte hakkında, fazla bir şey yazmamış olduğumu fark ettim.  Okumakta olduğunuz bu yazının basıldığı gün, dekanlık görevimde henüz -gün farkı ile- bir yılımı dahi doldurmamış olacağım.  Ancak, o bir yıllık süre haftaya dolmuş olacak.  O nedenle de küçük bir muhasebeyi yazmalı.

Fakültede gerçekleştirdiğim ilk akademik kurul toplantısında, belirttiğim kısa vadeli hedeflere; birlikte görev yaptığım ekibimle (ayrıntılar fotoğrafta!), artık ulaştığımı söyleyebilirim.

Büyük bir üniversite, büyük bir fakülte. Önce kendime, sonra da bana bu sorumluluğu verenlere karşı fakültede gerçekleşen ilkler ve başarılar ile, gerekeni yapmış ve yapıyor olduğumu düşünerek; Mimarlık Bölümü Master ve Doktora programları ile birlikte, İç Mimarlık Bölümünün Master ve Doktora programlarının YÖDAK’tan sonra YÖK olurunu da almış olmayı (bu süre ve koşullarda) önemli bir başarı olarak gördüğümü belirtmek isterim.

Diplomalarına imza atmakta olduğum Yakın Doğu Üniversitesi Mimarlık Fakültesinin geçtiğimiz günlerde mezuniyet töreni vardı.  Bu haftaki yazımı izninizle bu tören ve fakülteyle sürdürmek isterim.

Törende, fakülte dönem birincisi Mimarlık Bölümü öğrencisi Fatma Sala’nın yaptığı gurur dolu konuşma, kendi ailesinin törene yetişememiş olduğunu söylemesi ile duygusal bir havaya büründü. Uluslararası öğrenciler adına konuşan Fayez Alkudi ise; Suriye’deki durum, Mısır serüveni ve sonunda Yakın Doğu’ya  nasıl geldiğini ve diplomaya giden yolda yaşadığı süreci anlattı. Peyzaj Mimarları Odası Başkanı Buket Asilsoy’un kısa ve öz konuşması da oldukça etkileyici idi.

YDÜ Mimarlık Fakültesinin mezuniyet törenlerine ikinci defa sivil toplum temsilcisi olarak davet edilen Kıbrıs Türk Mimarlar Odası adına, Başkan Azmi Öge yaptığı konuşmada kısaca: “…değişim ve gelişim içerisinde sizlere hizmet veren bu güzide fakültemizin dinamizmini gururla takip etmekteyiz.  Bu gayret ve çalışmalarını MİYAK akreditasyonu ile en kısa zamanda taçlandıracaklarından eminiz…

İçinde bulunduğumuz çağ hükmedenlerin güç gösterisi ve kendi tarzlarını empoze etmesi üzerine kurulmuştur. Sorgulayan, düşünen, özgür vatandaşlar veya çalışanlar değil; sorgulamadan itaat eden kullar arzulanmaktadır. Vatandaşlığınızdan ve haklarınızdan vazgeçmeyin, hak yemeyin, hakkınızı da yedirtmeyin.

Bu tören ile, öğrenci sınıfından mimar sınıfına terfi ettiniz. Paydaşlarınızla ve meslek odanızla birliktelik ve paylaşım içerisinde olun.

Hırs ve ihtirastan uzak kalın; kendinizi ailenizi, arkadaşlarınızı, ülkenizi ve doğayı sevmeyi ihmal etmeyin. Yolunuz açık ve başarılarla dolu olsun!” dedi.

Azmi Öge; Temmuz 2014’deki mezuniyet konuşmasında da olduğu gibi –bu sefer özet olarak yazmakla beraber- yine de belirteyim: samimi ve nüktedan hitabeti yanı sıra, yol gösteren konuşmasıyla herkese ve de mimarlara mimarlığı sevdiren bir profil çizdi bir kere daha.

Ben de Dekan olarak, törende yaptığım konuşmayı çok kısaltarak sayfaya taşımak istedim:  …“Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde kuruluşumuzdan bu yana, mesleki gücümüz ve potansiyelimizle kentler ve ülkeler arasında köprüler, toprağa yapılar kurduk. Sizlerin eğitimi için gerekli öğretim elemanı, donanım ve mekan sağlayan üniversitemiz idaresine; ailelerinize ve elbette fakültemizin var olması için emeği geçen tüm hocalarınıza çok şey borçluyuz, teşekkür ederim.  Bugün fakültemiz için oldukça farklı bir gün. Altı doktora (P.hD) mezunu verdik. Fakültemiz öğretim görevlilerinden Semra Sema Uzunoğlu, Kozan Uzunoğlu, Çiğdem Çağnan, Öztan Tuğun, Tuğşad Tülbentçi ve Hasan Altan’ın doktoralarını bitirmeleri en azından fakülte tarihine not olarak düşüldü.  Tabii bu arada mezuniyetleri öncesi dekanlıkta kendileriyle sohbet ederken oldukça ilginç cümleler de duydum, mesela: “ben doktoraya başladığımda gençtim” diyen Öztan beyin torunu bugün dedesinin diploma törenine gelmiş!

Söylediklerine göre; Sema-Kozan Uzunoğlu’nun olduğu gibi Çiğdem Çağnan’ın da şimdi üniversiteye giden çocukları henüz doğmamıştı, onlar doktoraya başladıklarında.

Bugün işte bu altı hocamız, gencimiz, arkadaşımız diplomalarını alacaklar.  Bu durum, hocalarıyla beraber bu törene katılan mezunlarımız için de bir onurdur diye düşünüyorum...

Akreditasyon kuruluşu olarak MİAK için başvurumuzu yaptık. Niyet mektubumuzu gönderdik.  Yılda bir kere İstanbul dışında düzenlenen Mimarlık Fakülteleri Dekanları Konseyi, MİDEKON’un Eylül 2015 toplantısını üniversitemizde gerçekleştireceğimizin müjdesini de vereyim.

Sevgili gençler; imza yetkinizden yüklendiğiniz sorumluluğunuzu estetik kaygılar ile birleştirip bireyi, aileyi, toplumu ve milleti mutlu edecek yapılar inşa ederseniz gelecek kuşaklar size minnettar kalacaktır.  Mimarlığı sanat/tasarım alanı içinde değerlendirerek; Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk'ün "güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâpların başarıldığının en keskin delilidir" sözünü şiar edinerek yürüyünüz.

Sevgili mezunlarımız; yolunuz açık ve aydınlık, gönlünüz insan sevgisi ile dolu olsun!”

Töreni onurlandıran; YDÜ Mütevelli Heyeti Başkanı Doç.Dr. İrfan S. Günsel ile birlikte doktoralarını tamamlayan öğretim elemanlarımıza diplomalarını takdim ettik. Mimarlık Fakültesi Koordinatörü Dr. Kozan Uzunoğlu fakülte birincisine, Mimarlar Odası Başkanı Azmi Öge fakülte ikincisine, Peyzaj Mimarları Odası Başkanı Buket Asilsoy fakülte üçüncüsüne diplomalarını verdiler.

Mimarlık Bölüm Başkanı Dr. Ayten Özsavaş Akçay, İç Mimarlık Bölüm Başkanı Yrd.Doç.Dr. Huriye Gürdallı, Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı Doç.Dr. Özge Özden Fuller ve öğretim elemanlarının mezunlara diplomalarını vermesinin ardından, büyük bir coşkuyla keplerin havaya atılması ile tören sona erdi.  Bolca fotoğraf çekindik!

Bir başka yazımda mimarlığı “derinleştirmeyi” ümit ederek, mimarlar ve diplomalarını orada bırakıp, fotoğraf makinemle geldiğim İstanbul’da; Sakıp Sabancı Müzesi’nde Miro, Pera Müzesi’nde Alberto Giacometti, İstanbul Modern ve orada özellikle Şahin Kaygun’un çalışmalarını görmek iyi bir zamanlamanın ödülü oldu benim için.

Haftaya birlikte, “şimdi İstanbul’da olmak vardı…” demek üzere.

Eğitim alın, diploma da alın, sanata yakın kalın…

Sunday, February 8, 2015

Heidi Trautmann, öteki

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:66



Uzun bir aradan sonra karşılaştığımız sergide kendisine “geçmiş olsun” diye sarıldığımda o da beni bir abla gibi kucakladı.  Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin öğretim faaliyetlerine başladığı 2006 Eylül’ünden beri bir şekilde “yakınımızda” olan Sayın Heidi Trautmann ile tanışma sürecimiz pek de iyi başlamamıştı. “… aslında planlanmamış bir deneyim, bir keşif yolculuğuydu ve nereye gittiysem iyi karşılandım ve hemen her durumda dostlukla, büyük bir paylaşım isteği ve işbirliği ile karşılaştım.” Diye önsöz yazdığı Rastgele Söyleşiler Derlemesi’nde “…ailemde biraz Rum kanı da var…” diye beyan edilmiş bir biyolojik özellik; tüm diğer ölçütler bir yana, sanatçı olmanın “kana dayalı” bir ölçütü de olduğunun fark edilmesine vesile oldu elbet hepimiz için!  “Karşılaşmalar” ve kan beyanı aslında; yazan, konuşan ve “genel amaç” hakkında itirafların bilinç altından gün ışığına çıkması olarak da yorumlanabilir burada. O günlerden kalanı, bugün silmek için emek harcamaya değmez diyerek, kirliliği umursanmayan gözlük camlarından sızan ışıkta neler okunabilir? Yahut da neler yazılabilir diye sormak geliyor insanın aklına.  Da, bunun cevabına “çalışmak” ve gözlem yapmakla  rahatlıkla herkesin ulaşılabileceğini bilmek, bence bir şans…

“Özellikle geçtiğimiz dört yıl içinde öğrenim gördükleri ya da çalıştıkları ülkelerden, halkla sorunları paylaşmak için vatanlarına dönen çok sayıda genç sanatçı oldu.”  Cümlesi; kitabı ilk okuduğumda her sanat alanından, bölümünden diploması olanın, hemen daha öğrenciliği bittiğinde, okulunda ödev olarak ya da ders için yaptığı işleri ile, burada sanatçı olarak değerlendirilmesini önemli bir hata olarak değerlendirmiştim. Kitabın basımından sonra geçen yaklaşık yedi yıllık süre içinde; o kitapta yer alan, o genç sanatçılardan kaç tanesinin, örneğin kaç tane kişisel sergi açtıkları sorusunun cevabı, o hatanın kanıtı ve cevabıdır.  Ulusal karmaları bir yana bırakalım; devlet finansörlü para verilerek katılınan uluslararası “fuarlar” üzerinden reklam yapılmasının, sanata düşmanlıkla eş anlam taşıdığını da burada belirtmek isterim.  Halkın sorunları, vatan; hamaset edebiyatı sanat siyaset, siyaset sanat, satan…

Amacım “sanat gönüllüsü” sayın Heidi Trautmann’ı, ya da büyük bir emekle ortaya çıkardığı kitabını eleştirmek değil elbet. Kısaca bir durum tespiti yapmaktır amacım. Kitap basıldığında iki yıldır akademik ve sanatsal faaliyetlerini burada örneğine rastlanmamış bir yoğunlukla gerçekleştiren fakültemizden söz edilmemesi; adada açılan ilk dijital resim sergisinden bahsedilmemesi; yukarıda sözünü ettiğim hataya bir başka örnek olarak durumunun tespitidir. Çünkü; Yakın Doğu Üniversitesi’nin çatısı altında, Fakültemizin kuruluşundan beri sürdürdüğü akademik ve sanatsal faaliyetlerin sayısı, büyüklüğü ve kalitesi; o yıllarda olduğu gibi bugün de, karşılaştırılamaz bir düzeyde ve devam etmektedir.

Bugün o kitapta; hiç biri yer almamakla beraber, hocalarımızın kişisel başarısı ve sanata katkısı ve hatta KKTC’yi temsili görmezden gelinemez, “ötekileştirilemez” bir hal almıştır. Örnekleyecek olursak; yine bir ilk, “stencil” sergisini geçen yıl, hocalarımızdan biri açmıştır! Sanat ve Tasarım alanında Profesör unvanı taşıyan adadaki tek akademisyen, bizim hoca kadromuzdadır.  Bir hocamız, 16.Asya Sanat Bienaline “jüri üyesi” olarak davet edilmiş ve orada görev yapmıştır. Bizim için gurur ve başarı dolu bu süreçtir yaşadığımız…

Sayın Trautmann’a, bu düşüncelerimi de geride bırakarak “geçmiş olsun” diye sarılmıştım.

KKTC Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber’in “Müze” resepsiyonunda karşılaştığımızda sayın Trautmann’a tekrar sarılmam bir “özür” içindi. Kendisine; Alman Devletinin Liyakat Nişanı takdim edileceği törene davet edilmiş olmama rağmen, yurtdışında olduğum için katılamamıştım...

İşte o tören nedeniyle kafamda oluşan düşünceler bana bu haftaki yazıyı yazdırıyor.  Bir tarafta alaylı bir sanat gönüllüsü olduğunu saklamadan, bitmez tükenmez enerjisi ile üreten ve paylaşan bir insan… Öbür tarafta; doğduğu, büyüdüğü, çalıştığı, gezdiği ve yaşadığı ülkelerden arta kalan tercih ile, KKTC’de hayatını sürdüren bir Alman!

Ve ona Liyakat Nişanı veren bir devlet ve onun elçiliği!

Maalesef; devletlerin büyüklüğü, gücü, uluslararası prestiji ne olursa olsun, “temsiliyet” kişiler üzerinden yürüdüğü için; bir ülkeyi temsil edene saygılar sunarken, diğerine selam vermek bile istemeyebilirsiniz.

Sayın Trautmann’a vatandaşı olduğu devletin nişanı, devletini temsil eden kişilerce, “sanat ve kültüre katkılarından dolayı” başka topraklarda verildi.  Sanatın öğretim ve üretim sürecini yaşayan biri olarak, o nişanı vereni de, alanı da selamlamak düşüyor bana. Yeri gelmişken veya parantez içinde; Ankara’da Goethe Enstitüsü Müdürlüğü görevi de yapmış olan Sabine Hargeman Ünlüsoy’u da buradan saygıyla selamlarım.

Ödül töreninde yaptığı konuşmayı “özetlemeye” çalışarak sayfama taşıyabilirsem; sanırım sayın Trautmann’a karşı tercih ettiğim görevimi yerine getirmiş olacağım:

“Yaptıklarımı yapabilmem için bana destek olan Kıbrıs halkına; benimle tanışan ve yıllar içinde dostum olan sanatçılara, bu yolculuğumda benimle oldukları için çok şey borçluyum.

Sadece sanatlarıyla değil, yaptıkları etkinliklerle de iz bırakan sanatçılara, Kıbrıs sanatı hakkında bir ufuk çizmeme yardımcı olanlara, bana ilk röportaj yapma şansını tanıyanlara, bu akşam buraya gelebilen bir avuç dostuma çok şey borçluyum.

İki toplumlu etkinlikleri, şiir okumaları, sergiler ve sanatın başka yollarıyla açılan kapıları, birbirimizi anlamak için harcanan çabaları ve Goethe Merkezinin desteklerini unutmak mümkün değil.

Birleşmiş Milletlerin kontrolündeki görüşmelerin yapıldığı bölgedeki Türk ve Rum sanatçıların gerçekleştirdikleri ortak sanat projelerini unutmam mümkün değil.  Bu süreçte gözlemci olarak yer almaktan gözlemlerimi yazılar yoluyla paylaşmaktan hep mutlu oldum.

Bu süreçte yaptığım ilk röportajları ve onların duygusal etkilerini unutmam mümkün değil. Yerlerde oturarak onlarla yaptığımız sohbetleri ve çizimleri çok iyi hatırlıyorum.  Onlar şimdi farklı ülkelerde sergileniyorlar. 

Şiirlerden Kıbrıs edebiyatının gelişmesini öğrendim, felsefelerini, yaşadıklarını, hassasiyetlerini duygusallıklarını öğrendim insanların. 

Sekiz yıldır hiç bir tiyatro oyununu kaçırmadım, büyük sanatçıların çalışmalarına ve başarılarına tanık oldum. Tiyatrolarının yaşaması için verdikleri mücadeleye destek oldum. Ölecek en son şey umut olmalı.  Bu felsefenin hala ve ısrarla sürdüğünü görmekten, tanık olmaktan onur ve gurur duyuyorum.

Bu ödülü hayatımın çok önemli bir parçası olarak saklayacağım.”

Sanat evrensel ölçütleriyle sınırları aşarak devam etsin istiyorsak; “kan” grupları,cinsiyet, din, dil, ırk, “öteki” sınıflaması “hiç” olmamalı…  Kucaklaşmalar olmalı.

Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, February 1, 2015

Çizenel, sanatsal provokasyon

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:65



Emin Çizenel kimdir sorusuna bir internet sitesinde şöyle bir yanıt buldum: “Resim sanatçısı Emin Çizenel, 1949 yılında Limasol’a bağlı Malya köyünde doğdu. İstanbul’da Güzel Sanatlar eğitimi aldı. 1979 yılından beri Kıbrıs’ın iki yanında ve yurt dışında 30’un üzerinde kişisel sergi açtı. Birçok ortak sergiye katıldı. Birçok “Kültür ve Sanat Ödülü” sahibidir. Kıbrıslı Türkler’in en ünlü resim sanatçılarından biridir. Halen çalışmalarını Kıbrıs’ta Lapta köyündeki atölyesinde sürdürmektedir.”

Bu haftaki yazıya ben de bu “atölyeden” başlayarak gireyim.  Çizenel’in atölyesini ilk ziyaret edişimizi yazayım:

Yakın Doğu Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesinin kuruluşundan sonra sürdürdüğümüz etkinlikler içinde kuşkusuz sanatçı/ustalarla paneller düzenlemek de önemli bir tanışma tartışma ortamı sunuyordu öncelikle öğrencilerimize ve sonra da sanat severlere. İşte bunlardan 13 Mart 2008’de  gerçekleştirdiğimiz Plastik Sanatlar ile ilgili bir panelde; Yeditepe Üniversitesinden Prof. Zahit Büyükişleyen, Prof. Fevzi Karakoç, Yrd.Doç. Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve Marmara Üniversitesinden Prof. Nilay Büyükişleyen vardı…  Aynı gün panel sonrasında Zahit Büyükişleyen hocanın arzusu üzerine Emin Çizenel’in atölyesini Erdal Aygenç ve Raif Dimililer’i de ekibe alarak ziyaret ettik. Bir sanatçı için önemi ve mahremiyeti “özel” olan “atölye nedir” sorusunu başka bir yazıda yanıtlama hakkımı saklı tutarak… Yine de zorunlu olarak yazmam gerektiğine inandığım iki cümleyle: Sanat yolculuğunda biriktirdiği pek çok özel nesnenin varlığı ile dolu ortamda; düşüncenin çizgiden resme görselleştirilme aşamalarının ekolandığı duvarlarla çevrili çok özel bir mekan Çizenel’in bu atölyesi. Ancak ben; o resimler, heykeller, dosyalar, boyalar, fırçalar, kitap ve dergiler yanında o mumları unutmadım!

Sonrasında Emin Çizenel ile pek çok görüşmemiz ve konuşmamız oldu, ancak; benim için farklılık taşıyan yönü ile 27 Kasım 2013 tarihi, notlarım arasında öne çıkmaktadır.  O tarihte Emin Çizenel “Yakından Sanat” TV programımın konuğu olmuştu. (Bu, okumakta olduğunuz “Yakından Sanat” köşesi/sayfası ile aynı günlerde ve aynı isimle kamuoyu önüne çıkmaya başlayan bana ait iki sanat paylaşım ortamımdır bunlar!)

İlk konuğum Anber Onar’dan sonraki ikinci programım olması nedeniyle ve özellikle bu konuk olma kısmını biraz açmam lazım. Çünkü; kamera, ışık, ses, koltuk, oturma şekli ve hele de zamanın kullanımı konusunda tam da acemiliğin ne olduğunun farkındalığı ile çektiğimiz bir program… İşin elbette “sohbet” için bilgi hazırlığı, soru sormadan konuğu ve konuyu açma kısmının da ne kadar emek, sabır ve sakinlik gerektirdiğini deneyimleyerek öğrendiğim, heyecanlı bir dönemdi o dönem…

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde güncel sanatı bilen, takip eden uygulayan kim var denilince akla gelen ilk isimlerden biri veya kanımca ilk isim diyebileceğimiz Emin Çizenel’in geçen hafta, Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) isimli yeni bir sergisi açıldı Argo Galeri'de.

Sanat sever özelliğini yıllar içinde birkaç adım daha ileri götürüp artık yerli ve yabancı sanatçıların çalışmalarından oluşan önemli bir koleksiyonun sahibi, Yakın Doğu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Şenol Bektaş ile birlikte Hikmet Uluçam, Mustafa Hastürk, Hasan Zeybek ve ben açılışa gittik.

Sanatçının ve o sergisinin daha iyi anlaşılabilmesi, okunabilmesi için dağıtılan manifestoların ben oldukça gerekli ve yararlı olduğuna inanıyorum.  Çünkü, ihtiyaç duyulduğunda görmek ve anlamak için ışık tutuyorlar.  Aksak Ritim (Syncopated Rhythms) manifestosunda özet olarak şunlar yazılıydı: gözün iris’inden, kulağın zarı’ndan; dalga kırılmalarının geçmesinden meydana gelen, körlük ve sağırlık anı… Düşünce zirvelerindeki iniş ve çıkışları taşır dalgalardaki melodi ve yansımalar …  Bu yansımalar doku gibi bir şeylerin üzerine sinmiştir ancak göz onu hiç bir zaman göremez. Eko yapar ama duyulmaz…  Hissedilir ama dokunulamaz… İşte bu paradoksun sesi, biçimi aksaklıktır, “aksak ritim”dir.

Sergi uzamında Emin Çizenel bir anlamda; entellektuel ve psikolojik deneyimleri ile ortada olan sorunlu durumları uzlaştırmaya çalışır.  Sergi “durum raporlarını” yeniden yapılandırır ve onları açıklar. Bu durum raporları; yeniden kurulan ve keşfedilen bellek, kırsaldan kente kayan mekan, yaşamın arzuyu denetlemedeki rolü, kabul edilen farklılıkların yıkılması sonucunda doğan sosyal ve psikolojik sonuçlar, dönüştürücü cinsiyet konseptleri, kaygan ve çelişkili kültürel normlar ve tabulara işaret etmektedir.  Bu norm ve tabuların üzerine oturttuğu sosyal ve kültürel bağlamadaki çelişkileri, ironik bir sunumla, hem resim hem de video kullanarak izleyici ile küçük notlar eşliğinde buluşturması, onun sıklıkla kullandığı provakatif bir yöntem olarak da değerlendirilebilir.

Sanatıyla provokasyon yapmayı seven Çizenel’in “Kendi Resmim Üstüne Birkaç Not” yazısını sizinle paylaşmamın doğrudan bilgilendirme açısından en azından bu yazı kapsamında daha yararlı olacağını düşündüm:  “Derin yazgıları olan bir coğrafyanın ortasında oturup, kendinizi bile “metaforlaştırdığınız” bir durum ve ahval var aslında.  İnsana dair ne varsa, sizin de içinde olduğunuz  ve  onlarla kurduğunuz yaşamın anlamı, altı çizilmiş cümlelerinizle size bir dil oluşturuyor.

Benim resmim, koloni dönemleri yaşamış bir kuşağın, savaşların, didişmelerin ve belirsizliklerin, ama hiç bitmeyen umutların omurgalaştırdığı bir vücuda oturuyor. Metaforik, imgelem gücü olabilen ana başlıklarla kurulu, ve  açılımlarını maddeleştiren bir espas.

Malzemenin, her zaman bir derin kimya olabileceğini düşünürken, ona verdiğim kabiliyeti, hareketli bir zeminde paylaşırken, tam da o macaranın  ortasında olmayı yeğliyorum. Dil, plastik bir çözümleme sürecinin, entelektüel alanlarında, “şimdiki dünyalı” olmanın hızında algılanmalıdır.

Kavramlar ve teori üretme yerine, kendi kendini kavramsallaştıran “işin”, kendi yaşam sürecini kurmaya çalışıyorum. Kurulanlar, kendi uçurumlarıma köprülerdir de. Ve her yeni uçuruma kurulacak yeni köprüler.

Bu sergide de malzeme, kışkırtan yüzeylere doğru dağılırken, “dürtülen” bir şeyler vardı. Tam da istediğim huzursuzluk.

“Provokasyon” ana başlığı ile oluşan bu proje, “Seçilmiş Ağaç”, “Phoenix Again” gibi başlangıç projelerinin yol açtığı bir süreci izlemektedir. Bu işler, mum isinin ortaya çıkardığı izlerle oluşmaktadır. Ve Emin Çizenel’in bu işlerine, mum isinin dolaştığı “aksak ritim”deki soyut yüzeylerde kodladığı manayla birlikte, anarşist bir aşkı yaşamın içinde tutan, bir diğer okuma ile başlanabilir.”

Mumlar sönmesin, resimler aksamasın, sanat devam etsin…
Eğitim alın, sanata yakın kalın…

Sunday, January 25, 2015

Gülümseyen ay, müze

Kıbrıs Postası, YAKINDAN SANAT köşe yazısı no:64



Gerekçe ve zamanlamasına koşturulabilecek polemikleri umursamadan; sanat ve sanatçı için, dünyanın her coğrafyasında ve her zaman önemli bir konu olarak, yapıtın resmileşmesinin en önemli taşıyıcısı olan müzeler hakkında, güncel bir yazının gerekliliği ile başlayalım bu haftaya.

Bu köşede müze içerikli veya müze değinmeli birkaç yazım oldu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde şu sıralar nabzı yükselme seyri izleyen siyasi gündemin aralığından, müze konusunda kendine söz hakkı doğan sanat ve sanatçıların yeniden heyecanlanmalarına tanık olmak, tarihi ve bir o kadar da güzel bir duygu…  Bu duyguyu; ay’ın gülümse görüntüsü ile, müzeye ilişkin yanıtlanması gerekli pek çok sorudan önce, size getirdim!

Kaynaklara göre; müze sözcüğünün etimolojik temelinde Yunanca “ilham perilerinin evi” anlamına gelen “mousa” vardır.  Mousa ise, “mouseion” kelimesinden türemiştir.  Müze, bir düşünce olarak insanların güzel sanatlara olan merakı ve eser biriktirme eğiliminden doğmuştur denilebilir.  Aynı kaynakların tanımlarına göre müzeler; kültürel değer taşıyan unsurları korumak, incelemek, değerlendirmek, özellikle halkın beğenisinin yükseltilmesi ve eğitimi için yapıt sergilemek amacıyla kamu yararına çalışan kurumlardır. Bu tanıma, genel anlamda “müzeler, bilim, kültür, teknoloji ve güzel sanatlarla ilgili yer üstünde, yer altında ve su altındaki tüm taşınır ve taşınmaz belgeler olarak nitelenen kültür varlıklarını saptayan, açığa çıkaran, inceleyen ve değerlendiren, aynı zamanda onları koruyan, tanıtan, sürekli ve geçici olarak sergileyen, çalışmaların bilimsel sonuçlarını yayımlayan kurumlardır” açıklaması epeyce daha yararlı olacaktır kanısındayım.

Geçmişin aydınlanmasına ev sahipliği yapan müzeler; yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar, eski eserlerin toplanmasına, korunmasına ve sergilenmesine hizmet ederken, bu dönemden sonra yeni bir yaklaşımla ele alınmaya başlanır. Kültürel çeşitliliğin ve toplumsal belleğin izleyicisine daha iyi aktarılabilmesine olanak sağlayan yöntemlerinin kullanılmasıyla, müzelere olan ilgi de artmaya başlar.  Böylece; kent müzesi, modern sanatlar müzesi, araba müzesi, denizcilik müzesi, özel müzeler gibi müzeler ortaya çıkmaya başlar.

Müzeler; toplama, belgeleme (arşivleme), koruma (bakım-onarım), sergileme ve eğitim işlevleri açısından değerlendirilebilirler.  Hatta, gelişen teknolojiye koşut olarak, kaybolmaya meyilli geleneksel kültürü, yabancı kültür şoklarından korumaya da yardımcı olurlar.

Müzelerin gerekliliğine ilişkin söylenebilecekler ise şöyle sıralanabilir: Sanatsal değerlere ulaşmanın yollarını öğrenen birey, sanatı eleştirel bir gözle algılayıp değerlendirirken süreç içinde sanat eserlerini değersiz olandan ayırmayı da öğrenir. Bunu yaparken gerçek yapıtla buluşma, onu tanıma, ilgisini artırma sonucu müzelere gitme isteği ve alışkanlığı kazanır.  Bundan çıkarımla da; geçmişten günümüze ulaşan kültürel ve sanatsal değerlerin sergilendiği müzeler, aynı zamanda tarih ve kültür bilincinin oluşması için de gereklidirler.

Müzeler, çok sayıda sanat yapıtı görme, tanıma, ondan sanatsal haz duyma, onu doğru algılama imkanı sağladığı gibi insanların yeni değerler yaratma yetilerini de geliştirir. Müzeler, bir ulusun kimliği olma misyonunu taşımasının yanı sıra aynı zamanda uygarlıkları bize bırakan insanların davranışlarının, yaşam tarzlarının korunduğu ve bu mirasın geleceğe taşındığı mekanlardır. Geleceği görebilmek için geçmişi bilmek, bir başka deyişle yarınları sadece bugünün değil, geçmişin üzerine de inşa etmek gerekir ki, bu da tarihi yaşatan ve unutturmayan müzelerle sağlanabilir.  Toplumu oluşturan bireylerin, geçmişi daha iyi tanımalarına olanak sağlar. Burada parantez içine alarak; siyasi arenanın bugünlerdeki modası “yüzleşme” polemiklerinin toplumun sadece “kanayan tarafıyla” sınırlı tutulmasının manidar olduğunu düşündüğümü belirteyim.  Tarihi unutturarak, geçmiş ve gelecek arasında yaratılmak istenen kimliksizlik ile, kayıp bir güruh oluşturmak mıdır hedef acaba?

Gelişmiş toplumlarda geleneklere, kültüre ve sanata kimlerin nasıl sahip çıktıklarını küçük araştırmalarla öğrenebiliriz.  Aydınlar, sanatçılar, sanatseverler, üniversiteler, devlet, özel şirketler ve sivil toplum örgütlerinin kendi özel çabaları ile bir şeyler yapmaya çalıştıklarını rahatlıkla görebiliriz.  Örneğin, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclis Başkanı Dr. Sibel Siber’in, bugünlerde Çağdaş Sanatlar Müzesi kurulmasına ilişkin çabalarını; sanatın üretim ve eğitim süreçlerini yaşayan birisi olarak takdirle karşıladığımı belirmek isterim.

Çünkü; Sicilya ve Sardinya'dan sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adası olan Kıbrıs’ta; yaklaşık 9.000 yıllık zengin bir tarih ve uygarlıkların izleri üzerine oturmuş KKTC’de bir Çağdaş Sanatlar Müzesinin olmayışı ortak kabul ile büyük bir eksikliktir.

Kıbrıs’taki ilk müzenin Güney Lefkoşa’da, 1910 yılında Kraliçe Victoria adına açılan Victoria Müzesi olduğu bilinmektedir. Kaynaklar; Kıbrıslı Türklerin ilk müzesi olarak, 1963 tarihinde etnografya müzesine dönüştürülen Mevlevi Tekkesi’ni işaret etmektedirler.

Açılmış ve açılacak üniversiteleri ile KKTC’nin müzeler konusunda da büyük bir şansın sahibi olduğuna inanmaktayım.  Yalnızca bilimin ve teknolojinin değil, aynı zamanda sanatın ve kültürün de araştırıldığı, korunduğu ve geliştirildiği yerler olması nedeni ile üniversitelere, topluma önderlik etmeleri bakımından önemli görevler düşmektedir.  Dünyaca ünlü üniversitelerde müzeler, bu amaçla vardır.  Üniversitelerarası “ranking” listelerinde, hep ilk sıralarda yer alan Oxford Üniversitesi'ne bağlı Ashmolean Müzesinin 1683'te, Harvard Üniversitesi Fogg Müzesinin ise 1895'te kurulmuş olduğunu hatırlatmak isterim.  Buradan kanımca şöyle bir sonuca varabiliriz: üniversitelerde sanat, teknoloji ve bilimin birlikteliği, yüzyıllardan beri iç içe ve süregelmektedir.  KKTC’deki sanatçıların sancısı ve tepkisi, belki de bu iç içeliğin farkına hala varılmamış olmasınadır.

KKTC’de basına yeterince yansımasa da, “fark edilen sanat” adına çok güzel gelişmeler de yaşanmaktadır.

Yakın Doğu Üniversitesinde Kurucu Rektör Dr. Suat İ. Günsel’in himayelerinde 18 Kasım 2014’de kurulduğu açıklanan ve kısa bir süre sonra ziyaretçi kabul etmeye başlayacak olan YDÜ Sanat Müzesi, çok önemli bir açığın kapatılması açısından tarihteki yerini almıştır.  YDÜ Sanat Müzesi, KKTC’deki üniversiteler içinde, geçmişin ve günümüzün sanatsal birikimine sahip; resim, heykel, fotoğraf, grafik sanatlar, video, yeni medya gibi görsel sanatlara ait eserleri sergileyecek kimliği ile, plastik sanatlar kapsamına uygun KKTC’deki ilk üniversite müzesi olma özelliğini de taşıyacaktır.

Bu açıklamalar ışığında ve sonuç olarak müzeler; toplumların geçmiş ve gelecekleri arasında köprü görevi görürler.  Toplumların kültürel anlamda gelişimini ve bakış açılarını etkilerler.  Bulundukları kentlerin merkez noktaları, marka değerleridirler.

Sanata değer veren, müzeleri kuran ve kurmaya çalışanlara selam olsun. Ay gülümsesin!

Eğitim alın, sanata yakın kalın…